Haberin Devamı
Hayatımda hiçbir kadının arkasından konuşmadım...
Nice aşklar, ne inişli çıkışlı ilişkiler, ne trajediler, dramlar, ne acılar, mutluluklar beni bir kadının arkasından konuşma “ham”lığına sürüklemedi...
Ona ya da ilişkiye ayıp etmemekten ziyade... İçimden gelmedi konuşmak...
Sanırım “bir kadınla yaşadığım” özel günlerin, kimselerle paylaşmadığım gizemlerin gün gelip birisiyle konuşulmasında, harcıalem bir duyarsızlık olacağını düşündüm...
O ilişkinin hiçbir zaman hiçbir yerinde bulunmamış insanlara, sahip olduğunuz iki kişilik dünyanın kapılarını açarak onları tanık etmenin kollektif duyarsızlığında, güzel ve gizemli olan şeylerin özensizce tarumar edileceğini gördüm...
Kimselere çiğnetmek istemedim ilişkimi ben...
27 yaşındaydım...
Babamla annem apartopar İstanbul’dan Atina’ya gelmişlerdi...
Eve gelip misafir odasına yerleştiler...
Bir zaman sonra annem oğlunun yatak odasına girdi, kadınsı sezgileriyle dolabı açtı...
Orada eşimin gardropta hiçbir şeyinin kalmadığını görünce, yüzü altüst oldu “Gitmiş” dedi...
“Ayrıldığımızı söylemiştim ya anne sana” dedim...
“Ama sen bir şey söylemedin ki...” dedi...
Benim ona uzun uzadıya gerçekten ayrılmışsam, ayrıldığımızı uzun uzadıya anlatmamı beklemişti...
Öyle bir şey anlatmayınca da, “ayrılığın geçici bir anlaşmazlık olduğunu sanmıştı...”
“Ne oldu?..” dedi...
“Sana bunları anlatmamı beklemiyorsun herhalde değil mi anne?..” dedim, kafamı çevirdim, yeni bir soruya muhatap olmamak için evden dışarı çıktım...
İzleyen günlerde konu açılmasın diye, hep çevrede değişik bir şeyler gündemler yaratmaya uğraştım...
Atina’daki basın müşaviri olan en yakın dostum Kaya Dorsan‘a bile ayrıldığımızı söylerken ne kadar zorlanmıştım...
Bir öğle üzeriydi...
Gecemiz gündüzümüz beraber geçtiği halde, birkaç güne kadar eşimin gidecek olmasından hiç haberi yoktu...
Tahmin bile etmiyordu...
“Biz ayrılıyoruz abi” dediğimde bana güldü... Espri yapıyorum zannetmişti...
Atina’daki en yakın dostumdu...
Ona bile hiçbir şey söylememiş hiçbir şey sezdirmemiştim...
Bu olayın üzerinden tam 25 yıl geçti...
Hiç kimse, hiçbir zaman, hiçbir şey konuşmadı evliliğimizle ilgili...
Ben SHOW TV’deyken, o Hürriyet’te çalışıyordu...
Anlaşamadı ayrıldı...
Bizim Ankara bürosunda diplomatik muhabir olarak çalışmaya başladı...
Onu Genel Yayın Müdürü olduğum haber merkezinin Ankara bürosuna alırken, bir gün bile tereddüt etmedim, bir kin, bir intikam, bir tuzak, bir istemediğim durum olur mu diye... Olmazdı bilirdim...
Birbirimize karşı iyilikten başka hiçbir şey yapmayacak kadar severdik birbirimizi...
Bağdat’a Amerikan saldırılarının yapıldığı günlerdi...
Sığınaktan yayın yapıyorlardı gazeteciler... “Ben giderim” demişti herkesin ortasında Bağdat’a...
“Selin gitsin o zaman” demiştim...
Gitti, sığınaklara girerek, o sığınaktan canlı yayınlar yapmaya başladı...
Bir gün haber bülteni tam başlayacakken, yönetmenim Caner “Bağdat hazır” abi dedi...
Monitörde “eski karımı” gördüm, üzerinden füzeler geçiyor, silahlar patlıyordu...
O kulaklığını takmakla meşguldü...
Ben stüdyoda birkaç saniye sonra başlayacak yayına girdiğimde ilk haber olarak görüntülü ona bağlanacaktım...
Her an bir saldırıda oracıkta ölebilirdi...
O sırada eşim olarak anlaşamadığım kadını bir insan olarak ne kadar çok sevdiğimi farkettim...
“İyi akşamlar sevgili seyirciler” dediğimi Bağdat’taki sığınakta kulaklığından duyuyordu...
Kameraya bakarken tek gözüm monitöre takıldı...
Gülümsüyordu eski kocasının haber bültenine başlamasına...
Bir kadınla yaşadığım hiçbir ilişkiyi “çiğnetmedim” kimselere...
Çiğnenip sakız olmasını, harcıalem sofralara meze yapılmasını, kollektif duyarsızlıklarda tarumar olmasını hazmedemedim ben...
Ne ki hayat ne yaparsanız yapın, size en istemediğiniz, kem gözlerden en fazla sakındığınız, bu kez sadece ikinizi değil çocuklarınızı da korumaya and içtiğiniz bir ilişkide, hayatınızı kalleşçe çiğnetir, çocuklarınıza bırakacağınız onurunuzu ve şerefinizden ibaret mirasınızı yok etmeye uğraşır...
Yedi aydır ortada besbelli “bir büyük ayıp” olduğu halde, hiç ağzımı açmadım, sesimi çıkarmadım...
Çocuklarımı görmek, çocuklarıma mutlu ve güvenli bir gelecek kurmayı düşlemek dışında kimseler hakkında tek bir laf etmedim...
Çocuklarım bir yükün manevi ağırlığı altında ezilmesinler diye...
Bir şeyi farkettim bu süreçte...
Çocuklarım yokken bana saldıranların hepsi, şimdi “o günahsız çocukların geleceğine” de saldırıyorlardı...
Ayşe Nazlı‘dan başlayarak, Mina ve Poyraz Deniz birer turnusol kağıdı olmuşlardı babaları için...
Çocuklar dünyada yokken, babalarına kimler saldırdı ve haksızlık ettiyse aynı hayasız namertlik, günahsız bebelerin istikbalini karartmak için de yapılıyordu...
Bir babanın çocuklarını görme, onlara babalık yapma hakkı “paraya tahvil edilecek bir hak değil...”
Reddederim bunu...
Bütün paramı çocuklarım için harcarım...
Ancak çocuklarıma babalık yapma hakkımı “parayla satın almam...”
Ünlü bir hukukçu olan dostum Ali Rıza Dizdar‘ın dediği gibi...
“Sevgili Reha,
Çocuk kimsenin değil...
Ne annenin malı...
Ne babanın...
Çocuğun sahibi yok...
Hakları var...
Anne baba çocuğun meşru haklarına yasal engel getirirse cinayet işler...
Çocuk bir kıymettir...
Hakları vardır...
Çocuk mal değildir...
Sevgilerimle...
Ali Rıza Dizdar...”
MEHMET EMİN KARAMEHMET’E!..
Sevgili Mehmet Emin Karamehmet,
Hayatta liyakat ve sadakat çok önemli kavramlar...
İnsanlar kurumlarına namusu ve şerefiyle, liyakat göstererek hizmet edenleri, hiçbir zaman unutmamalı...
Hayat şirketlerden ve günlük kazançlardan ibaret değil sadece...
Bir televizyon dizisinin reklamı yapılsın, biraz daha fazla para kazanılsın diye, “Bir insanın hayatı ve henüz iki yaşına basmamış bebeklerin istikbali avukatların reklam malzemesi haline getirilmemeli...”
Hiçbir insanın hayatı bir dizinin reklamı meselesi değil...
Hele ki o insan, sizin televizyonunuzu namusuyla yönetmiş bir kişiyse, bu bir insanlık meselesinin ötesinde bir vefa bir liyakat meselesi halini alır...
Ben sizin SHOW televizyonunuzu insanların onurları, haysiyetlerini ayaklar altına alacak, avukatların insan hayatları üzerinden reklam yaptıkları bir kanal olarak yönetmedim...
Bugün üzülerek ve hatta öfkelenerek görüyorum ki, arkamızda bıraktığımız bir zamanlar ter döktüğümüz, kutsal emeğimizi harcadığımız kurumlar, bize karşı en hayasız saldırıların merkezi oldular...
İş ilişiklerinde “kadınlara asılıp, ilişki kuramadıklarını tukaka eden yönetici müsveddelerinin yönettiği kurumlar” hayırla yad edilmezler...
Televizyon programları tutsun diye “yıllardır düzgün beraberlikler” yaşayan kadınlara “kokunu özledim” türü gizli mesajlar atıp, hayatlarını altüst eden, evli barklı kadınları dans yarışmalarına sokup dans öğretmenleriyle “şehvet kokan ilişkiler”i medyaya yansıtıp, evliliklerini yok eden yapımcıların rating mücadelesiyle televizyonunuz rating alsa da haysiyet kazanmaz...
Mesele değil...
Size ve harcadığınız onca emeğe üzülürüm... Elbette o kurumlarda ben ve arkadaşlarımın dökmüş olduğu alın terine de...
Sizin de çocuğunuz var, torununuz var...
Onlara sizin hakkınızda yalan yanlış iftira dolu haberler gösterilmesini nasıl istemiyorsanız, herkes de aynı saygıyı medya kurumlarınızdan bekliyor...
O kurumlardakiler, bu insani saygıdan bihaber olabilirler...
Ancak bu saygı insani bir taleptir...
Kişisel onurlara yönelik saygı dolarların yanındaki sıfırlarla mukim değildir...
Yeni evime ilk misafirim olarak hoş geldiğiniz ve hoş gittiğiniz bir akşamın anısınadır bu satırlar...
Başkaca bir amacı yok...

