8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesinde Reha Muhtar’la kadınlar üzerine sohbet ettik, daha doğrusu kadınlar üzerine söylenmiş sözleri konuştuk. Evet kadın olarak bizlerin halledilmesi gereken çok sorunu var ama ben bu Pazar sohbetinde kadın konusuna biraz keyifli, biraz eğlenceli tarafından bakmak istedim. İşte size kadınlar konusunda söylenmiş bazı sözler ve Reha Muhtar’dan gelen ilginç yanıtlar... * “Henüz yanıtlanmamış ve kadın ruhuyla ilgili otuz yıl süren araştırmalarıma karşın benim de yanıtlamayı başaramadığım çok önemli bir soru var; Bir kadın ne ister?”... Sigmund Freud İşte gerçekten büyük soru... Sizce bir kadın ne ister?Bir erkekten mi? Bir kadın bir erkekten her şeyini ister. Sevgisini, aşkını, erkekliğini, gücünü, parasını, karizmasını, çocuğunu. Ve bunları aldığında daha fazlasını. Daha fazlasının olmadığı durumda ise sıkılır kadın. Sıkıntısını erkeğine aktarır. Ve onları bulabileceğini düşündüğü başka yerlere kanatlanır. Bir yerde bulamaması, yakalayamaması lazımdır ki, kadın kadınlığını yaşasın. Arıza duruma düşebilsin. Hayatın normal ritmini yakalayabilsin. Kadına her şeyi veren adamlar, kadın için hiçbir zaman makbul adamlar değillerdir.* “Kadın kocasını daha az sevmeli fakat daha çok anlamalı; erkek, karısını daha çok sevmeli fakat anlamaya çalışmamalıdır.”... Oscar WildeYoksa kadını anlamaya çalışmamak yaygın bir uygulama mı? Kadının erkeğini daha fazla anlamaya çalışması, sevmesinden daha yararlı bir hareket. Oscar Wilde üstat doğru söylüyor burada. Çünkü kadının sevgisi çoğu zaman yok edicidir. Anlayışı ise destekleyicidir erkeği. Bir erkeğin kadınını sevmesi güzeldir. Anlamaya çalışması ise felaket. Çünkü bir erkek kadını anlayamaz. Kadını anlama ritmine girerse, kendi ritmi bozulur. Zikzaklar çizer. Altüst oluşlar yaşar. Kadının ritmine bir erkek ayak uyduramaz. Erkekliği biter, yıkılır gider. Kadın için doğru erkekler, kadının ritmine hiçbir şekilde girmeyen erkeklerdir. Kadın kendi zikzaklarından, zıtlıklarından beslenir. Bir erkeği bu zikzaklar ve zıtlıklar siler süpürür.* “Kadın her şeyi affedebilir fakat asla unutmaz.”... KonfiçyusMuhteşem bir hafızamız varsa bu bizim suçumuz mu, siz hiç yıllar sonra bile küçücük bir detayı unutan bir kadın gördünüz mü?Onun için “Ben karıma, sevgilime her şeyi söylerim...” diyen erkekler, dünyanın kaç bucak olduğunu zaman geçtiğinde görürler. Kadınına mümkün olduğunca az şey söylemek doğrudur, ancak bunun pratikte uygulama şansı yoktur. Sonunda her şeyi söyleyeceksiniz. Bedelini de ödeyeceksiniz. * “Sevilen bir kadın, dünyanın en güzel kadınıdır.”... BalzacSeven ve sevilen bir kadını ilk görüşte anlamak mümkün mü?Evet, hemen anlarsınız bir kadının sevdiğini. Ancak Balzac’ın söylediği farklı burada. Bir kadına sevdiğinizi hissettirirseniz, o kadın sizin için dünyanın en güzel kadını haline gelir diyor. Doğrudur... Ne ki, bir kadının sevildiğini hissetmesi erkeğin sevgisini gösterdiğini sanmasıyla mümkün olmaz. Kadının sevildiğini hissetmesinden kasıt, kadının ölçülerine göre sevilmektir. Bunu başaran erkek azdır. Mesela, kadın bir eğlence mekanına gittiklerinde yanında oturup ona mukayyet olduğunu sanan erkeğin kendisini sevdiğine inanmaz. Oysa erkek böylece kadına sevgisini gösterdiğini sanır. Kadın için o gece kulübünde erkeğinin kendisini sevmesi, onunla en çılgın dansları başka hiçbir kadına bakmadan etmesidir. Sonra da sabahlara kadar sevişmesi...* “Erkekler, kadınlara istediklerini söylerler; kadınlar, erkeklere istediklerini yaparlar.”... DE SEGURBu “dünyayı erkekler, erkekleri de kadınlar yönetir” sözünü hatırlatıyor... Ne dersiniz bu konuda?Muhteşem bir söz... Erkek konuşur, kadın yapar. Erkek yönettiğini sanır. Kadın yönetir. Erkek isteklerini sıralar. Kadın istediklerini yapar.* “İnsan gerçekten severse, onun gözünde dünyadaki bütün öteki kadınlar kesin olarak manasını kaybeder.”... Oscar Wilde Günümüzde ne kadar geçerli bu bakış açısı ? Erkek gerçekten severse, dünyadaki bütün kadınlar kesin olarak manasını kaybetmez... Oscar Wilde zamanında böyle olabilir. Erkeğin sevgisi başka kadınları manasız kılmaz, kılmamalıdır gerçek bir sevgide. Ayrıca bir erkeği sevmek de kadının gözünde diğer erkekleri manasız kılmaz. Kimse kendini aldatmasın...“Neler oluyor bize... Bize neler oluyor gülüm?” şarkısını söylersiniz sonra...* “Kadın, insanın gölgesi gibidir; kovalarsanız kaçar, kaçarsanız kovalar”... Chamfort Kadını gölge gibi görürsen, kaçma ve kovalamadan ibaret olur tabii hayat öyle değil mi? Şimdi tam olarak öyle olmasa da... Kesin olan bir şey kadının, üstüne fazla düşen yalak adamlardan hiç hoşlanmadığıdır. Bırakın kadınlar sizi istesinler. Erkeklerin anlamadığı, bazı organlara yönelik salaklıklarından kavrayamadıkları gerçek budur. Kadınlar, ilk başlarda üzerlerine düşmeyen erkekler arasından ilgi duyacaklarını seçerler. Ya da ilgiyi çok dozunda tutanlardan... Öyle trene bakar gibi bakan hanzoların şansı olmaz. Çünkü kadınlar, yiyecek gibi bakan adamlardan korkarlar, üstlerine fazla düşenlerden sıkılırlar.* “İyi bir kadın bir erkeği etkiler , zeki bir kadın onda ilgi uyandırır , güzel bir kadın büyüler , anlayışlı bir kadın ise ona sahip olur.”... Helen Rowland Bunu bir de erkeklere uyarlar mısınız? Yani nasıl bir erkek etkiler, ilgi uyandırır, büyüler ve sahip olur?Helen Rowland’in sözünü izninle açmayayım Eylem’ciğim. Söz genel olarak doğru bir söz. Ne ki bu sözün açılımını yapmak, gizemi biraz fazla açmak anlamına gelir. Bu doğru değil... Şu kadarını söyleyeyim bari... Bir erkeğe ilk sahip olan annesidir. Bir erkeğe ikinci defa sahip olacak kadın da annenin yerine geçecek kadın olacağına göre, gerisini siz getirin... Sorunun ikinci kısmına hiç yanıt vermeyeyim... Ben ne bileyim Eylem’ciğim, bir erkek nasıl bir kadını etkiler, ilgi uyandırır, büyüler ve sahip olur? (gülüyor)* “Bir kadın olmadan yaşanmayacağı doğru değildir. Bir kadın olmadan yaşanmış olunmaz sadece”... Karl Kraus Benim için söz burada bitiyor. Bu cümle üzerine başka ne söylenebilir?“Bir kadın değil...” Birçok kadın hayatından geçmeden bir erkek; gerçek bir erkek halini almaz...
Tutuklandığın günden bu yana tam iki yıl geçmiş...Küçücük çocuğunu arkanda bırakıp, giderken Tanrı’dan tek bir şey dilemiştim...“En yakın zamanda suçsuzluğun ortaya çıkar da serbest kalırsın inşallah” demiştim...Suçlu çıkmadın, suçsuz da çıkmadın ne ki hapishaneden de çıkamadın...İki yıldır orada öyle yatıyorsun...Şimdi Tuncay’la da ayırmışlar seni, hücrede yalnız kalıyorsun...***Sevgili Mustafa,Dışarlardan içerlere doğru ahkam kesmek kolaydır biliyorum...Gel bir de buralardan bak da öyle konuş demek gelir insanın içinden... Oralarda ne kadar yalnız kaldığını bilmiyorum...Ancak dışarda yalnız değilsin bunu biliyorum...Bugün senin için buluşacak Ankara’da bir sürü meslektaş...Yazdığın kitap dağıtılacak, sana olan sevgi paylaşılacak...Paylaşıldıkça çoğalacak o sevgi...***Özel bir insan olduğunun sanırım farkındasın...Dışardaki gördüğüm herkes seni seviyor...Senin için kötü söz söyleyene hemen hiç rastlamadım...Hep bir sempati, hem bir destek psikolojisi egemen benim çevremde... Gün hava atma günü değil...Gün ucuz kahramanlıkların günü de değil...Ne ki vicdanlardaki sızılar, kahramanlıkların fiyatıyla, pahalısıyla, ucuzuyla ilgilenmezler...Sen vicdanlarımızda bir sızısın arkadaş...Arkadaşım olduğu için sızısın...Dostum olduğun için sızısın...Suçun belli olmadığı, suçlu mu suçsuz mu hükme bağlanmadan tutuklu kaldığın için sızısın...Kabul sen benim arkadaşımsın; suçlu çıksan da sızlayacaktı bu vicdan...Ne ki çevre de öyle...Koşulsuz sızlıyor ve seviyor seni çevredeki her insan...Bir insan tutuklu kalsa bile yalnız kalmamalı...Ne sen, ne Tuncay yalnız başına bir hücrede kaderine bırakılmamalı...***Bugün 5 Mart...Senin tutukluluğunun ikinci yılı...Yavrularını arkanda bırakıp gittiğin günün üzerinden iki koskoca yıl geçti...Kadere bak; sen gittikten sonra ikizlerim dünyaya geldi... Sen içerdeyken, bir ara kadersizlik 1.5 ay göremedim çocuklarımı...Dünyaya ve Tanrı’ya nasıl haykırdığımı bir ben biliyorum bir de Tanrı...Sevgili kardeşim;Sense iki yıldır doğru düzgün öpüp, koklayamıyorsun o güzelim yavrularını...Biraz sabır kardeşim Mustafa...Elbet geçecek bu günler de...Bak...Dağlarına bahar gelmiş memleketinin...Çocukların baharı teneffüs ediyorlar Musta-fa’m...İçlerine çekerek babalarını...“Haberin var mı taş duvar?.. Demir kapı kör pencere...Yastığım ranzam zincirim...Uğruna ölümlere gidip geldiğim...Zulamdaki mahsun resimHaberin var mı...Görüşmecim yeşil soğan göndermiş...Karanfil kokuyor cigaram...Dağlarına bahar gelmiş memleketimin...Dağlarına bahar gelmiş memleketimin...”*****BUGÜN CUMARTESİ...Bugün Cumartesi...Çocukluk yıllarımın iple çektiğim tek günü...O gün tatilin ilk günüdür...O gün önünde koskoca bir Pazar, koskoca bir Cumartesi-Pazar vardır...Cumartesi tatlıdır...Huzurlu ve rahattır...Alışverişi keyifli yaparsın...Sinemaya giderken, sonrasına gerilmezsin...Akşama hazırlanırken, ertesi sabahı dert etmezsin...***Ne Pazartesi sendromu, ne ev ödevini yetiştiremedim kaygısı...Hafta sonunda izlenecek maçların tansiyonu...Sevgiliyle hafta sonu buluşmalarının beklemenin romantik heyecanı...Gece gidilmesi düşünülen Cumartesi mekanlarının arsız cereyanı... Ve Pazar günü yenilip, içilip, keyiflenilecek bir tatilin gamsız hayali... Cumartesi bunların hepsi ve daha fazlasıdır...***Ne acıdır, haftanın en mutlu gününde, maphuslardan, tutuklu arkadaşlardan, ne olacağını bilemediğim kaygılardan mülhem bir yazı kaleme almak...Cumartesiler böyle olmamalı...Bizler, çocuklarımıza böyle Cumartesi’ler bırakmamalıydık...En azından Cumartesi’ler mutlu olmalı, umutla yaşanmalı...Hoşgeldin Cumartesi...*****KADINLARLA İLGİLİ SORALARA YARINKİ CEVAPLARIM...Eylem Doğan, yarınki Pazar Vatan ilavesi için kadınlar hakkında söylenmiş birbirinden ilginç sözler derleyip sorular sormuş...Sorulardan biri aynen şöyle:“Oscar Wilde demiş ki; ‘Kadın kocasını daha az sevmeli,Fakat daha çok anlamalı...Erkek karısını daha çok sevmeli,Fakat daha az anlamalı...’Ne diyorsunuz bu söze Reha Bey?..”***İyi okuyun sözleri ve itiraz etmeden bir daha düşünün...Ben şöyle cevapladım Eylem’in sorusunu:“Kadının erkeğini, sevdiğinden daha fazla anlamaya çalışması daha yararlı...Çünkü kadının sevgisi zoğu zaman yok edicidir...Bir erkeğin kadını sevmesine gelince bu çok güzeldir...Kadını anlamaya çalışması ise felaketle sonuçlanır...Çünkü bir erkek kadını hiçbir şekilde anlayamaz...Kadını anlama ritmine girerse erkeğin ritmi bozulur...Zikzaklar çizer...Alabora olur...Bir erkek kadının ritmine ayak uyduramaz...Erkekliği biter, yıkılır gider...Kadın için doğru erkek, kadının ritmine hiçbir zaman girmeyen erkektir...Kadın kendi zikzaklarından ve zıtlıklarından beslenir...Bir erkeği bu zikzakar ve çıtlıklar siler süpürür...”***Sorulardan sadece biri bu...Eylem kadın erkek ilişkileriyle ilgili birçok ünlü adam ve kadından, felsefi sözler bulup, bana sordu...Yanıtları yarın Pazar Vatan’da okuyacaksınız...
Ankara’nın esintili bir yaz gecesinde, açık havada oturup uzun uzun sohbet ettiğimi hatırlıyorum şimdi Uğur Mumcu‘yla...“Rabıta örgütünden” giriyor, İslami sermayenin dünya çapındaki karanlık ve gizli ilişkilerinden başlıyor, MİT’e ve PKK’ya sıçrıyor, oradan yeraltı dünyasının ünlü kabadayılarının akçeli ilişkilerinin seceresini ortaya çıkarıyordu... Bu adam, bu kadar çok gizli kapaklı ilişkiyi, bağlantıyı, ismi, örgütü nereden biliyor diye düşünüyordum...O konuştukça, yaz gecesinin Ankara’sında, isimleri ve bağlantıları aklımda tutmaya çalışıyordum...O kadar hızlı ve ezberlemiş bir şekilde üstünden geçiyordu ki, takip etmekte zorlanıyordum...Atladığım bir kısmı da sormaktan utanıyordum...“Bunu da mı bilmiyorsun?..” diye bakmasından ürküyordum...O kadar çok ismi ve bağlantıyı biliyordu ki, bir başkasının onun bu araştırmacı gazeteci dünyasının içindeki olayları ezbere bilemeyeceğini aklından bile geçirmediğini düşünmüştüm...Onun için soru sormadan, mümkün olduğunca söylediklerini aklıma yerleştirmeye çalışmıştım... ***Bildiğim bir gerçek vardı Uğur Mumcu’yla ilgili...Uğur Mumcu yaptığı işe adını ilk koyan gazeteciydi...“Araştırmacı gazeteci...”İslami yayılma için dünya çapında çalışan Rabıta örgütünü de araştırırdı, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenciyken, nişanlısı üzerinden MİT’le bağlantılarını da...Gazetecilikteki araştırmayı bir örgüt stratejisiyle değil, araştırmacı gazeteci sorumluluğu ve özgürlüğüyle yapardı...Mumcu için MİT’le PKK ilişkisi de haberdi...Rabıta örgütünün İslami yayılış öyküsü de...Haber, bilgi ve araştırma ayırmazdı... Bir örgüt stratejisinin ulaşmak istediği bir hedef için değil, araştırmacı gazeteciliği hedeflediği için araştırırdı...***Öldürüldükten yıllar sonra oğlunun ve kızının röportajlarından, öğrendim ki oturdukları dairelerinin karşısında tuttuğu bir başka dairede, sabahtan akşama kadar kitaplar arasında çalışıyor, bağlantıları ve karanlık ilişkileri çözmeye çalışıyordu...Uğur Mumcu, çalışması, haberleri, yazıları ve kitaplarıyla Türkiye’de birçok gazeteciye örnek oldu...Dün gözaltına alındıklarında Nedim Şener‘i ve Ahmet Şık‘ı izledim...Ne kadar da Uğur Mumcu’nun stiline ve silüetine benziyorlardı...Onun gibi her konuyu araştırmaktan çekinmeyen bir araştırmacı gazetecilik ruhu...Darbe günlüklerini yazmaktan çekinmeyen bir gazetecilik sevdası...Arkasından İmam’ın Ordusu‘nu kitap yapabilmeye cesaret eden bir gazetecilik nosyonu...Hrant Dink‘i öldüren gerçekleri ortaya çıkartacak kadar namuslu bir gazetecilik çabası...Hanefi Avcı‘yla çalışacak kadar önyargısız bir gazetecilik ruhu...***Ne kadar da çok Uğur Mumcu’ya benziyorlardı Nedim Şener’le, Ahmet Şık...Bilmiyorum elbette, savcının mahkemenin elindeki belgeleri...Ne ki gözaltına alındıkları andaki görüntüleri, vicdanımda ağır sızıntılar yarattı...Ne kadar da “yalnız”, ne kadar da “tek başınaydılar...”Bilmiyorum elbette mahkemedeki belgeleri ve bilgileri...Ne ki vicdanım sızlamakta işte, araştırmacı gazetecilerin “yapayalnız” götürülüşlerine... ***BU BİR VİCDAN YAZISIDIR!..Savcının bildiklerini bilemem...Nedim Şener‘i de Ahmet Şık‘ı da pek yakından tanımam...Ne ki kitaplarını bilirim...Kitap yazma biçimlerini sezerim...Kitaplarından ve kitap yazma biçimlerinden...Hayattaki duruşlarından...Son olaylarda adları telaffuz edilince, kabaran isyan biçimlerinden...Hatta gözaltına alındıklarında gösterdikleri tavır ve davranıştan...Nedim Şener ve Ahmet Şık hakkında vicdanım bana tek bir şey söylüyor...Onlar Uğur Mumcu gibi olmak isteyen gazetecilerdir...***Savcının bildiklerini bilemem...Mahkemeye sunulan belgeleri de okuyamam...Ne ki ben gazeteciliği bilirim...Gazeteciliğin yapılış şekillerini de...Hangi ürün bir gazetecinin elinden çıkma üründür?..Hangi ürün gazetecilik dışı faaliyetleri kapsayacaktır?..Bunları tahmin ederim...İnsiyaki olarak sezerim...Altıncı hissimle hissederim...Sezgilerimle gözlerim...Nedim Şener ve Ahmet Şık türü gazeteciler, “Uğur Mumcu’nun araştırmacı gazetecilik” ilkelerini idealize ederler...***Nedim Şener, Hrant Dink cinayetindeki ihmalleri ortaya çıkartmış gazetecidir...Ahmet Şık, Nokta dergisinde Darbe Günlükleri haberini yazmış gazetecidir...O gün Darbe Günlüklerini yazan bir gazetecinin, bugün İmam’ın Ordusu diye kitap hazırlaması, araştırmacı gazeteciliğine örnektir...Elbette savcının elindeki bilgileri bilemem...Fakat, adının karışmasıyla birlikte “Beni Ergenekon çemberine sokmak istiyorlar” diye feryat edip, reaksiyon gösteren, dava açan Nedim Şener örgütsel değil, “yalnız” bir gazetecidir vicdanımda... Tavrından, reaksiyonundan, yazdıklarından, yazacaklarından, hatta gözaltına alınışından, hissettiklerim ve sezdiklerim bunlardır...***Bu arkadaşları gözaltına alan belgeler ve kanıtlar nedir çıkacak elbet...Vicdanım çıkacak belgelerden önce bir kanaat oluşturdu bile...Bir gazeteci çoğu zaman sadece bir gazetecidir... Gizli kapaklı şeyleri sadece gazeteci olduğu için ortaya çıkartmak ister...Arkasında hiçbir örgüt ya da gizli bir amaç yoktur... Bir gazeteci çoğu zaman sadece gazetecidir... Biliyorum böylesine kirli bir dünyada, para, iktidar ve güç savaşlarının egemen olduğu bu kirli düzende...Manipülasyonun peynir ekmek gibi satıldığı, her haberin ve yazının arkasında gizli emellerin köpürtüldüğü çıkarlar dünyasının rezilliğinde, bir gazetecinin sadece gazeteci olduğuna inanmak çok kişiye zor geliyor...Kimse böyle bir saflığı ve temizliği inandırıcı bulmuyor...Oysa gazetecilerin bazıları sadece gazetecidirler ve böyle olmaktan onur duyarlar...Onlar idealize ettikleri yaşam biçimlerinden gizli bir gurur duyarlar...***Orhan Veli‘nin şiirlerinden duyduğu gibi;“Eskiler alıyorum,Eskiler alıp yıldız yapıyorum...Musiki ruhun gıdasıdır...Musikiye bayılıyorum... ***Şiir yazıyorum,Şiir yazıp eskiler alıyorum...Eskiler verip musikiler alıyorum...***Bir de rakı şişesinde balık olsam...”***Gün namusuyla sadece gazetecilik yapmaya çalışanların Nedim’e, Ahmet’e ve onun gibilere şiirler yazması gereken gündür...
Erbakan uzlaşmacı değildi, ama uzlaşmacı görünürdü...Tayyip Erdoğan uzlaşmacı değil ve uzlaşmacı gibi de görünmek arzusunda değil...Erbakan, söylemek istediği zinde güçlere “ters” gelecek şeyleri esprili bir dille kırmamaya özen göstererek yapardı... Tayyip Erdoğan, “Kişisel samimiyet ve bildiğini haykıra haykıra okuma” tavrını sevmekte...İroni ve espri Erbakan’ın zorda kaldığını ve sıkıştığını hissettiği zamanlarda sevdiği, sık başvurduğu bir üsluptu...Erbakan böyle durumlarda, espri veya ironiyi değil, posta koymayı tercih ediyor...***Erbakan gergin olduğunda espri üretirdi...Tayyip Erdoğan gergin olduğunda, “tavır” koyuyor...Erbakan rahatladığında ciddileşirdi...Tayyip Erdoğan rahatladığında yumuşayıp gülümsüyor...Erbakan askerlerle ve “acayip” şeyler söylese bile muhataplarıyla çatışıyor gözükmekten kaçınırdı...Tayyip Erdoğan, askerle veya değil, kafasına yatmıyorsa, İsrail Cumhurbaşkanı da dahil muhabatabıyla “One minute” deyip çatışmaktan çekinmiyor...Erbakan, kendi bildiğini okurken görüntüde uzlaşı arardı...Tayyip Erdoğan kendi bildiğini okurken, görüntüde kendi bildiğini okuduğunun bilinmesini istiyor...***Erbakan çok partili Türkiye demokrasisinde bir ilkti...Adımları ürkek, başına gelmişlerden tecrübeliydi...Tayyip Erdoğan çok partili Türkiye demokrasisinde geldiği cenahın ilki değil...Erbakan’ın başına gelen tecrübelerden, Özal’ın cesaretinden harmanlı bir siyaset güdüyor...Erbakan ürkekti...Tayyip Erdoğan karşısındakini ürkütüyor...***Erbakan’ın arkasında ona rüzgar veren bir uluslararası konjonktür yoktu...Erdoğan’ın arkasında var ve o bunu “çok iyi” kullanıyor...Erbakan’ın “Cemaatle” ilişkileri limoni ve mesafeliydi...Tayyip Erdoğan’ın cemaatle ilişkileri “bir elmanın iki yarısı gibi” değil...Ne ki limoni ve mesafeli hiç değil...“Beraber yürüyor bu yollarda...”***Erbakan koalisyon yapmak ve “ağız kokusu” çekmek zorundaydı...Tayyip Erdoğan tek başına iktidar ve yürümesi gerekliliğini düşünüyor, yürüyeceği kadar...Erbakan, 28 Şubat’taki dokuz saat süren toplantıda fazla direnmedi, daha fazla savaşa doğası müsait değildi...Tayyip Erdoğan 27 Nisan’da direndi...Cumhurbaşkanı seçtirirken de... Erbakan’ın uluslararası destekleri sınırlıydı olsa olsa Alman desteğinden söz edilebilirdi...Tayyip Erdoğan Alman değil, okyanus ötesi destekleri önemsiyor...***Hiçbir iktidar basına karşı pek “demokratik” olmadı bu ülkede...Ne ki Erbakan medyayla çatışmayı göze almadı veya düşünmedi...Tayyip Erdoğan basına meydan okumayı “polikasının doğal bir tezahürü saydı...” Erbakan Türkiye’de “derin güçlerle” uzlaşmassa ne olacağını bilmiyordu ve uzlaştı...Tayyip Erdoğan, “uzlaşırsa ne olacağını Erbakan örneğinden biliyor” ve uzlaşmamayı seçiyor...*****ADNAN POLAT GEÇEN HAFTA EN YAKINLARINA NE DEDİ?..Yakınlarına “Siz beni gelecek sene görün” diyordu Adnan Polat...“Eski günlerdeki gibi Florya’da yatıp Florya’da kalkarım...Bu takımı nerelerden nereye götüreceğimi herkes bilir... Önümüzdeki sezon görecek bunu herkes...”Geçen hafta bu sözleri en yakınlarına söylerken, “Futbol Şubesi Sorumlusu olduğu eski günlerdeki gibi Florya’da yatıp kalkarsa, Galatasaray’ı yine şampiyon yapacağını” düşünüyordu Adnan Polat... ***Oysa sevgili dostum artık futbol şubesi sorumlusu değil...Çok daha ötelerde “Galatasaray’ın Başkanı” artık o senelerdir...Ne eski günlerdeki gibi, genç, cevval, korkusuz ve sınırsızdır...Ne de sabah akşam Florya’da yatarak “Başkan”lık yapacak kadar duyarsız...Galatasaray’ın Başkanı sabah akşam Florya’da yatmaz...Florya’da yatıp başarı getirecekleri tespit eder onları denetler...Galatasaray’ın Başkanı, Galatasaray’ı yönetir Florya’yı değil... ***Kendiniz Florya’yı yönetirseniz ancak Galatasaray’a başarı gelir diye düşünmeye başlarsanız, zaten oyunu kaybedersiniz...Dün geceki maçtan sonra Polat dostum hala Florya’ya gitmeyi düşünüyor mu bilmiyorum, ancak Galatasaray’da düğmelere basılmıştır artık...Ünal Aysal ismi piyasaya sürülmüş, 100 milyon dolarlık paketlerden sözedilir olmuş, İnan Kıraç’tan, Faruk Süren’e, Ali Dürüst’ten nihayet Ünal Aysal’a herkes hareketlenmiştir...***Galatasaray önümüzdeki sezon Avrupa’da yok...Bu kesindir...Ligde ilk dörtü yakalaması imkansız...Kupada elendi...Ortada takım yok...Teknik kadronun devamı imkansız...Yönetim birbirinin gözünün içini oyuyor...Avrupa’da oynamayacak takıma kimi transfer edeceksiniz?..Hoca olarak kimi bulup getireceksiniz?..Arena Stadı’nda, ne maçı oynayacaksınız?..50 bin kişiye sadece Türkiye ligi mi seyrettireceksiniz?..***“Karanlığın en koyu anı, aydınlığa en yakın olduğu andır...”Galatasaray’da her şey zifiri karanlığa işaret ediyor...Yepyeni bir başlangıç şarttır Galatasaray’da... “Karanlığın en koyu anı, aydınlığa en yakın olduğu andır...” sözünü doğrulatmak için...*****NURGÜL YEŞİLÇAY İÇİN, CEM ÖZER’İ ÜZMEK İSTEMEDİM...Haftada bir Pazar Vatan eki için Eylem Doğan, haftanın ilginç bulduğu olaylarından sorular derleyerek benimle röportaj yapıyor...“Nurgül Yeşilçay’dan ayrıldıktan sonra Cem Özer’in sözlerini” almış bana sormuş kız...“Cem Özer, kendim toza bulanırım ona toz kondurtmam diyor... Siz ne düşünüyorsunuz?..” diye sormuş...Başkalarının zor günlerinde hariçten gazel okumayı kendimde hak görmem... Onlara “şöyle yap böyle yap” türünden, hiçbir damara değmeyen akıllar vermeyi de aklımdan geçirmem...***Eylem’in sorusunu yanıtlarken şöyle dedim içimden...“Sakın, birilerine ahkam kesiyor gibi laflar etme... Sadece Cem Özer’e kendisini üzmemesi için, Quantum’dan rahatlatacağına inandığın şeyler söyle, eğer söyleyebilirsen...”Röportajda Eylem’e dedim ki, “Sevgili Cem Özer, bir ayrılık sürecinde kendinden çok karşı tarafı düşünerek, ya da düşündüğünü söyleyerek, anlamsız bir yük alıyor üzerine... Ayrılmışın artık... Bırak şu anda başkasının tozunu toprağını, kendi acını yaşa, ruhunla barış, huzura kavuş...”Söylediğim Quantum tekniklerinde çok anlatılan, “Başkalarının yüklerini kendi üstüne alarak, kaldıramayacağı yükler altında ezilmeyi önleme ve bireyselliğini hissetme” dürtüsüyle alakalı...Benim Cem Özer’e veya Nurgül Yeşilçay’a akıl öğretecek bir havam ve pozisyonum yok... ***Kendimde de çok gördüğüm, çevremde çok sık rastladığım “Başkalarının yükünü üzerine alma hastalığına” dikkat çekmeye çalıştım sadece...Dün bir tanıdığım oturduğum kafede yanıma geldi...“Ne kadar stresli ve gergin günler geçirdiğini” anlattı... Niye dedim...“Aileme bakıyorum” dedi... “Kaç kişi ailen” dedim...“7-8 kişi var bakmak zorunda olduğum kardeşlerim var” dedi...“Kaç yaşında kardeşlerin” dedim...“En küçüğü 23 yaşında... Birisi ikinci üniversiteyi okuyor... Benim onlara bakmam lazım...” dedi...“Sen başkalarının yükünü bu derece kendi üzerinde hissettikçe, kendi yükünün altında ezilirsin... Bunu terketmelisin...” dedim...Bakıyordu derin derin yüzüme... Durum bundan ibarettir...Sevgili Cem Özer ve Nurgül Yeşilçay’a laf söylemekle ilgisi yoktur...
Haber bültenini alalı daha 6-7 ay olmuştu, ama bülten almış başını gidiyordu...Dört ayda zirveye oturmuş, her geçen gün izleyici sayısı artarak bir fenomen olmaya doğru gidiyordu SHOW haber bülteni...Dört Haber Müdürü bir de Yurt Haber Müdürü’nden oluşan 5 kişilik bir editoryal kadrom vardı...Altyazılar ve çarpıcı görüntülerle olayı “evlerin ta içinde hissettirmek” işimizdi...Bir taraftan da gırgır şamata gırla giderdi aramızda...***Hayatı, haberleştirdiğimiz aktörler kadar ciddiye almazdık...Haberi hep haber gibi vermeyi düşünürdük...“Kimin ne hesabı var o bizi ilgilendirmez!..” derdik... “Biz haberimize bakarız...”Bir Genel Yayın Yönetmeni için 37 yaş çok genç bir yaştı...Hele Türkiye gibi, kan, intikam ve barut kokularıyla harmanlanmış iktidar mücadelesinin acımasızca verildiği bir ülkede...“İrtica” tehlikesinin gündemi sarstığı günlerdi... Gün geçmiyordu ki bir kaset, bir olay peydahlanmasın...Hayatımda tek güvendiğim duygum vicdan duygumdur...Bir noktada “mutlaka bana dur” der, egomun patlamasını engeller...Hayatı adil okumamı öğütler...Haksızlık yapmamayı içten içe tetikler...***İlk gençlik yıllarım “solcu”lukla geçmişti...Erbakan‘ın Milliyetçi Cephe hükümetlerinin benim ve kuşağım üzerinde pek “sempatik” etkileri olduğu söylenemezdi...Üstelik Erbakan, Ecevit‘le Kıbrıs harekatını yaptığı koalisyonu bozduğundan, hakkında “irticacı” diye sürekli yazılıp çizildiğinden bana o yıllarda pek sempatik gelmezdi...Ne ki, Erbakan Başbakan’dı ve ben hayatta hiçbir zaman seçimle gelip Başbakan olmuş bir kişiyi “küçümseme” hakkını kendimde görmezdim...Ankara Temsilcisi bir gün telefon açıp “Erbakan sizin haberlerinizin kamuoyunda çok etkili olduğunu düşünüyor ve sizinle bir akşam yemeği yemek istiyor...” dediğinde, “Vay anasına” demiştim, “Demek SHOW Haber bu noktaya kadar geldi...”***Erbakan çevresinin, “Bunlar özellikle bizim aleyhimize haber yapıyorlar...” lafına pek itibar etmemiş, bu fenomen adamı ve ekibi kendi gözleriyle görmek istemişti...Başbakan ve SHOW Haber ekibi akşam yemeği yiyecektik...Konu neydi?..Hiç...Başbakan Erbakan ekiple tanışmak istemişti...Milli Selamet Partisi‘nde yakın tanıdığım, “dostum” dediğim tek bir etkin milletvekili vardı...Abdullah Gül...Dediler ki Hoca, Abdullah Gül’le yakınlığımı bildiğinden, onu da kendi ekibinden yemeğe çağırmıştı...Yemekte Abdullah Gül’ün olduğunu duyunca rahatlamıştım... TRT yıllarından bu yana, ne zaman başım sıkışsa onu yayına çağırırdım...Hiçbir zaman başına kötü bir sürpriz gelmemiş, bir tuzakla karşılaşmamıştı yayınlarda...“Bir şey olursa o devreye girer, ortamı yumuşatır... Benim hiçbir şeyi kötü niyetle veya manipülasyon amacıyla yapmadığımı söyler” diye düşünüyordum...***Böyle düşünüyordum, çünkü o sırada Hasan Hüseyin Ceylan‘ın konuşma kasetleri, Şevki Yılmaz‘ın kendinden geçmişcesine verdiği vaaz ve bilumum kasetler televizyon haber merkezlerinde gırla gidiyordu...Biz de herkes kadar, ne eksik ne fazla gelen bu kasetleri yayınlıyorduk, ancak mesele şuydu ki biz hem çok izleniyor, hem çok etkili bulunuyorduk...Erbakan Hoca’nın, önüne geçmek istediği durum buydu...Anlaşılan yemekte bizim bu haberleri yaparken hangi “saikle” hareket ettiğimizi öğrenecekti...Yemeğe geçmeden ayaktaki kısa kokteylde okul arkadaşım RTÜK Başkanvekili Fatih Karaca‘yı da gördüğümde iyice rahatlamıştım...Hiç olmazsa onlar “Reha bu işleri birilerinin manipülasyonuyla değil, haber olduğu için yapar” derlerdi...Öyle umuyordum...Cin gibi bir adamdı Necmettin Erbakan...***Hiç de tahmin ettiğim gibi çıkmamıştı...“İrticacı” mı bilmem de bildiğimiz “politikacı” tipiydi Erbakan...Mesela dikkat etmiştim en fazla “Mesut Yılmaz’la ilgili siyasi dedikodulara” kulak kabartıyor, aynı esprili minvalde o da Demirel‘le Yılmaz‘la ilgili anekdotlar anlatıyordu...Ben “Hoca”nın gizli gündemle biran önce İran modeline geçeceğini içten içe düşündüğümden, “Allah Allah” demiştim, “Adam bildiğimiz Ecevit, Demirel, Yılmaz, Tansu Çiller gibi” bir politikacı...Hatta onların bazılarından daha esprili ve tabii...“Ben bu adamı yanlış tanımışım...”***O da cin gibi beni süzüyordu...Ekip arkadaşlarımı...Bizim aramızdaki ilişki modelini...Bir süre sonra “Bizim hafif yaramaz çocuk sendromunda, çarpıcı haberleri ve riski seven, onun dışında iktidar oyunları oynamaya hiç olmayan genç bir grup olduğumuzu” anlamıştı...Davudi ses tonuyla, inanılmaz alt yazılarıyla, hayatı ve haberleri köpürten Orhan Can bütün duygusallığıyla ortaya çıkmış, yemek salonunu çınlatan kahkahasıyla “haberleri nasıl çarpıcı biçimde montajladığını ve köpürttüğünü anlatıyordu...”Ben ve biraz da Kürşat (Yılmaz)...O günlerde bizim dışımızda siyasi dengelerle ilgilenen kimse olmazdı bizim editoryal ekipte...Onlar işlerini iyi yaparlardı, “Takmışım abi dengesine” diyerekten... Fıldır fıldır dönen gözlerini, sürekli kafasında bir cinlik üreten yapısını, gülen, güldüren, rekabetle ve muhabbetle keyiflenen renkli yapısına arada 3 saat süren yemekte tanık oldum Erbakan’ın...***Yemek bitti çıktık dışarı...Orhan Can sanki arkadaşımızla yemişiz gibi “şakalar yapıyor, iyice coşmuş yemeği anlatıyor, İstanbul’da anlatacağı inanılmaz anekdotların antrenmanını yapıyordu...”İstanbul’a döndüğümüzde haber merkezinde “Hoca’ya dedim ki” türünden “slight gösterilere” başlayacaktı Orhan Can...Ben ise biraz düşünceliydim...“Yahu adam da bizim gibi bir adam” diyordum...Niye bu kadar ötekileştirmişim ki kafamda?..Bilerek bir haksızlık yapmamıştım...Ama ötekiler Başbakan’lar kadar özenli davranmamıştım Allah var... Ankara’nın gecesinin karanlığında kaybolurken, “Arkadaşlar” demiştim, “Erbakan’la ilgili haberlerde biraz daha dikkatli olalım... Bu adamın, diğer liderlerden ve bizden hiçbir farkı yok...”Buna rağmen haksızlık etmişsem eğer Allah affetsin...Allah rahmet eylesin...*****ERBAKAN’IN MASASINDA DURAN RAKI KADEHİ...Yıllar geçti bu olayın üzerinden...Bir gün Haber Müdürüm Ömür Varol, “Abi” dedi, “Manşetlik bir haber var... Ama yayınlayabilir miyiz bilmiyorum...”Artık ezberlemişlerdi beni...“Yayınlayabilir miyiz acaba” dediklerinde aynı saniyede bende şafak atıyordu...“Ne demek yayınlayamayız?.. Arzuhalci miyiz biz gazeteciyiz!.. Elbette yayınlarız!..”Tarkan’la ilgili, plajdaki o büyük fırtınalar kopartan o fotoğrafları da aynı “tetikleme taktiğiyle” yayınlatmışlardı bana...***“Bu seferki iş çok büyük abi” deyip, iyice odunu attı ateşe Ömür...“Erbakan’ın fotoğrafı var abi” dedi, “Eski bir fotoğraf... Bürokrat olduğu ya da yeni siyasete girdiği günlerden kalma... Masada bir rakı kadehi var...”Birisinin içki içip içmemesi benim umurumda değildi...Ne ki Erbakan hoca, “içki meselesini sadece bir inanç meselesi olarak görmemiş, siyasetinin temel taşlarından biri” haline getirmişti...Erbakan’ın masasında “rakı” kadehi olması bir haberdi ve bunu araştırmak gerekiyordu...Bir özel hayat meselesi değil, bir siyasi çelişki meselesiydi...***Resim geldi...Baktım gerçekten de masada “Erbakan’ın önünde duran” ancak yüzde yüz kendisinin içkisi denemeyecek durumda bir kadeh vardı...“Allahım ne yapsam...”Yanlış bir şey söylesem, kul hakkı yiyeceğim...Doğruyu söylemesem, hiçbir şey yokmuş gibi davransam, gazeteciliğime ihanet edeceğim...Çıkamıyorum işin içinden...Tahmin de fayda etmiyor...Resim montaj değil, onu belirledik, ama nerede çekilmiş, kim çevresindekiler, siyasetin içinde mi bürokrat mı o tarihlerde Erbakan bilemiyorum...***“Resmi verin bana” dedim, “Ben bir yerlere gideceğim...”Ekrem Ceyhun Demirel‘in Başbakanlık örtülü ödeneğini teslim edecek kadar güvendiği sırdaşı ve arkadaşıydı...Ekrem Amca, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Demirel ve Erbakan’la arkadaştı...Üstelik muhafazakar olduğundan Erbakan’ın çok yakınında güvendiği bir adamdı...Ben ona Ekrem Amca derdim, çünkü annemin Edebiyat Fakültesi’nden sınıf arkadaşının kocasıydı Ekrem Amca...Turan Güneş, Ekrem Ceyhun annemin sınıf arkadaşlarının kocaları kontenjanından evimize misafir gelip giden arkadaş grubuydu...Ekrem Amca beni korurdu, hata yaptırmazdı...Aradım telefonla Ankara’daydı...İstanbul’a geleceği günü bekledim, geldiğinde Ataköy’deki evine gittim...Resmi götürdüm, gösterdim saatlerce onunla durumu değerlendirdim, fotoğrafı çözmeye çalıştım...***Kesin bir şey söyleyemedi...Zaten sanıyorum kesin bir şey bilseydi de söylemezdi... Sonra geçtim montajın başına, alabildiğince dikkatli, olabildiğince suç işlemeyecek kadar özenli, ama soracak kadar da cesaretli bir metin kaleme aldım...“Erbakan’ın gençlik fotoğrafının önünde masada duran rakı kadehi kimindi?.. Erbakan’ın mı bir başkasının mı?..” Bir Parti Başkanı’ydı...Üstelik en muhafazakar siyasi partinin başkanı...RTÜK’te partisinin temsilcileri vardı ve en ufak bir hatada televizyona çok ağır cezalar gelirdi...Haber öyle bir üslupla kaleme alındı ve montajlandı ki, kimse ses çıkaramadı, bağırıp çağıramadı...Haberi hem yayınlamış, hem de “bağırtmamıştık...”Aylar sonra sadece bir “uyarı” cezasıyla geçiştirdi konuyu RTÜK...Hiç sesini çıkarmadı...Hiçbir şey söylemedi haberle ilgili Erbakan...
Kurşuni bir ağırlık vardı havada o gün...12 Haziran’ı 13 Haziran’a (1997) bağlayan gece “darbe” olacağı söylenmeye başlamıştı...Ankara’da bütün tepe noktalarındaki bürokratları ve siyasileri “alarma” geçiren bir haberdi bu...Herkes 28 Şubat’taki post-modern darbeden bahseder...Oysa “fiili askeri darbe”, 28 Şubat’ın 3.5 ay sonrasında bir yaz günü Cuma’yı, Cumartesi’ye bağlayan gece kapıyı çalmak üzereydi...Başbakan Erbakan‘dı...Tansu Çiller Başbakan Yardımcısıydı...***İstanbul Çırağan Otel’de D-8 ülkelerinin zirvesi vardı...O gün nöbetteki askerlere ilk kez “gerçek mermiler” verildiği haberi geliyordu...28 Şubat’a karşın Erbakan hala Başbakan’dı...Ve söylentilere göre “TSK’da o sıralarda çok etkili olan üst düzey bir general ve arkadaşları, müdahale dışında bir yol kalmadığını söyleyerek, komuta kademesini ikna etmişlerdi...”Refah Partisi’nin etkili ve ünlü bir siyasetçisi, çevrede “kulağı delik politikacı” olarak bilinirdi...Darbe söylentilerini öğrenmişti...Söylentilerden öte hazırlık yapıldığı haberi kendisine ulaşmıştı...***Bir darbe yapılması halinde Erbakan ve çevresinin bir numaralı hedef olduğunu biliyordu...Önemli bir görevdeydi o da...Necmettin Erbakan‘ı hemen görmek istediğini söyledi, “kulağı delik politikacı...”Hoca, Ankara’nın havasını iyi koklayan kendi partisinden politika yapan siyasetçiye randevu verdi...Konuşma tarihe geçecek şekilde çarpıcı bir diyaloğu içinde barındırıyordu:-”Hocam ihtilal olacak 12 Haziran’ı 13 Haziran’a bağlayan gece... Duyumlarımız kesin... Her tarafta hazırlıklar yapılıyor...”Erbakan, karşısındakini büyük bir ilgiyle, heyecanla ancak panik emaresi göstermeden dinliyordu...Durumun hangi boyutta olduğundan emin olmak istiyordu...***Kulağı kesik politikacı hiçbir tereddüte yer bırakmadı...-”Hocam yapacaklar... Yurt dışına gitmenizde yarar var... Ben de bir süreliğine yurt dışına çıkacağım... Bir davete katılacağım... Almanya’ya gideceğim... Sizin de yurt dışına çıkmanız gerekiyor... Böyle bir darbenin Başbakan olarak direkt hedefindesiniz...”Erbakan, olayın ciddiyetinin farkına varmıştı...Karşısında haberi getiren kişi, kendisi de “12 Haziran’da bir davete katılmak üzere Almanya’ya gidiyordu...”O anda aklından şu geçti...“12 Haziran’ı 13 Haziran’a bağlayan gece büyük olasılıkla gerçekten darbe olacaktı... Ya da ‘az bir ihtimal’ öyle bir psikolojik harekat yapılıyordu ki, bu yolla istenenler gerçekleştirilecekti...”***İki durumda da Erbakan için gelecek “karanlık” gözüküyordu...Darbeyle veya psikolojik harekatla düşürülmesi halinde, kendisini “rahatsız bir gelecek” bekliyordu... Ülkenin Başbakanı’ydı...Başbakanken, “bir darbe yapılacak diye yurt dışına gitmesi” ve böylece itibarsızlaşması da isteniyor olabilirdi...Tarihe geçecek, ancak bugüne kadar açıklanmadığı için tarihe henüz geçmemiş sözünü orada söyledi Erbakan:“Beni bu memleketten hiçbir güç başka bir ülkeye götüremez... Burası benim memleketim... Gitmeyeceğim, burada kalacağım...”***Zor günlerdi...Çok zor günler... Aynı anlarda “darbe söylentileri”, Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’e de ulaşmaya başlamıştı...Çiller’in Özel Kalem Müdürü Akın İstanbulluoğlu, Tansu Çiller’i aradı konudan haberdar etmek için onu:“-Sayın Çiller, 12 Haziran’ı 13 Haziran’a bağlayan gece ihtilal olacağı söyleniyor... Kuvvetli emareler var ve durumun çok ciddi olduğu bildiriliyor...”Akın İstanbulluoğlu telefonda konuştuğundan ve konuşmanın dinlendiğini bildiğinden çok dikkatli kelimelerle konuşuyordu...O anda Tansu Çiller’den beklemediği bir cevap aldı:“Sayın İstanbulluoğlu, ben Amerikan’ın Adana Konsolosu Elizabeth Shelton ile daha yeni konuştum... Konsolos bana, Amerikan’ın kesinlikle bir askeri müdahaleyi desteklemediğini, demokratik kuralların devam etmesinden yana olduklarını bizzat söyledi...Bu haber doğru değil...”***Tansu Çiller konuştukça, Özel Kalem Müdürü panikten tırnaklarını yemeğe başlamıştı...“Ne yapıyordu telefonda Çiller böyle?.. Amerikan Konsolosu’yla yaptığı özel konuşmayı telefonda açıklıyordu... Dinleyenler bu özel görüşmeden haberdar olacaklar... Durum iyice karışacaktı...”Çiller ise hiç oralı değildi;“Mümkün değil, Akın Bey diyordu, Amerikalılar kesinlikle böyle bir şeye yeşil ışık yakmayacaklarını söyediler... Doğru değil bu haber...”***Telefon konuşması böyle bitti...Akın İstanbulluoğlu “Ne yaptı şimdi Tansu Çiller?..” diyordu...Oysa Çiller, kendisine ulaştırılan “darbe ihbarının” gerçek olduğunu farketmişti...Amerikan Konsolosu Elizabeth Shelton ile yaptığı görüşmeyi özellikle özel kalem müdürüne telefonda söylemişti...Çiller, özel kalem müdürüyle telefon konuşması bahanesiyle, telefonu dinleyenlere mesaj gönderiyordu...“Amerikan Konsolosuyla görüştüm, Amerika bir askeri müdahaleyi kesinlikle istemiyor” diye... Tansu Çiller bu mesajı özellikle dinlenen telefonda gönderiyordu ki, “darbe yapılmadan rafa kalksın...”***Başbakan Necmettin Erbakan “yurt dışına kaçmayacağını” kesin bir dille siyasetteki yol arkadaşına söyledi...“Sen gitmek istiyorsan git” dedi, “Ben gitmeyeceğim...”Ankara’da çok şey hazırdı...O günlerde “darbe ihtimalini” tamamen ortadan kaldırabilmek için, Çiller Erbakan’dan Başbakanlık görevini kendisine devretmesini istedi...“Askerler bana karşı değil, size karşı... Görevi bana devrederseniz, darbe ve müdahale ihtimali bertaraf olur...”Koalisyonun iki ortağıydılar Erbakan’la Çiller...Necmettin Erbakan’ın, görevi Tansu Çiller’e dönüşümlü Başbakanlık çerçevesinde devretmesi, darbe ihtimalini ortadan kaldırmak açısından iyi bir ara formül olabilirdi...Erbakan görevin koalisyon ortağı Çiller’e devredilmesi için, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel‘e çıktı...Başbakanlıktan istifasını verdi...Görevi koalisyon ortağı Çiller’e vermesi için...Kendisinden sonra en fazla milletvekili olan partinin genel başkanı olarak...Erbakan da Başbakan Yardımcısı olacaktı Çiller’in hükümetinde...Oysa Demirel, Erbakan’ın Başbakanlık’tan istifasını kabul etti...Beklenenin aksine, hükümeti kurma görevini Çiller’e vermedi...Mesut Yılmaz‘a verdi...Erbakan Başbakanlık’tan oldu, Başbakan Yardımcısı da olamadan oyun dışında kaldı...***O günlerin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, bir konuşmasında şöyle diyecekti:“Garnizonun kapısından döndük...”Demirel askerin, garnizonun kapısına vardığını farkediyor...Erbakan’ın, Çiller’e devredilmesi için bıraktığı görevi, Çiller’e vermiyordu... Demirel yakın çevresine “böyle yaparak bir askeri darbeyi son anda önlediğini” söyleyecekti...Darbeli veya darbesiz...Sonuçta hükümet değişmişti...Erbakan’ın 28 Şubat’taki ünlü MGK toplantısında korkup pıstığı söylenir...Oysa bu tam olarak gerçekleri yansıtmaz...Bir uzlaşma aradığı doğrudur...Ancak görevi bırakıp gitmemiştir...Erbakan’ın ölümü üzerine önceki gün Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner‘in sözleri tarihi derslerle dolu çok enteresan bir mesajdır:“Necmettin Erbakan’ın vefatını büyük üzüntüyle öğrendim... Değerli bilim ve siyaset adamı olarak ülkemize yaptığı büyük hizmetler daima hatırlanacaktır...”***Ne acı bir tesadüf...Bu sözler, 28 Şubat tarihli gazetelerde tam sayfa Erbakan fotoğraflarıyla yayınlandılar...14 yıl önce, 28 Şubat günü MGK toplantısında “Erbakan’ın korktuğu ve pıstığı” yorumu yapılıyordu...El salladığı vedası “herkesin ders alması gereken” doğru bir veda resmidir...*****15 YAŞINDAKİ ÇOCUĞA “BAKAN BABANI İKNA ETME GÖREVİNİ SANA VERİYORUM” DEMİŞTİ...Almanca’yı bir Alman kadar iyi konuşan bir adamdı Necmettin Erbakan...Hayatı boyunca, Beyaz Türkler tarafından pek sevilmedi, esprilere konu oldu... “Kadayıfın altının kızarması” esprisi, “Uçak Sanayi kuracağız” lafının hayalsi iddiasının yarattığı etkiyle, sözleri ve tavırları çok ciddiye alınmazdı...Oysa yarın anlatacağım, onunla yediğim “çok ilginç bir akşam yemeğinde” gözlemlediğim Erbakan, sapına kadar diğerleri gibi politikacı ve nezaketi elden bırakmayan bir insandı...***1975 yılında Birinci MC hükümetini kurmuştu, AP ve MHP’yle birlikte...O hükümetin bakanlarından biri de Adalet Parti’li Gıyasettin Karaca‘ydı... Oğlu Fatih Karaca o sırada 15 yaşlarındaydı...Kabinenin diğer bakanlarının çocuklarıyla birlikte zamanını, Başbakanlık’ta ve parti genel merkezlerinde geçiriyordu...Bir gün MSP Genel Merkezi’ndeyken 15 yaşındaki Fatih Karaca’yı, Genel Başkan Necmettin Erbakan‘ın çağırdığını söylediler...Gencecik bir Kolej öğrencisiydi Fatih Karaca...İşin ilginci diğer çocuklarla birlikte değil, yalnız başına çağırmıştı onu Erbakan...***Genç çocuk kendi kendine düşündü...Niye çağırmış olabilirdi ki koskoca Başbakan Yardımcısı kendisini makamına...“Gel bakalım Fatih” dedi makamına giren gence Erbakan...“Şimdi sana çok önemli bir görev vereceğim... Bu görevi mutlaka yapmanı isteyeceğim...”Fatih Karaca heyecanlanmıştı...Ne isterse yapabilecek bir “önemli adam olma” haline girivermişti...“Baban’ı” dedi, “48 saat içinde AP’den ayırıp, bizim partiye geçmeye ikna etmeni istiyorum senden...”Babası Gıyasettin Karaca, Demirel’in Adalet Partisi’nin en önemli figürlerinden biriydi...Bakanlık’tan sonra da yıllarca Grup Başkanvekilliği yaptı...15 yaşındaki çocuğun bu istekle bütün kimyası altüst olmuştu...***Erbakan, oğlundan babasını, Adalet Partisi’nden kendi partisine geçmesi için ikna etmesini istiyordu...15 yaşındaki Fatih Karaca, Erbakan’ın verdiği bu görevi ciddiye aldı...Saatlerce düşündü ne yaparım ne ederim diye...Sonunda şimdi rahmetli olan annesine gitti ve baklayı ağzından çıkardı...-”Anne babamı ikna etmemiz gerekiyor...”-”Hangi konuda oğlum?..”-”Milli Selamet Partisi’ne geçmesi için...”-”Nasıl ikna ederiz oğlum babanı parti değiştirmesi için... Adalet Partisi’nden Bakan zaten baban...”-”İkna etmemiz lazım anne...”***Anne çaresiz oğlunun isteği yerine gelsin diye babasıyla konuştu...Elbette böyle bir şey mümkün değildi...Elbette Erbakan da biliyordu bu isteğin gerçekleşmeyeceğini...Ne ki bir şeyi daha biliyordu bu zeki ve kurt politikacı:“İkinci kuşağı etkileyip, ele geçirmeye başlamıştı...”Bu istekte bulunduğu 15 yaşındaki Fatih Karaca’yla, öldüğü ve Karaca’nın 51 yaşına girdiği düne kadar, 36 yıl boyunca hep yakın kaldılar...Babası için verdiği görevle genç çocuğu kendisine çekmeyi başarmıştı Erbakan...
16 yaşındaydım daha, karşı apartmanda oturan mahalle arkadaşım, beni “sınıfındaki en yakın arkadaşıyla tanıştırdığında...” Değişik bir çocuktu...Şimdiye kadar tanıdığım hiç kimseye benzemiyordu...Kolej’de her tipten arkadaş grubum vardı...Sporcular (Basketçiler), diskocular, pokerciler, briççiler, inekler, etliye sütlüye karışmaz vasatiler ve serseriler...O hiçbirine benzemiyordu...Mahallede sabah akşam futbol oynadığımız, maç geyikleri yaptığımız, sinema, disko, pastahane üçgeninde feyk attığımız arkadaşlarıma da benzemiyordu...***Sessiz ve ne yaptığını bilen vakur bir duruşu vardı...Çok kitap okuyordu...Odası kitaplarla doluydu...Okuduğu kitapları tartışıyor, amatör olarak tiyatro yapıyor, satranç oynamasını seviyor, felsefeyle yakından ilgileniyordu...Bir Kolej ve Çankaya çocuğu için “Neler oluyor bize” dedirtecek kadar, farklı ve ilginç bir çocuktu...Yılmaz Güney‘in Arkadaş filminin vizyona girdiği seneydi...Yılmaz Güney burjuva bir tatil beldesine, arkadaşını görmeye gelen bir “devrimci”ydi...Melike Demirağ da hayatın akışı içinde kendisini sorgulayan genç bir burjuva kızı...Filmde olaylar geliştikçe, genç kız Yılmaz Güney’in, “hayatı okuyuş biçiminden” etkileniyor, o güne kadar hiç tanışmadığı ve karşılaşmadığı fikirlerin içinde buluveriyordu bir anda kendisini... ***“Bir kıvılcım düşer önce,Büyür yavaş yavaş,Bir bakarsın volkan olmuş,Yanmışsın arkadaş...”O “arkadaş” da mahallenin hayatına sanki Yılmaz Güney gibi girmişti...Hiç duymadığım fikirlerden, hiç düşünmediğim dünya görüşünden, hiç aklıma gelmeyecek eleştirilerden etkilenmiştim...“Arkadaş”ın kişiliğinin de etkisi vardı kuşkusuz bu etkilenmede...Kolej’in hafiften serseriliğe meyilli genci, hızla kitaplar dünyasına girmiş, saatler süren okumalardan, geceler boyu süren tartışmaların içine girmişti... ***Hayatım ve kimyam değişmişti...Gazetelerin spor sayfalarından, kalın ciltli ağır kitapları okuyor ve başka bir dünyaya yelken açıyordum...Bir süre sonra Çankaya’daki yakın mahalle arkadaşlarımın aileleri beni de o “arkadaş” gibi, sakıncalı bulacak, yavaş yavaş çocuklarının benle görüşmemesini isteyecekti...Beni gazeteciliği meslek olarak seçmeye kadar götürecek ilginç bir hayat deneyimiydi o süreç...***O günlerde öğrendiğimiz, aramızda tartıştığımız ve çok önemsediğim bir ilke vardı hayatla ilgili...“Hayatta iç tutarlılığa sahip olmak...”Sahici olmak... Söylediklerinle yaptıkların arasında bir dürüst tutarlılığın bulunmasına çaba göstermek...Çok şey değişti o günden bugüne...Dünya değişti, hayat değişti, doğru bildiğimiz bazı şeyler yıkıldı gitti...Ne ki bir tek şey değişmedi hayatımızda...İnsan sahte değil sahici olmalı ve tutarlı davranmalıydı...İnsan olmanın standartları olmalıydı, insan onuruna, haysiyetine uygun değerleri savunmalıydı...Ne olursa olsun, en azından doğru bir insan olmalıydı...***Ne bir haysiyet ne de bir onur kalmış yaşamlarda...Saldırırken hiçbir insani değer kaale alınmamakta...Savunurken neyi savuduğumuz da belli değil, bu ilkel demokraside...Kesif bir toz bulutunun içerisinde, standartsız, ilkesiz, insani değerlerden uzaklaşmış, hiçbir etik ölçünün kalmadığı, bel altından vuranın kazandığı, bir kör dövüşünün içerisinde güya savaşmaktadır taraflar...Televizyonun hararetli tartışmalarında, “Böyle bir rezillik görülmemiştir” diyor, habire birileri...Ne ki söylediklerinin fazlaca bir etkisi olmuyor ki, söylemeye devam ediyorlar...“Rezillikler rezillik olarak görülmüyor ki bu ülkede...”Murathan Mungan‘ın o çok ünlü sözü geliyor aklıma şimdi:“Türkiye’de her şey olabilirsiniz... Ama rezil olamazsınız...”***Şöyle devam eder Murathan Mungan: “Ne olursanız olun, sahici olmak en zorudur en başta...İnsanın kendisi olması zordur...Hiçbir tribüne oynamadan “biri” olmak...Zamana uyarak değil, zamana yaslanarak “insan” olmak...Kana ve karanlığa bulaşmadan politikacı olmak... “Köyün delisi” olmadan aydın olmak...Kadınlığını unutmadan “kadın” olmak...Aslını inkar etmeden Kürt olmak...Kepaze olmadan eşcinsel olmak...Yaşlandıkça çocukluğuna geri dönüp, ilkokul düzeyi milliyetçiliğine gerilemeden hayatı tamamlamak zordur...Örnekleri çoğaltabilirsiniz...” ***Bir Pazar günü, yakın ve uzak çevremde insanların bu derece rezilleşebildiği, ama “rezil” olmadığı bir ülkede, hala rezil olmamanın mücadelesini veriyorum...Ne acı bir durum...Hala farkında değilim ki...“Bu ülkede her şey olunabilir, ama rezil olunamaz...” Olunabilseydi eğer, hiçbir etik, insani ve ailevi değeri olmayan rezillere “Rezilsiniz siz” dendiğinde, en azından birileri çıkıp, “Evet, doğru söylüyorsunuz rezildir onlar” derlerdi...Ne ki herkes “Pankreas güreşçilerini izler gibi” izlemektedir bu rezilane güreşi...*****NEREDEN NEREYEHürriyet de Sabah da “Nereden nereye” başlığını kullanmış, benim arkadaşlarımla “Son Kale”yle “Yılın Spor Programı” ödülünü almama...Yedi tane “Yılın Ana Haber Bülteni” ve “yılın Anchormani” ödülü duruyor karşımda...“Yılın Televizyon Yıldızı” ödülleri falan filan...7 yıl arka arkaya “Yılın Ana Haber Bülteni” seçilen, haberi bıraktığım günü bugün gibi hatırlıyorum şimdi...Suyu ısıtmış, havuza girmiş, vücudumu ve beynimi suyun ısısında gevşetmeye ve rahatlatmaya çalışıyordum...Ekip arkadaşlarımın hiçbirisi haberi bırakmamızı istemiyorlardı...Bir televizyonda “Haber” demek, “güç” demekti...Etrafta bu “sınırsız gücü” egzersiz edebilmek demekti...Haber demek bizim ekip için rating almak, aldıkça da güçlenmek ve işinde sağlam basmak demekti...***Yan binada oturan annemin geldiğini gördüm...Yüzünde soru soran bir hal vardı...“Haberi bırakıyormuşsun öyle mi” diye soruyordu...“Beni rahat bırak anne” dedim, “O sorunun cevabı benim için çok gerilerde kaldı...”Sıkılmıştım...Türkiye’nin o şartlarında ya derin grupların, ya siyasi iktidarların, ya da ticari grup çıkarlarının tetikçiliğini yapmak istemiyordum...Ben ratingi “kimseler, haber merkezinin özgürlüğüne karışmasınlar” diye alıyordum... Rating alınan programlara, kimse “tetikçilik yapması için” kolayından müdahale edemiyordu çünkü...En azından ratingler gitmesin diye, baskı yapamıyorlardı...***Ne ki o günlerde artık yolun sonuna gelinmişti...Benden istenen o günlerde “medya patronlarından birinin kurduğu bir siyasi partinin açıktan destekleneceği” bütün gazetecilik ilkelerinin yerle bir edilmek zorunda kalacağı bir haber bülteniydi...Bunu ben yapamazdım...Yaparsam o ben; “ben” olmazdı...Bir süre yanıma bir “kız spiker arkadaşımı çıkartmış”tım...Ancak yetmiyordu, “benim okumam” isteniyordu...Alacağım büyük bir para vardı karşılığında...Televizyon içinde sağlayacağı gücü saymıyorum bile...“Hayır” dedim, “İstemiyorum... Bunu yapmayacağım...”***O günlerde Ahmet Çakar ve arkadaşları yanıma geldiler, “Spor programında Beşiktaş yorumcusu olur musun?..” diye...Bir gücün zirvelerinden, bir kulübün yorumculuğuna geçtim...Zerre kadar tereddüt duymadan...Sonra yazılara geçtim...Köşe yazarlığına yelken açtım...Şimdi Vatan gibi en etkin gazetelerden birinde hergün yarım sayfa yazı yazıyorum...Bir kulüp yorumcusu olarak hobi niyetine başladığım televizyon programı aynı ekiple yılın en iyi spor programı seçilip, Medya Oscar’ı alıyor...New York Times’ta aylar önce bir yazı okumuştum... Şöyle diyordu:“14 yaşındaki gençlik hobilerinizi işiniz haline getirin...Çok mutklu olursunuz ve de başarılı...” Benim New York Times’a ekleyeceğim bir şey daha var:“Sahici olun ve kendiniz olun... İnanmadığınız hiçbir şeyi ne kadar büyük paralar verirlerse versinler, ne büyük istikballer vadederlerse etsinler, yapmayın... İnandığınızı ve kalbinizden geçeni yapın, mutlaka mutluluğu yakalarsınız...”Sevgi dolu bir Pazar’ınız olsun...
Alkol kısıtlamaları konusunda sular durulmuyor. Bazıları bu konudaki yasakların, cezaların haklılığını savunurken bazıları bunların içkinin tamamen yasaklanmasına doğru giden adımlar olduğunu iddia ediyor. Biz de bu Pazar, Reha Muhtar’la alkol konusundaki tartışmaları konuştuk.* Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun çıkardığı içki yasağına yönelik yönetmelik ile ilgili tartışmalar tam soğumaya yüz tutmuştu ki Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı taslağının yasalaşması durumunda 1 promil (yaklaşık 2 duble rakı) ile yakalanan sürücülerin 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanacakları konusu yine alkol tartışmalarını alevlendirdi. Öncelikle bu ceza çok ağır mı sizce?Evet ağır bir ceza... Alkollü araç kullanırken, bir kazaya sebebiyet verdiğinizde zaten hapis cezası çok ağırlaşıyor... Ancak bu cezayı çok rahat eleştiremezsiniz. Çünkü ortada insan hayatı var. Karşıdaki size “alkollü araç kullanımından insan ölse daha mı iyi” diye sorarsa verecek cevabınız olmaz. Zaten Başbakan da öyle söylüyor ve konuşuyor. Fazla bir şey söyleyemezsiniz, çünküinsan hayatının pazarlığı olmaz.* Emniyet Genel Müdürlüğü’nün istatistiklerine baktığınızda 2010 yılında 206 bin trafik kazasında alkollü araç kullanan sürücü sayısı 1600 civarında. Alkollü araç kullanmak büyük suç ama orana baktığımızda alkollü olmadan da içinde büyük bir trafik canavarı barındıranların sayısı çok yüksek...Sen şunu mu demek istiyorsun? Trafik kazalarında alkollü araç kullanan sayısı çok az olduğu halde, hükümet alkolü yasaklamak için bahane üretiyor... AKP’nin “alkolü toplumsal yaşamdan mümkün olduğunca uzaklaştırmak” istediği bir sır değil. Bunu reddetmiyor zaten. Ancak biz niyet okumayla hayat karşısındaki tavrımızı belirleyemeyiz. Bu karar ağır eleştirilecek bir karar mıdır? Hayır... Çünkü, içki içmeyi değil, içki içip araba kullanmaya ağır yaptırım uyguluyor... Bu ceza alkolü toplumsal yaşamdan biraz daha uzaklaştırır mı?Evet...Peki o zaman karşı çıkılmalı mı?Yine hayır... Alkolün o alandan çıkması, bir zorunluluk. Mahnahttan’ın güneyinde açık hava deniz kenarında açık havada mükemmel balık lokantalarının olduğu bir rıhtım vardır. O rıhtımda, açık havada denize karşı püfür püfür eserken, masaya şarap gelmiş, ben de sigara paketine davranmıştım. Garson “Hayır burada sigara içemezsiniz” demişti. “Dalga mı geçiyorsun” demiştim. Hiç taviz vermemiş, “Burada sigara içilmez” demişti. Açık havada, püfür püfür esen rüzgarda, denizin dibinde niye sigarayı yasaklıyorlardı? Kime zararı olacaktı yasakladıkları sigaranın... Bilmem... Ama içemedim o gün ve restorandan kalkıp gittim. Yasak yaşı 24’ten 21’e indirilmeli * Geçen günkü yazınızda Habertürk gazetesinin Konsensus araştırma şirketine yaptırdığı kamuoyu yoklamasından bahsetmişsiniz. Buna göre insanımızın yüzde 87’si içki içmiyor... Çok içtiğini söyleyenler yüzde 2 gibi küçük bir oranda kalıyor. Sadece sosyal ortamlarda içki içenlerin oranı yüzde 13’ü bulmazken alkol konusu niye bu kadar gündemde kalıyor?İşte konu burada... Alkollü araç kullanımına gelecek cezada değil. İçkinin sosyal ortamlarda tüketilmesine yönelik çok ve gereksiz düzenleme yapılıyor. Eleştirilecek nokta, 24 yaşın çok yüksek olması, bunun 21’e çekilmesi. Toplumda olmayan bir alkolizm sorunun varmış gibi gösterilmemesi. Buralardaki eleştiriler, mantıklı ve yol gösterici.* Dünyanın en büyük üreticisi olan İngiliz firması Yeni Rakı’yı 2.1 milyar dolar gibi çok büyük bir rakama satın aldı. Siz olsanız içkinin yasaklanacağını düşündüğünüz bir ülkeye bu kadar para yatırır mısınız? Çok güzel bir soru... Açık söyleyeyim ben Türkiye’de AKP iktidarının bir gün içkiyi toptan yasaklayacağını düşünmüyorum. Böyle bir şey yapmayacaklar. Aralarında birçoğu bunu içten içe arzulasa bile. Onlar Türkiye’yi daha muhafazakar yapmak istiyorlar. Ancak içkiyi yasaklayarak, dünyada yeni bir cazibe merkezi olmasına çalıştıkları İstanbul’u ve Türkiye’yi, bütün Batı’dan, turistinden, iş adamından mental olarak uzaklaştıracak kadar aptal değiller. Öyle bir şeyi kendi iktidarları için istemezler. AKP muhafazakar bir parti. Batılı yaşam standardını benimsemeyen bir parti. Ancak Batı’ya rağmen bir parti değil... Esas olarak Batı’dan güç alan bir parti. Kendi bacağına sıkmaz.* Bu kadar sınırlı bir alışkanlık için baskıcı davranmamak, çok kaşımamak gerektiğini söylemiştiniz. Sizce bu yapılabilecek mi?AKP kendi iktidarını rahat götürmesinin yolunun “daha fazla özgürlükten ve demokrasiden” geçtiğini anladığında bu olayları kaşımaz. Bunu anlamazsa kaşımaya devam eder. Özgürlük sadece türban takmak için olmaz. Özgürlükler herkesin yaşam biçimine yönelik olursa özgürlük değerlidir. Ben türban takma özgürlüğünü kızlarım türban takacak diye istemiyorum. Ben bu özgürlüğü, takmak isteyen herkes için istiyorum. Ben onu nasıl istiyorsam, o da benim özgürlüğüme saygı duyacak. AKP bunu içselleştirseydi esasen Beyaz Türk’lerle sorunu kalmazdı. Özal,İçkinin sosyal ortamlarda tüketilmesine yönelik çok ve gereksiz düzenleme yapılıyo Beyaz Türk’lerin en sevdiği liderdi. O da muhafazakardı. Mesele muhafazakar olmak değil, başkalarının özgürlüğünden yana olduğunu onlara hissettirmek.