Pazar günleri genelde “aşk yazıları” yazarım...Haftanın bu tek gerçek tatil gününün sabahı, insanlar hayatın en iksirli gücüyle, en kutsal sevgisiyle uyansınlar isterim...Aşk hayatın en güzeli, en kutsalı, en heyecanlısı, en mutlandırıcısı ve en umutlandırıcısıdır...Bu yazı ilk başlarda size bir spor yazısı ya da bir bakana karşı bir güç gösterme sevdası olarak gözükebilir...Oysa emin olun bu bir “aşk” yazısıdır...***Bizim Ercan İnan, Berlin’de, Kültür ve Turizm Bakanı‘nı yakalıyor ve soruyor, karşılığında okkalı ve sindirilemeyecek cevabı anında alıveriyor...Kars’taki “İnsanlık Anıtı”na, ‘Başbakan ucube demedi’ diye lafı kıvırıp, Başbakan’ın “Hayır öyle dedim” demesi üzerine, lafı saklayacak yer bulamayan Ertuğrul Günay, ağır esip gürlüyor:“Swiss Otel yapıldığında Dolmabahçe Sarayı etkilendi...Ardından Gökkafes ortaya çıkarıldı...Bunlar uzun vadede Dolmabahçe Sarayı’na zarar veren yapılar...Swiss Otel ve Gökkafes’i belki buradan kaldıramayız ama stadı büyütmeyin diyebiliriz...Belki birşeylere inat belki de kasıt, zamanında stat yapılmış buraya...Beşiktaş kulübüne, stadı terkederseniz, başka bir yerde stat yaptırabileceğimizi söyledik...Burayı eski dokusuna kavuşturalım istiyoruz... Ben sonuç olarak tarihe karşı sorumluyum...Birilerinin rant üretmesine izin veremem...Kendimi Dolmabahçe Sarayı’nı denize ittiren Bakan dedirtmem...”***İnsanın içindeki aşka, bu kadar saygısız sözcüklerle tecavüz edilebilir mi acaba?.. Bakan Bey gökdelenlerin durmasına kullanamadığı gücünü, Beşiktaş’ın tarihi stadını kaldırarak kullanacak öyle mi?..Şu sözler onundur: “Birilerinin rant üretmesine izin vermem...”Rant dediği, Türkiye’nin en eski kulübünün kendi semtinde, kendi çarşısında, kendi dünyasında, kendi insanının ve aşkının ortasında, dünyanın en güzel stadında yaşadığı aşktır...Onbinlerce insan her Cumartesi ya da Pazar, “sevgiliyle buluşmak niyetine” oraya giderler...“Aşkları” oradadır...Balık Pazarı’nda Ahtapot’ta, Turgut’un Yeri’nde, Kazan’da, Babalık’ta toplanır o insanlar, sevgiliyle buluşma öncesi heyecanıyla...Birşeyler yer, birşeyler içer, “Sevgili”yle buluşmaya, Bakan’ın rant kapısı dediği o yere giderler...Milyonlarca Beşiktaşlı için Dolmabahçe İnönü Stadı her hafta aşklarını yaşadıkları “kutsal bir mabeddir...”***O mabedi oradan kaldıracakmış Sayın Bakan Ertuğrul Günay...Swiss Otel ve Gökkafes gibi gökdelenlere birşey yapamamış, ama bu rant kapısına yapabilirmiş...Eğer “rant”sa, gökdelenler ranttır...Bir kulübün tarihi stadı değil...Eğer “tarih”se, Dolmabahçe’deki İnönü Stadı tarihtir, gökdelenler değil...Eğer Dolmabahçe Sarayı’nın denize kaymasını engellemekse, Samsun’dan Yumurtalık’a “deniz yolu” geçirmeyi düşünen bir zihniyet, herhalde böyle basit bir soruna da çözüm bulacaktır... ***Mesele eğer üzüm yemekse...Bağcı dövmek değilse...Eğer bir “dava adamı” olsaydı, Ertuğrul Günay, eminim ki bu sözleri sarfetmeyecekti...Çünkü “dava adamları”, bir kulübün kendi semtindeki tarihi stadın, o statta her hafta tek sevgilisi olan takımıyla karşılıksız bir aşk yaşayan milyonlarca taraftar için ne anlam taşıdığını bilirler...Dolmabahçe İnönü Stadı, Beşiktaş takımının kutsal davasının, tarihi arenasıdır...İsmini semtten alan kulübün semtinin göbeğindedir o stat...İnsanlar o semtin Çarşı’sında buluşurlar, iki tek atıp muhabbet edip, statlarına koşarlar...“Çarşı” grubu o Çarşı’dan çıkmadır...İstanbul’un bilmem neresinde yapılacak plazaların yanındaki statlardan değil... ***Gökdelenlerle savaşmaya elvermeyen kalbiniz, nasıl oluyor da Beşiktaş’ın “kalbiyle” savaşmaya elveriyor sayın Bakan?..Dava adamları sizin yaptığınızı yapmazlar...Yanıbaşınızdaki Tayyip Erdoğan beğenilsin veya beğenilmesin bir dava adamıdır...Ona sorarsanız, size söyler insanların ve siyasetin olduğu gibi, tarihe malolmuş kulüplerin de birer misyonu ve davası vardır...Sizin siyasette “dava adamı olarak” başladığınız mecra, “kırılmış” olabilir...Kars’taki insanlık anıtı konusunda da ofsayta düşmüş, lafı saklayacak bir yer bulamamış olabilirsiniz...Ne ki bunca “kırıklık”, size “tarihi boyunca kırılmamış bir kulübün stadını yıkma ve taşıma hakkı” vermiyor...Beşiktaş’ın misyonu ve davası semtinin yanıbaşındaki tarihi İnönü Stadı’nda cereyan eder...***Bakan olabilirsiniz...Anıtlar Kurulu’nun kararını hiçe sayıp, “Ben yaptım oldu... İzin vermiyorum” diyebilirsiniz...Ancak emin olun, Dolmabahçe Sarayı kadar tarihi bir kulüptür Beşiktaş kulübü...Saray’ın denize kaymasını mühendisler engelleyebilir...Beşiktaş’ın mabedinin elinden alınmasını “tarih affetmez...”“Çarşı” hiç affetmez... ***Çünkü orası bir mabed, kutsal bir aşkın filizlendiği, serpildiği ve coştuğu yerdir... Ertuğrul Günay size Suavi‘den bir muhteşem parçanın sözlerini söyleyeceğim bu Pazar günü...Ne olduğunu ilk başta anlayamayabilirsiniz...Çevrenize sorun, mutlaka bir bilen çıkacak, sizi aydınlatacaktır...Yerinizde olsam bu Pazar günü onun “Sevdalı yüreklerde Beyaz Sümbüller” isimli Çarşı versiyonunun görselini Google’dan izlerdim...Belki “kırılmış mazi” toparlanıverirdi birden kimbilir!..***“Bekleme...Ben senle güneşi bulmaya geldimÜrkme...Kavganı sormaya geldimGücenme...Güneşten sunmaya geldim***Kapkara geçiyor günlerHesabı yok,Ekmeğin azTuzun tadı yokÇocuklar Belki gülmüyor***Kayalık sevdalar, dikenli yollarPusu kurulmuş dinmez ağıtlarYüzüne kapanıp ağlamak vardıOysa ben seni bulmaya geldimKalbine güneşi asmaya geldimTükenme ***BeklemeBen senle güneşi bulmaya geldimÜrkmeKavganı sormaya geldimGücenmeGüneşten sunmaya geldim...***Kapkara geçiyor günlerEkmeğin az...Tuzun tadı yokÇocuklar belki gülmüyor***Sana yepyeni türküler verdimUzak dağların ötesinden gelenSana yepyeni çiçekler verdimKapıyı aç bulutlar girsinGülmeyi bilen çocuklar geldiTükenme...***Alevlerin arasından yüzler geçiyorYüzler alevlerden türkülere geçiyorGünler alevler gibi geçiyor...Koş...Aç kapıyı,Yeni ufuklar getirmişGülmeyi bilen çocuklarBakÇocukların ellerinde güzel günler varGüzel günler...”***Ne acı değil mi, bu sözleri ve bu şarkıyı çoktan unutmuş olmanız Sayın Bakan?..
Yine cinsellik, yine siyaset, yine komplo tartışmaları... Deniz Baykal tarafından tacize uğradığını ileri süren gazeteci İklim Bayraktar Kaleli gündeme bomba gibi düştü. Reha Muhtar’la bu Pazar, bu iddiaları ve buradan yola çıkıp özel hayatın nasıl siyasete alet edildiğini, belden aşağı vurmaları, bir kadının tacize uğrama durumlarıyla ne kadar sık karşılaştığını ancak bir erkeği de itibarsızlaştırmak için cinselliğin ne kadar kolay kullanılabildiğini konuştuk.* Bir kadın gazetecinin Baykal tarafından tacize uğradığını iddia etmesi ortalığı karıştırdı. Bu iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz?Ben İklim Hanım’ın taciz iddialarına inanmadım... Tacize uğrayan kişi, arkasından beş defa Baykal’ı arayıp, “Hadi canım yemeğe çıkalım” falan demez... “Bize gelsene, evde kimse yok” diye konuşmaz. En önemlisi üst düzey bir AKP’li politikacıyı kastedip “büyük balık” dediği kişi için bir parti başkanından teknik altyapı talebinde bulunmaz... Bu işte tacizden çok, başka esrarengiz olaylar var gibi görünüyor. Çok derin olaylar bunlar...* Baykal, kadın gazetecinin bu iddialarını hem kendisine hem de genel başkan Kılıçdaroğlu’na karşı yapılmış bir komplo olarak değerlendirdi. Açıklamalara, olayların zamanlaması ve sıralamasına baktığınızda siz de bir komplo kokusu mu alıyorsunuz?Komplo kelimesi tam açıklamaz durumu... Ben Perşembe akşamı Baykal’la uzun bir görüşme yaptım. Bu olayların arkasında uluslararası derin güçler olabilir... İktidar ve muhalefet partisinin en tepe noktalarındaki kişilere karşılıklı “operasyonvari işler yapmaya kalkmak” komplo kelimesini bile yaya bırakır.* İklim Bayraktar bir buçuk ay önce gerçekleştiğini iddia ettiği olayın ardından partinin en üst düzeyindeki isimlere şikayetini yapıyor fakat bunu duyurmuyor; olayın ortaya çıkması Soner Yalçın’ın dinlenen telefon kayıtları nedeniyle oluyor. Evet neden şimdi çıkıyor bu iddialar diye insan düşünüyor ama bu açıdan baktığımızda da insanın kafası karışıyor...Bu olaylarda insanın kafasını karıştıracak çok şeyler var... ODA TV bir açıklama yaptı ve İklim Bayraktar’ın arkasında durmadığını söyledi. Baykal’ın da benim de düşüncem şu; İklim Bayraktar’ın bu olayda tek başına olması mümkün değil! Bu açıklama yapıldığına göre, İklim Bayraktar’ın arkasında kim var? Bu soruya cevap aramalı herkes.* Neden bu durumlar Deniz Baykal’ın başına geliyor?Başınıza bir olay geldi mi, bundan sonraki olayları da tetikler bu bir... İkinci neden, demek ki Baykal halen bir şekilde bazı şeyler üzerinde etkili. O etkiyi kırmak istiyorlar.* İklim Bayraktar Kaleli “CHP’yi yıkan kadın olmak istemiyorum” diyerek kendisini Fadime Şahin’e benzetenlere cevap verdi. Sizce de benzer bir durum mu? Ayrıca böyle bir iddia CHP’yi neden yıksın ki?Bu olayın Fadime Şahin olayıyla ilgisi yok... Fadime Şahin olayında Aczimendi lideri “seks skandalıyla basılarak itibarsızlaştırıldı...” Baykal olayında başka şeyler var...AKP’li “büyük balık” olayında da. Bu olayın Fadime Şahin olayıyla tek benzerliği “seks” unsurunun kullanılıyor olması. Ancak bu benzerlik, olayın özünün benzer olduğu anlamına gelmiyor. Burada ilk amaç CHP’yi yıpratmak değil. Çok daha geniş bir operasyon gözüküyor.* Baykal’ın odasındaki görüşmede belirgin bir ses ya da görüntü kaydı olmadığına göre kadın gazeteci tarafından iddia edilen taciz olayında herkes inanmak istediğine inanacak galiba...Bence taciz olayı arada kaynayıp gidecek. Çünkü mesele taciz değil zaten... Daha büyük bir konu...Seks skandalları daha çok gizli istihbarat örgütlerinin çalışma metodlarıdır* Baykal’ın gidişi bence son derece çirkindi çünkü insanların özel hayatlarıyla belden aşağı vurulması ne siyasete, ne insanlığa yakışmıyor. İnsanların özel hayatlarının ortada bir taciz yoksa bu şekilde gündeme getirilmesini, siyasete alet edilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Seks kasetleri, şantajları, seks skandalları, daha çok gizli istihbarat örgütlerinin çalışma metodlarıdır. Amerika’da Marilyn Monroe’nun John Kennedy’le ilişkisi vardı. Ve Monroe, kuşkulu bir şekilde intihar etmiş bulundu. Kennedy suikast sonucu öldürüldü. Bir fanatik ya da arıza bir adamın öldürdüğü söylendi. Elbette gerçek bu değildi. Büyük olasılıkla “Kennedy Suikasti” filminde de gösterildiği gibi CIA tarafından planlanmıştı. Sonra kardeşi Başkanlık için yarışa girdi. O da öldürüldü. Başkan ve Başkan Vekili Kennedy kardeşler ve onların ilişkide olduğu Marilyn Monroe arka arkaya öldürüldüler. Bu işler seks skandalı değil. Bu işler derin siyasi skandallar.* Böylesine çirkin komplolarla, oyunlarla ortaya çıkanlar, bel altından vuranlar bu tarz girişimlerin bumerang gibi olduğunu, bir gün dönüp kendilerini de vurabileceğini düşünmüyorlar mı acaba?Hayat sadece bel altından vuranlara, komplo kuranlara değil, iyilik ve kötülü yapanların da karşısına çok geçmeden bir “ilahi adalet” çıkartıyor. Hayatta ilahi adalete inanmayanlar ve yapacağım bana kâr kalır diyenler çok hata yaparlar. Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmaz bu dünyada! Evrenin yasalarından biridir ilahi adalet. Bugün ya da yarın mutlaka karşına çıkar. Aynı olayda olmasa, başka olayda. Niye geldi bu olay benim başıma diye dövünür durursun. Oysa evren kendi içinde adaleti bir türlü sağlar.Kadınlar zaman zaman taciz silahını erkeklere karşı kullanırlar* Kadınlara yönelik şiddetin ve cinsel ayrımcılığın gündemden düşmediği bu günlerde bir erkeği itibarsızlaştırmanın en kolay, en hızlı, en etkili yöntemlerinden biri değil mi “cinsel taciz ve tecavüz” suçlamaları?Öyle görünüyor... Taciz filmi Micheal Douglas’la, Demi Moore’un oynadığı inanılmaz sevişme sahneleriyle dolu bir filmdi. O filmde tacize uğrayan Micheal Douglas’tı. Ancak Demi Moore gibi çok güzel ve alımlı bir kadının taciz edebileceğine kimse inanmadığından, erkek taciz etmiş gibi görünüyordu. Oysa kadınlar zaman zaman taciz silahını erkeklere karşı kullanırlar. Mesela kadın gazeteci, o görüşme esnasında hayat görüşü olarak “serbest ve özgür evliliklerden yana” olduğunu söylüyor ve öyle yaşadığını ima ediyor. Sonra Baykal’ı eve çağırıyor. Bir gün alışveriş yapmaya, diğer bir gün de yemeğe çıkmaya çağırıyor. Bunlar hep taciz olduğunu söylediği olaydan sonra meydana geliyor. Peki bu nasıl bir taciz ki, tacize uğrayan mağdur, mütecaviz kişiyi sürekli yemeğe, alışverişe ve evine çağırıyor?* Tamam böylesine iddialar ortaya atarak bir erkeğin itibarsızlaştırılması kabul edilemez ama gerçekten de kadının yaşadığı tacizleri de göz ardı etmemek lazım, çoğu zaman ispatı olmayabilir ama bu yaşanmamış demek değil, öyle değil mi? Elbette... Kadınları eşitlenmemiş bir toplum insani ve demokratik bir toplum değildir. Daha birkaç hafta önce mahkeme koruma vermediği için bazı erkekler eşlerini öldürdüler bu ülkede. Şiddetin olmadığı bir tek gün geçmiyor bu ülkede. Kadının mücadelesi insanlık mücadelesidir...
Tayyip Erdoğan, birkaç ay önce Hıncal Uluç‘a “çılgın bir projeden söz etmişti” ya...Hani Hıncal Uluç da “Bunu düşünmek isteseniz bile düşünemezsiniz... Hayallerinizi aşar...” mealinde sözler söylemişti ya...O gün bugün “Nedir bu çılgın proje” diye onlarca haber çıktı...Dün bazı gazetecilere “İşte Tayyip Erdoğan’ın Çılgın Projesi” diye bir mail gönderildi...“Çılgın Proje”ye göre, Karadeniz’de Samsun’dan, Akdeniz’de Yumurtalık’a bir denizyolu tüneli açılması düşünülüyordu...”***“Anadolu’nun ortasından bir su kanalı” geçirip iki orta büyüklükte gemiyi deniz tünelinden geçirmeyi düşünmek, fıkra gibi de gelebilir...Böyle bir projeye hangi teknik donanım yeter, hangi bütçenin hangi parası bunu karşılar, bunlar şaka gibi sorular...Geçenlerde Osmanlı döneminde Sakarya Nehri kullanılarak Karadeniz’den Marmara’ya 150 kilometrelik bir kanal yapılmasının düşünüldüğü söylenmişti...Acaba bunu söyleyen Bakan’ın aklında Samsun’dan Yumurtalık’a uzanacak 500 kilometrelik deniz yolu tüneli mi vardı?..Başbakan çılgın projeden söz edince, birileri şaka mı yapıyorlar bilmem, ama bu şaka değil gerçekse “Kayseri denize kavuşuyor... Anadolu yarımadasını bir kanal kuzeyden güneye kesiyor...”İyisi mi siz en azından hayallerinizi genişletmek için, gönderilen maile bir bakın...Sonra bekleyelim kim ne ses verecek diye?..Tayyip Erdoğan’ın Çılgın Projesi:KARADENİZ-AKDENİZ DENİZYOLU TÜNELİBaşbakan Erdoğan’ın, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. kuruluş yıldönümü olan 2023 yılına yetiştirilmesi amacıyla başlattığı ve hazırlıkları çok gizli yürütülen ‘Çılgın Proje’nin, Samsun’dan Yumurtalık’a kadar 500 kilometre uzunluğunda bir denizyolu tüneli olduğu ortaya çıktı.Karadeniz-Akdeniz Denizyolu Tüneli’nin yaklaşık 1 yıldır çok gizli yürütülen proje çalışmaları için Ankara’da 33 mühendisten oluşan bir mühendisler grubu oluşturuldu. Proje ekibinde, jeoloji, inşaat, gemi, elektrik-elektronik, maden, petrol ve kimya mühendisleri görev alıyor.CUMHURİYETİN 100. YILI ANISINAKaradeniz’i Anadolu’nun tam ortasından ve 1000 metre derinlikten geçecek tünelle Akdeniz’e doğrudan bağlayacak tünel, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılı için bir prestij projesi olarak öngörülüyor. Böylesi büyük bir projenin, Türkiye’ye dünya genelinde çok büyük bir prestij sağlayacağı hesaplanıyor. Başbakan Erdoğan’ın, Karadeniz-Akdeniz Tüneli Projesiyle, Türkiye’ye yeni ve uzak bir ufuk kazandırmak istediği belirtiliyor.Samsun’un 15 km. doğusundan başlayacak Karadeniz-Akdeniz Denizyolu Tüneli, Anadolu’yu tam ortasından ve kuzey-güney ekseninde keserek, Kayseri’nin yaklaşık 50 km. doğusundan geçtikten sonra, Adana’nın Yumurtalık ilçesinde Akdeniz’e kavuşacak.DEVASA BOYUTLARUzunluğu 500 km. olacak tünel, orta büyüklükte 2 geminin karşılıklı geçişine imkân tanıyacak şekilde, 80 metre olarak planlandı. Tünelin su yüzeyinden derinliği 22 metre, su yüzeyinden yüksekliği ise 18 metre olacak.Karadeniz-Akdeniz Denizyolu Tüneli, Anadolu’nun altından geçerken, yeryüzünden 1400 metreye kadar derinliğe ulaşacak. Derinlikten dolayı, tünelin geçtiği güzergâhta çok sayıda değerli maden, kömür, kaynak suyu, termal su, doğalgaz ve hatta petrol kaynaklarına rastlanması bekleniyor. Tünelin açılmasıyla, henüz keşfedilmemiş bu doğal kaynakların da Türkiye ekonomisine kazandırılması hedefleniyor.YÜZER KAZICILAR:Mühendisler, dünyada ilk defa böylesine devasa bir tünel kazısının planlandığını, dolayısıyla çok farklı kazı tekniklerinin kullanılması gerektiği üzerinde duruyor. Kazının, bu amaçla özel olarak inşa edilecek platform-gemiler üzerine monte edilecek dev kazıcılarla yapılması, kazılan toprak, kaya ve madenlerin taşıyıcı bantlar yardımıyla, platformu takip eden gemilere yüklenmesi ve böylelikle nakledilmesi üzerinde duruluyor. 500 kilometre uzunluğundaki tünelin daha kısa süre içinde kazılabilmesi için, inşaatın Samsun ve Yumurtalık’tan iki yönlü olarak başlatılması söz konusu.ZENGİN MADENLER:Kazı sırasında çıkarılacak milyarlarca tonluk toprak ve kaya hafriyatının, özellikle Karadeniz ve Akdeniz kıyılarında inşa edilen ve edilecek sahil yolları için dolgu amaçlı kullanılması planlanıyor. Ayrıca bu hafriyatın, başta Hollanda olmak üzere deniz dolgusu için toprak ve kayaya ihtiyacı olan ülkelere ihraç edilmesi de sözkonusu olabilecek. Ayrıca, kazı sırasında elde edilecek maden ve kömür gibi unsurların ticari olarak değerlendirilmesi yanında, muhtemel organik maddelerin de tarımsal gübre amaçlı kullanılabileceği öngörülüyor.KAYSERİ’YE DENİZKaradeniz-Akdeniz Denizyolu Tüneli’nin inşasıyla, Boğazlardaki gemi ve tanker trafiğinin önemli ölçüde azaltılması sağlanacak. Orta Anadolu’nun doğusundan geçecek tünel, bir anlamda Kayseri’ye deniz de getirmiş olacak. Tünelin geçtiği güzergâh boyuna, biri Kayseri yakınlarında olmak üzere, 3 veya 4 noktadan dikey tünel açılarak, bu asansör tünellerin Karadeniz-Akdeniz Denizyolu Tüneli’ne kavuştuğu noktalara birer liman kurulması planlanıyor. Böylece Orta Anadolu, deniz yoluyla taşımacılık imkânına kavuşmuş olacak. Mühendisler, tünel limanlarına dikey asansörlerle yolcu ve yük taşıması yapılabileceği gibi, eğimli tünellerle karayolu bağlantısı da yapılabileceği düşüncesiyle seçenekli projeler üzerinde çalışıyor. KENTLERE YENİ SU KAYNAKLARIKaradeniz-Akdeniz Denizyolu Tüneli’nin açılmasıyla ortaya çıkacak yeni temiz su kaynaklarının, güzergâh yakınlarındaki şehir ve kasabaların su ihtiyacını karşılanmasında kullanılması öngörülüyor. Ayrıca tünel hattının, petrol ve gaz borularının geçişi için de kullanılabileceği üzerinde duruluyor.AÇIKLAMA SEÇİMDEN ÖNCEBaşbakan Recep Tayip Erdoğan’ın talimatıyla proje çalışmaları çok gizli yürütülen Karadeniz-Akdeniz Denizyolu Tüneli Projesinin, 12 Haziran 2011 seçimleri öncesinde yine Başbakan tarafından açıklanacağı belirtiliyor. Projenin kamuoyuna açıklandıktan sonra yaklaşık 1 yıl boyunca her bakımdan tartışılması ve gelen eleştiriler dikkate alınarak gerekli revizyonlar yapıldıktan sonra, 2012 sonbaharında inşaat çalışmalarına başlanması öngörülüyor. Bu arada geçecek 1 yıllık zaman dilimi içinde başta MTA olmak üzere ilgili kamu kurumlarının zemin etüdü ve jeofizik inceleme çalışmalarını yürütmesi planlanıyor. Tünelin açılışı için Cumhuriyetin 100. Kuruluş Yıldönümü olan 2023 yılı hedeflenirken, uzmanlar böylesine bir tünelin 11-12 yıl içinde tamamlanmasının mümkün olmadığı görüşünü dile getiriyor.
Dün akşam Deniz Baykal‘la evinden bir görüşme yapıyorum...İklim Bayraktar‘ın canlı yayındaki konuşmaları hakkında konuşuyoruz...“15 dakikalık görüşmede taciz ettiğim söyleniyor” diyor;“Ben bu görüşmeden sonra aynı kişi tarafından en az beş kez evimden telefonla aranıyorum... Arayan kişi kendisine taciz ettiğimi söyleyen kişi... Ben taciz etmişsem en az beş kez niye telefonla aranıyorum?..Evine davet ediliyorum... Evde kimse yok deniyor... Taciz edildiğiniz kişi sizi aramazken, siz onu beş defa arka arkaya arayıp eve, alışverişe, yemeğe çağırır mısınız?..Hani beni yemeğe götürecektin der misiniz?..Bu konuşmaların hepsi telefonum dinlendiğine göre, poliste kayıtlı... Benim bir kez bile kimseyi aramadığım da...”***İklim Bayraktar canlı yayında “Ben bu işi kocam dışında kimseyle paylaşmadım... Bir de o istediği için CHP’li bir yetkiliyle görüştüm...” diyor...Oysa açığa çıkan telefon konuşmaları İklim Bayraktar’ın “sadece bir taciz kurbanı” olmaktan öte bir durumu olduğunu gösteriyor...YARSAV eski Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’yla görüşmesinde İklim Bayraktar, Kemal Kılıçdaroğlu’na bir büyük balıktan söz ediyor...Teknik altyapıyı hazırlamasını talep ettiğini söylüyor ve o kabul etmediği için onu suçluyor...“Büyük balık” dediği AKP’li üst düzey bir politikacı...İklim Bayraktar’ın Deniz Baykal’ın taciz ettiği iddiasından sonra bir de “AKP’li Büyük Balık’a operasyon yapılmasını istemesi”, kendisinin bir taciz mağdurundan çok öte bir durumunun olduğunu gösteriyor...***Öyle ya hangi taciz mağduru, bir de hükümetteki “Büyük Balık’tan” bahsedip, bunu telefonlarının dinlendiğini bildiği eski YARSAV Başkanı’na bizzat telefonda söyler?..Deniz Baykal’la uzun sayılacak bir telefon konuşması yapıyoruz...Deniz Baykal’a ve sonra da AKP’li “Büyük Balık”a yapılması düşünülen operasyonlar, tüyler ürpertecek cinsten...Bu işler “İklim Bayraktar” arkadaşın tacizini çoktan aşacak boyuttalar...ODA TV dün yarı resmi bir açıklama yaparak “İklim Bayraktar’ın ‘uçtuğunu’ söyleyerek onun eylemlerine arka çıkmayacağını” açıklıyor...Bilinen bir şey var...Operasyon tutmadı...Bilinmeyen ise çok şey var...Nedir bu operasyonun arkasındaki esrar?.. Önce CHP eski genel başkanı sonra AKP’deki “büyük balık...”Arada Kemal Kılıçdaroğlu‘ndan yardım istemeler...Allahtan Kılıçdaroğlu yardımcı olacağına dair en ufak bir imada bulunmamış...Niye YARSAV eski Başkanı telefonla işe karıştırılıyor?..İklim arkadaş bunlara da cevap verecek mi acaba?..Yoksa bütün bu görüşmeleri yapmasını, “büyük balık”lar üzerine çalışmasını da kocası mı söyledi kendisine?!.*****BU OLAYLAR SEKSİ DEĞİL, SİYASİ RAGIP ARKADAŞ!..Ahmet Hakan’ın programında, Ragıp Duran çok ilginç bir saptama yaptı...“İklim Bayraktar’ın taciz olayının, basın özgürlüğü tartışmalarına gem vurduğunu” söyledi...“Tam Nedim Şener’ler, Ahmet Şık’ların tutuklanmasını ve basın özgürlüğünü konuşacakken, taciz gibi dişi konular, olayın gündemini saptırıyorlar...” demeye getirdi...Hayır Ragıp arkadaş, bence öyle olmuyor...Tersine Nedim Şener’ler, Ahmet Şık’lar, yazdıkları yazılarla, kitaplarla ve haberlerle bu olaylardan çok farklı konumda olduklarını bizzat hayatın içinde bize gösteriyorlar...Onların bu tür “grift ve siyasi yönlere muamma esrarengiz taciz”ler içinde yer almamış olmaları, onlar için verilen basın özgürlüğü mücadelesinde “farkı” ortaya koyuyor...***Türkiye’nin sağduyulu kalemleri de zaten “basın özgürlüğünün” mücadelesini veriyorlar... Bir gazetecinin kim olursa olsun sonuna kadar eleştirmek, araştırma yapmak, kitap yazmak hakkı var ve olmalı...Kitaplarında ya da araştırmalarında suç unsuru varsa, onun yargılanacağı maddeler ve yerler belli...Bir gazeteci, yalan haber yapıyorsa, iftira atıyorsa, haysiyet cellatlığı, karakter suikasti yapıyorsa, onun yargılanacağı yerler açıklığa kavuşturulmalı...Herşey birbirine karıştırılıp, herkes aynı şeyden içeri alınmamalı...Gazetecilik faaliyetinin özgürlüğü için, gazetecilik dışı faaliyetler ayıklanmalı...***Bu olay bir “taciz” olayı değil...Bu CHP’nin halen siyasette etkili olan ve akrabaları üzerinden bir televizyon kanalı üzerinde etkili olan eski genel başkanına yönelik, yeni bir seks skandalı iddiası...Üstelik o lider, bir başka seks skandalıyla eski görevinden ayrılmak zorunda kalmışken...Bu olaylar seksi değil, siyasi Ragıp Arkadaş...Dünyada en önemli siyasi suikastler seks kasetleri üzerinden yapılır...Üstelik bu olayda sadece Baykal yok, bir e AKP’li “büyük balık”a yapılması düşünülen operasyon var...Yoksa Clinton’un Monica Lewinski’yle “oval ofis macerası”nın dünyada yarattığı skandalı sen sadece bir “seks skandalı” olarak mı görüyorsun?..Yoksa Marilyn Monroe’nun ölümünü bir intihar, John F. Kennedy’nin ölümünü de “bir delinin arızi bir saldırısı” olarak mı görmektesin?.. Siyasi müktesebatın bunları böyle düşünmene elvermez..Öyleyse niye acaba, bu konu sana bu kadar önemsiz geldi?..Burada karakter suikasti üzerinden besbelli ki bir siyasi suikast var Ragıp Arkadaş...Medya özgürlüğünü de savunacaksın...Bu siyasi karakter suikastinin ne amaçla yapıldığını da...Asgari gazetecilik bunu gerektiriyor...*****KOLPAÇİNO VE MUCİZEVİ BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ...Onu birkaç yıl önce tanıdığımda Sabah gazetesinin geceleri dolaşan acar magazin muhabiriydi...Televizyon haberlerini bir süre önce bırakmış, köşe yazılarına ek bir de Sabah gazetesine “Mekanlar”ı yazıyordum...İnanılmaz bir sevgi ve saygıyla “Abi nerede gece bir ihtiyacın olursa emrindeyim” demişti...Bazen bir görüşte bir insanı anlarsınız...Zehir gibi bir çocuktu...Rol yapmıyordu, laf olsun konuşmuyordu...Gerçekten sevgi dolu bir yüreği, saygı dolu bir duruşu vardı...Ne zaman bir şeye ihtiyacım olsa, sırf sesindeki sıcaklığı duymak için onu arardım...***Bir gün “Abi televizyon programları yapmak istiyorum... Sana istediğin programı yapalım, biz yapımcın olalım...” deyiverdi...Daha hiç program yapmamıştı...Yazılı basında çalışıyordu...Farkındaydım cevvaliyetinin, iş bitiriciliğinin, leb demeden leblebiyi kavrayışının...Ne ki, “Oğlum Tayfun” dedim, “Bir dur bakalım hele... Sen benden önce başka programları yap... Benim programımı yapmana daha çok var...”Piyasanın kurt yapımcıları peşimde koştururken, daha televizyon piyasasına tam adımını atmamış Tayfun’un (Topal) bana program yapmasını kabul etmemiştim...***Çok değil üzerinden 3-4 yıl geçti...Tayfun televizyon programları, diziler yaptı kanallara...Bununla da yetinmedi geçen hafta beni telefonla aradı...“Abi, Kolpaçino filminin özel gösterimi var... Senin gelmeni istiyorum lütfen” dedi...-”Filme senin ne ilgin var, arkadaşın mı yapımcısı” dedim...-”Filmin yapımcısı benim abi” dedi... “24 bin metrekarelik platom var...”Birkaç yıl önce televizyon programı yapıp yapamayacağını bilemediğim o genç muhabir çocuk, şimdi film yapımcısı olmuş en ünlü starların filmlerini yapıyordu...O saatte yazı yazıyorum yetişemem dedim...Dün gördüm ki bütün büyük gazetelerin ve televizyonların en tepe isimleri o galada buluşmuşlar...Tayfun Topal 2-3 bin liralık maaşı bırakıp, televizyona atıldığında, herkes ona “Sabah gibi bir gazetenin muhabirliği bırakalır mı?..” demişti...Şimdi Kanyon’un en şık restoranı Gina’da gala yemeği veriyor, milyonlarca dolar bütçeli filmi için, medyanın en kafa isimlerine...***Kolpaçino’ya gidin...Kolpaçino’yu görmenin ötesinde, 4-5 yıl önce birkaç bin lira maaştan, milyonlarca dolarlık bütçeli filmler yapan genç yapımcısının mucizesini görceksiniz o filmde...
Canlı yayında olabildiğince objektif kalarak seni dinlemeye çalıştım...Kendimi soru soran Fatih Altaylı‘nın yerine koydum...Kendimi “acaba olabilir mi” diye sen de dahil bahsettiğin bir sürü insanın yerine koydum...Ne ki seni hiç de inandırıcı bulmadım İklim arkadaş...“Deniz Baykal’ın odasındaki taciz olayının kapanmasını istedim... Kapanmasını istemesem, suç duyurusunda bulunurdum... Kapattım gitti üzerinden bir ay geçti...” diyorsun...İyi de arkadaş konuyu kapatmak istiyorsan;Gürsel Tekin’e niye gidip anlatıyorsun...Güya Gürsel Tekin, Soner Yalçın’a haber veriyor, o seni arıyor, bu kez ona anlatıyorsun...O bitiyor ODA TV yöneticisi Barış’a anlatıyorsun...Bir süre sonra seni Deniz Baykal’ın “taciz” olayını Kemal Kılıçdaroğlu’na anlatırken görüyoruz...En sonra bir yerlerde YARSAV Başkanı’na da konuyu anlattığın anlaşılıyor...Arkadaş iyi ki konunun kapanmasını istedin...Korktum valla ya kapanmasını istemeseydin ne yapacaktın acaba?..***Söyleşide, o soruya cevap vermedin gargaraya getirdin...Anlamadığım birşey var...İklim arkadaş, sen Kemal Kılıçdaroğlu’ndan sana “teknik yardımda bulunmasını” niye istiyorsun?..Baykal için mi AKP’li için mi tam anlayamıyorum orasını, ancak ben 31 yıllık gazetecilik hayatımda hiçbir parti lideri ya da yetkilisi, ya da başka bir devlet yetkilisinden zinhar “teknik yardım” talebinde bulunmadım...Olayı kapatmak istiyorsan, teknik yardımı niye istediğini söylüyorsun...“Büyük balık” hikayesi nedir?..Bunları yayınlamayacaksan, “büyük balık hangi amaca matuf bir balıktır?..”Bir erkek tacizi ne zamandan beri “balık”giller familyasına dahil oldu da haberimiz olmadı?..***Bütün bir program “Ben CHP’yi karıştırmak istemiyorum” dedin durdun, “Karıştırmak istesem olayı büyütürdüm” diyorsun...Daha ne kadar büyütesin?..Bir Obama’ya şikayet etmediğin kalmış Deniz Baykal’ı...Niye gizli gizli şikayet ederek, bir taraftan da Deniz Baykal’ı arayıp “biran önce buluşmak istiyorsun?..”Sen ne yapmak istiyorsun arkadaş?..Bunlar gazetecilik yöntemleri değil...Bir gazeteci kendisine yönelik bir “taciz”i büyük balık olarak nitelemez...Eğer “haber” anlamında büyük balıktan söz ediyorsa, o zaman haber olarak yapar yayınlar...Bu balık ne balığı İklim arkadaş?..Tam bir söylesene şunu Allah aşkına...*****ÇETECİ OLMAKLA GAZETECİ OLMAK ARASINDAKİ FARKLAR!..Bir gazeteci, yaptığı bir haberi, yazdığı bir yazıyı “gazetecilik dışı makamlardan ve mercilerden talimat alarak” yapmaz...Bir çeteci, ya da bir ajan veya gazeteci görünümlü illegal bir terörist “haberi, yazıyı gazete içi makamların talimatıyla değil, gizli odakların, bilinmeyen merkezlerin talimatıyla haber yapabilir, yazı yazabilir...”***Bir gazeteci her çevrenin her türlü etkisine açıktır...Gazeteci konuşur, herkes onu etkilemeye çalışır...Bu bir terörist örgüt militanı olabilir...Terör örgütünün lideri olabilir...Gizli servisin yetkilisi olabilir...Bir parti başkanı, yabancı ülkenin bir diplomatı, hatta düşman ülkenin Cumhurbaşkanı olabilir... Gazetecinin her çevreden insanla görüşmesi, her etkiye açık bir faaliyet yürütmesi “suç” değildir...Gazeteci devlet memuru değil, adı üstünde gazetecidir...Bir haberi yaparken, her çevreyle görüşmesi en zıt merkezlerin de bakışını hissetmesi, gazetecilik için bir eksi değil bir artıdır...Diyelim ki Ergenekoncu veya cemaatçi insanlarla görüşmek, onların olaylara bakış açılarını öğrenmek, gazeteciyi Ergenekoncu veya cemaatçi yapmaz...Onlarla görüştü, zaman zaman onların görüşlerinden etkilendi diye “suç” da işlemiş olmaz...***Gazeteci onlarla “organik” bir ilişkinin içine girip, haberlerini ve yazılarını gazetecilik ilişkileri dışındaki saiklerle yazmaya başladığında “suç” işler...Onların talimatıyla haber yaptığında, kişisel görüşünü ve yorumunu aktarmak yerine, bir örgütün amacına göre, bizzat talimatla, ya da organik bir bağlantıyla çalıştığında suç işlemiş olur...Nedim Şener‘in yazılarında “Ergenekonculukla suçlanan kişilerin görüşlerine yakın görüşlerin ve analizlerin olması” Nedim Şener’in suç işlediğine hiçbir şekilde delalet etmez...Bunlar Nedim Şener’in kişisel görüşleri olabilir ve bu görüşler sonuna kadar savunulmalı, yazılmalı ve çizilmelidir...Bir gazeteci PKK’nın görüşlerine yakın görüşler savundu diye PKK’lı olmaz...“Ülkenin bölünmesini istiyorsa yazılarında, ülkeyi bölmekle ilgili yasaya göre suç işlemiş olur...”PKK’lı olmak için PKK’yla organik bağının tespit edilmesi gerekir...Bu görüşleri PKK’nın savunuyor olması, gazeteciyi de kafadan PKK’lı yapmaz...***Gazeteci, “magazin servisinde magazin muhabiri olarak” çalışmıyorsa, insanların özel hayatlarıyla ilgili, hele hele çok mahrem bilgileriyle ilgili “dosyalar” tutmaz...Magazin muhabirlerinin dosyaları da “ilerde kullanılmaya elverişli mahrem bilgilerden” oluşmaz...Sadece o ünlünün daha çok yaşadığı ilişkiler ve verdiği röportajlardan seçmeler vardır...Fişleme yapmakla bir gazetecinin dosyalama yapması arasında dağlar kadar fark vardır...Şöyle örnekleyebiliriz bunu...Herhangi bir devletin istihbarat servisleri fişlemelerinde fişledikleri adamla ilgili her türlü mahrem belge ve bilgi bulunur...Kadınlara zaafı mı var?..Gizli veya açık bir eşcinsel mi?..Kumar oynar mı?..Etnik kökeni tam anlamıyla nedir?..Zaafları var mıdır ve nelerdir?..***Bunlar arasında en önemlisi ise şudur...Kişinin zaafları ve alışkanlıklarıyla ilgili ilerde kullanılabilecek görsel ve işitsel kayıtlar...Deniz Baykal hakkında çıkan “seks kasedi” bir gazetecilik faaliyeti değildi mesela...“Görüntüler Deniz Baykal’ı yıpratmak ve liderlikten düşürmek amacıyla” zamanında toplanmış, montajlanmış ve gizli bir el tarafından piyasaya sürülmüştü...Bu bir gizli örgüt veya gizli istihbarat servisi eylemidir...Bir gazetecinin elinde böyle bir fişleme bulunamaz...Çünkü bunun yasal yollardan gazetesinde veya televizyonunda imzasıyla bir haber olarak yayınlamayacağını bilir...Bunun için bunları toplama faaliyetinin içinde yer almaz, tesadüfen gelen kasetleri de elinde tutmaz... ***Gazeteci; insanların özel ilişkileri, evveliyatlarından gelen etnik kökenlerini dosyalama faaliyetlerine girmez...Çünkü bunun gazetecilikle alakası yoktur...İstihbarat örgütleri insanların “derin evveliyatlarıyla” uğraşır...Kendilerine göre ülkede “etnik olarak kimin potansiyel suçlu olabileceğini saptamaya çalışırlar...”İnsan haklarına aykırı bir durumdur, ne ki istihbarat örgütleri her zaman insan haklarına uygun çalışmamaktadır...Her halükarda bu durum açık bir meslek olan gazetecilik için mevz-u bahis değildir...***Bütün bu gerçeklerin sonunda şöyle de bir durum vardır geçerli olan bütün dünyada...Herkes “gazeteci” değildir, ancak herkes “gazeteci olmayı” oynar...Suikastçi Kartal Demirağ bile Turgut Özal’ı öldürecekken gazetecilerin arasına gazeteci gibi sızmıştı...Kevin Costner’ın oynadığı muhteşem Bodyguard filminde de Whitney Houston’u öldürecek olan katil “bir kameraman” kisvesine bürünüyordu...Gazetecilik prestijli bir meslektir...Her türlü kirli çamaşır “gazeteci” kisvesi altında yapılmaya çalışılır...Ancak gazeteci dışındakileri ayıklayacağım diye, gazetecilerin gazeteciliklerini ortadan kaldırır, onları “memur” yaparsanız, bu kez de gazetecisiz kalırsınız...Gazetecisiz bir toplumda “demokrasi” yoktur...Saddam’ın gazetecileri, gazeteci değil Basın Yayın Enformasyon Müdürlüğü memurlarıydı...İki tarafından da koyu renk bir suyun aktığı nehirdir gazetecilik...Siz ince köprünün üzerinde onurunuzla yürümeye çalışırsanız gazeteci olursunuz...Aksi halde, pis ve bulanık suların içinde sürüklenir gidersiniz...
İnanılmaz bir karakter suikastiyle karşı karşıya olduğu izlenimini ediniyorum Deniz Baykal‘ın “taciz olayının” bilgileri ulaştıkça...Herhangi bir erkeğin, “taciz ve tecavüz suçlamasıyla her an tuzağa düşebileceği” bir olay var karşımızda...Neden bu olay Baykal’ın başına geliyor, o ayrı bir soru?.. Karşılığında bir şey mi istenecek, bu soru elbette sorulacak...Ancak Baykal’ın avukatının açıklamalarını okuyunca insanın tüyleri diken diken oluyor...“İlkim Kaleli isimli kadın gazeteci 24 Ocak 2011’de birbuçuk saat içinde iki kez sekreterini bir kez de koruma görevlisini arayarak Baykal’la mutlaka görüşmek istediğini söylüyor...”***15 dakikalık görüşme Baykal’ın Meclis’teki odasında oluyor...Görüşmede ne olduğu tam olarak açıklanmıyor, kadın gazeteci, ancak tacize uğradığını söylüyor, Baykal tarafından...Gelen bilgiler, Baykal’la kadın gazeteci arasında “el ele temasın olduğu bir yakınlaşma”nın vuku bulduğunu söylüyor, ancak bu taraflarca henüz doğrulanarak açıklanmıyor...Oda Tv muhabiri İlkim Kaleli, Baykal’ın avukatının açıklamalarına göre, daha sonra Baykal’ı defalarca arıyor...“Hani bize gelecektiniz” yolunda sözler söylüyor...Baykal belli ki bir şeylerden kuşkulanıyor “Ben öyle bir şey söylemedim size...”! diyor...Baykal’ı kuşkulandıran bir diğer konu ise kadın gazetecinin telefonda “canımlı cicimli çok samimi bir şekilde konuşmaya” başlaması...***“Bir daha hiçbir karşılıklı görüşme olmadı... Kadın gazeteci de 15 dakikalık tek görüşmeden gayet mutlu mesut, etrafa gülücükler dağıtarak ayrıldı... Bir taciz ve tecavüze inanabilmek için insanın geri zekalı olması gerekir...” diyor Baykal’ın avukatı...Kadın gazeteci İlkim Kaleli, bu arada CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘yla görüşüyor...Ona Baykal’ın kendisini taciz ettiğini söylüyor ve bir dahaki görüşmede yardımda bulunmasını istiyor...Kemal Kılıçdaroğlu bu noktada tecrübeli davranıyor ve topa girmiyor...“Siz kendiniz ne istiyorsanız kendi başınıza yapın” mealinde bir şey söylüyor...***Baykal’a göre, bu olay Halk Tv’nin, Oda Tv’ye verilmesini engellediği için yapılması ihtimali çok yüksek...Çünkü Baykal’a göre kadın gazeteci ilginç bir tesadüf eseri orada çalışıyor...Baykal kendisine bir komplo kurulduğuna inanıyor...Kadınlara yönelik şiddetin ve cinsel ayrımcılığın gündemden düşmediği bu günlerde “bir erkeği itibarsızlaştırmanın en kolay yollarından biri cinsel taciz ve tecavüz gibi” iddiaları gündeme getirmek...Gözümün önüne Michael Douglas‘ın Demi Moore‘la oynadığı “Taciz” filmi geliyor...İşyerinde yeni gelen kadın patronunun resmen tacizine uğrayan ve sevişme isteğine son anda cinsel birleşme olmadan karşı koyan bir üst düzey evli yöneticinin başına gelenlerin anlatıldığı muhteşem bir filmdir o...Halen Demi Moore’la Michael Douglas’ın şehvet dolu sevişme sahnelerinin Google’da tıklanma rekorları kıran filmde, “karısı ve ailesinden dolayı son anda cinsel birleşmeye girmekten kaçınan” Douglas, kadın patronu tarafından “taciz” iddiasıyla suçlanıyor...***Kimse inanmıyor elbette Michael Douglas’ın tacize uğradığına...Çünkü o bir erkektir ve bir kadının tacizde bulunmasına kimse inanmamaktadır...Deniz Baykal’ın kendisinin ve avukatının sözlerini okudukça, yeni bir “Taciz” filminin vizyonda olabileceğini düşünüyorum...Mesele şu...O film bir Hollywood senaryosuydu ve yapımcısına çok büyük paralar kazandırdı...Bu olay nedir?..Kimler var bu olayın arkasında?..Niye durup dururken “Baykal taciz etti” diye birileri ortaya çıkıp, bunu meslektaşları ve parti başkanıyla paylaşıyor?..Niye Baykal’ın tacizini belgelemek için “Parti Başkanı’ndan yardım istiyor?..”Ne yapılmaya çalışılıyor?..Bir taciz olayı neden bu kadar grift siyasi olayların, temasların ve konuşmaların ortasında yer alıyor?..Baykal olayı çok ilginç ve esrarlı bir olay...İzlemekte yarar var...*****MUSTAFA BALBAY’IN CHP MİLLETVEKİLLİĞİ...Dün umutla ve heyecanla açıklama yapmış Mustafa (Balbay)..“CHP genel merkezi ister 20 yıl geçirdiğim memleketim İzmir’den, ister temsilcilik yaptığım Ankara’dan, isterse tutuklu yattığım Silivri’den nereden aday gösterirse göstersin kabulüm” demiş... “Artık gazeteciliğin yerine siyaseti merkeze koymak zorunda hissediyorum kendimi...”***Nedense onun insani üslubunun, hoşgörülü ve agresif olmayan kişiliğinin, tutukluluk devam etse de milletvekili olarak Türkiye demokrasisine yararlı olacağını düşünüyorum...Türkiye’de son yıllarda gittikçe artan kutuplaşmanın, kamplaşmanın ve birbirinden intikam almak üzere sürekli doldurulan cenahların, ancak daha insani, daha töleranslı, daha yumuşak, karşı tarafa empati duygusu daha yüksek insanlar tarafından yok edilebileceğine inanıyorum...Mustafa’nın ne yaptığını bilmiyorum...Ancak Mustafa o insanlardan biridir bunu biliyorum...Onun kişiliğini, karakterini, insancıllığını, karınca ezmekten imtina eden tavrını görüyorum...Bu karakterlerdeki insanların, kutuplaşan Türkiye’yi hoşgörü ikliminde yumuşatarak demokrasiye katkı yapacağına inanıyorum...*****35 YAŞINDA BİR KADININ İLK KEZ KENDİ EVİNE TAŞINMASI...Pazar günü iki anneden üç çocuğum arka arkaya evden gittiler...Elbet bir yalnızlık ve bir sessizlik çöküyor çocuklar gidince evden...Önce Beşiktaş-Trabzon maçı var diye avundum...“Güzel güzel bir derbi seyreder havamı bulurum...” dedim...Maçın ilk yarısının sonlarıydı ki, çok sevdiğim arkadaşım İpek (Durkal) aradı beni...“Evime taşındım Reha Bey... Artık benim kendi başıma yaşadığım bir evim var... Koltuk takımım, yemek masam, mutfağım, banyom, yatak odam, mumlarım, televizyonumla ben artık kendi evinde yaşayan bir kadınım...”35 yaşında İpek...Annesiyle kaldı karşı tarafta yıllarca...***Son zamanlarda, hiç de ummadığı bir olay sonucu erkek arkadaşından ayrıldı...Ayrılmayla birlikte, “İpek’e bastı bir şeyler” ki yıllardır yapmadığını yaptı ve annesinden ayrılarak yalnız başına bir eve taşındı...35 yaşında bir kadın gazetecinin ilk kez kendi evine taşınmasındaki duygularını yakından gözlemek istedim...İlk akşamdı “geliyorum” dedim...İnanamadı...Evine gittim saatlerce sohbet ettik, başka arkadaşları da geldi...Nasıl mutlu, nasıl kendi olmuş İpek bir anda...Kendi evinde olmaktan, kendi evine gitmekten, kendi evinde oturup müzik dinlemekten arkadaşlarıyla sohbet etmekten ne kadar mutlu...***Quantum‘da ilginç çıkarsıma var...“Kötü gibi görünen bir olayın olması, aslında birçok yeni ve olumlu gelişmeyi tetikler...”“Hani her işte bir hayır vardır” dediklerinin Quantumcası...İpek’in yeni evi ve hayatı işte bu Quantum bağlantısını doğruluyor...Yarım yumalak, ne olacağı belli olmayan bir ilişkiyi 2 yıldır sürdürüyordu İpek...O yarım yumalak ilişkinin “bitmesi”, İpek’i dört başı mamur bir ev sahibi yaptı...Mucizeye inanırsanız, mucizeyi yaşarsınız...Pazar gecesi çok sevdiğim arkadaşımın “mucizesine” tanık olurken, onların içi gülen gözlerinden, bir mutluluk enerjisi bana doğru yayılıyordu... Ne mutlu İpek’e...Bu durumda yine Quantum dilinde eski erkek arkadaşına da birşeyler söylemek gerek...“Teşekkürler arkadaş, İpek’in kendi evine sahip olmasına yol açtığın için...”
Dün saatlerce Nedim Şener‘le, Ahmet Şık‘ın Cumhuriyet savcısı tarafından yapılan sorgusunun tutanaklarını okudum...Savcının soruları hep şu konu üzerine odaklanıyor:“Soner Yalçın’ın bilgisayarında ‘Nedim’e söyleyin... İşi hızlandırsın... Ahmet’i çalıştırsın... Hanefi’yle Dink cinayeti konusundaki görüş ayrılıklarını öne çıkarmasın... Kitabı seçim öncesine yetiştirsin...’ ifadeleri var... Sizin kitabınız ve yaptıklarınız bu söylenenlerle birebir örtüşüyor... Kitabınız o bilgisayarda ne arıyor?.. Bu örtüşmeye ne diyorsunuz?..”Soruların şu ana kadarki mihenk noktası burada...Nedim Şener’le Ahmet Şık “Kitabın Soner’in bilgisayarında ne aradığını bilmediklerini” söylüyorlar, “Bunu sizin ortaya çıkarmanızı bekliyoruz” diyorlar...***Soru ve cevaplardan ne Nedim Şener’in ne de Ahmet Şık’ın Soner Yalçın ve arkadaşlarıyla pek yakından tanışmadıkları da ortaya çıkıyor...Hani ilişkilerine bir baktım da...Ben Soner Yalçın’la, Nedim ve Ahmet’ten bin kat daha fazla tanışıyorum...Kim bilir ne mesajlar atmışımdır ona...Sorgulamanın bu tarafından biraz rahatsız oldum bunu söylemeliyim...Elbette savcılar ben rahatsız oldum diye sorgulama tekniğini değiştirmeyecekler ancak, her tanıdığınızla ilgili bir soru “Bu kişiyi nereden tanıyorsunuz?..” diye başladığında, benim bir şekilde tanımadığım hiçkimse çıkmaz ki bu çevrelerde...Nedim’in Ahmet’in ilişkileri o kadar sınırlı ki, hani onların durumuna baktıkça savcılar bana bu soruları sorsalar diye düşünmeden edemiyorum doğrusu...“Hangi birini anlatmaya başlasam” diye düşünmekten cevap veremem...***Elbette burada kuşkulu görünen konu Soner’in bilgisayarının word belgesinde “Nedim’e söyleyin Ahmet’i çalıştırsın” gibi lafların olması...İyi güzel de, son zamanlarda o sitede benimle ilgili ceza davası bile açmak zorunda kaldığım bir sürü haber yayınlanıyordu...Soner veya bir başkası “Reha’ya söyleyin, hemen gitsin de darbe yapacaklarla konuşsun” dese, ben darbe yapacaklarla konuşma ihtimali olan ciddi kuşku duyulan birisi haline mi geleceğim?..Mesela FOX TV’de Nazlı Ilıcak ve Mehmet Ali Ilıcak’la yaptığım Çapraz Ateş programında onlar iktidar yanlılarını, ben de yardımcım Gülşen Yüksel’le muhalifleri davet ederdim...Kim bilir televizyon programına konukları çıkarttığımız o telefon konuşmalarında neler söyledik programa çıkartabilmek için konukları?..Birisi yarın çıkıp bize dese ki, “Şu anda Ergenekon tutuklusu olan sanıklardan bilmem kimle telefon konuşmanızda ‘Bu programa mutlaka çıkmanız lazım... Çok önemli dediğiniz tespit edilmiştir... Niye çok önemli... Siz Ergenekoncu musunuz dese ne diyeceğiz?..”-”Efendim biz televizyon programı yapıyorduk... Yaparken konuk çağırıyorduk... Konukları programa katılmaya ikna edebilmek için, katılımlarının ne kadar önemli olduğunu vurguluyorduk... İnanın Ergenekon kastımız yoktu...” falan mı diyeceğiz?..Ne diyeceğiz?..Mesleğimi icra ediş biçimimi anlatabilmem dünyanın en zor şeyi...***Ayrıca ben kimin Erengekoncu olduğunu nereden bileceğim?..Bunların alnında yazmıyor ki “Ben Ergenekoncu’yum” diye...Ergenekon davası önemli bir dava...Bu davanın “tamamen bir balon, uydurma” olduğuna hiçbir zaman inanmadım...Ortaya çıkan bunca belgenin, bilginin, silahın, konuşmanın, kasetin, dörtte biri doğru çıksa, hatırı sayılır bir “külliyat”ın oluşacağının da farkındayım...Ancak algı gerçeğin önüne geçmemeli...Ben ne Nedim Şener’i ne de Ahmet Şık’ı yakından tanıyorum...Bu gazetecilerin kitaplarında, araştırmalarında ve haberlerinde yanlış bilgiler vardır elbette... Zaman zaman yönlendirilmiş de olabilirler, bazı çevreler tarafından, her gazeteci bu tuzağa zaman zaman düşer... Ne ki ben onların hiçbir yerde belaltı çalıştıklarını okumadım...Birilerine şantaj, özel hayatları fişleme ve belgeleme üzerinden itibarsızlaştırma, haysiyetlere yönelik yalan iftira ve komplo gibi yöntemlerin hiçbirinin kıyısından köşesinden geçtiklerine şahit olmadım...Yönlendirildiler mi yönlendirilmediler mi bilmiyoruz... Sonuçta yaptıkları kitap yazmak ya da araştırmalarını haber yazı olarak yayınlamak... Gerçeği elbette tam olarak bilemeyiz...Ancak algı suçluymuşlar gibi gözükmüyor...'Deniz Baykal gazeteci kadını taciz etti' iddiası...Bu son operasyonda Nedim Şener ve Ahmet Şık’la ilgili suçlama iddialarından çok daha ilginç olan başka gelişmeler var...Örneğin Deniz Baykal’ın ODA TV’nin Ankara Temsilcisi kadın gazeteciye ilgisi, “Halk TV devredilmezse Baykal’la ilgili Varan 2’nin çıkartılacağı”nın söylenmesi...Deniz Baykal’ın “CHP liderliğinden nasıl gittiğini” hepimiz biliyoruz...Birileri, hayasızca bir kaseti piyasaya sürdüler ve Deniz Baykal alelacele CHP Genel Başkanlığı’ndan ayrılmak zorunda kaldı...Kemal Kılıçdaroğlu benim önemsediğim bir isim...CHP’yi daha yukarılara taşımasının Türk demokrasisi için çok önemli olduğuna inanıyorum...Ne ki, bütün bunlar, Deniz Baykal’ın çok pis bir komployla CHP Genel Başkanlığı’ndan gönderildiği gerçeğini değiştirmiyor...***“Kaset mağduru” Baykal’ın bu sefer de bir kadın gazeteciye taciz iddiasıyla suçlanması, “Halk TV’yi devretmezse Varan 2 çıkar” gibi sözler, gördüklerimizin altında çok başka operasyonların olduğunun işaretlerini veriyor gibi...Kim Baykal’ı “sürekli bir kadınlarla ilişkiler, taciz ve varan 2-3 kasetler” şeklinde bir operasyonun altına sokuyor?..Baykal neden bu operasyonlarla sürekli itibarsızlaştırılmaya, şerefiyle ve onuruyla oynanmaya ve belki de şantaja maruz kalıyor?..Bu olaylar hiç masum olaylar değil...Siyaseti “insanların karşı cinsle ilişkileri, özel hayatları ve bel altından vuruşlarla” yapmak demokratik bir yöntem değil, çeteci bir yöntem...***Eğer bunlar yapılıyorsa, yapılanlar üstelik organize suçtur...En kötüsü ise şantaj, kaset, belaltı ilişkiler bir muhalefet etme sanatını değil, çok tehlikeli başka çağrışımları yapıyor...Ne çağrışımı yaptığının adını vermem, çünkü vereceğim herhangi bir adın “Halen masum gördüğüm insanların üzerine bir karabulut gibi çökmesini” arzu etmem...Ancak bir şeyi sormam lazım...“Baykal beni taciz etti... Kaset varan iki, varan üç...” 31 yıldır gazeteciyim...Ankara’da ve Berlin’de gazetecilik okudum...Dünyanın dört bir yanında gazetecilik yaptım...Hiç böyle bir gazetecilik türüne rastlamadım...Hangi tür gazetecilik acaba bu?..
Hayatımda hiçbir kadının arkasından konuşmadım... Nice aşklar, ne inişli çıkışlı ilişkiler, ne trajediler, dramlar, ne acılar, mutluluklar beni bir kadının arkasından konuşma “ham”lığına sürüklemedi...Ona ya da ilişkiye ayıp etmemekten ziyade... İçimden gelmedi konuşmak...Sanırım “bir kadınla yaşadığım” özel günlerin, kimselerle paylaşmadığım gizemlerin gün gelip birisiyle konuşulmasında, harcıalem bir duyarsızlık olacağını düşündüm...O ilişkinin hiçbir zaman hiçbir yerinde bulunmamış insanlara, sahip olduğunuz iki kişilik dünyanın kapılarını açarak onları tanık etmenin kollektif duyarsızlığında, güzel ve gizemli olan şeylerin özensizce tarumar edileceğini gördüm... Kimselere çiğnetmek istemedim ilişkimi ben...***27 yaşındaydım...Babamla annem apartopar İstanbul’dan Atina’ya gelmişlerdi...Eve gelip misafir odasına yerleştiler...Bir zaman sonra annem oğlunun yatak odasına girdi, kadınsı sezgileriyle dolabı açtı...Orada eşimin gardropta hiçbir şeyinin kalmadığını görünce, yüzü altüst oldu “Gitmiş” dedi... “Ayrıldığımızı söylemiştim ya anne sana” dedim...“Ama sen bir şey söylemedin ki...” dedi...Benim ona uzun uzadıya gerçekten ayrılmışsam, ayrıldığımızı uzun uzadıya anlatmamı beklemişti...Öyle bir şey anlatmayınca da, “ayrılığın geçici bir anlaşmazlık olduğunu sanmıştı...”“Ne oldu?..” dedi...“Sana bunları anlatmamı beklemiyorsun herhalde değil mi anne?..” dedim, kafamı çevirdim, yeni bir soruya muhatap olmamak için evden dışarı çıktım...İzleyen günlerde konu açılmasın diye, hep çevrede değişik bir şeyler gündemler yaratmaya uğraştım...***Atina’daki basın müşaviri olan en yakın dostum Kaya Dorsan‘a bile ayrıldığımızı söylerken ne kadar zorlanmıştım...Bir öğle üzeriydi...Gecemiz gündüzümüz beraber geçtiği halde, birkaç güne kadar eşimin gidecek olmasından hiç haberi yoktu...Tahmin bile etmiyordu...“Biz ayrılıyoruz abi” dediğimde bana güldü... Espri yapıyorum zannetmişti...Atina’daki en yakın dostumdu... Ona bile hiçbir şey söylememiş hiçbir şey sezdirmemiştim...***Bu olayın üzerinden tam 25 yıl geçti...Hiç kimse, hiçbir zaman, hiçbir şey konuşmadı evliliğimizle ilgili...Ben SHOW TV’deyken, o Hürriyet’te çalışıyordu...Anlaşamadı ayrıldı...Bizim Ankara bürosunda diplomatik muhabir olarak çalışmaya başladı...Onu Genel Yayın Müdürü olduğum haber merkezinin Ankara bürosuna alırken, bir gün bile tereddüt etmedim, bir kin, bir intikam, bir tuzak, bir istemediğim durum olur mu diye... Olmazdı bilirdim...Birbirimize karşı iyilikten başka hiçbir şey yapmayacak kadar severdik birbirimizi... ***Bağdat’a Amerikan saldırılarının yapıldığı günlerdi...Sığınaktan yayın yapıyorlardı gazeteciler... “Ben giderim” demişti herkesin ortasında Bağdat’a... “Selin gitsin o zaman” demiştim...Gitti, sığınaklara girerek, o sığınaktan canlı yayınlar yapmaya başladı...Bir gün haber bülteni tam başlayacakken, yönetmenim Caner “Bağdat hazır” abi dedi...Monitörde “eski karımı” gördüm, üzerinden füzeler geçiyor, silahlar patlıyordu...O kulaklığını takmakla meşguldü...Ben stüdyoda birkaç saniye sonra başlayacak yayına girdiğimde ilk haber olarak görüntülü ona bağlanacaktım...Her an bir saldırıda oracıkta ölebilirdi...O sırada eşim olarak anlaşamadığım kadını bir insan olarak ne kadar çok sevdiğimi farkettim...“İyi akşamlar sevgili seyirciler” dediğimi Bağdat’taki sığınakta kulaklığından duyuyordu...Kameraya bakarken tek gözüm monitöre takıldı...Gülümsüyordu eski kocasının haber bültenine başlamasına... ***Bir kadınla yaşadığım hiçbir ilişkiyi “çiğnetmedim” kimselere...Çiğnenip sakız olmasını, harcıalem sofralara meze yapılmasını, kollektif duyarsızlıklarda tarumar olmasını hazmedemedim ben...Ne ki hayat ne yaparsanız yapın, size en istemediğiniz, kem gözlerden en fazla sakındığınız, bu kez sadece ikinizi değil çocuklarınızı da korumaya and içtiğiniz bir ilişkide, hayatınızı kalleşçe çiğnetir, çocuklarınıza bırakacağınız onurunuzu ve şerefinizden ibaret mirasınızı yok etmeye uğraşır...Yedi aydır ortada besbelli “bir büyük ayıp” olduğu halde, hiç ağzımı açmadım, sesimi çıkarmadım...***Çocuklarımı görmek, çocuklarıma mutlu ve güvenli bir gelecek kurmayı düşlemek dışında kimseler hakkında tek bir laf etmedim...Çocuklarım bir yükün manevi ağırlığı altında ezilmesinler diye...Bir şeyi farkettim bu süreçte...Çocuklarım yokken bana saldıranların hepsi, şimdi “o günahsız çocukların geleceğine” de saldırıyorlardı...Ayşe Nazlı‘dan başlayarak, Mina ve Poyraz Deniz birer turnusol kağıdı olmuşlardı babaları için...Çocuklar dünyada yokken, babalarına kimler saldırdı ve haksızlık ettiyse aynı hayasız namertlik, günahsız bebelerin istikbalini karartmak için de yapılıyordu...Bir babanın çocuklarını görme, onlara babalık yapma hakkı “paraya tahvil edilecek bir hak değil...”Reddederim bunu...Bütün paramı çocuklarım için harcarım... Ancak çocuklarıma babalık yapma hakkımı “parayla satın almam...”***Ünlü bir hukukçu olan dostum Ali Rıza Dizdar‘ın dediği gibi...“Sevgili Reha, Çocuk kimsenin değil...Ne annenin malı...Ne babanın...Çocuğun sahibi yok...Hakları var...Anne baba çocuğun meşru haklarına yasal engel getirirse cinayet işler...Çocuk bir kıymettir...Hakları vardır...Çocuk mal değildir...Sevgilerimle...Ali Rıza Dizdar...”*****MEHMET EMİN KARAMEHMET’E!..Sevgili Mehmet Emin Karamehmet, Hayatta liyakat ve sadakat çok önemli kavramlar...İnsanlar kurumlarına namusu ve şerefiyle, liyakat göstererek hizmet edenleri, hiçbir zaman unutmamalı...Hayat şirketlerden ve günlük kazançlardan ibaret değil sadece...Bir televizyon dizisinin reklamı yapılsın, biraz daha fazla para kazanılsın diye, “Bir insanın hayatı ve henüz iki yaşına basmamış bebeklerin istikbali avukatların reklam malzemesi haline getirilmemeli...”Hiçbir insanın hayatı bir dizinin reklamı meselesi değil...Hele ki o insan, sizin televizyonunuzu namusuyla yönetmiş bir kişiyse, bu bir insanlık meselesinin ötesinde bir vefa bir liyakat meselesi halini alır... ***Ben sizin SHOW televizyonunuzu insanların onurları, haysiyetlerini ayaklar altına alacak, avukatların insan hayatları üzerinden reklam yaptıkları bir kanal olarak yönetmedim...Bugün üzülerek ve hatta öfkelenerek görüyorum ki, arkamızda bıraktığımız bir zamanlar ter döktüğümüz, kutsal emeğimizi harcadığımız kurumlar, bize karşı en hayasız saldırıların merkezi oldular...İş ilişiklerinde “kadınlara asılıp, ilişki kuramadıklarını tukaka eden yönetici müsveddelerinin yönettiği kurumlar” hayırla yad edilmezler...Televizyon programları tutsun diye “yıllardır düzgün beraberlikler” yaşayan kadınlara “kokunu özledim” türü gizli mesajlar atıp, hayatlarını altüst eden, evli barklı kadınları dans yarışmalarına sokup dans öğretmenleriyle “şehvet kokan ilişkiler”i medyaya yansıtıp, evliliklerini yok eden yapımcıların rating mücadelesiyle televizyonunuz rating alsa da haysiyet kazanmaz...***Mesele değil...Size ve harcadığınız onca emeğe üzülürüm... Elbette o kurumlarda ben ve arkadaşlarımın dökmüş olduğu alın terine de...Sizin de çocuğunuz var, torununuz var...Onlara sizin hakkınızda yalan yanlış iftira dolu haberler gösterilmesini nasıl istemiyorsanız, herkes de aynı saygıyı medya kurumlarınızdan bekliyor...O kurumlardakiler, bu insani saygıdan bihaber olabilirler...Ancak bu saygı insani bir taleptir...Kişisel onurlara yönelik saygı dolarların yanındaki sıfırlarla mukim değildir...Yeni evime ilk misafirim olarak hoş geldiğiniz ve hoş gittiğiniz bir akşamın anısınadır bu satırlar...Başkaca bir amacı yok...