Samanyolu TV dizisi, iki hafta önceden Zekeriya Öz'ün görevden alınacağını nereden biliyordu?..

30 Mart 2011

Bir zamanlar Kurtlar Vadisi’ndeki olaylar, Türkiye’deki “derin merkezli olayların” birebir aynısıydılar...Türkiye televizyon dizisiyle gerçek hayatı aynı anda yaşamaya Kurtlar Vadisi’yle başladı... Türkiye’deki olayların senaryosunu yazanlar, Kurtlar Vadisi’nin de senaryosunu yazıyorlardı...Ya da tersi...Kurtlar Vadisi’nin senaryosu Türkiye’nin senaryosu oluyordu...***Dün Ergenekon Savcısı Zekeriye Öz görevden alındığında farkettim...STV’de bir dizi yayınlanıyor Ergenekon olaylarının birebir aynısının yaşandığı senaryoların “dizi görüntüsü” altında verildiği... Dizide Ergenekon’un adı, “Erkenkondu...”Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün yirine dizide Zeki Yahya var...Yalçın Küçük tipi dizide aynı kaşkolu ve egzantrik haliyle canlandırılıyor...Bu tipin adı da Yalçın Küçük yerine “Kaya Minik”...Senaryoda birebire çok yakın, ancak çok ufak değişiklikler yapılıyor...Dizinin geçen hafta yayınlanan son bülümünde Ergenekon Savcısı Zekeriye Öz istemediği halde görevinden alınıyor...Dizideki adıyla “Erkenkondu davasını sulandıran gelişmeler oldu” gerekçesiyle...Orada İklim Bayraktar tipi bir kadına atıfta bulunuluyor ve Erkenkondu Savcısı güya İklim Bayraktar karakterindeki kadını tacizle suçlanıyor ve görevden el çektiriliyor...***Dizinin son bülümü yayınlandığında daha Zekeriye Öz görevden alınmamıştı...Dizinin senaryosunu yazanlar, Zekeriya Öz’ün görevden alınacağını biliyorlardı...Televizyonda dizi işlerini biliyorum...Dizilerin senaryosu en geç iki hafta öncesinden yazılır, teslim edilir...Sonra set kurulur, oyuncular tarafından oynanır, arkasından montajlanır, müziği döşenir, mikslenir ve yayına hazır hale getirilir...Bu süreç öyle kısa bir süreç değildir...Geçenlerde Meral Okay’la konuşurken Muhteşem Yüzyıl dizisinin senaryosunda 3-4 bölüm öncesinden gittiğini söylüyordu bana...***En az iki muhtmelene üç hafta öncesinden Zekeriya Öz’ün görevden alınacağı, dizi senaryosunda yazılıyor...Dizinin yapımcıları, “Bu bir dizi... Gerçek olaylarla ilgisi yok...” diyeceklerdir elbet...Ancak Yalçın Küçük isminin Kaya Minik’le yer değiştirdiği, Zekeriya Öz’ün; Zeki Yahya’nın olduğu, İklim Bayraktar’ın bile gerçek hayata paralel sukun ettiği “Erkenkondu” dizisinin, “hayal mahsülü” olduğunu söylemek hiç inandırıcı değil...***O zaman şu soru geliyor akla?..Dizinin senaryosunu yazanlar nereden biliyorlardı Zekeriya Öz’ün görevden alınacağını?..Kurtlar Vadisi’nde, Türkiye’deki “derin” olaylara paralel gelişmeler yaşandığında, gayet naif bir üslupla, “Belgesel olay bittikten ve üzerinden zaman geçtikten sonra yapılır... Gerçek olaylarla, dizideki olaylar eş zamanlı cereyan etmez... İnsanlar duyguları ve olayları sindirmeden, dizide yaşarlarsa bu çok tehlikeli sonuçlar verir...” türünden laflar etmiştim bir televziyon programında...Ne safmışım ben...Türkiye’nin senaryosuyla, dizilerin senaryosu aynı anda yazılıyor, muhtemelen aynı odakların gölgesinde ve yönlendirmesinde...Etrafındaki dehşet dengesine bakıyorum da...Bu dehşet dengesinde gazeteci kalmak, -sadece gazeteci olabilmek- ne kadar zor...Sanki her söylenen ve yapılanın gerisinde “gizli bir şeyler” var gibi...Aynadan başka dostum yok...Burası “vahşi bir ormanı” yani jungle’ı andırıyor...*****MARKSİST FAKAT MİLİTAN OLMAYAN SEVİL DEMİRCİ...Son Kale programının başlamasına az kalmıştı...O gün biraz erken gitmiştim Kanaltürk’e...Galatasaray Kongresi’nde bir tarihi ilk yaşanmış, Adnan Polat ve yönetimi ibra edilmeyerek devrilmişti...Serhat’ın odasında programın son hazırlıklarını yapıyordum...Televizyon açıktı ve NTV’de Yeşilçam Ödülleri veriliyordu...O sırada sahneye geldi Çoğunluk filminin yapımcısı Sevil Demirci... Oscar’ını almaya gelmişti...Sessiz ve sakin bir tonda söyledi o sözleri:“Yayınlanmamış kitapların yasaklandığı zor günleri yaşıyoruz...”Bu kadar söylemişti ki alkış koptu...Marksist olduğunu söyleyen bir sanatçıydı Sevil Demirci...Ne ki, militan bir edayla söylemedi o sözleri...***Slogan atmadı...Haykırmadı...Dağı taşı inletmedi...Sessiz hatta sesini özenle fazla çıkarmamak ister gibiydi...Amerika’daki Oscar törenlerinde ya ödül verirken ya da alırken, karşınıza Sean Penn isimli sanatçı çıkar çokça...“İnsan haklarına, azınlık haklarına özen gösteren, eşcinsellerin ötekileştirilmesine karşı çıkan, hep mağdurdan, ezilenden ve altta kalandan yana tavır alan” bir sanatçıdır ve ötekilerin sesidir popüler Hollywood kültüründe Sean Penn...O konuşma yaptığında, mutlaka “ötekileştirilmeye ve mağdur edilmeye çalışılan” bir kesimin üzerine projektörleri çevirir...***Duyarlıdır ve toplumun damarını bulur...Gündeme getirmek istediği konuyu söylediğinde, çokça bir alkış tufanı kopar salondan...Dakikalarca alkışlanır Sean Penn, böylesine duyarlı bir konuya dikkat çektiği için...Alkışlar bitmez, sürer gider dakikalarca...Sevil Demirci’nin konuşmasına gelen alkışlar bana Sean Penn’i hatırlattı...Durmadı alkışlar...Sevil Demirci slogan atmak amacıyla çıkmamıştı oraya...Alkışlayanlar da, slogan atarak alkışlamadılar zaten...Bam teline basmıştı salonda bulunanların Sevil Demirci ve bam tellerine dokunulduğunu hissedenler, durmaksızın alkışlamaktaydılar...Tezahürat yapmadan, orada bulunan bakanlara saygısızlıkta bulunmadan, yuh çekmeden, gerginlik yaratmadan ve fakat demokratik alkış ve protesto hakkını sonuna kadar kullanırcasına... Tablo tıpkı Amerika’daki Oscar ödül törenleri gibiydi...Ne kadar demokratik olabildiğimiz tartışılır Türkiye’de...Ne ki sivil refleksler muhteşemdi o gece...

Devamını Oku

Fazıl Say'ın kaybolan piyanosu...

29 Mart 2011

Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken şöyle demişti:“Babam hep yazar olmak istemişti... Keşke bu ödülü alabildiğimi görseydi...”Boğazımda hıçkırık olan bir sözdü bu...Babalarla çocukları arasında, “yarım kalmış doyurulamamış özlemlerin” ancak kuşaklarla giderilebildiğini anlatan hazin sözcüklerdi onlar... Ahmet Say’ın “Ağaçlar Çiçekteydi” isimli kitabından, dün Can Dündar kardeşimin aktardığı öyküyü bir kez daha okuyunca, bu öyküyü anlatmaya karar verdim size: ***Matematikçi Fazıl Bey ile felsefe öğretmeni Nüzhet Hanım, 1940’ların çoğu aydın ailesi gibi, daha Ahmet doğmadan eve bir Alman piyanosu alırlar...Ahmet Say, savaş yıllarında Yahudi bir “matmazel”den piyano dersleri alarak büyür... Annesi, Ahmet’in ilerde ünlü bir piyanist olacağını düşlüyor...Babası ise “İki bilinmeyenli denklem çözemeyen, Thomas Moore’dan, Voltaire’den habersiz bir çocuk piyanist olamaz” diyor...Ahmet, ilkokulu bitirince konservatuvara giriyor piyanist olmak üzere.O sırada 3 yaşındaki kardeşi Mehmet, onulmaz bir hastalığa yakalanıyor... Çok sevdiği kardeşinin, gözünün önünde eridiğini görmesin diye Ahmet, apatopar İzmir’e, teyzesine gönderiliyor...Çok istediği konservatuvar eğitimi kesiliyor... Hasta kardeşi için zihninden beste yapıyor İzmir’de...Bir gün annesi geliyor İzmir’e... Kardeşi “Memo’nun öldüğünü” söylüyor...Hayatı boyunca hiç ağlamadığı kadar ağlıyor Ahmet...***Eve dönüyorlar...Döndüklerinde Ahmet evde gördükleri karşısında donup kalıyor...Kardeşi Memo’yu yaşatabilmek için İsviçre’den gelen ilaçlara para yetiştirebilmek uğruna aile bütün eşyalarını satmıştır...Ahmet’in çok sevdiği piyanosu da gitmiştir...Baba oğlunun burukluğunu görünce “Üzülme Ahmet” diyor “Sana yeni bir piyano alırız...”Borca batmış babanın bu tesellisi hiçbir zaman gerçekleşmiyor, evlat acısına dayanamayan baba, birkaç yıl sonra vefat ediyor...***Ahmet Say, babasının “kardeşini yaşatmak uğruna verdiği inanılmaz mücadeleyi ve trajik ölümünü” hiçbir zaman unutamıyor...20 yıl sonra çocuğu olduğunda çocuğuna ad olarak babasının adını veriyor...Fazıl Say...Bir de babasının “kardeşini yaşatabilmek uğruna satmak zorunda kaldığı ve söz verdiği halde kendisine bir daha alamadığı bir piyano”yu satın alıyor...Ancak bir kuşak sonra evde kalabilen o piyanonun sonunda bugün dünyanın en ünlü piyanistlerinden biri olan Fazıl Say doğuyor...Dede Fazıl Say’ın babada yarım kalan düşü, torun Fazıl Say’da tamamlanıyor...Fazıl Say dünya çapında bir piyanist oluyor...Kendi hayatından eksilenleri biriktirip oğluna sunan Ahmet Say, “Sadece iyi piyano çalan bir çocuk değil, Thomas Moore’dan, Voltaire’e, dünyadan haberdar bir aydın çocuk yetiştirmiş olmanın mutluluğunda izlemekteydi kendi gerçekleştiremediği konserin piyanosunun tuşlarına oğlu basmaktayken...***Bilmiyorum ki, hangi yarım kalan duygularımı gerçekleştirecek yavrularım?..Ben ne gibi özlemlerini gerçekleştirdim acaba annemin ve babamın?..Hayatın gerçeği, Orhan’ın veya Fazıl’ın babalarının çocuklarında yaratmaya çalıştıkları tohumlarda filizlenen değişik yaşamlardadır...Her babanın çocuğunda “tahayyül edilmiş” ancak direkten dönmüş bir gerçek, hayali kurulmuş ancak ulaşılamamış bir özlem, farklı inanç ve farklı bir renkten bir “hülya”nın izdüşümleri vardır...Onlar anlaşılmadan demokrasi anlaşılmaz...O farklılıklar özümsenmeden özgürlükler kutsanmaz...Hayatın gerçeğini günlük tartışmalarda sanan budalalar...Yaşamın iksirinin, tohumlarda olduğunun farkına varmazlar...*****JAPON SEVGİLİNİN KALBİ HUZURA ERDİ...En çok ona üzüldüm aslında son günlerde...27 yıl önce Tokyo’da vedalaştığım ve bir daha görmediğim Japon sevgiliye...Yaşanmış, içtenliği tartışılmaz bir nostalji ve şehvet flashback’inin örneği olarak algılandığında en çok, “onun yaşamakta olup olmadığını bilmediğim kalbinin binlerce kilometre öteden nasıl kırılmış olabileceğini” düşündüm...“Japon sevgili”ye ne kadar büyük bir haksızlık yapıldığını, ne ucuz bir reklam malzemesi halinde çarmıha gerildiğine kahroldum...Dün Serdar Turgut‘un yazısını okuyana kadar...Habertürk’te Serdar’ın yazısı “Japon Sevgili”yi dün biliyorum ki yeniden hayata döndürdü...Deprem ve nükleer sızıntının felaketiyle savaşan Japon halkına bir sevgi ve sempati manzumesi olarak giden o satırlar, eminim ki o kalplerde yerini bulacaklar... ***“Japonya’nın acısını en düzgün Reha hissetti...”Reha Muhtar, Japonya’da yaşanan felaketlerden sonra eski Japon sevgilisini anlatan bir yazı yazdı ve şimdi kim bilir o kadının nerelerde olduğunu sorguladı...Her konudan tartışma çıkarmaya bayılanlar, bunda ustalaşanlar, adından bahsedilmesi için hiçbir polemik fırsatını kaçırmayanlar, kendi duygusal dünyaları hakkında yalancı olanlar yine fırsatı kaçırmadılar ve Reha’ya saldırmaya başladılar...Bir insanın bir ülkede felaket olduğu zaman oradaki eski bir sevgilisini düşünmesinden daha normal ne olabilir, buna kızılmasını hiç anlamadım...Ayrıca bir felakette tepkiyi sanki tüm toplumun acısına çok üzülmüş gibi vermek, o acıyı soyutlaştırmak ve yabancılaşmaktır ama siz o acıyı tanıdığınız, sevdiğiniz bir insana indirgerseniz o acıyı çok daha gerçek, çok daha derinden yaşarsınız...Örneğin, Afrika’daki açlığa üzülmektense adını bildiğiniz ve tanıdığınız bir çocuğun açlığına üzülmek çok daha gerçek ve derin bir duygudur...Son durumda da Japonya’nın ülke olarak çektiklerine üzülenlerin hislerinde çok dürüst olduklarını söylemek zor görünüyor...İnsan tanımadığı kişilerin acılarına bile içten, derinden zor üzülür ama Afrika’daki açlar için konser veren şarkıcının suni duyarlılığıyla davranmaya çalışıp ahlak dersleri vermeye çalışan duygu yalancısı tipler her zaman maalesef çıkabiliyor...Reha’nın felaketlerin olduğu gün eski Japon sevgilisini hatırlaması, uzaktaki yabancıların başına gelmiş bir felaketin kişiselleştirilerek çok daha derinden ve dürüst yaşanmasıydı bana göre...Bunu anlamayanlara ve tuhaf ahlak dersleri vermeye çalışanlara sıfır sempatim var benim...Onların, duyguları hakkında yalan söylemeye eğilimli “copy paste” karakterli insanlar olduklarını düşünüyorum...Reha’nın tavrı bana çok daha sıcak, insani geliyor...”Hayata dönmene sevindim “uzaktaki sevgili...”Japonya’ya gönderdiğin “Hayat öpücüğü” için teşekkürler Serdar kardeş...

Devamını Oku

Beşiktaş size teşekkür etmek istiyor Sayın Başbakan...

26 Mart 2011

Futbolu siyasete karıştırmam...Siyaseti de futbola...Karıştıranlar karıştırırlar, ben karıştırmam...Kültür ve Turizm Bakanı futboldan anlamayan bir adamdı...Dolmabahçe Sarayı’nı koruduğunu söyleyerek, muhtemelen “kendi kişisel tarihindeki kırılma noktalarını onaracağını” düşünüyordu...En yetkin mühendislere talimat verip, “Hem İnönü Stadı’nın yenilenmesine hem de Atatürk’ün vefat ettiği, Dolmabahçe Sarayı’nın tarihi dokusunda kalmasını sağlamak” yerine, polemiklere girmeyi tercih etti...***Oysa siyaset ve yöneticilik bir çözüm bulma yeridir...Tartışma ve kavga etme yeri değil...Türkiye’nin en eski kulübü Beşiktaş esasen gücünü “semtinin kültüründen alan” bir kulüptür...O kulüp için Dolmabahçe stadı, maç oynanan bir yer olmanın ötesinde, “Beşiktaş kültününün, Çarşı mentalitesinin, Beşiktaşlılık ruhunun yeşerdiği” tarihsel mekandır...Beşiktaş’ın elinden Dolmabahçe stadını alırsanız, Beşiktaş’ın ruhunu bitirirsiniz...Bunu bilebilmek için “arabacı” diye nitelenen bir kulübün aslında Osmanlı Sarayı’nın “arabalıları”ndan geldiğini ve Fenerbahçe maçı sonrası Akaretler Yokuşu’ndaki bir kovalamacanın ardından isminin “arabacılara” dönüştüğünü bilmeniz gerekir...***Bunu bilebilmek için Beşiktaş’ı Osmanlı Sarayı’ndan hangi “arabalı”ların kurduğunun bilincinde olmak gerekir...Ancak bu yetmez...O stadı “Dolmabahçe Sarayı’nı koruyorum” bahanesiyle, yok etmeye kalkan Kültür Bakanı, tam da yok etmek istediği o stadın hemen yanıbaşındaki Akaretler Caddesi’nde Mustafa Kemal’in “Annesini Beşiktaş Kulübü yöneticilerine emanet ettiği evden Anadolu’ya nasıl silah sevkiyatının planlandığını” bilmesi gerekir...Kültür Bakanı’nın belki de farkında olmadığı gerçek Beşiktaş Kulübü’nün, Dolmabahçe stadının yanıbaşındaki kulüp binasının “Milli Mücadelenin, beyin kadrosunun spor kulübü kisvesi altında gizlendiği ve faaliyet yürüttüğü yer olmasıdır...”***Mustafa Kemal Selanik’ten binbir zorlukla getirttiği annesi Zübeyde Hanım’ı onun için buraya yerleştirmiş ve Milli Mücadele’yi Beşiktaş Kulübü’nün “Spor Kulübü” örtüsü altında, buradan örgütlemiştir...O stadı oradan almak, o kültürü, Milli Mücadele’nin o gizli ve örgütsel isyanını, Osmanlı Sarayı’nın Arabalı’larının ruhunu ve elbette annesini oraya emanet eden Mustafa Kemal’i bilmemek demektir...Milyonlarca insanı, dünyanın en etkili 10 taraftar grubundan birini hiçe saymak, onları “oradan oraya gönderilecek seyyar bir topluluk” olarak görmek demektir...Kültür Bakanı “çocuk dizilerinden” sempati yaratmaya uğraşacağına, Beşiktaş’a, tarihine, taraftarına ve camiasına saygılı davranmalıdır...***Tayyip Bey,Siyasi icraatlarınız doğru yanlış bu yazının çerçevesi dışındadır... Ancak önceki gün Beşiktaş İnönü Stadı’yla ilgili vermiş olduğunuz işaret, sizden beklenen işarettir...Siz beğenenlerin veya beğenmeyenlerin ötesinde bir “dava adamısınız...”Dava adamları, davası olanlara saygı duyarlar, bunu biliyoruz...Siz futbol topuna saksı muamelesi yapmayan bir kültürün insanısınız...Futbolcusunuz, futboldan geliyorsunuz, kulüp ne demek, takım ne demek, aidiyet ve taraftarlık ne demek çok iyi biliyorsunuz...Mithat Cemal Kuntay ünlü şiirinde şöyle der: “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır...Toprak eğer uğruna ölen varsa vatandır...”Dolmabahçe İnönü Stadı bir stat değil, Beşiktaş’ın ruhunun yaşadığı yerdir...Orası Beşiktaş’ın kalbidir...***Stat konusunda “çözüm işaretlerini” vermeniz, açık söyleyeyim sizden beklediğim bir gelişmeydi ve elbette milyonlarca Beşiktaş’lı mutlu oldu...Beşiktaş sizin bu meseleyi çözmenizi bekliyor... Beşiktaş size teşekkür etmek istiyor Sayın Başbakan...*****“YAMUK” YAZARLAR!..Anlamlı bir hayat yaşamayan, yazarlığı insanlara inandığı doğruları anlatmak için değil, kendini pozisyonlamak ve maddi olmasa da manevi rant sağlamak amacıyla yapanlar, iyi yazarlığın “iyi laf çakma, kodu mu oturtma, teşbihte polemikte kıvam tutturma” sanatı olarak görürler...Oysa yazarlık, öncelikle “insanlara bir katkı yapma” sanatıdır...Yazar düşüncelerini, iyi bildiği yazı tekniklerini, zaman zaman metaforlar, zaman zaman da tecahül-i arif sanatını kullanarak insanlara katkı yapsın diye aktarır...***Ne var ki yazarlığı “sokak kavgası, kabadayı muhabetti, koyarsam oturtum zevzekliği, nasıl geçirdim ama şişinmesi, çete dayanışması ve Nişantaşı kafeleri gevezeliği olarak alanlar, yazarlığın esas misyonu olan “insanlara katkı sağlama” özelliğini es geçerler...Onun için de bir türlü “bir baltaya sap olamazlar...”Bu durumun esas sakıncası ise başkadır...“Ufak mahalle kabadayıları, şizofren dünyalarında, çete muhabbetleri ve dayanışmalarıyla yaşadıklarından, yaşamdaki büyük çelişkilerinin, eksikliklerinin ve “yamukluk”larının farkında değillerdir...***Onlara “yamukluk”larını göstermezseniz, şizofren ve birbirlerini tetikledikleri dünyalarında elaleme ayar vermeye devam ederler...Oysa “ayarsız” olan onlardır ve bir “ayarsız”ın, elaleme “ayar” vermeye kalkması, bizzat “ayarsızlığı” toplumsal boyutta standartlaştırır...Doğru olanı “yamuk ayarsızlara” zaman zaman ayar vermektir...İnsanlara katkı sağlayacakları anlamlı bir yaşamı öğrenene kadar, “yamuk ayarsızlarla” mücadele toplumsal bir mücadeledir... Yani endişe etmeyin “Gazanız mübarektir...”

Devamını Oku

Beyninizi “çöp düşüncelerden” arındırın...

26 Mart 2011

Günde iki kez meditasyon nasıl yapılıyor?..İsminin yanında bir sürü şey yazıyor Metin’in (Çınaroğlu)...Livcon’un sahibi, yaşam koçlarının koçu, master degree sahibi, hipnoz NLP uzmanı bir sürü titri var Metin’in...Onunla “Beyne yeni bir dil kazandıran NLP çalışacağım. Ben kursuna katılmıyorum. Birebir çalışıyoruz, NLP sertifikasını birebir uzun çalışmanın sonunda alacağım...”***Mesele sertifika almak değil...Beynin dilini daha kapsamlı olarak keşfetmek, insan mutluluğuna katkıda bulunmak...Bizi mutsuz eden şeyleri nasıl yok edeceğimizin teknik çalışmalarını bizzat yaşayarak size aktarmak...“Abi” dedi, “NLP’den önce, sen hergün meditasyon yapıyor musun?..” “Hayır” dedim “Yapmıyorum...”“Meditasyon dediğin çiçeği sulamak abi” dedi...Bu oğlanın bu laflarına bitiyorum...“Çiçeği sulamak demek meditasyon...”Bu lafı söylerken bilinçaltına, “Çiçekleri sulamazsan ölürler... Beynine meditasyon yapmazsan beynin dumura uğrar, ölür gider” mesajını dolaylı yoldan şırıngalıyor Metin... ***Sürekli düşünce geçiyor beynimizden gün boyu...Hiç durmuyor beynimiz, hep bir şeyler düşünüyor, endişeleniyor, kaygılanıyor, neşeleniyor, üzülüyor, seviniyor...Ancak hiç durmuyor...Çoğu zaman da “çöp” dediğimiz düşünceler geçiyor sürekli beynimizden...Pek bir anlamı olmayan, boş ancak aklı alıp bir yerlere götüren anlık düşünceler bunlar...Bazen kaygılarımızın kaynağı oluyorlar, bazen zihinsel yorgunluklarımızın... “Kafayı boşaltmak”Hani arada bir kendi kendimize mırıldanırız:“Şöyle iyi bir tatil yapsam da kafayı boşaltsam...”Burada esas konu “dolu olan kafayı boşaltmaktır...”Oysa kafamız her gün ipe sapa gelmez bir sürü düşünce, korku, endişe, kaygı, çöp düşünceyle dolar taşar...Bu düşünceler insanı gergin yapar...Endişeye sevk eder...Rahatını ve huzurunu kaçırır...Beyni yorar, insanı helak eder...Yapılacak şey 15-20 dakika beyni bütün düşcelerden uzaklaştırmaktır...Ancak bu söylendiği kadar kolay bir şey değildir...Beyninizi bir an için bütün düşüncelerden uzaklaştırdığınızı tahayyül edin...Hiçbir düşüncenin girmesine izin vermediğinizi, tamamen boşlukta bıraktığınızı...Bunu hemen yapamayacağınızı anlayacaksınız...***Beynin bir düşünceye odaklanması, zordur ancak imkansız değildir...Ne ki beynin hiçbir düşünceye odaklanmaması, “düşüncesiz” kalması çalışmadan kazanılabilecek bir özellik değildir...Beynimiz hızlıdan yavaşa doğru Gama, Beta, Alfa, Delta ve Leta biçiminde çalışır...Leta hali uyku halidir...Delta’yla Leta arasında trans halinde olduğumuz, hipnotize durumları yaşadığımız ve meditasyona girdiğimiz haller vardır... Burun deliklerinden birini kapatarak nefes almak...Meditasyonun ilk ayağı, beynin duygusal ve aklı (rasyonaliteyi) temsil eden iki tarafının arasındaki dengeyi sağlamakla başlıyor...Burun deliklerinizden önce soldakiyle nefes alıyorsunuz...Aldığınız nefesi verebilmek için sol burun deliğini kapatıyor ve sağ burun deliğinden nefesi veriyorsunuz...Sonra sağ burun deliğiyle nefes alıyor, bu kez sağ burun deliğini kapatıp, sol burun deliğiyle nefesinizi veriyorsunuz...Nefesinizi verdiğiniz burun deliğiyle bu kez nefes alıp, bu kez diğer burun deliğinizle nefesi yeniden veriyorsunuz...Yaklaşık 15-20 kez bu olayı tekrarlayarak, aldığınız nefesin beyninizin zıt yönüne gitmesini ve böylece karşılıklı bir dolaşımın olmasını sağlıyorsunuz...Bu da beyninizin sağ ve sol tarafları arasında dengeyi sağlıyor...Bu işlemi 15-20 kez yaptığınızda belirli bir konsantrasyonu sağlıyorsunuz... Sihirli sözcük Bundan sonra size Mantra (sihirli meditasyona girme sözcüğü) olarak verilen sözü içinizden söylemeye başlıyorsunuz...Mantra sizin için saptanan ve hiçbir anlam ifade etmeyen bir sözcük...Hindistan’dan çıkan sözcükler Mantra’lar... O sözcüğü her meditasyon seansında kullanıyorsunuz...Sözcüğü ilk duyduğunuzda birkaç kez kendi kendize içinizden tekrarlıyorsunuz...Sindirdikten sonra, bu sözcüğün yardımıyla beyninizi bütün düşüncelerden arındıracak konsantrasyona geçiyorsunuz...Ne zaman beyninize bir düşüncenin geldiğini görseniz, yine bu sihirli sözcük yardımıyla, düşüncelerden uzaklaşıyor, kendi dünyanıza kapanıyorsunuz...Bu dakikalarda müthiş bir “arınma” yaşıyorsunuz beyninizde...İnanılmaz bir “dinginlik, sukunet ve huzur” beyninizi ağırlıklardan arındırıyor...Bu hafif “trans” haliyle 15 dakika kadar geçiriyorsunuz...Gözleriniz kapalı oluyor bu süre zarfında...En rahat halinizle oturuyorsunuz... Sessizlik şart! Meditasyon için, konsantrasyonunuzu bozmayacak sessiz bir ortam şart...Gürültü olmaması lazım, odaya birinin girip çıkmaması ve konsantrasyonunuzu bozmaması gerekiyor...Yatakta meditasyon yapmayın, uykuyu aklınıza getirmesin meditasyon seansı...Çünkü yaptığınız şey bir uyku hali değil...Bu konsantrasyon hali size uykuyu çağrıştırabilir ve uyuyup kalabilirsiniz....Ne ki meditasyon bir uyku değil...En uygun yer, kafanızı yaslayamayacağınız rahat bir koltuk...Beyninizden düşünceler gittikten sonra, inanılmaz bir hafifleme ve dinginlik hissediyorsunuz...Metin (Çınaroğlu), öğlen yapılan 20 dakikalık bir meditasyonun, bazen birkaç saatlik uyku yerine geçtiğini söylüyor...***Her gün yaparsanız, zihninizin berraklaştığını, endişelerden nispeten uzaklaştığınızı ve hayatı daha kolay ve hafifinden almaya başladığınızı göreceksiniz... Bu olayın ilerki evrelerini önümüzdeki haftalarda anlatmaya devam edeceğim...Bugün Pazar...İsterseniz şöyle arkaya yaslanıp, ilk meditasyonunuzu yapabilirsiniz...Hiç unutmayın... Daha beyninizin kapasitesinin o kadar azını çalıştırabiliyorsunuz ki?..Biraz fazlasını çalıştırsanız neler yapabileceğinizi tahmin edemezsiniz...İsterseniz “mucize”ye başlayalım...

Devamını Oku

'Meditasyon namazın ruhuna ne kadar fazla benziyor?..'

26 Mart 2011

Quantum felsefesiyle uğraşanlar zaman zaman bu düşünce biçiminin “tasavvufla ilginç benzerlikler” taşıdığını söylerler...Günlük dilde birçok kişi “namaz bir tür meditasyon işlevi görür” türü sözler söyler...Ömer Faruk Birpınar isimli okuyucum dün yazdığım “Meditasyon yapıyor musunuz?..” yazısından sonra meditasyonun “namazın ruhuna ne kadar benzediğini” anlatan bir mail göndermiş...Bu ilginç maili aynen aktarıyorum:“Yazınızı okuyunca meditasyonun aslında namaza ne kadar çok benzediğini fark ettim...***MEDİTASYONDA; Hiçbir anlamı olmayan bir kelimeNAMAZDA; Arapça olduğu için birçoğumuzun anlamadığı sözler var...***MEDİTASYONDA; Anahtar sözcük, anlamsız bir kelimeNAMAZDA; Anahtar sözcük, besmele...***MEDİTASYONDA; Nefes teknikleriyle uyum ve denge...NAMAZDA; Bedeni ve ruhu disiplin altına alarak huşu içinde huzura erme...***MEDİTASYONDA; Başlangıç süresi 5 dakika...NAMAZDA; Farz olan rekatların kılınma süresi 5 dakika...***MEDİTASYONDA; Transa giriyorsunuz...NAMAZDA Huşuya dalıyorsunuz...***MEDİTASYONDA; Hiçbir şey düşünmeden 15-20 dakika bekliyorsunuz...NAMAZDA; Anlamını çoğumuzun bilmediği Arapça ayetlerle 15 dakika kadar ayakta ve oturarak bekliyorsunuz...***MEDİTASYONDA; Bütün düşüncelerden uzaklaşıyorsunuz...NAMAZDA; da bütün düşüncelerden uzaklaşıyorsunuz...***MEDİTASYONDA; Bütün düşünceleri beyninizden attığınızda müthiş bir huzura kavuşuyorsunuz...NAMAZDA; da bütün düşünceleri beyninizden atıp sadece Allahü tealayı düşündüğünüzde huzura kavuşuyorsunuz...***MEDİTASYONDA; Sabah akşam her gün iki kez,NAMAZDA Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı olmak üzere beş kez...***Şimdi neden bizdeki namazı bırakıp, bize ait olmayan meditasyona ihtiyaç duyuyoruz...Ruhumuzun içinde bulunduğu boşluğu neden kendimizde değil de bir yerlerden ithal etme ihtiyacı hissediyoruz.***Kendi dinimizi gerçekten tanıyor muyuz?..Neden bir Avrupalı Müslüman olduğunda, “Namaz kılınca içim huzur doluyor” diyebiliyor da biz diyemiyoruz?.. Biz neden dinimize bu kadar soğuğuz da başka arayışlara giriyoruz, anlamış değilim....Namazı gerçekten tanısak belki meditasyona ihtiyaç duymayız... Hatta namazın, meditasyondan daha kıymetli, faydalı olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz...Çünkü Allah’ın emri...***Bu konulara eskiden beri ilginiz olduğu için bu yaklaşımımı gerici bulmayacağınızdan eminim...SelamlarÖmer Faruk Birpınar...”***Estağfurullah...Benim kimsenin duygusunu, düşüncesini “gerici bulmak gibi” tepeden bir tavrım yoktur ve olamaz...Ayrıca ilginç benzerlikleri ortaya koyuyor Ömer Faruk Birpınar...Elbette namaz kılanlara huzur veren bir farz...Buna karşı çıkmak mümkün değil...Ömer Faruk dostumun sadece şu düşüncesine itiraz edebilirim...“Meditasyon için bize ait değil” gibi ifadeler kullanmış...Ben insanlığın yarattığı kültürü “Bize ait olan ve bize ait olmayan diye ikiye ayırmam” sevgili Ömer Faruk dostum...Biz hepimiz insanız...Hepimizin insan olduğu yerde, insani değerlerin bir kısmına “bize ait değil” demek, benim düşünceme göre Tanrı’nın bir parçası olan insanın yarattığı değeri ötekileştirmek demek...Ben evreni ve tüm insanlığı bir bütün olarak görüyorum...“Biz ve ötekiler” ayrımını yapay buluyorum... ***“Japon Sevgili” yazısında anlatmak istediğim de esasen evrenin ve insanlığın bütününün bir parçası olduğumuzdu...Yapay bölünmelerin, biz ve ötekiler ayrımının evrensel değerler açısından geçersizliğiydi... Hepimiz insanız, hepimiz aynıyız, aynı kökten geliyoruz...Namaz da kılsak, meditasyon da yapsak, hem namaz kılıp hem meditasyon da yapsak veya kilisede Pazar ayinine katılsak, ya da Sabbad (Cumartesi) günü Havra’da üç kez ibadet de etsek aynıyız...Ben insanım ve insana ait olan hiçbir şeye “benden değil bu” demem...***Zaten şöyle demiş Ömer Faruk dostum mailinde: “Yazılarızı her gün takip ediyorum...Kırılgan, zarif, kırmayı sevmeyen bir yapınız var...Meslektaşlarınızı kırmadan eleştirmeye çalışıyorsunuz ama gelen tepkiler sert olunca kendinizi zor durumda hissediyorsunuz.... Sonunda siz de kırıcı olmak zorunda kalıyorsunuz...”Doğru söze ne denir dostlar?..Hayırlı Cumartesiler...*****ŞAFAK ENGELLİ OLMANIN BAŞARISIZ OLMAK ANLAMINA GELMEDİĞİNİ GÖSTERİYOR... “Reha Abiii” diye birisi bağırıyor arabadan...Çok bağıran olduğundan hemen dönüp bakmıyorum...Ancak o kafasını pencereden çıkarmış güzel gözleriyle bana olanca gücüyle bağırmakta...Şafak Pavey benim yanımda çalışırdı Ankara’da TRT’de Ateş Hattı programını yaptığım günlerde... Annesi Ayşe Önal benim arkadaşım, meslektaşım, Nokta dergisinden mesai arkadaşım...Kızını bana emanet etmişti, “televizyon öğrensin” diye... Kız genç 19 yaşlarında aşık oldu “Ben gidiyorum sevgilimle” dedi İsviçre’ye gitti...Orada bir kolunu ve bacağını kaybettiği o korkunç tren kazasından sonra, yılmadı yeniden hayata döndü...***Birleşmiş Milletler’e girdi ve engelli olmanın başarısız olmak için bir kader olmadığını tüm dünyayla göstermeye girişti...İran’da görev yaptı, Budapeşte’de görev yaptı, Londra’da görev yaptı... Şimdi Cenevre’de...Konuşurken dalga geçiyor benimle...“Reha Abi Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’yle aramızda sadece dört post kaldı...”Görüyor musunuz ne dediğini bizim kızın?..Dört kez daha terfi alırsa “Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin profesyonel yardımcılığına gelecek Şafak...”***İşin esprisi belki bu kadarı...Fakat Cenevre’deki konumu ve tüm dünyadaki engelliler için Birleşmiş Milletler adına yaptığı çalışmalar parmak ısırtacak cinsten...Annesi Ayşe Önal, “Bir kolu ve bir bacağı protez olan” kızının evine gidiyor Cenevre’ye...Anneyi pek istemiyor, çünkü her gün sabah 8’den gece 23’e kadar çalışıyor Şafak Pavey Birleşmiş Milletler ofisinde Cenevre’de...Son görev yeri olan Budapeşte’deyken annesini çağırmış “Gelsene bir kaza oldu... Hafif yanık var...” diye... Ayşe de “eli ya da parmağı yandı” herhalde diye Budapeşte’ye gitmiş...Bir de ne görsün Şafak hastanede...Bütün bir bacağı yanık halde...Şafak annesi anlatırken, lafa giriyor kendiyle dalga geçiyor... “Zaten bir bacak ve bir kol protez... Öteki de yanık iyi mi?..”Bu haldeyken terfi almış Cenevre’ye atanmış...Ne mutluluk senin bir zamanlar yanımda çalışmış olman Şafak’cığım bilir misin?..Ne kadar büyük bir gururla evin yolunu tuttum seni gördükten sonra tahmin edebilir misin?..

Devamını Oku

Ahmet Şık'ın kitabı 'örgütsel doküman mı?..'

25 Mart 2011

Gazeteci Ahmet Şık bir kitap yazıyor...Bu kitabı tek başına mı yoksa Soner Yalçın veya bir başkasının yardımıyla mı yazdığı bilinmiyor...Soner Yalçın “Ergenekon örgütü üyesi olması iddiasıyla” tutuklanıyor...O tutuklandıktan sonra, onun talimatlarıyla “bu kitabı yazdığı, kitapta onun direktifleri doğrultusunda değişiklikler ve eklemeler yaptığı” iddia edilerek Ahmet Şık da tutuklanıyor...Dün de esasen bu yazılanların “bir kitap” olmadığı, suç örgütünü övmeye, olayları çarpıtmaya dönük, henüz yayınlanmamış bir “örgütsel doküman” olduğu söyleniyor...***Ergenekon savcısının elindeki bütün kanıtları bilmiyorum...Mahkemenin kararına neden olacak gelişmeleri de tam bilmiyorum...Kamuoyu da bilmiyor...Bu olayda “kafama oturmayan” noktalar var...Kamuoyunda da benim gibi bir sürü kişinin kafasına oturmadığını biliyorum...Şöyle ki;Diyelim ki Ahmet Şık, kitabı Soner Yalçın’ın eleştirileri, önerileri, hatta istekleriyle yazıyordu...Bir insanın, o sırada hakkında herhangi bir suçlama bulunmayan tamamen özgür bir kişinin telkinleriyle, istekleriyle, eleştirileriyle ve hatta yönlendirmeleriyle hareket etmesi “suç mudur?..”Ahmet Şık nereden bilecek Soner Yalçın’ın bir örgütün üyesi olduğunu?..Alnında mı yazıyor bu Soner’in?..***Daha da ileri gidelim...Soner Yalçın’ın örgüt üyesi olduğuna dair kesin bir hüküm var mı?..O da yok...Örgüt üyesi olduğu iddia edilen Soner Yalçın, Ahmet Şık’ın yazdığı kitaba diyelim ki eklemeler yapıyor, yönlendirmelerde veya telkinlerde bulunuyor...Ergenekon örgütünün varlığı mahkeme kararıyla sabitleşmemiş...Soner Yalçın’ın Ergenekon üyeliği suçu sabitleşmemiş...İki sabitleşmeyen iddianın sonundaki adamın telkinleriyle, “yayınevine verilen kitap, kitap değil örgütsel doküman” olarak adlandırılıyor ve suç unsuru muamelesi görüyor...***Ergenekon olayı ciddi bir olay...Suçlar sabitleşmemiş olsa da ciddi bir olay...Ancak örgütsel bir suçu sabitleştirmenin yolu, “para ilişkisi”, “resmi talimat ilişkisi”, “hücre yapısı krokisi”, “gizli faaliyet belgesi” gibi dokümanlar gerekmez mi?..Biran için dursak ve şöyle düşünsek?..Bu insanların hiçbir örgütsel bağı ya yoksa...Sırf bir kitabı yazarken, kendisi gibi muhalif düşünen bir meslektaşından yardım almışsa...Bu olaylar kesinkes olmamıştır demiyorum...Bu olayların olduğuna dair “kesin kanıtları” görmüyorum...Kesin kanıtları görmediğim durumlarda, insanları hemen “gizli örgüt dokümanı yazmaktan” suçlamayı kafama oturtamıyorum...***“Suç örgütünü övmek...” lafı da kafama oturmuyor...Bir kere bu örgütün “suç örgütü olduğu” mahkemece kesinleşmedi ki, övmek suç olsun...Bana birisi şu soruma cevap verebilir mi?..Ben mesleğimde her işbirliği yaptığım kişiden “hiçbir örgüte üye olmadığına dair kafa kağıdı mı istemeliyim?..”Bana örgüt üyesi olsa bile, kafa kağıdını hangi aklı evvel verir?..Ben kimin ne olduğunu nasıl anlayacağım?..Kanun mahkemelerin yıllarca veremediği bir hükmü benden sıradan bir yaşam içinde nasıl vermemi bekliyor?..Ben hakim miyim, savcı mıyım, her gördüğüm adamın örgüt seceresini çıkartayım?..Bu sorulara net yanıtlar alamıyorum ve maalesef benim vicdanım bir türlü tam rahat etmiyor...***SEVGİLİ AHMET HAKAN,Sevgili Ahmet Hakan,Küfür etmen, hakaret etmen ne ayıp...Sana sorduğum trafik kazası ve dalak aldırıp “çürük” çıkma sorusu önemli bir soru...Öyle “Bende beyin var” gibi laflarla geçiştirilecek bir konu değil bu...Çünkü tam o günlerde trafik kazası geçiriyorsun...Sonra bu ilginç trafik kazasından sonra dalağını aldırıyorsun...Sonunda askerden “çürük”e çıkıyorsun... ***Olayın bağlantılı kişileri arasında Ergenekon davasından sanık ve kaçak olanlar var...Bu öyle “bende beyin var” diye geçiştirilecek basitinden bir hadise değil...Niye mi önemli?..Şundan;Senin yazılarında; kime ne zaman ve niye çakacağın, hangi adamlarla al takke ver külah ilişkiler kuracağın, kimin suyuna gideceğin, kimin etkisini üzerinde ağır şekilde hissedeceğin durumlara baktığımda, acaba diyorum bu “dalak aldırma ve çürük çıkma” işiyle yazılar arasında bir bağ var mı?..***Sevgili Ahmet Hakan, Hakaret ederek konuyu sulandırmaya çalışma...Eğer bir yazarın geçmişinde “müphem” noktalar varsa, geleceği bu “müphem” noktaların “gölgesi” altında yürür...Yeterince zeki ve kurnaz bir beynin olduğu kuşkusuz...Ancak soru o değil?..Dalağın var mı dalağın?..***MEDİTASYON YAPIYOR MUSUNUZ?..Metin (Çınaroğlu) kardeşim, “Abi meditasyon yapıyor musun” dedi...“Hayır” dedim, “her gün onunla uğraşabilir miyim bilmiyorum...”Geçenlerde size bahsettiğim konuyu çalışıyoruz aslında onunla...NLP tekniklerini...Arada “cin” gibi bu soruyu da takıverdi...***Hindistan’dan gelen hiçbir anlamı olmayan bir kelime veriyor size...O kelime, sizin meditasyona girişinizin anahtar kelimesi oluyor...Önce burnun sağ tarafından nefes alıp, sol tarafından vererek, sonra sol taraftan alıp, sağ taraftaki delikten vererek, beynin sağ ve sol tarafları arasında uyumu ve dengeyi sağlıyorsunuz...Bunu beş dakika kadar yaptıktan sonra hafif bir trans haline giriyorsunuz zaten... (Burada trans doğru bir kelime değil, ancak siz rahat anlayın diye böyle yazdım...)Arkasından o kelimeye odaklanarak, beyninizde 15-20 dakika boyunca hiçbir şey ama hiçbir şey düşünmeyen hale getiriyorsunuz kendinizi... Bütün düşüncelerden uzaklaşıyorsunuz...Pek kolay bir şey değil, ancak bütün düşünceleri attığınızda beyninizden, müthiş bir huzura kavuşuyorsunuz...***Beynin “Teta”yla, “Delta” arasındaki bir yerinde, aklınıza “çöp bir düşünce” geldi mi, “Mantra” ismi verilen sihirli sözcükle, yeniden düşüncesizliğe konsantre oluyorsunuz...Yirmi dakika sonra oturduğunuz yerden kalkıyorsunuz...Arada bir saate bakabilirsiniz, çünkü esasen tam uyku halinde değilsiniz...Ancak beyniniz o kadar rahatlıyor ki, öyle kolay kolay kalkmak da istemiyorsunuz...“Sabah akşam her gün iki kez biraz fazla değil mi?..” diyecek oldum...Metin yanıtladı:“Şart değil abi... Meditasyon dediğimiz çiçekleri sulamak gibi bir şey...”Uyanığa bak “Oğlum” dedim, “çiçekler sulanmazsa ölür...”Zeki zeki yüzüme bakıyor ve gülüyor...Meditasyona başladım bile...Senin için de sordum Ahmet Hakan...Dalaksızlar ve dalaksızlıktan “çürük”e çıkanlar da girebiliyor meditasyona...Senin “Mantra”nı (sihirli sözcük) bilmiyorum...“Kayıp dalak” olabilir!..

Devamını Oku

Oğluma Atatürk resmini gösterirken...

24 Mart 2011

Pazar günü Ayşe Nazlı’nın piyano gösterisi vardı...Annesi Cumartesi gününden “gösteride giyeceği kıyafetlerle” göndermişti bana kızımı...Gösteri öncesi evde giydi kıyafetini; “Olmuş mu baba?..” diye geldi karşıma...Sade bir şıklık içinde görünüyordu kızım...“Saçlarımı açayım mı, tokalı mı kalsın baba?..” dedi...“Aç kızım” dedim, “böyle daha iyisin...”***Sonra kardeşleri birer birer giydirdik...Her ikisi de farklı bir şey yaşayacaklarını farketmişlerdi...Mina üç kez kıyafet değiştirdi, Poyraz iki kez...Sonunda ben de, aynanın karşısına geçtim, giyindim kuşandım...Beğenmediğim fuları çıkardım, başkasını taktım...Pazar günlerine has göstermediğim bir özenle giyindim...Konser salonu sahne ışıklarının loşluğu dışında doğal olarak karanlık...Bir süre sonra Mina “karanlıktan ürkünce” dışarı çıkardık...Biri çıkınca öteki de titikleniyor ikizlerin...Poyraz’ı da aldım bir süre sonra dışarı çıkardım...Fuayede onu gezdiriyorum, sıranın Aşye Nazlı’nın gösterisine gelmesini bekliyoruz...***Orada duvardaki Atatürk resmini gördüm...Poyraz kucağımdaydı...İlk defa Atatürk’le ilgili birşeyler anlatacaktım oğluma...22 aylıktı...Söylenenleri konuşmanın düzeyi derecesinde anlıyabiliyordu...Bir an nasıl bir konuşma yapacağımı kafamdan geçirdim...“Bu çok önemli bir insan Poyraz’cığım” dedim...“Atatürk onun ismi... Bizim yaşadığımız ülkeyi kurdu... Çok büyük ve sevilecek bir insan bu insan...”Dikkatli dikkatli duvardaki resme bakıyordu Poyraz...Babasının ilk kez anlattıklarını, yarım bir konsantrasyonla dinliyordu...***O an, kendi çocuğuma ilk Atatürk öğretisini verdiğimin farkındaydım...Muhtemelen benim kulağıma iki yaşındayken annemin ve babamın fısıldadıklarını ben de şimdi ona fısıldamaktaydım...Kuşaklardan kuşaklara bir kültür böyle aktarılıyordu... Bunu hissediyordum...Biz Atatürk’ü severek büyüdük...Biz çocuklarımızı da Atatürk’ü severek büyüteceğiz... Bunun önüne geçmenin imkanı yok...Ne ki, ben Atatürk’ü Poyraz’ın kulağına fısıldarken, dünyanın ve Türkiye’nin binbir yerinde binbir türlü babanın kendi çocuklarına binbir çeşit replik fısıldamakta olduğunun farkındaydım...***Hayat böyle bir şey...Babadan çocuklara, bir sevginin tohumları daha 22 aylıkken atılıveriyor...Ayşe Nazlı’nın piyano gösterisi başlamak üzereydi...Bebekleri fuayenin ışıklı atmosferinden, salonun loş dünyasına soktum...Hayrettir; Ayşe Nazlı piyanonun önüne geldiğinde, Mina’nın karanlıktaki ürküntüsünden eser kalmadı...Ablalarının piyano gösterisini seyrettiler...Alkışlara, küçük küçük eşlik ettiler...Piyano çalan bir abla...Ülkeyi kuran ve duvarda resmi asılı duran çok sevdiğimiz Atatürk’le ilk tanışma...Bilinçlerimize kazınan bir yaşam tarzının silüetleri...Boğazım düğümlendi...Hıçkırığı yuttum...Herkesin yaşam tarzına sonsuz saygı gösterecekler...İnsanlık adına, demokrasi adına ve her babanın “kulaklara fısıldadığı repliklerin çeşitliliğine saygı duymak adına...”Ancak bellidir ki, 11 yaşında piyano gösterisinde bir abla...Ablalarını 22 aylıkken piyanonun başında izleyen iki bebek...Ve ilk karşılaştıkları duvardaki Atatürk...Bizim yaşam silüetimizin pek değişmeyeceği de aşikardır... *****KLEOPATRA’DA ÇIRILÇIPLAK SOYUNAN KADIN; ELIZABETH TAYLOR...Sanıyorum 6 ya da 7 yaşlarındaydım...Haftalar öncesinden Elizabeth Taylor’un bir sahnesinde çırılçıplak oynamaktan çekinmediği “Kleopatra” filminin Türkiye’ye geleceği konuşuluyordu...Annemler, babamlar dostları ahbapları herkes “Kleopatra filmi geliyor” diyordu...Ankara’da Kavaklıdere’nin Çankaya’ya uzandığı o büyük kavşağın, tam girişindeki Göreme sokağında oturuyorduk...Evimize yürüyerek beş dakika mesafedeydi Şili Meydanı’ndaki Çankaya Sineması...***Film 1963 yılında çekilmiş ve dünyada büyük olay koparmıştı...Türkiye’ye ise ben 6-7 yaşlarında olduğuma göre, sanırım 1966-67 yıllarında gelmişti...O yıllarda dünya çapındaki filmler, Türkiye’ye iki üç yıl sonra gelirlerdi...Hayatı birkaç yıl sonrasında izlerdik Amerika ve Avrupa’dan...Annemlerin arkadaşlarıyla konuşurken “Elizabeth Taylor çırılçıplak görünüyormuş... Çocuğu götürmesek mi acaba?..” diye aralarında tartıştıklarını hatırlıyorum...Sonunda o yaşta tek çocuğu verecek bir yer bulamadıklarından, çok da mahsurlu olmadığına kanaat getirdiklerinden, beni de aldılar yanlarına...***En keyifli saatleri geçirdiğim “Pazar sabahı 10 matinesi”ne Şili Meydanı’ndaki Çankaya Sineması’na gittik... Uzun bir filmdi Kleopatra...Büyükler, o filmde oynayan Richard Burton’la, Elizabeth Taylor’un aşk yaşamaya başladığını söylüyorlardı...Bir sürü karmaşık siyaset ve aşk ilişkisi varmış gibi göründü ilk seyrettiğimde filmi...Pek bir şey anlamadım...Büyüklerin konuşmasından çocuklar aramızda sınıfta, “Elizabeth Taylor’u çıplak gördün mü” diye birbirimize sormaya başlamıştık...Anlarmışız gibi...Filmi seyretmiş olanlar, Kleopatra’yı çırılçıplak görmenin belli belirsiz havasını basarlardı... Pek de bir şey anlamadıkları halde...***Kleopatra’nın önce Sezar ve sonra da Andonius’un ölümüne neden olan öldürücü kadın (femme fatale), karakterine sahip olduğunu o çocukluk günlerinde elbette anlayamayacaktım... Çok sonraları çok başka Kleopatra filmleri, o tarihsel gerçeği, gözümde belgeledi...Ne ki, hayatımın Kleopatra’sı olarak beynimde Elizabeth Taylor kaldı...Ne zaman Kleopatra dense gözümün önüne ilk menekşe gözlü Liz Taylor geldi...Bir çocukluk anısı, bütün bir hayatın karakterini belirlemişti...***Evliliğimin birbirimizden vazgeçemediğimiz tartışmalı “ikili delilik” günlerinde Elizabeth Taylor bir kez daha hayatıma girdi...O da eşi Richard Burton’la ne tam ayrılabiliyor ne tam barışabiliyordu...Tam anlamıyla Sezen’in söylediği “ikili deliliği” yaşamaktaydılar... “Artık hayatımdan çıksan diyorum, bu ikili delilik sona erse...”Evlenmişler, ayrılmışlar, yeniden evlenmişler yeniden ayrılmışlar hala bitip tükenmek bilmeden küsüp barışıyorlardı...Eşimle bir türlü bitiremediğimiz evliliğimizin “Rol modeli oldu” Elizabeth Taylor’la Richard Burton’un deli divane aşkı...Sonra oradaki rol de bitti ve hayatımdan çıktı Elizabeth Taylor...AİDS’e karşı savaşıyordu... Kendinden oldukça küçük ve kadın dövdüğü söylentilerinin şaibesindeki bir inşaat işçisiyle yapmıştı son evliliğini... Sonra ondan da ayrılmıştı...Dün öldüğünü duyduğumda, her şey silindi ve yine 7 yaşındaki küçük çocuk gözümün önüne geldi...Annesi ve babasının ortasında Çankaya Sineması’nın balkonunda “sıcak aile yuvasının” ısıttığı küçük gövdesiyle, perdeyi görebilmek için dik oturmaya özen göstererek filmi seyrediyordu...Elizabeth Taylor yani Kleopatra tamamen soyunuk olarak göründüğünde, utancından çok fazla perdeye bakmamaya özen göstermişti...Ölüm, 45 yıldır hayatımın bir yerlerinde hep varolan bir kadına, şükran duygularımı çağrıştırmakta şimdi...

Devamını Oku

Aykut, Tayfur, Tugay, Şenol... Sonunda onları kendi futbolcuları kurtaracak...

23 Mart 2011

Daum’un kaprislerinden, kendi bildiğini okumasından fazlaca sıkılmıştı Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe Yönetimi...Geçen yıl şampiyonluk Trabzon maçında kaybedilince, Aziz Yıldırım, Daum’un biletini hemen kesti...Bir yıl öncesinden, Daum‘u kontrol etmek, kendi başına hareket eden Alman adamı uzaktan yönetmek için, Futbol Direktörü adı altında eski kaptan Aykut Kocaman getirilmişti zaten...Daum gidince, Aziz Yıldırım, en güvendiği, en rahat ettiği, en kolay sözünü geçirdiği adamı teknik direktör yaptı...Aykut Kocaman bir teknik direktör olmaktan çok, Fenerbahçe kulübünün bir çalışanıdır...Bu takımın futbolcusu sonra da teknik direktörle yönetim arasındaki köprüsüdür...***Böyle adamları barındırır kulüpler...Yabancı teknik direktkörlere fazla güvenmediklerinden, nerede ne zaman ne yapacağını bilmediklerinden, ‘Acaba tanıdığı bir menajer üzerinden bir futbolcu mu getirir, takımda o mevkide oynayanı alacağı futbolcu uğruna takımdan mı keser’ sorularının cevaplarını, ‘kulübün çocuğu’ olarak nitelenen eski futbolcular üzerinden alırlar...Tayfur Havutçu da aynen böyle bir “Beşiktaş kulübü çocuğudur...”Bir zamanlar Fenerbahçe’de oynamasına rağmen, Süleymen Seba’nın yeğeni olması, Beşiktaş’taki kaptanlığı, arkasından yıllarca teknik direktörlerle Beşiktaş kulübü yönetimi arasında köprü vazifesi görmesi esas misyonudur...Tayfur Havutçu, Beşiktaş’ta yabancı ya da yerli teknik direktörlerin yardımcısı olmaktan çok, kulübün onlar üzerindeki temsilcisiydi...Tıpkı Aykut‘un Daum üzerindeki misyonu, Tayfur Havutçu’nun Schuster hatta Mustafa Denizli üzerindeki misyonunun benzeriydi...***Schuster‘le çözülemeyen mesele, tıpkı Fener’de yapıldığı gibi Beşiktaş’da da “öz çocuğuna görevi vermek” biçiminde formüle edildi...Tayfur zaten yıllardır Beşiktaş yönetiminin, gelen teknik adamlara verdiği yardımcıydı...2004 yılında ben Beşiktaş yönetimindeyken bile böyleydi...Şimdi 2011’deyiz ve Tayfur, bunca teknik adamın bir türlü olmamasından sonra “Kulübün adamı olarak kulübün teknik direktörü” oldu...***Ve dün Hagi‘yi gönderen Galatasaray yönetimi iki ezeli rakibinin yaptığı formülün üzerine atlayıp eski kaptanı Tugay Kerimoğlu’na takımı teslim etti...Hagi, Galatasaray’ın efasenisiydi, ancak Galatasaray’ın kendisi değildi...Dışardan birisiydi Hagi...Oysa Tugay içeriden birisidir...Tıpkı Tayfur gibi...Tıpkı Aykut gibi...Ve elbette tıpkı Şenol Güneş gibi...***Ne ilginç...Her biri 100 milyon euronun üzerinde takımlar kurdular...Dünyanın en büyük kulüplerinden Barcelona’dan, Real Madrit’ten, Almanya’dan, İspanya’dan, Rijkaard‘ları, Schuster‘leri ve Daum‘ları, Aragones‘leri getirttiler...Bugün onları kontrol için, yönetimin görüşlerini teknik adamlara iletmek için görevlendirdikleri öz çocuklarını takımın başına vermek zorundalar...Şenol Güneş’i ayıralım...Ne Aykut‘un (Kocaman) ne Tayfur‘un (Havutçu), ne Tugay‘ın (Kerimoğlu) Fenerbahçe’ye, Beşiktaş’a, Galatasaray’a gelebilecek bir futbol teknik direktörü kariyerleri yok...Hiçbirinin arkasında üç büyüklerin yanına yaklaşacak bir CV henüz yok...***Ne ki bu hiçbir şey ifade etmiyor... Yönetimler ve Başkanlar rahat ettikleri, kontrol ettikleri, uyumlu çalıştıkları, otoritelerini tartışmadıkları adamlarla, çalışıyorlar...“Hoca ne der” duygusundan çok, “Ben Hoca’ya söylerim” dürtüsünün ağır bastığı formüller bunlar...Zinhar Aykut‘u, Tayfur‘u, Tugay‘ı suçlayacak bir eleştirinin salvoları değil bunlar... Başkanlar ve yönetmler en rahat işbirliği yapacakları adamlarla çalışacaklar elbette...Barcelano’nın teknik adamı Quardiola örneği herkesin gözünün önünde...Niye Aykut, Tayfur, Tugay birer Quardiola olmasınlar...Neden Fatih Terim örneği, bir istisnanın dışında, bir sistemin mucizesi olmasın?.. Olabilir elbet...O sistemi de “Yuvadan yetişen bu üç çocuk” gerçekleştirir belki kim bilir?..Ne ki, buradaki esas amaç mucizeden önce, “Başkanların kolay yönetibilir” adam aramaları gerçeğidir...Onun için Aziz Yıldırım, soyunma odasına girip “Son maç konuşmasını” yapıyor...Fatih Terim’in, ya da Schuster‘in veya Aragones‘in çalıştırdığı bir takımda Aziz Yıldırım’ın kafasına estiği gibi girip Galatasaray maçının son maç konuşmasını yapması mümkün mü?..Ne dersin Ercan?..*****MUSTAFA BALBAY İÇİN YAZDIĞIMA AĞLAYAN BİR OKUYUCUM VE GERÇEK GAZETECİLİK...İsmini dürüstçe, çekinmeden, cesurca verdiği için, adını yazıyorum... Önce söylediklerini kısaca okuyalım Adis Ababa’dan yazan Gamze Hanım’ın...“Reha Bey,Size şu anda Addis Ababa’dan yazıyorum, saat 21.43, hergün yazılarınızı birçok Türk vatandaşı gibi büyük bir keyifle internetten okuyorum...Mustafa Balbay ile ilgili olan yazınızda gözyaşlarımı tutamadım, kendisini kişisel olarak tanımasam da aynı sizin gibi düşünüyorum...Bir gün suçluluğu bile kanıtlansa benim de sadık bir okuru olarak içim sızlayacak...Siz hem IQ’su, ama en önemlisi EQ’su yüksek bir kişisiniz...Bu yüzden sizi okurlarınız seviyor...Duygulu kişi aynı zamanda bütün kültürlere, milletlere ve özellikle de kendi vatanına, dostlarına, ailesine duyarlı kişidir...Size yazmamın açıkçası nedeni; bugünkü yazınız...***Lütfen kendinizin “Gazetecilik” seviyenizde ve profesyonelliğinde olmayan bir kişiyle polemiğe girmeyin, rica ediyorum, sizi kendi kulvarlarına çekememeliler, özellikle de hergün dünyada ve ülkemizde kritik olaylar sürüp giderken... Biz okurların sizin gibi çizgisinden, politik görüşlerinden ve aynı zamanda hangi inanışta ve düşüncede olursa olsun; olayları bizlere tarafsız ve gazetecilik etiğine uygun olarak aktaran “Gazeteciler“e ihtiyacımız var...Açıkçası kendi hayatından örnekler vererek görüşlerini aktaran ve okurlarının dikkatini çeken “Gazeteciler“ benim gibi düşünen kişilere her zaman daha rahat ulaşırlar. ***Beni bu yazımdan dolayı da lütfen affedin, umarım kabalık yapmamıŞımdır...Şimdi projeme dönüp çalışacağım, ama bilin ki hergün sizin gibi gerçek “Gazeteciler“in yazılarını okuyacağım... İyi akşamlar diliyorum...Saygılarımla,Gamze Eyel...”*****BAZI ELEŞTİRİLER PSİKOLOJİK HAREKAT SEVGİLİ GAMZE...Ne kadar temiz, ne kadar duru bir yazı... Bu okuyucuların varlığı, hayata ve yazarlığa bağlıyor beni...Gazetecilik yaptığımı bu okuyucuları okuduğumda fark ediyorum...Şimdi sevgili Gamze‘ye birkaç yanıt vermeye çalyışacağım...O yanıtları aslında Gamze üzerinden Gamze gibi olan sizlere yazıyorum...Öyle okumanız dileğiyle...***“Sevgili Gamzeciğim, Bana yazılanların çoğuna senin dediğin gibi cevap vermiyorum...Hayır onların seviyesi gibi snob düşüncelerden ve duygulardan değil...Ben kimsenin seviyesinin üzerinde değilim, kimse de benim seviyemin üzerimde değil...Yanıt vermiyorum çünkü, demokrasilerde, herkesin beğenme ve beğenmeme hakkının olduğuna inanıyorum...Beni herkes beğenmek zorunda değil...Eleştirirse demokrasiyi geliştirir, elbette beni de...***Ne ki, bu ülkede bir kesim birbiriyle ilginç çıkar bağlantılarının içinde, dayanaşarak birilerini itibarsızlaştırmaya karar vererek, hnaysiyetleri ve onurlarıyla oynayarak, onları düzeysiz ya da magazin figürü göstererek, söylediklerinin etkisini azaltmaya çalışıyorlar...Çünkü o söylenenler, onların “çeteleri“nin çıkarları için zararlıdır...Onlar al takke ver külah çete ilişkileri içinde, birbirlerini pohpohlayarak, beraber karar verdikleri bir gündemi topluma şırınga ederek, toplumu sahtekar ve ahlaksız gündemleriyle yönetmek istiyorlar...Buna karşı duran, “tek“liği kendisine rehber edinmiş gazeteci yazarları ise hedefe oturtuyorlar...Ben ve benim gibi birkaç yazar “Türkiye’de bir cehnahın ya da çetenin mensubu değiller...”***Hepimizin farklı görüşleri var...Ben Atatürk’ün Türkiye’yi batılı çağdaş sistemlere entegre eden kimliğine, demokrasiye ve laikliğe gönülden inanıyorum... Avrupa Birliği’nin standartlarında bir demokrasinin, laikliğin ve Cumhuriyet’in bu ülkede yeşermesi için çalışıyorum...AKP’nin buna uyan politikaları varsa destekliyorum, bunum dışındaki politikalarına muhalefet ediyorum...Ancak yandaşlık veya muhaliflik önemli değil...Önemli olan demokrasiye inanmak ve çoğulcu bir sistemde, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye’ye getirmek istediği laikliği, çağdaşlığı ve demokrasinin bugünkü çıtasını Türkiye’ye çakmak bütün mesele... ***Benim “tek“liği seçmiş bir gazeteci olarak karşı çıktıklarım “bu iki cenahta, birbirlerini kollayarak suni gündemlerini Türkiye’ye pompalamaya çalışan gruplarla” ilgili...Bunlar özellikle “biz bu fikirlerimizi söyleyemeyelim, söylesek bile etkili olamayım” diye korkunç belden aşağı bir itibarsızlaştırma politikası uyguluyorlar... Haysiyetsizleştirerek, etkisizleştirmek istiyorlar...Yanıtlarım bu haysiyetsizleştirme politikalarının haysiyetsizliğini ortaya koymak için...Merak etme sevgili Gamzeciğim... Bu demokrasi meydanını bu zibidilere bırakmayacağız...Türkiye onursuzların, korkakların ve başka çıkarlar uğruna yazı yazanların ülkesi olmayacak...Dünya bundan böyle öyle olmayacak çünkü...

Devamını Oku