Ankara; İstanbul gibi 'arsız bir şehir değildir!..'

Haberin Devamı

Havaalanına geldiğimde Ahmet (Çakar), Serhat (Ulueren) ve Savaş‘ın (Toprak) CİP salonunda oturduklarını gördüm...

Son Kale ekibi Ankara’ya gideceğiz, Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği‘nden “Medya Oscar’ları” ödülünü almaya...

Erman Toroğlu, Amerika’daki Oscar törenine katılacak, Elton John grubunun davetlisi olarak...

Son Kale’nin Oscar ödülüne çok mutlu olmasına rağmen, Okyanus üzerinde uçmakta olduğundan katılamıyor...

Kanaltürk CEO’su Fatih Karaca ile ben iki Kolej’li Ankaralı sayılıyoruz...

Havaalanında Ahmet Çakar ve Savaş (Toprak) başkentte, bekar evi tuttukları askerlik anılarını anlatıyorlar...

***


Epey hareketli günleri geçmiş Ankara’da bekarlık dönemlerinde...

Onu anlatıyorlar...

Oysa ben daha Atatürk Havaalanı’ndan dalmış gitmişim, bir Cumhuriyet Başkenti’nin üzerimde yarattığı derin izlere...

İstanbul’da 20 yıldır doğduğum yere birkaç kilometre mesafede yaşıyorum...

Kıyısında yürüdüğüm semtler, yaşadığım evler, çocukluk yıllarımın mutlu yazlarını geçirdiğim mahalleler hep...

Elbette İstanbulluyum bu yönümle...

Ne ki ben diğer İstanbullular gibi değilim...

Ankara’yı bir taşra kenti gibi görmem ben...

“En güzel tarafının İstanbul’a dönüşü olduğunu düşünmem ve hissetmem...”

***


İstanbul gece hayatının en ünlü markalarının sahipleri ve işletmecilerinin “Ankara kökenli” olduğunu bilirim...

Ne Lucca, ne Mia Mensa, ne Suchico, ne Black, ne Mangerie
hiçbirinin yanından geçemeyecek kadar “gustosuz kalmış zibidilerin” Ankara’yı küçümsemelerindeki gizli kalmış “arsızlığı” bilirim...

Gerçek şudur İstanbul “büyük paraların, şımartılmış yaşamların, vahşi orman kanunu rekabetlerin, sınırsız taleplerin yarattığı doymamış egozantrikliklerin, kapitalizmin insani değerlere uzak canavarlaşmış izdüşümleriyle” cillalanmış, “arsız” bir şehirdir...

Ankara, İstanbul gibi “arsız” ve sınır tanımaz “cüretkar”lıkta bir şehir değil, daha sıcak, daha sempatik, daha insani, daha mütevazi bir şehirdir...

***


İstanbul’un sanat, kültür ve sosyal hayatının ana karakterleri, genelde Ankara’nın kültürel imbiğinden geçmiş entellektüellerdir...

Ne ki megapolün paranın gücüyle cilalanmış cahilliği ve Başkent’e yönelik kompleksli “küçümseme”si, Ankara’yı hep merkezi otoritenin “uğursuz bir türevi” haline getirmeyi amaçlar...

Uçakta Ankara’ya doğru giderken bu düşünceler uçuyordu aklımdan...

İnsan bir şehirde mutlu yaşamışsa, o şehir insana güzel gelir...

Değişmez gerçekliktir bu...

Oscar töreni Rixos otelde yapılacaktı...

Otel Ankara’nın göbeğinde, benim yıllarca televizyon programı yaptığım ünlü Çölaşan-Barlas tartışmasını yaptırdığım TRT binasının tam karşısındaydı...

Eski Büyük Ankara Oteli...

Ankara’nın ortasına dikilmiş, yıllar yılı simgesi olmuş en büyük otel...

13 yaşında bir çocukluk arkadaşımın Bandırma’dan gelen annesiyle babasının kaldığı odaya gittiğimde, o otelin odasını ilk kez görmüştüm...

Kolej’in ortaokul balosu orada olmuştu...

Tıfıldık, yeni öğrendiğimiz dansları kız arkadaşlarımızla orada etmiştik...

İlk açık yüzme havuzuyla Ankara otelinin terasında tanışmıştım...

***


Oranın barında bakanların başbakanların arkasında haberler kovalamış, ilk kez o barda Milliyet gazetesi tarafından Atina’ya gönderileceğimin ipuçlarını almıştım...

Karşıdaki TRT binasını gören 16. katta güzel bir oda verdiler bana...

Odalar değişmiş, baştan aşağı cam olmuştu cepheleri...

Karşımda TRT binası duruyordu...

İşte yangın merdivenleri oradaydı...

Pazar geceleri sabaha kadar çalışır, metin yazar, montaj yapardım arkadaşlarımla...

Sabaha karşı 03’te, 04’te koridordan çıkar, o kapıyı açar, yangın merdiveninin orada durur sigara içerdim...

Karşıdan Anıtkabir gözükürdü...

Oradan “ilham” aldığımı düşünür, on onbeş dakika gecenin ayazında kendime gelirdim...

Baktım merdivenler ve sigara içtiğim bir metrekarelik yer, hiç değişmemiş aynen duruyordu...

***


Ahmet Çakar ve arkadaşları Tunalı Hilmi Çaddesi‘ne çıkardım...

Yarım saat yürüdük...

Fatih’in (Karaca) çocukluk evinden geçerken, evden kaçıp bilardo masasında sabahladığım “Kent Kahvesi” ve Kavaklıdere sinemasının oraya gelmiştim...

Pokeri öğrendiğim, okey attığım, briçte grand slemler denediğim, basıldığımda anneme babama diklendiğim Kent kahvesinin yerinde yeller esiyordu...

Hayat değişmiş, dünya değişmiş, Tunalı Hilmi değişmişti...

Bense ruhumun hiç değişmediğini farkettim...

Birazdan ödül törenine gidecektim...

O anda bir kez daha bu şehri çok sevdiğimi hissettim...

Paranın arsız lükslerine, Boğaz’ın muhteşem güzelliğine, İstanbul’un sınır tanımayan cazibesine karşın...

Tunalı Hilmi Caddesi’nde bir çocuğun “el değmemiş hayalleri” yaşıyordu...

Çocuksu hayallerin kirletilmemiş güzelliği, İstanbul’un sonsuz cazibesini bile aşıyordu...

Ertesi sabah erkenden İstanbul’a dönüyordum...

Hoşçakal Cumhuriyet’in Başkenti...

*****


MELİH GÖKÇEK BİR TWİTTER HASTASI OLMUŞ...

Bu Twitter denen “sosyal paylaşım” olayının, insanı etkisi altına alan inanılmaz boyutuyla Paris’te Ömür Gedik‘i gördüğümde karşılaştım...

Penelope Cruz‘un katıldığı Nine filminin galasına Paris’e gitmiştik...

Güneri Cıvaoğlu, ben, Ömür Gedik ve Ferhat Göçer...

Ne restoranda, ne cafede, ne otelde, ne caddede sokakta Ömür bir dakika durmadı, sürekli cep telefonundan mesajlaşıp duruyordu...

Twitter’a “ne yaptığını anlatıyor, bu arada Twitter’cıların da ne yaptığını saniyesi saniyesine izliyor...”

***


Çok güzel görünüyor başlangıçta...

Ne ki, Ömür’le beraber olan Ömür’le yaşamıyor...

Daha doğrusu Ömür onunla tam yaşamıyor...

Ferhat durumdan pek mutlu değil, ancak bir şey de söyleyemiyor...

Ömür, a babam, de babam Twitter’da mesajlaşıyor...

Önceki gece Melih Gökçek‘le konuşurken, baktım hastalık aynen Melih Gökçek’i de sarmış...

“31.800 takipçim var” dedi, “Bir iki güne kalmaz 32 bini geçerim...”

Sürekli onlarla mesajlaşıyor, mesajlaştığı şeyleri anlatıyor bize...

Gençler mesaj atıyorlar, o eleştiriye, küfüre, ironiye aldırmadan onlarla sürekli iletişimi sürdürüyor...

“Günde 1.5 2 saat geçiriyorum Twitter’ın başında...” dedi...

Savaş (Toprak) günde 100’den fazla twitt atan Melih Gökçek’in birbuçuk iki saatten fazla Twitter’da kaldığını düşünüyor...

Birbirlerini izleyebiliyorlar...

Ankara’dan dönerken havaalanında “Başkan bizimle beraber olduktan sonra da gecenin saat 02’sinden sonra Twitter’a girmiş” dedi...

“Medyadan arkadaşlarla beraberdim... Kusura bakmayın geç kaldım...” demiş Melih Gökçek gecenin bir yarısından sonra Twitter’daki izleyicilerine...

Medyadaki gazeteciler bile out, twitter’daki arkadaşlar in...

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı dahil, birçok ünlünün son durumu budur!..

DİĞER YENİ YAZILAR