“Benim en iyi dostum içkim sigaram...Onlar da terkederdi olmasa param...Canım kadar yakınım el oldu şimdi...Dünyada dost denilen kelime yalan...”16 yaşındaydım bu parçayı ilk dinlediğimde Tanju Okan‘ın sesinden...Boğuk ve romantik bir sesi vardı Tanju Okan‘ın...Kederli ve vakur bir duruşu...Kolej’de aşık olduğum lise ikinci sınıf günlerimin parçası “kadınım” şarkısını söylerken vurulmuştum Tanju Okan‘a...O sıralarda çıkarttığı “Benim en iyi dostum içkim sigaram... Onlar da terkederdi olmasa param...” sözleriyle başlayan 45’liğin buruk melodisi, ilk gençlik günlerimin hafızasına uzun zaman çıkmayacak şekilde işlenmişti...Sahnede sigara da içerdi, içki de içerdi Tanju Okan...Tekneyi ve denizi severdi...Yıllar sonra ben Show Haber’in başındayken, Tanju Okan’ın teknesinde kalp krizi geçirip öldüğünü söylediler bana...Tek dostum dediği içkiyi bırakmıştı bir süre önce...Çay içiyordu...Sigarayı da bırakmış mıydı tam hatırlamıyorum...Ancak yaşlılığı yaşayamadan, teknesinin ve denizin keyfini çıkaramadan, öldü gitti Tanju Okan...Ne kadar büyük bir çaba harcamıştım, iyi bir haber yapılsın arkasından diye...Röportajlar yaptırmış, müziklerini buldurmuş, özel montajlar yaptırmaya çalışmıştım bu gençlik starım için...***Geçen hafta Ayşe Nazlı‘yla konuşurken, hayatım boyunca beni ipe sapa gelmez bir şekilde etkileyen o “uğursuz” klişeyi söyleyiverdi birden...“Baba, sağlıklı olan şeyler lezzetsiz... Güzel olan şeyler ise hep sağlıksız oluyor...”11 yaşındaki kızımı da, babasından kırk yıl sonra aynı klişeler etkilemeye başlamıştı...Oysa “sağlıklı şeylerin lezzetsiz olduğu gerçek değildi ki...”“Hiç ilgisi yok Ayşe Nazlı...” dedim, “Bizim yediğimiz ve sevdiğimiz yiyecekleri, alışkanlıklarımız belirliyor... Bir şeyi birkaç kere iyi ortamlarda yersen seversin... Hem damağın alıştığından, hem de tat sende hafif bağımlılık yaptığından...” “Öyle değil baba” diye itiraz edecek oldu...Ona gülümsedim; “Ben de senin gibiydim” dedim, “Neden sevdiğim şeyler sağlıksız diye sorar dururdum... Oysa yıllar geçince, sevdiğim şeylerin aslında onu tüketen kişileri sevmemden kaynaklandığını, onun da bir süre sonra alışkanlık yaptığını anladım...” dedim...Sessizleşti, düşünmeye başladı kızım...***Tanju Okan’ın çok sevdiğim parçası;“Benim en iyi dostum içkim sigaram...Onlar da terkederdi olmasa param...Canım kadar yakınım el oldu şimdi...Dünyada dost denilen kelime yalan”ın sözleri olmasaydı...O parça o boğuk ve romantik sesten bu derece etkili çıkmasaydı...İçkiyi, sigarayı benim gençlik gözümde, bir müzik idolünnün davranışlarında bu derece idealize etmeseydi...Ya da söz gelimi Alain Delon, oynadığı o müthiş karakterleri, Gitane sigarası eşliğinde oynamamış olsaydı...Al Pacino kendisine inanılmaz karizma katan o çatallaşmış sesinden, replikler savururken, paketden çıkardığı sigarayı başından iki kere sağlam bir zemine vurup, yakmasaydı...Catherine Denevue, Fransız kadının şıklığıyla, aseletini savurduğu o insanın kanını durduran sahnelerde, kırmızı ojeli parmaklarının arasına, o sigarayı tutuşturmasaydı...Arada bir dudağından tütün parçasını, diliyle dışarı atarken bu kadar güzel olmasaydı... Clint Eastwood “bütün kötüleri” silahıyla öldürmeden önce, yaslandığı Amerikan barda son viskisini fondip yapmasaydı...Muhtemelen ne içkiyi ne de sigarayı sevecekti Ayşe Nazlı’nın babası...***İdealize edilen kahramanlar...Onların en ideal, en hoşa giden ve en kahramanca davranışlarının arasına sıkıştırılmış, bir içki kadehi, bir sigara nefesi...En özlenen gençlik dizilerinin sahnelerinde, kızlı erkekli genç grupların, serbestçe gülüştüğü, oynaştığı, flört ettiği özlem dolu sahnelerin arasına yerleştirilmiş kolalarda, cipslerde...En sevdiğimiz görüntülerle ilişkilendirilmiş bir cola ve cips, bir sigara, bir içki enstantanelerinde...Beynimize, tadımıza ve damağımıza sokulmuyor mu, bu tatlar ve sevdiğimizi sandığımız alışkanlıklar...Ayşe Nazlı‘ya diyemedim daha...“Masum değiller el altından bunları bilinçaltımıza işleyenlerin hiçbirisi...”Özgürlük ile demokrasi, “kanser yapıcı maddeleri tüketme hakkı anlamına gelse de, gizli reklamını yapma anlamına gelmiyor hiçbir şekilde...”Bir gün onu da anlatırım çocuklara...*****PATATES KIZARTMASI YERİNE YAĞ İÇİN...Dün TÜBİTAK’ın yaptığı araştırmada, cipsin “kanserojen 50 ürün arasında birinci sırada yer aldığını” öğrendim...Araştırmayı yorumlayan doktor, İngiliz Kalp Sağlığı Vakfı’nın “Cips yemek yağ içmekten farksızdır...” başlıklı bir sloganla kampanyaya başladığını söylüyor...Haberi yayınlayan siteler, cips görüntüsü olarak bizdeki patates cipsinin görüntülerini koyuyorlar...Oysa patates cipsi kanserojen olmasına kanserojen...Ancak İngiliz Kalp Sağlığı Vakfı’nın “Cips yemek yağ içmekten farksızdır” dediği cips sadece bizim cips olarak kırk yılda bir yediğimiz naylon poşetlerde satılan patates cipsi değil...İngilizler patates kızartmasına “Chips” derler ve çips diye okurlar...Esas patates kızartmasından söz ediyor İngilizler...Onu yiyeceğinize yağ için daha iyi diyorlar...***Hafta içinde Ankara’da Rixos Otel’in lobisinde, Başkent günlerimden yadigar gazeteci dostlarla sohbet ediyordum...Onlar da yaşamın daha keyifli ve sağlıklı biçimlerine, Ayşe Nazlı’nın beynine işleyen o “uğursuz klişeyle” karşı durmaya çalışıyorlardı...“İçki yok, sigara yok, o yok, bu yok... Yaşamın keyfi nerede kaldı?.. Uzun yaşayacaksın da ne olacak?..”Onlara, yeni yaşam biçiminin “esasen uzun yaşamakla” ilgisi olmadığını söyledim...“Böyle yaşarken keyifli yaşayacaksınız... Yemek yerken sigara içmek keyif değil... Muhteşem lezzette zeytinyağlı, pancarlı, cevizli, avokadolu bir salata yerine patates kızartması yemek değil keyif... Balık yerine kokoreç yeme alışkanlığını da keyiften saymamak gerek...” dedim...***Bir dostum sigara için “Bu faşistlik ama” diye söze başladı...Ona, Avrupa’da ve Amerika’da sigara içenlere “normal insan muamelesi yapmadıklarını” söyledim...Onun üzerine birisi “Evet” dedi hatırlıyorum “Central Park’ta sigara yaktım... Çevremden öyle bakışlar geldi ki, sigarayı atmak zorunda kaldım...”O arada iki arkadaşıma gözüm takıldı...Otelden dışarıya sigara içmeye gidiyorlardı...İçerde hiçbir yerde içemiyorlardı...Giderken arkalarından baktım...Sigara için dışarıya gittiklerini söylemeye utanıyorlardı...Göz işaretiyle anlaşarak, gidiyorlardı...Psikolojik savaşta yenilmeye başlamışlardı...O an tam 23 yıl önce yaşadığım bir psikolojik savaşı hatırladım...British Airways’le Paris’ten Londra’ya uçuyordum...Uçaklarda fosur fosur sigara içildiği günlerdi...İngiliz hostes bana sormuştu...“Sigara içiyor musunuz” diye...Havalı havalı “Evet” demiştim...Yüzüme bile bakmadan bileti vermişti...Uçağa bindim, koridorda yerimi aramaya başladım...En sonuna kadar gittim dar koltukların bitiş bitiş yerleştirildiği uçağa...Tuvaletin yanıbaşında bir yer vermişti İngiliz hostes bana...Gazeteciydim, uçaklarda havalı yerlerde oturmaya alışkındım...O an etrafa baktım “tanıdık biri var mı” diye...Süklüm püklüm tuvalet kenarındaki koltuğa iliştim...Ne o sigara içecektim...Hayatımda en keyifsiz içtiğim sigara oydu sanırım...
Havaalanına geldiğimde Ahmet (Çakar), Serhat (Ulueren) ve Savaş‘ın (Toprak) CİP salonunda oturduklarını gördüm...Son Kale ekibi Ankara’ya gideceğiz, Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği‘nden “Medya Oscar’ları” ödülünü almaya...Erman Toroğlu, Amerika’daki Oscar törenine katılacak, Elton John grubunun davetlisi olarak...Son Kale’nin Oscar ödülüne çok mutlu olmasına rağmen, Okyanus üzerinde uçmakta olduğundan katılamıyor...Kanaltürk CEO’su Fatih Karaca ile ben iki Kolej’li Ankaralı sayılıyoruz...Havaalanında Ahmet Çakar ve Savaş (Toprak) başkentte, bekar evi tuttukları askerlik anılarını anlatıyorlar...***Epey hareketli günleri geçmiş Ankara’da bekarlık dönemlerinde...Onu anlatıyorlar...Oysa ben daha Atatürk Havaalanı’ndan dalmış gitmişim, bir Cumhuriyet Başkenti’nin üzerimde yarattığı derin izlere...İstanbul’da 20 yıldır doğduğum yere birkaç kilometre mesafede yaşıyorum...Kıyısında yürüdüğüm semtler, yaşadığım evler, çocukluk yıllarımın mutlu yazlarını geçirdiğim mahalleler hep...Elbette İstanbulluyum bu yönümle...Ne ki ben diğer İstanbullular gibi değilim...Ankara’yı bir taşra kenti gibi görmem ben...“En güzel tarafının İstanbul’a dönüşü olduğunu düşünmem ve hissetmem...”***İstanbul gece hayatının en ünlü markalarının sahipleri ve işletmecilerinin “Ankara kökenli” olduğunu bilirim...Ne Lucca, ne Mia Mensa, ne Suchico, ne Black, ne Mangeriehiçbirinin yanından geçemeyecek kadar “gustosuz kalmış zibidilerin” Ankara’yı küçümsemelerindeki gizli kalmış “arsızlığı” bilirim...Gerçek şudur İstanbul “büyük paraların, şımartılmış yaşamların, vahşi orman kanunu rekabetlerin, sınırsız taleplerin yarattığı doymamış egozantrikliklerin, kapitalizmin insani değerlere uzak canavarlaşmış izdüşümleriyle” cillalanmış, “arsız” bir şehirdir...Ankara, İstanbul gibi “arsız” ve sınır tanımaz “cüretkar”lıkta bir şehir değil, daha sıcak, daha sempatik, daha insani, daha mütevazi bir şehirdir... ***İstanbul’un sanat, kültür ve sosyal hayatının ana karakterleri, genelde Ankara’nın kültürel imbiğinden geçmiş entellektüellerdir...Ne ki megapolün paranın gücüyle cilalanmış cahilliği ve Başkent’e yönelik kompleksli “küçümseme”si, Ankara’yı hep merkezi otoritenin “uğursuz bir türevi” haline getirmeyi amaçlar...Uçakta Ankara’ya doğru giderken bu düşünceler uçuyordu aklımdan...İnsan bir şehirde mutlu yaşamışsa, o şehir insana güzel gelir...Değişmez gerçekliktir bu...Oscar töreni Rixos otelde yapılacaktı...Otel Ankara’nın göbeğinde, benim yıllarca televizyon programı yaptığım ünlü Çölaşan-Barlas tartışmasını yaptırdığım TRT binasının tam karşısındaydı...Eski Büyük Ankara Oteli...Ankara’nın ortasına dikilmiş, yıllar yılı simgesi olmuş en büyük otel...13 yaşında bir çocukluk arkadaşımın Bandırma’dan gelen annesiyle babasının kaldığı odaya gittiğimde, o otelin odasını ilk kez görmüştüm...Kolej’in ortaokul balosu orada olmuştu...Tıfıldık, yeni öğrendiğimiz dansları kız arkadaşlarımızla orada etmiştik...İlk açık yüzme havuzuyla Ankara otelinin terasında tanışmıştım...***Oranın barında bakanların başbakanların arkasında haberler kovalamış, ilk kez o barda Milliyet gazetesi tarafından Atina’ya gönderileceğimin ipuçlarını almıştım...Karşıdaki TRT binasını gören 16. katta güzel bir oda verdiler bana...Odalar değişmiş, baştan aşağı cam olmuştu cepheleri...Karşımda TRT binası duruyordu...İşte yangın merdivenleri oradaydı...Pazar geceleri sabaha kadar çalışır, metin yazar, montaj yapardım arkadaşlarımla...Sabaha karşı 03’te, 04’te koridordan çıkar, o kapıyı açar, yangın merdiveninin orada durur sigara içerdim...Karşıdan Anıtkabir gözükürdü... Oradan “ilham” aldığımı düşünür, on onbeş dakika gecenin ayazında kendime gelirdim...Baktım merdivenler ve sigara içtiğim bir metrekarelik yer, hiç değişmemiş aynen duruyordu...***Ahmet Çakar ve arkadaşları Tunalı Hilmi Çaddesi‘ne çıkardım...Yarım saat yürüdük...Fatih’in (Karaca) çocukluk evinden geçerken, evden kaçıp bilardo masasında sabahladığım “Kent Kahvesi” ve Kavaklıdere sinemasının oraya gelmiştim...Pokeri öğrendiğim, okey attığım, briçte grand slemler denediğim, basıldığımda anneme babama diklendiğim Kent kahvesinin yerinde yeller esiyordu...Hayat değişmiş, dünya değişmiş, Tunalı Hilmi değişmişti... Bense ruhumun hiç değişmediğini farkettim...Birazdan ödül törenine gidecektim...O anda bir kez daha bu şehri çok sevdiğimi hissettim...Paranın arsız lükslerine, Boğaz’ın muhteşem güzelliğine, İstanbul’un sınır tanımayan cazibesine karşın...Tunalı Hilmi Caddesi’nde bir çocuğun “el değmemiş hayalleri” yaşıyordu... Çocuksu hayallerin kirletilmemiş güzelliği, İstanbul’un sonsuz cazibesini bile aşıyordu...Ertesi sabah erkenden İstanbul’a dönüyordum...Hoşçakal Cumhuriyet’in Başkenti...*****MELİH GÖKÇEK BİR TWİTTER HASTASI OLMUŞ...Bu Twitter denen “sosyal paylaşım” olayının, insanı etkisi altına alan inanılmaz boyutuyla Paris’te Ömür Gedik‘i gördüğümde karşılaştım...Penelope Cruz‘un katıldığı Nine filminin galasına Paris’e gitmiştik...Güneri Cıvaoğlu, ben, Ömür Gedik ve Ferhat Göçer...Ne restoranda, ne cafede, ne otelde, ne caddede sokakta Ömür bir dakika durmadı, sürekli cep telefonundan mesajlaşıp duruyordu... Twitter’a “ne yaptığını anlatıyor, bu arada Twitter’cıların da ne yaptığını saniyesi saniyesine izliyor...”***Çok güzel görünüyor başlangıçta...Ne ki, Ömür’le beraber olan Ömür’le yaşamıyor...Daha doğrusu Ömür onunla tam yaşamıyor...Ferhat durumdan pek mutlu değil, ancak bir şey de söyleyemiyor...Ömür, a babam, de babam Twitter’da mesajlaşıyor...Önceki gece Melih Gökçek‘le konuşurken, baktım hastalık aynen Melih Gökçek’i de sarmış...“31.800 takipçim var” dedi, “Bir iki güne kalmaz 32 bini geçerim...”Sürekli onlarla mesajlaşıyor, mesajlaştığı şeyleri anlatıyor bize...Gençler mesaj atıyorlar, o eleştiriye, küfüre, ironiye aldırmadan onlarla sürekli iletişimi sürdürüyor...“Günde 1.5 2 saat geçiriyorum Twitter’ın başında...” dedi...Savaş (Toprak) günde 100’den fazla twitt atan Melih Gökçek’in birbuçuk iki saatten fazla Twitter’da kaldığını düşünüyor...Birbirlerini izleyebiliyorlar...Ankara’dan dönerken havaalanında “Başkan bizimle beraber olduktan sonra da gecenin saat 02’sinden sonra Twitter’a girmiş” dedi...“Medyadan arkadaşlarla beraberdim... Kusura bakmayın geç kaldım...” demiş Melih Gökçek gecenin bir yarısından sonra Twitter’daki izleyicilerine...Medyadaki gazeteciler bile out, twitter’daki arkadaşlar in...Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı dahil, birçok ünlünün son durumu budur!..
Ülkesi için kendinin, ecdadının ve tohumlarının “kanlarını, canlarını hayatlarını verdiğini” düşünüyor Kaddafi...Onun için baskın, onun için acımasız...“Ben neler yaptım bu ülke ve sizler için... Sizse başkaldırıyor, emperyalistlerin oyunlarına alet oluyorsunuz...” diye köpürüyor...İsyancıları “haplanmış fareler” diye adlandırması bu yüzden...Bir insanı fareye benzetebilmek için, o insandan sadece nefret etmek yetmez...İnsanı kendinden çok aşağılarda görmeyi gerektirir...Hamamböceği der gibi fare kelimesi ancak öyle söylenir...***Kaddafi “Haplanmış farelere gününü gösterin” diyor taraftarlarına...Uçaklardan ateş açarak ölüm saçarken, taraftarlarına ve 5 bin kişi kalan savunma gücüne “Haplanmış fareleri öldürün...” demeye getiriyor...Bir insanın gaddarlığının en üst raddeye çıktığı, yani canavarlaştığı an, karşısındaki insanı öldürmek istediği andır...Bir başka canlının yaşamını yok edecek kadar gaddarlaşabilmek, insan ruhunun ve bedeninin nefretin en üst mertebesinde, canavarlaşma halini benimsemesinde mümkündür...“Kötücül bir ruha” sahip olmadan bir başka insanın gerçekten ölümünü istemek mümkün değildir...Kaddafi istiyor...Kendilerini “ülkenin kurtarıcısı gören” demokrasiye inanmayan diktatörlerin, hep istediği gibi, o da haplanmış farelerin ölümünü istiyor...***Şimdi yanından herkes koşarcasına kaçmaktadır...Libya’nın dışardaki temsilciliklerindeki büyükelçiler birer ikişer ayrıldıklarını açıklamakta, hafif hafif uzamaktadırlar...En ifrit olduğum insan tipleri, dışarıda büyükelçi görevindeyken, aniden “Liderin isyanı bastırma şeklini” uygun bulmayıp, son anda rejim muhalifi kesilenlerdir...Sanki büyükelçi olana kadar, o merkezlere atanıp keyif çatan arkadaş, Libya’da olanlardan bihaberdi... Yeni öğrendi, Kaddafi’nin ne büyük bir diktatör olduğunu da “rejim muhalifi kesiliverdi birden...”***Kaddafi protesto eden geniş kitleler için “haplanmış fareler” diyor... Fare benzetmesi doğru...Ancak kullanıldığı kitlede yanılıyor diktatör...Meydanlarda ölümü göze alarak savaşanlar, hiçbir zaman “fare” olmazlar...Ne haplanmış, ne haplanmamış...Kaddafi fare arıyorsa, büyükelçiliklerine baksın...Gemiyi ilk terkeden fareler dışarda bayrak indiren büyükelçilerdir...***Neyse...Kaddafi ve ölüm meselesinin bize öğreteceği gerçek şudur...Bir insan, başka bir insanın ölümünü doğrudan ve taammüden istediği andan itibaren canavarlaşır...Ego o anda sınır tanımaz bir kimliğe bürünür ve nefreti, kini, hırsı ve intikamı karşısındaki insanın ölümünü arzulayacak kadar kötücülleşir...Doğanın şaşmaz bir dengesi vardır...O denge, Libya ya da başka bir ülkenin, hiç kimsenin özel tapulu malı olmadığını belirler...Kimse kimsenin kölesi değildir, hiçbir ülke de kimsenin özel mülkü ve arazisi sayılmamalıdır...Hayat öyle sananlara, bunun böyle olmadığını ağır derslerle anlatır...Karşınızdakinin ölümünü isteyecek kadar ondan nefret etmeyin...O zaman canavarlaşır ve diktatörleşirsiniz...Böyle durumlarda insanlığınızı hatırlayın...Çocukluğunuzda size verilen sevgiyi anımsamaya çalışın...Varsa eğer böyle bir sevgi...Yoksa, o zaman hayal edin sevginin nasıl bir şey olduğunu...Muhtemelen o hayali iksir bile yetecektir, insanlığınızı hatırlamaya...*****ÖLDÜRÜCÜ KADINLAR (FEMME FATALE)...Miliyet gazetesinin internet sayfasında dün “Ölümcül kadınlar” başlıklı resimli ilginç bir haber araştırma vardı...Fransızların “femme fatale” dedikleri ölümcül kadın tipini araştırmışlar ve Hürrem Sultan‘dan başlayarak kimlerin “erkekleri ölüme götüren kadın tipi olduklarını” saptamışlar...Bir erkeği değişik özelliklerini ve bu arada cinselliği de kullanarak, tuzağa düşüren “kötü kalpli kadın” tiplemesine verilen addır diyor gazete Ölümcül Kadın’ı (Femme Fatale) anlatabilmek için...“Asla sıradan adamlarla ilgilenmezler” diyor araştırma “Ölümcül Kadınlar” için...“Erkekler ise risk alarak bu Ölümcül Kadınlar’ın peşine düşerler...”“Küçük Sırlar adlı dizide Merve Boluğur’un canlandırdığı Ayşegül karakteri, hayatta kalmak için acımasız olan ‘Ölümcül Kadın’ tipine iyi bir örnektir... Ayşegül karakteri popülerliğin şart olduğunu erken yaşlarda öğrenmiş ve bunu ustalıkla kullanan kadın karakteridir...” deniyor...***Femme Fatale kadınlar Sharon Stone‘un oynadığı “Vahşi Cazibe”den bu yana birçok filme konu oldular...Entrikayı bir yaşam biçimi olarak gören, kah çıkarları uğruna, kah bir hedefe varabilmek için birilerine zarar veren kadınlar ve dizilerdeki karakterler Milliyet’in internet sitesinde dün sıralanmışlar...Tipik bir Femme Fatale, karakter olarak gösterilen Küçük Sırlar dizisindeki Ayşegül üzerinden Ölümcül Kadınlar’ı şöyle tarif ediyor site:“Esasen kimseyi sevmeyen, karşılaştığı hiçbir iyiliği de cezasız bırakmayan bir kadındır aynı zamanda” Femme Fatale...
Büyük Ankara Oteli’nin kapısından son girdiğim o akşam üstünü hatırlıyorum...Merdivenlerden hızla aşağı inmiştim...Büyük salonlardan birinde ödül töreni vardı... Törenden yayın yapacaktık...Akşam saat 19 sularıydı, hava karanlıktı ve moralim bozuktu...2001 yılının başıydı...Milenyum insan hayatlarına yeni sayfalar, taze umutlar serpiştirmişti...2000 yılının televizyon Oscar ödülleri verilecekti...Ankara’daki Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği tarafından... Ankara, ilkokuldan başlayıp üniversiteyi bitirdiğim ve gazeteciliğe ilk başladığım şehirdi...Bu şehri severdim...Sevecek kadar güzel bir çocukluk ve gençlik yaşamıştım demek ki...***Ne ki, bu sefer hiç mutlu değildim...Yılbaşı gecesi annemin hasta olduğunu öğrenmiştik... 25 yıl önce göğüs kanseri geçirmişti annem...O tarihten sonra kanserle ilişkisi kesilmişken, bu kez yıllar sonra bağırsaklarında tümör çıkmıştı...Yılbaşı gecesini bir otel odasında annem, babam ve ben üçümüz birarada geçirmiştik... Ameliyat öncesi anneme moral vermiştik...Ankara’ya ödül almaya gittiğim o gün ameliyat masasındaydı ve doktoru, ameliyatın saatlerce süreceğini söylemişti...Dört, beş, altı saat sürebilirdi...Ateş Hattı programı için yılın haber programı ödülünü alıyordum, Kenan Macit’in elinden ödülü alırken ağzımdan şu sözcükler döküldü:“Şu anda annem çok ağır bir ameliyat geçiriyor...Saatlerdir ameliyat masasında...Baygın ve beni duyamayacak durumda... Bu ödülü onun için alıyorum...Tanrı’nın bana annemi bağışlamasını diliyorum...”***10 yıl geçti üzerinden...Ankara’da aldığım son ödüldü bu...Sonra Büyük Ankara Oteli kapandı...Rixos Otel açıldı...Ben bir süre sonra günlük televizyon haberlerini bıraktım, yazarlığa ağırlık verdim...Gazete yazılarından kendime başka bir dünya kurdum...Arada bir televizyon programı yapıyor, esas yazılarla ve yazın dünyasıyla başka bir alemin dalgalarına açılmaktaydım... 10 yıl sonra Kolej’den okul arkadaşım Fatih Karaca, tutturdu yeniden televizyon programı yapmam için...Üstelik bu bir spor programı olacaktı...Bir dönem Star’da spor programı yaptığım, Ahmet Çakar, Serhat Ulueren, Savaş Toprak ve Süleyman Rodop’la... Adını Son Kale koydular...***Sonuna kadar arkasında durdu Fatih (Karaca) bu işin...Bütün televizyonların başında, RTÜK Başkanı’ydı yıllarca...Televizyonlara biraz küskün olduğumu biliyordu...“Nine” filminde İtalyanların ünlü yönetmeni Federico Fellini’nin, sinemadan kopup, bir deniz kenarı kasabasında ruhunu ve kalbini dinlendirdiği bir dönem vardır...Fellini kendisini ziyaret eden kadının karşısına sakalları uzamış, oduncu gömlek giyen başka bir dünyanın insanı olarak çıkar...Onu yeniden film setine döndürmek için, bir diyalog geçer aralarında...Fellini’nin ruhunu açtığı ilginç bir diyalog...Bir yıldır birbirimize, kendimizi açtık Fatih’le...Açtıkça paylaştık, paylaştıkça çoğaldık...Bir zamanların “canavar” televizyoncusu, yazarlığın üzerine bir daha ne kadar te-levizyoncu olurdu bilinmezdi, ama Fatih hiç yılmadı...Her hafta yeniden uğraştı...Ahmet Çakar’ın yanına Erman Toroğlu’nu da kadroya kattı...***Geçenlerde bir gün Erman Toroğlu, Serhat (Ulueren) arka arkaya beni aradılar:“Son Kale yılın spor programı seçilmiş... Ödül töreni için Ankara’ya gidilecekmiş...”Haberi duyunca, 10 yıl önce “Ameliyat masasındaki annem için aldığım” ödülü hatırladım...Ödül o gece orada Tanrı’dan dilediğim gibi annemi bana bağışlamıştı...Yanıbaşımdaki evde babamla birlikte oturuyorlardı...Bugün o ödülün bambaşka bir versiyonunu almak üzere Ankara’ya gidiyorum...Çalışma odamdaki ödüllere baktım...Haber, haber, haber, tartışma, haber program, televizyon yıldızı falan filan...Şimdi arkadaşlarımla “Yılın Spor Programı” ödülünü almaya gidiyorum...Nereden nereye?..Hayat mı değişti ben mi bilmiyorum...Kim derdi ki bir gün “Haberleri bırakacağım... Köşe yazarı olup yılın Spor Programı ödülünü alacağım...”Hayat işte...Ne ki mutluyum...Annem, babam ve üç çocuğum hayatta...Huzurluyum...Çocukluk şehrime gidiyorum...Hoşbulduk Ankara...***KADDAFİ’NİN HAYATIMDAKİ YERİ, SEMPATİM VE ANTİPATİM...Adam iktidarı ele geçirdiği benim ilk gençlik günlerimde, bana en sempatik gelecek söylemleri söylerdi...Mesela antiemperyalistti...Benim de gençliğimin bütün hücrelerinden antiemperyalizm fışkırıyordu...Ne ki Kaddafi’yi oldum olası sevemedim...Arkadaş albayken devrim yapmış, Kral’ı devirmişti...O zamanlar Kralı deviren albayların devrimleri, bize sempatik gelirdi...“Tarihin ilerici motoru” olarak benimsenmişti Kaddafi... Ne ki adam yine bana kendini sevdiremedi... ***Devrimcilik bir yana üstelik “sosyalistti...”Yeme de yanında yat bir durumdu bir feodal Arap ülkesi liderinin “tarihin en ilerici sisteminin parçası haline gelmesi...”Sosyalistti ve İslamla Sosyalizmi birleştiriyor Yeşil Sosyalizm’i alın ediyordu...Yeşil meşil, İtalyan ve Amerikan emparyalizmine karşı duran bir antiemperyalist lider her türlü övgüye layıktı!..Ne ki ben yine ona bir türlü ısınamamıştım...***İngiliz askeri üslerini, birliklerini ülkeden çıkardı...Petrol şirketlerini ulusallaştırdı...Gençlik günleri Deniz Gezmiş’in yeşil parkasından mülhem parka meraklısı, parka sevici bir genç için, bulunmaz nimetlerdi Kaddafi’nin bu hareketleri...Yine bir türlü kanım ısınmadı bu adama...Sonra zaten Erbakan Hoca’ya terkettim bu adamı...Onun Hoca’yla çadır maceralarını ballandıra ballandıra anlatsalar da, hiç oralı olmadım...Ne Kaddafi denilen bir zamanların devrimci albayı, ne de Erbakan Hoca’nın antiemperyalist Milli Sanayii, ilgimi çekmiyordu artık...***Kaddafi arkadaş anladığım kadarıyla yavaş yavaş gidiyor...42 yıllık bir diktatörlükten sonra...Devrimciyken devrimciliğini benimseyemedim...Sosyalistken sosyalistliğini...Antiemperyalist hal ve tavırları nedense bende hiç Allende’yi, Che Guevara’yı, hatta Castro’yu çağrıştırmadı...Birbirimize en teğet geçtiğimiz zamanlarda sevemedik birbirimizi Kaddafi Yoldaş’la...Şimdi “uğurlu olsun” demekten başka bir şey gelmiyor içimden...Sorry!..***PEKİ AVRUPA VE AMERİKA VİZESİ NE OLACAK?..Antigua-Barbuda, Arjantin, Arnavutluk...Bahamalar, Barbados, Belize, Bolivya, Bosna-Hersek, Brezilya...Ekvador, El Salvador, Endonezya...Fas, Fiji, Filipinler...Guetemala, Güney Afrika Cumhuriyeti, Gürcistan...Haiti, Hırvatistan, Honduras, Hong Kong...İran, Jamaika, Japonya...Karadağ, Kazakistan, Kırgızistan, KKTC, Kolombiya, Güney Kore, Kosova, Kosta Rika, Katar, Kamerun...Libya, Makau, Makedonya, Maldivler, Malezya, Mauritus... Nikaragua, Palau Cumhuriyeti, Paraguay...St. Vincent-Grenadines, Sırbistan, Singapur, Solomon Adaları, Sri Lanka, Suriye, Svaziland, Şili...Tayland, Trinidad-Tobago, Tunus, Tuvalu, Uruguay, Ürdün, Venezuela...***61 ülke falan olmuş Türkiye’den vize istemeyen ülke sayısı...Rusya’yla da kalkacak...Dün de Başbakan, Malezya’nın kaldıracağını söyledi vizeyi...Allahı var, Türkiye’nin dünyayla entegre olması, Türk vatandaşlarından artık vize istenmemesi hayırlı ve iyi bir gelişme...Gerçi bu ülkeler içinde, bizim vize uygulamaya ihtiyacımız olan ülke sayısı daha fazla ama olsun... Yine de olumlu...Ve fakat ben Başbakan’a sormaktayım hala...Ne zaman Avrupa Birliği ve Avrupa ülkeleri?..Ne zaman tarihi, siyasi, demokratik, çağdaş, laik ve insan haklarından yana dünyayla entegrasyon?..Ne zaman, acaba ne zaman?..
Bir ülkede “demokratik muhalefet” yapma hakkının ne olduğunu bilmezseniz, “çeteler kurup şantaj yaparak siyaset yapmayı muhalefet” sayarsınız...Keza bir ülkede, “tek gerçek muhalefet yapacak gücün” kendiniz olduğuna inanırsanız, sizin dışınızdaki sesini çıkartanlara da “darbeci” yaftası asarsınız...Soner‘in evinde ve bürosunda çıkan belgelerde, “birçok gazetecinin Halk TV’nin devredilmesiyle birlikte kurulacak kanalda program yapmaları” öngörülüyor...Şamil‘in (Tayyar) yayınladığı belgeye göre, Soner CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘na hitaben “Kendisinin televizyon işinde yalnız olmadığını, birçok gazetecinin de bu projede ekran önünde ve gerisinde yer alacağını” söylüyor ve isimleri tek tek sıralıyor...***Gazetecilerin adı ister Halk TV ister Oda ya da Ada TV olsun, CHP yanlısı bir kanalda program yapmaları “acayip, çeteci ve darbeci” bir suç biçimi değil...Burada bir suç unsuru varsa bu ancak bir siyasi partinin -CHP veya AKP farketmez- kendi çatısı altında ve mali desteği altında televizyon kanalına sahip olamamasıyla ilgilidir...Yoksa CHP’li olmak ve CHP yanlısı televizyon programı yapmak “iktidara muhalif ve demokratik bir tavırdır...”Bu tavır demokrasilerde desteklenir...Olması gerekendir...Nitekim 20 yıl önce yayınlamaya başladığım Ateş Hattı zıt görüşlerin biraraya gelerek kıyasıya tartıştığı “demokrasi merkezli” bir programdı...Daha sonra Nazlı Ilıcak‘la yaptığımız, Çapraz Ateş de aynı amaçla yapılmıştı...Televizyonlarda şu anda yayınlanan birçok tartışma programı muhalefetin sesini aktardığı oranda demokratiktir, aktaramadığı ve aynı sesleri yayınladığı anlamda iktidar veya muhalefet farketmez yandaştır...***CHP yanlısı kalemlerin bir televizyon kanalında arka arkaya tartışma programlarında yer almalarına ancak “muhalefet yandaşı” gerekçesiyle karşı çıkabilirsiniz, yoksa “çeteci veya darbeci” sıfatıyla değil...Keza AKP yanlılarının tek başlarına yaptıkları programları da ancak “yandaş” program olarak eleştirebilirsiniz, “faşist programlar olarak değil...”Buna karşı çıkmak, “demokrasiye sadece benim dediklerimi derseniz sahipsiniz” anlayışıdır ki, bu anlayışın kendisi antidemokratiktir...AKP veya CHP uzaktan kumandalı bir şekilde “özgür görünen ama aslında kendi kontrolü altında bir televizyon kuruluşunun yayınını” yapamazlar, suç olan budur...Bu da darbecilik suçu falan değildir...***Peki “nefret ve intikam duyguları yayarak” manipülasyonla, özel hayatları siyasi hedeflerinizi vurmada bir şantaj aracı olarak kullanıyorsanız, yaptığınız muhalefet değil çeteciliktir...Gizli görüşmeleri ve temasları “haber yayınlamak amacıyla değil, şantaj, durum tespiti, strateji belirleme, taktik ittifaklar için kullanıyor ve o amaçla topluyorsanız” yine çetecilik suçunu organize bir şekilde işlemektesiniz...Bunları yapmanın adı ise muhalefet değil, gazetecilik hiç değil...Bu gazetecilik adı altında, gazetecilik sıfatı kullanılarak, çete faaliyetinin yürürlüğe konmasıdır... “Çetecilik ve darbecilik” yapmakla, demokratik muhalefet yapmak arasında dağlar kadar fark var...Keşke herkes açık politikaların, siyasi partilerin görüşlerini rahatça ve özgürce seslendirebilse, şeffaflık bütün görüşlerin serbestçe dile getirilebilmesiyle gerçekleşse...***Demokrasiyi ve demokratik muhalefet yapma hakkını geliştirirseniz, darbeciliğin ve çeteciliğin önüne geçersiniz...Demokratik muhalefete dur derseniz karşınıza muhalefet diye, kirli oyunlar, provokasyonlar, darbeciler, çeteciler, siyasi şantajcılar çıkar...Özel hayatlar kirli yöntemlerle mercek altına alınarak, bunlardan siyasi rantlar elde edilmeye çalışılır...Kasetler tutulur, gizli çekimler yapılır...Bunlar dosyalara konur...Günü geldiğinde ortaya çıkartılacağı şantajıyla, hedeften yapılması istenenler sıralanır...Bunlar da gazetecilik faaliyeti gibi gözükür...Oysa gazetecilik değil, şantajcılıktır bunlar...***Bir gazetecinin CHP yanlısı olması ayıp değil...CHP’li olduğunu söylmemesi de, CHP’li gibi davranması da ayıp değil...AKP yandaşı da olabilir bir gazeteci bu da günah değil...Günah olan, ayıp olan, en önemlisi ağır suç olan, gazeteci gibi görünüp aslında şantaj çetesi olmak...Bilerek, taammüden darbelere, çetelerin iktidarına, sivil faşizme, askeri diktatörlüklere, her tür faşizme, “gazetecilik faaliyeti yaparmışcasına” altyapı hazırlamaktır...İnsanlık suçu olan budur...Her türlü demokratik muhalefet özgür ve sınırsız olursa, darbeciler, çeteciler, sivil ve askeri faşistler, iyod gibi açığa düşerler...*****İKİ DUBLE RAKIYA HAPİS CEZASI MI GELİYOR?..İyi ki içkiyi yıllık iki kadeh şarabı bulmayan yudumlar toplamından ibaret olacak şekilde bir seneden fazla bir süredir bırakmışım... Bir kere doğru düzgün içki içsem...Yazacaklarımı bu kadar rahat yazamayacağım...Eleştirsem “diyecekler ki adam şişenin dibini buluyor, onun için sallıyor...”Eleştirmesem, buyuracaklar ki “arkadaş korkuyor, onun için sinmiş oturuyor...”Oysa şimdi, tamamen özgür eleştirip, tamamen sınırsız sallayabiliyorum...Üstelik içki içmeme kararım “dini referanslardan” kaynaklanmadığından, tamamen bir yaşam guruluğu esas alındığından, eleştirme ve sallama hakkım ayrıca saygınlık kazanıyor...Durumumdan acayip hoşnutum...Ayda bir falan masaya bir kadeh kırmızı şarap da getirtiyor ve bir yudum alıp öylece bırakıyorum ki, masalar şarapsız kalsın politikasına zinhar karşı olduğum anlaşılsın... ***Bu giriş güzergahından sonra sadete gelebilirim...Pazar günü gazetelere baktım ki rezalet...Başlıklar aynen şöyle:“İki duble rakıya iki yıl hapis cezası...”Bir haber başlık verip özetleyeceğim dersen ancak bu kadar içeriğinden saptırılır...Haberin başlığına bakan şöyle düşünüyor:“Bu ülkede iki duble rakı içersen iki yıl hapis cezası alabiliyorsun...”***Oysa iki yıl hapis cezasını alabilmen için iki duble rakı içmekle kalmayıp, arabanı alarak volta atmaya başlaman gerekiyor...Yani 1 promili geçecek şekilde iki duble rakı, votka, viski, 4 kadeh şarap alıp, sonra da direksiyon başına geçersen ve yakalanırsan iki yıla kadar hapis cezası alabileceksin... Ağır bir ceza mı?..Evet çok ağır bir ceza...Çünkü alacağın cezayı bir kaza yapmadan yapma ihtimaline karşı alıyorsun...Suçun oluşma tehlikesine karşı, caydırıcı amaçla hapis cezası alıyorsun...Ceza ağır olabilir, ağır para cezasına çevrilebilir...Her araba kullanan iki duble rakı içti diye, iki yıla kadar hapis yatmayabilir...Ya süre azaltılabilir, ya da miktar artırılabilir...Veya çok ağır para cezasıyla, ehliyette kısıtlama şartları ağırlaştırılabilir...Ancak son tahlilde bu cezaya fazla ses çıkartamazsınız...“Alkollü araç kullanıp, insanları öldürmeye meyilli potansiyel suçluları ila nihaye koruyamazsınız...”***Ancak iktidara bu vesileyle bir şeyler söylemek mümkün...Alkol meselesini Türkiye’de fazla kaşıma, “özgürlüklere kaşıntı olma anlamında algılanmakta...”Habertürk gazetesinin Konsensus araştırma şirketine yaptırdığı kamuoyu yoklaması gösteriyor ki, insanımızın yüzde 87’si içki içmiyor...Arada bir sosyalleşmek amacıyla içenlerle, çok içenlerin toplamı yüzde 13...Çok içtiğini söyleyenler yüzde 2 bile değil...Hadi biraz azalttılar diyelim, yüzde 3 olsun 4 olsun...Geri kalan azınlık da sosyal içici...Bu kadar insan için, bu kadar sınırlı bir alışkanlık türü için, bu kadar kaşıntı yapmaya da ayrıca gerek yok...Trafik için söylemiyorum...Sosyalleşmek baabında içilen içki için meram arzetmekteyim...Türkiye’yi alabildiğine özgür bırakın...O özgürlükler siz de dahil herkesi kutsar merak etmeyin...
“Hiçbir olay kendi başına bir anlam taşımaz... Ona anlam veren bizleriz...Farklı insanlar aynı olaya farklı anlamlar yüklerler...”NLP eğitimi alan bir arkadaşım geçen hafta dışımızda yaşanan olayların, bizim üzerimizdeki etkisinin, olayın kendisinden değil, bizim algılama şeklimizden olduğunu anlatıyordu, bu sözlerle... “Dışarda bir olay oluyor, ancak orada bulunanların her biri, kendi iç dünyalarına göre olayı farklı algılıyorlar...” diyordu...Ayşe Nazlı evinde sekiz kedi, iki köpek, bir kuş, bir hamster, iki su kaplumbağası besliyor...Annesinin hayvanlara karşı duyduğu çocukluktan kalma inanılmaz sevgi, aynen Ayşe Nazlı’da da var... ***Dün kardeşleri öğle uykusundayken geleneksel yürüyüşümüzü yapıyoruz deniz kenarında...Daldan dala atlıyoruz, yol üstünde gördüğümüz evlerin mimari özelliklerinden, arabalara, o gün nereye gideceğimizden, o hafta olanlara, okulda derslerden, hocalara şurdan burdan kaynatıp duruyoruz...Aynı yoldan yürüyoruz...Aynı insanları görüyoruz...Aynı evlerin, arabaların, dükkanların, kafelerin, restoranların önünden geçiyoruz...Aynı yerde karşı karşıya yemek yiyoruz...Denizden geçen aynı tekneleri birlikte görüyoruz...Ne var ki “Dışımızda tamamen aynı gibi görünen çevreyi” Ayşe Nazlı’yla ben, birbirinden ilgisiz açılardan, tamamen farklı görüyoruz...***Kızım yürüyüş boyunca, benim hiç görmediğim ilginç şeyler görüyor ve bana söylüyor...Önümüzden, arkamızdan, yanımızdan geçen bütün köpekleri ve kedileri görüyor bir kere Ayşe Nazlı...O gördüğü köpekler ve kediler hakkında mutlaka bir yorumda bulunuyor...Ben o köpekleri ve kedileri görmüyorum...Daha doğrusu farketmiyorum...Aynı yolda yürüdüğümüz parkur boyunca onları algılamıyorum...Set üstündeki bir evin bahçesinde kedi görüyor, onunla ilgili fikir yürütüyor Ayşe Nazlı...Restorana gidiyoruz arkada salınarak duran köpeğe yemek verilip verilmediğini soruyor garsona...Farkediyorum ki, kızımla benim aynı görünen olayları algılamamız birbirinden tamamen farklı...Onun aynı olaylardan çıkardığı çok başka bir dünya var...Benim çok başka bir dünyam...Eve döndüğümüzde bize sorsalar “Ne yaptınız?..” diye, aynı şeyi yapmış görünmemize karşın birbirimizden tamamen farklı şeyler gördüğümüzü anlatacağız...Herkesin gördükleri kendi içinde aslında, dışarda değil...***Türkçesi Sinir Dili Programlaması olarak adlandırılan Neuro Linguistik Programming (NLP) denilen sistemi 1970’li yıllarda California Santa Cruz Üniversitesi‘nde iki bilimadamı ortaya çıkartıyor...J. Grinder ve R. Bandler yaptıkları uzun çalışmalarda “Başarılı insanların nasıl başarılı olduklarını” ortaya çıkartıyorlar...Başarılı olanların ortak özellikler gösterdiklerini farkettiklerinde bu durumu modelliyorlar...İşin enteresan tarafı iki bilimadamı, başarılı insanlarda olduğu gibi başarısız insanlarda da ortak davranış özellikleri olduğunu ortaya çıkartıyorlar...Sonra, davranışların ve bilinçaltının değiştirilmesine geliyor sıra...***NLP’den Avrupa ve Amerika’da büyük şirketler çalışanlarının performansını artırmak için yararlandıkları gibi, kişisel alanda, insanı bütünüyle değiştirebilecek özellikler taşıyor...Tabii değişmek isteyen için... NLP konusunu yakından çalışmaya başladım, edindiğim bilgileri, gözlemleri, deneyimleri size aktaracağım...Fakat dışarda olan olayın değil, onu bizim nasıl gördüğümüzün kendi gerçeğimiz olduğunu anlamamız gerekiyor her şeyden önce...O zaman, olayları, bütün insanların aynı “iç gözle” görmelerini isteyen, düşüncelerin absürdlüğü de ortaya çıkıyor... Demokrasiyi anlayabilmek için insanların olayları “aynı görmediğini” anlamak gerekiyor önce...Ayşe Nazlı’yla ben, cumartesi günü aynı şeyi yapıyoruz, aynı yolda yürüyoruz, aynı insanlarla karşılaşıyoruz, aynı restoranda yemek yiyoruz, aynı yoldan eve geri dönüyoruz...Ancak o cumartesi günü benden tamamen farklı bir gerçek yaşıyor, farklı şeyler görüyor, farklı şeyler hayal ediyor, farklı şeyleri zihninden geçiriyor... Cumartesi günü iki farklı hayat yaşıyoruz aynı yerde...Düşüncelerimiz, duygularımız, hayal ettiklerimiz, sevindiklerimiz ve üzüldüklerimiz birbirinden tamamen farklı... Demokrasi aslında herkesin farklı pencereden baktığı, farklı yaşadığı ve farklı bir gerçeği algıladığı dünyada, herkesin rahatça ve özgürce yaşayabilmesi demek...Ne zor değil mi, bir Pazar günü bu gerçeği bu ülkede anlatabilmek?..*****COLA VE CİPS OKULLARDA YASAKLANMALI MI?..7-8 yaşındaydım...Gözümün önünde şimdi ilk kola içtiğim günler...Yanımda sarışın bir arkadaşım vardı, “Coca cola gibisi yok...” demişti, Oysa Pepsi o zamanlar çok modaydı ve biraz daha şekerliyditadı...Evde daha çok Pepsi içildiğinden ben de Pepsi demiştim, o zamanlar...Sonra Cola daha fazla pazara egemen oldu...Amerikan yaşam tarzının sembolüydü gözümüzde Cola...Hamburger çips ve kola...Terli terli futbol maçı aralarında kola...Sinemda 5 dakikalık arada kola...Sandviçin yanında, yemeğin yanında kola...***Türkiye’ye giren kola, bizim de hayatımıza girmişti herşeyiyle...Oysa hayat değişiyor, aynı kalmıyor...Bir zamanlar Amerikan yaşam tarzının sembolü olan fast food hamburgecilerin gün gelip yavaş yavaş piyasadan çekileceğini söyleseler mümkün değil inanmazdım...Bir Paris gecesinde, güneyde Cite Universtaire taraflarında pek iyi kafe ve restoran olmadığından, bir Mc Donalds’a girmiştim...Hamburgerimi yerken, tepsinin üzerindeki kartonda tek tek gösterilenr Paris’teki Mc Donalds’ları saymaya koyulmuştum...28 tane kadar saydığımı hatırlıyorum 1980’li yıllarda... Sonra yavaş yavaş fast food’larla ilgili belgeseller çıktı ortaya...Obeziteye neden olduğu, kalp ve damar hastalıklarına davetiye çıkardığı falan...***Taksim’de ilk açılan Mc Donalds’a en trendy gençlik ve sosyete gelirdi ilk zamanlar...O kadar ki karşıdaki Kristal Büfe’yi yemiş bitirmişti Mc Donalds...Sonra adım adım çekildi piyasadan...Avrupa’da Amerika’da yalnız ve bekarlar gider oldu fast food hamburgercilere...Şimdi Cola’nın ve cipsin obezite yaptığı söylenerek Amerika’da ve İngiltere’de okullarda yasaklanıyor... Önceleri biraz direnilecek...Ancak bellidir ki bir süre sonra hayatın akışı galip gelecek ve cola içmek “in” olmaktan, çıkacak...***Cola ve cips konusunda Türkiye’de okullarda ne yapılacak merak ediyorum...Bu işin uzmanı bir dostum bana şöyle dededi geçenlerde:“Aslında o kadar sağlıksız şey var kmi yediğimiz... Doktorların büyük çoğunluğu da biliyor bu sağlıksız gıdaları...Ancak Amerika’da öyle bir gıda endüstrisi var ki, onların öyle bir loübicilik faaliyeti bulunuyor ki, kararlar ve sesler o kadar kolay çıkamıyor... Zaman gerekiyor...”Annesi kola içirmezdi de sinirlenirdim Ayşe Nazlı’ya...Artık birden fazlasını ben de içirmiyorum...Hayat değişiyor...Hayat değiştikçe alışkanrlıklar da değişiyor...Trendy markalar ve ürünler yerini başka şeylere bırakıyor...Sigaralar, sert içkiler, kolalar, kahveler...Yavaş yavaş hayatımıza elveda diyorlar...Nostaljik bir burukluk var içimde bu kolasız Pazar...
* Geçtiğimiz günlerde ağırlıkta kadınlar olmak üzere pek çok kişi Cem Özer’in ayrıldığı eşi Nurgül Yeşilçay’ın yeni ilişkisi ile ilgili “Nurgül benim kıymetlimdir, toza bulanırım yine de ona toz kondurmam. O böyle bir karar verdiyse ve mutluysa, bana ancak halt yemek düşer” sözleri üzerine konuşmaya başladı. Konuyu onların özelinden çıkarıp sormak istiyorum erkek ya da kadının ayrıldıklarında “mutlu ol yeter” tarzında bir medeniyete sahip olması aksini görmeye çok alışık olduğumuz için şaşırtıcı oluyor değil mi?Bence sevgili Cem Özer’de “didaktik bir topluma örnek olma, ona öğretme” duygusu var. Karından ayrıldığında, üstelik olay çok da yeni olduğunda hemen kalkıp “Ona toz kondurmam. Nurgül benim kıymetlimdir. Ben toza bulanırım da ona toz kondurmam” gibi köpüklü tepkiler göstermek, topluma rol model olma arzusundan kaynaklanıyor... Cem, bu ayrılıktan kendisine topluma ders vereceği, doğruları göstereceği mesajlar olduğunu sanıyor. Öyle olduğu için de eski karısının yeni ilişkisi hakkında, “fazladan konuşmalar” yapıyor. Oysa bir insan eşinden, sevgilisinden ayrıldığında mutsuz olur, kırık olur. Çok kısa bir zaman içinde eşlerden biri bir başkasıyla birlikte olunca, hayal kırıklığı katmerlenir. İnsan olmanın, etten kemikten, duygudan yaratılmanın doğal sonucu bunlar. Duygunu yaşa. Üzülüyorsan üzülmeyi yaşa. Bunda ayıp bir şey yok. Bir şey söylemek zorunda değilsin. Niye bir şey söylemek ihtiyacı hissediyorsun ki? Bunu düşündün mü hiç... Yeni ayrılmışsın, eski karın da başkasıyla yeni bir aşka yelken açmış. Şimdi durup dururken, “Ona toz kondurmam, kendim toza bulanırım” gibi laflar niye ediyorsun ki... Eğer illa bir şey demen gerekiyorsa “Mutluluklar dilerim” de geç. Kendi acını yaşa, kendini toparla, ayrılan parçalarını bütünle. Hayata yeniden merhaba de. Onun tozuyla senin bir alakan yok artık. Topluma örnek olacağım diye bu kadar zorlama kendini arkadaş... * Aksini çok görüyoruz yani ayrılınca kavgalar, suçlamalar, iftiralar, onca şey paylaştığın hayat arkadaşını düşman gibi görmeler... İlişki bitince yaşanan her şeyi yerle bir etmek, acı çektirmek istemek daha mı kolay geliyor kabullenmek için?Hayal kırıklığı denilen şey, hayallerin çok olduğu yerde olur Eylem’ciğim. Hayal varsa kırılır... Burada mesele, hayal kırıklığının olmaması değil. Hayal kırıklığını tevekkülle, sakinlikle karşılayabilmek... Meseleyi kendi içinde eritip, çirkinleşmeden, pisleşmeden, karşındakinin hakkına hukukuna saygısızlık etmeden, kirletmeden ve kirlenmeden bu işi geçebilmek. Ancak bu kolay değil. Kırılan egolar intikam alıyorlar. İntikamlar yeni intikamları tetikliyor. Ve bazen ağır bir savaş, hayatı tarumar ediyor. Her şey her söylendiği durumda çok kolay değil. Ancak yine de susulabilecek son ana kadar sabretmek ve tevekkülü keşfetmek gerekli.* Bu soruyu yanıtlar mısınız bilmiyorum ama benim yıllardır tanıdığım Reha Muhtar hiçbir ayrılığının arkasından konuşmadı ne özel sohbetlerinde ne de verdiği demeçlerde, yazılarında... Böyle davranmak karşınızdakine mi, kendinize mi, yaşadıklarınıza mı olan saygıdan?Konuşmadım ama, bu sadece benim güzelliğim değildi. Karşımdaki kadınlar bu “asaleti” tavırlarıyla beslediler. Gülşen’den ayrılırken şöyle yazmıştım:“Ayrılık kararını verdiğimizde yalnız değildik...Yanımızda ‘asalet’ vardı... Bazen hayat ve karşınızdaki sizi konuşmaya zorlar. O sırada tevekkülü elden bırakmayacaksınız. Konuşurken tevekkülle konuşacaksınız. Kapitalizmin insan ilişkileri acı ve acımasızdır. İnsanlıkla, kapitalizm arasındaki ayıraç ‘Tevekkülü ve yaşam bilgeliği’ni bilebilmektir.”* Bu sözlerin ayrılıkların ardından çirkinleşen herkese örnek olması dileğiyle...Beşiktaş takım kalitesinde Fenerbahçe’den üstün ama psikolojisi bozuk... * Bugün saat 19:00’da nefesler tutulacak çünkü futbolun kalbi Fi Yapı İnönü Stadı’nda atacak. Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin bugün kozlarını paylaşacağı derbi sizce nasıl sonuçlanır?Beşiktaş Perşembe gecesi Kiev karşısında kötü bir yenilgi aldı. Fenerbahçe maçını alamazsa, Beşiktaş’ta çanlar teknik kadro için çalmaya başlar. Beşiktaş hayatını bir parça normalleştirebilmek için Fenerbahçe’yi yenmek zorunda. Ancak Fenerbahçe de yoluna devam etmek için Beşiktaş’tan puan, hatta galibiyet almak zorunda. Fenerbahçe’nin Fi Yapı İnönü Stadı’na gelirken morali çok iyi. Beşiktaş tamamen moralsiz. Normal şartlarda bu maçın moral favorisi Fenerbahçe. Fenerbahçe şampiyonluk havasına girmiş. Yolunu açmış buldozer gibi gidiyor. Beşiktaş’ta hesaplar tutmamış. Lige havlu atmış, UEFA bitmiş ve bir tek Ziraat Türkiye Kupası kalmış. Takım kalitesinde birebirde Beşiktaş, Fenerbahçe’den üstün olabilir. Ancak futbolcuların şu andaki form durumları, takım olma hüviyeti ve moral kondisyon Fenerbahçe’yi kesin favori yapıyor.* Şampiyonluk yarışının gerisinde kalan Beşiktaş ile ligin ikinci yarısında bambaşka bir kimliğe bürünen Fenerbahçe’nin bu karşılaşmasına hangi futbolcular damgasını vurur sizce?Niang ve Alex... Mehmet Topuz da olabilir. Fenerbahçe kontr ataklarında çok iyi pozisyonlar bulabilir. Beşiktaş’ın defansı şu anda delik deşik. Solbek İsmail’in morali bozuk. Ferrari zaten forma giyecek durumda değil. Sivok’la, İbrahim Toraman yalnız kalacak Fener forvetleriyle. Fenerbahçe savunmayı sağlam tutup, hücuma çıkan bir takım. Beşiktaş bu futbolu ve dizilişiyle Fenerbahçe karşısında çok zorlanır. Guti çok iyi oynar, araya çok iyi paslar atarsa ve Beşiktaş golü erken bulursa, belki durum değişir. Kiev maçında çok iyi oynayan Quaresma’nın bugün yorgun olacağını düşünüyorum ve ondan tahmin edilenin aksine iyi bir futbol beklemiyorum. Çünkü Quaresma, Kiev maçını önemsiyordu. UEFA maçıydı o maç ve Quaresma’nın piyasa yapacağı maçtı. Fener maçına aynı konsatrasyonla çıkacağını hiç sanmıyorum.Beşiktaş takım olsaydı Üzülmez ve Toraman kavgası olmazdı* Beşiktaş’ta İbrahim Üzülmez’in sözleşmesinin feshedilmesi dengeleri bozdu. Beşiktaş yönetimi için çok zor bir karardı değil mi, bir tarafta 11 sene Beşiktaş’a hizmet etmiş olan kaptanları; bir tarafta disiplinden taviz vermek istemiyoruz dedikleri bir olay.İbrahim Üzülmez olayının Beşiktaş’ta gösterdiği bir gerçek var. O da Beşiktaş’ın toplanan bu kadar iyi futbolculara karşın bir “takım” olamadığı gerçeği. Takım olan takımda İbrahim Üzülmez, sedyede yatan ikinci kaptanı Toraman’a yumrukla saldırmaz. Demek ki Beşiktaş’ta futbolcular arasında bir takım ruhu oluşturulamadı. Takım değil Beşiktaş...Yıldız futbolcular topluluğu! Takım olsaydı, herkesin gözü önünde bu kavga olmazdı.* Hazır İbrahim Üzülmez konusu açılmışken siz de Beşiktaş kulübünde yöneticilik yaptınız. Sadece Beşiktaşlılar değil tüm futbol severler ikiye bölünmüş durumda, bir taraf yönetimin kararını desteklerken bir taraf İbrahim Üzülmez’e vefasızlık yapıldığı söylüyor. Sizin kişisel yorumunuzu öğrenmek istiyorum, siz hala yönetimde olsaydınız ve konu önünüze gelseydi nasıl bir tavır alırdınız?İbrahim Üzülmez’i kadro dışı bırakırdım. Durumu düzelene kadar süresiz. Ancak sözleşmesini feshetmezdim. Eğer futbolcuda düzelme görmezsem, sezon sonu jübile yapardım. Kaptan için süresiz kadro dışı bırakma seçeneği varken “sözleşme feshetme” ağır bir karar. Elbette bir ceza gerekliydi. Ancak burada İbrahim Üzülmez’in bütün futbolculuk kariyerine ceza kesiyorsunuz. Bu fazla...* Beşiktaş ligin 2.yarısında 17 maçın tamamını kazanır mı diye konuşuldu. Lig başladı Beşiktaş 3’te 3 yaptı puan kaybında... İlk 3 maçın 3’ ünü de kazanamadı. Derbilerin favorisi olmaz denilir ama Beşiktaş Fenerbahçe’nin karşısına kesinlikle kazanmalıyım diye daha hırslı mı çıkacak yoksa performansını olumsuz etkileyecek bir strese mi sahip olacak? Beşiktaş’ın psikolojisini analiz eder misiniz? Beşiktaş’ın psikolojisi bozuk.Yazık böyle bir takıma! Bu kadar iyi futbolcuyu alacaksınız ve hâlâ burada olacaksınız. İnanılmaz bir şey bu! Beşiktaş’ın tek tek bütün futbolcularını koyun bir yere karşılarına çıkacak takım bulamazsınız kolay kolay. Ama futbol böyle bir şey işte... En iyi futbolcularla değil, en iyi takımla kazanıyorsunuz maçları. Çok zor bir maç Beşiktaş için... * Bir tarafta Fenerbahçe’de 7 numaralı formayı giyen golcüsü Niang, diğer tarafta Beşiktaş’ın 7 numaralı silahı Quaresma... Hangi 7 numara üstünlük sağlar?Quaresma, Niang’dan çok daha üstün bir futbolcu... Ancak bugün bence Niang, Quaresma’dan daha gözde olacak.
Ne acıklı bir durum yaşanıyor günlerdir... Ne ibretlik bir durum yaşanıyor saatlerdir...Günlerdir özellikle bekledim, hiçbir şey yazmadım, izledim, gözledim...Riyakarlıkları izledim, korkaklıkları, zavallılıkları, her tarafı idare etme çabasını, sahici değil sanal el uzatma çalışmalarını...Soner dışardayken, Oda TV’nin başındayken, ailemle ilgili “O kadar haysiyetsizce, o kadar şerefsizce, o kadar yalan ve o kadar iftira dolu” haberle karşılaştım ki, “yalanın yarattığı üzüntüden, çocukların evden kaçırılırcasına götürülüp gösterilmemesinden ve üzerine yazılan onca rezillikten” sonra, babam sabah kalktı banyoya gitti...Banyoda başının döndüğünü farketti...Beyin kanaması geçiriyordu onu farketmedi...Sağ elini ve sağ tarafını doğru düzgün kullanamıyordu... Konuşamadığını, kelimeleri doğru telaffuz edemediğini hissetti...***“Şekerim düşmüştür” dedi, yalpalaya yalpalaya yatağa gitti...Şeker ilacını aldı, yiyecek bir şeyler verdiler, uzandı...Dinlenmeye çalıştı...Ne var ki, ne konuşmasındaki pelteklik yok oldu, ne sağ tarafındaki tutmazlık...Beyin kanaması geçiriyordu ama o beyin kanaması geçirebileceğini hiç düşünmemişti...Katharina Blum‘un Çiğnenen Onuru isimli romanda, kendi halinde bir kadın olan Katherina Blum bir gece partide tanıştığı birisiyle beraber olduktan sonra bütün hayatının mahvolduğunu görür...Tanıştığı kişi Baader Meinhof örgütüyle ilintisinden hareketle, bir gazeteci onun da terör örgütüne mensup olduğunu yazarak, çizerek, tanıdıklarıyla yalan yanlış röportajlar yaparak ispat etmeye çalışır...Kadının hayatı bitmiştir...Onuru gitmiştir...Bütün tanıdıkları, dostları, arkadaşları uzaklaşır, yapayalnız kalır, bir süre tutuklanır...Çıktığında artık hayatı çekilmezdir...Gazeteciyi röportaj vermeye çağırır ve röportaj verecekken, eline silahı alır ve öldürür...Katherina Blum çiğnenen onurunu kendince kurtarmıştır...Hayatı pahasına...***Babamı yoğun bakıma yatırdığımda annem bir tek şey söyledi kulağıma:“Bir yazı vardı dedi... O yazıya çok içerledi... Yazılanların hiçbirinin doğru olmadığını biliyordu... Çok kötü oldu... Ona morali çok bozuldu...” dedi...Zaten çocuklar “gösterilmemecesine alınıp götürülmüştü...”Çocuklarımı kaybederken, bir taraftan da babamı kaybetmek üzereydim...Babam yazılanlardaki yalanlara içerlemiş, çocuğunun acısını içinde hissetmiş, torunlarını kaybetmiş, beyin kanaması geçirmişti...***Çocuklarım yüreğimden kopartılmış, babam yoğun bakımda ölümle başbaşa kalmıştı...O gün “haysiyeti, şerefi, onuru, çocukları ve babası için” son raddeye kadar savaşmaya karar vermiştim...Baba olmak böyle bir şeydi...Erkek olmak böyle bir zorunluluktu...Benimle neden özel olarak böyle uğraşıyorlardı, yalan ve yanlış haberleri yayına sokuyorlardı...Daha da önemlisi benim özel hayatımdaki bu karışıklık, Soner’i manipülatif bir şekilde onlarca haber, yorum yazacak kadar, niye bu kadar ilgilendiriyordu, doğrusu anlamıyordum...Muhalif bir siyasi sitenin, benim özel hayatımla ne alıp veremediği vardı ki?..En ucuz magazin haberlerini aratmayan bir üslupla, neyin yayınını yapmaya çalışıyorlardı ki?..Bunun siyasi muhaliflikle ne ilgisi vardı...Ya da varsa bu ilgili neyin ilgisiydi?..***Suç unsuru gördükleri her yerde dava açtılar avukatlarım Soner‘e ve Oda TV‘ye...Ceza davası ve tazminat davası...Çocuklarım için, onların geleceği ve onuru için savaşacaktım...Yalanlara iftiralara, itibarsızlaştırmalara karşı çocuklarımın verdiği sevginin gücüyle savaşacaktım...Onların gözlerinin içindeki o pırıltı adına mücadele edecektim...Babamın yoğun bakıma giderken söylediği bir söz vardı bana...Bir vasiyet...“Sakın, çocuklarını bırakma oğlum...”***Oda Tv’ye baskın yapıldığında Soner ve Oda TV’ciler gözaltına alındığında bu sahneler geldi gözümün önüne...Bazı yazarlar benim yazılarımdan alıntılar yaptılar köşelerinde...“Yazma” dedim kendi kendime...“Yazacağın herşey gözaltı süresini etkiler... Sen yazma şimdi birşey...”Dün tutukladılar Soner’i...Halkı kin ve düşmanlığa sevketmekten ve Ergenekon’la bağlantıdan...Bu suçu işledi mi işlemedi mi bilmiyorum...Gerçek olan bir şey var...İşlememiş olmasını diliyorum...Çünkü benim çiğnenen onurumun, beyin kanaması geçiren babamın, yüreğimden kopartılan çocuklarımın davası mahkemelerde devam ediyor zaten...O davalar benim onurumla, haysiyetimle, babamın annemin ve ailemin şerefiyle ilgili konular...Yalanın ve iftiranın sonu yok...Onu yapanlar hakkında sonuna kadar, ailemin haysiyeti ve onuru için en ağır davaları açacağım...Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru gibi kendi onurumun çiğnenmemesi için bütün gücümü harcayacağım...***Soner’in tutuklanması herhalde benim için yazılan yazılardan olmadı herhalde...Benimkilerin davası sürüyor...Umuyorum ki Soner’in tutuklanması da Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru gibi bir durum değildir... Ümit ediyorum ki Soner’in bu tutuklamayla ilgili bir suçu ortaya çıkmayacak ve beraat edecektir...Bunu kendi onuru çiğnenmiş bir Katharina Blum olarak, gerçekten Soner için de arzu ediyorum...Onun suçsuz çıkmasını ve beraat etmesini Tanrı’dan diliyorum...İçimden, kalbimden ve ruhumdan...Eyyam yapmadan, oportunistleşmeden...Yalandan ve riyadan değil, gerçekten ve insanlıktan...Çiğnenen onurların yarattığı dramı, ancak onurları çiğnenmeye çalışılmış olanlar bilirler çünkü...***** SONER BENİM İÇİN BİR MUSTAFA BALBAY DEĞİL...Soner meselesinin düşündürdükleri: Soner’den ağzı yanan meslektaşlara: “Size yapılan haraket ve iftira başka, tutuklanma nedeni başkadır...Size yaptıklarından dolayı ‘Tutuklayın Soner’i diyemezsiniz...”Çünkü tutuklayanlar şimdilik size yaptıklarındar dolayı tutuklamış gözükmüyorlar...***Eğer Soner ve arkadaşları “bir talimat alarak, bir itibarsızlaştırma operasyonunun parçası olarak bu yazıları ve haberleri yayınlamışlarsa” bunu kanıtlama işi savcınındır...Eğer öyleyse sizin haysiyetinize yapılan saldırıyla, tutuklama nedeni birleşir...Aksi halde ortada geçerli bir neden yoktur...***Soner’den bir muhalif kahraman yaratmaya çalışan meslektaşlara:“Siyasi muhalefet, eğer kişisel itibarsızlaştırmalar, özel meseleler, insan onurunu ayaklar altına alan satırlarla eklemlenmişse, ona sadece siyasi muhalefet olarak bakılmaz...Soner muhaliftir ve bir muhalif olarak, sonuna kadar basın özgürlüğünün sınırları içinde mesleğini yapmalıdır...”Ancak, insan haysiyetini ayaklar altına alan satırlar yayınlanırken, “gazetecilik ve ahlak ölçülerinin yüksek olduğunu” söyleyen arkadaşların, “Ne yapıyorsunuz siz... Muhalefetle bunun ne ilgisi var... İnsanlara beyin kanaması geçirten haberlerin, evli kadınların başkalarıyla ilişkisi olduğuna dair haberlerin, siyasi muhalefetin neresinde durduğunu sormaları gerkemez miydi?..Günah değil mi bu yaptıklarınız” da mı diyemedi bu arkadaşlar?..***Keşke Soner Yalçın’ı Mustafa Balbay kadar umutla ve mutlulukla savunabilseydim... Soner’in de suçsuz çıkması için dua edeceğim, basın özgürlüğü açısından tüm hücrelerimle onu savunacağım...Ama Mustafa Balbay’ın içimde yarattığı sempati ve duygu yoğunluğu olmadan ne yazık ki...