Haberin Devamı
Erbakan uzlaşmacı değildi, ama uzlaşmacı görünürdü...
Tayyip Erdoğan uzlaşmacı değil ve uzlaşmacı gibi de görünmek arzusunda değil...
Erbakan, söylemek istediği zinde güçlere “ters” gelecek şeyleri esprili bir dille kırmamaya özen göstererek yapardı...
Tayyip Erdoğan, “Kişisel samimiyet ve bildiğini haykıra haykıra okuma” tavrını sevmekte...
İroni ve espri Erbakan’ın zorda kaldığını ve sıkıştığını hissettiği zamanlarda sevdiği, sık başvurduğu bir üsluptu...
Erbakan böyle durumlarda, espri veya ironiyi değil, posta koymayı tercih ediyor...
Erbakan gergin olduğunda espri üretirdi...
Tayyip Erdoğan gergin olduğunda, “tavır” koyuyor...
Erbakan rahatladığında ciddileşirdi...
Tayyip Erdoğan rahatladığında yumuşayıp gülümsüyor...
Erbakan askerlerle ve “acayip” şeyler söylese bile muhataplarıyla çatışıyor gözükmekten kaçınırdı...
Tayyip Erdoğan, askerle veya değil, kafasına yatmıyorsa, İsrail Cumhurbaşkanı da dahil muhabatabıyla “One minute” deyip çatışmaktan çekinmiyor...
Erbakan, kendi bildiğini okurken görüntüde uzlaşı arardı...
Tayyip Erdoğan kendi bildiğini okurken, görüntüde kendi bildiğini okuduğunun bilinmesini istiyor...
Erbakan çok partili Türkiye demokrasisinde bir ilkti...
Adımları ürkek, başına gelmişlerden tecrübeliydi...
Tayyip Erdoğan çok partili Türkiye demokrasisinde geldiği cenahın ilki değil...
Erbakan’ın başına gelen tecrübelerden, Özal’ın cesaretinden harmanlı bir siyaset güdüyor...
Erbakan ürkekti...
Tayyip Erdoğan karşısındakini ürkütüyor...
Erbakan’ın arkasında ona rüzgar veren bir uluslararası konjonktür yoktu...
Erdoğan’ın arkasında var ve o bunu “çok iyi” kullanıyor...
Erbakan’ın “Cemaatle” ilişkileri limoni ve mesafeliydi...
Tayyip Erdoğan’ın cemaatle ilişkileri “bir elmanın iki yarısı gibi” değil...
Ne ki limoni ve mesafeli hiç değil...
“Beraber yürüyor bu yollarda...”
Erbakan koalisyon yapmak ve “ağız kokusu” çekmek zorundaydı...
Tayyip Erdoğan tek başına iktidar ve yürümesi gerekliliğini düşünüyor, yürüyeceği kadar...
Erbakan, 28 Şubat’taki dokuz saat süren toplantıda fazla direnmedi, daha fazla savaşa doğası müsait değildi...
Tayyip Erdoğan 27 Nisan’da direndi...
Cumhurbaşkanı seçtirirken de...
Erbakan’ın uluslararası destekleri sınırlıydı olsa olsa Alman desteğinden söz edilebilirdi...
Tayyip Erdoğan Alman değil, okyanus ötesi destekleri önemsiyor...
Hiçbir iktidar basına karşı pek “demokratik” olmadı bu ülkede...
Ne ki Erbakan medyayla çatışmayı göze almadı veya düşünmedi...
Tayyip Erdoğan basına meydan okumayı “polikasının doğal bir tezahürü saydı...”
Erbakan Türkiye’de “derin güçlerle” uzlaşmassa ne olacağını bilmiyordu ve uzlaştı...
Tayyip Erdoğan, “uzlaşırsa ne olacağını Erbakan örneğinden biliyor” ve uzlaşmamayı seçiyor...
ADNAN POLAT GEÇEN HAFTA EN YAKINLARINA NE DEDİ?..
Yakınlarına “Siz beni gelecek sene görün” diyordu Adnan Polat...
“Eski günlerdeki gibi Florya’da yatıp Florya’da kalkarım...
Bu takımı nerelerden nereye götüreceğimi herkes bilir...
Önümüzdeki sezon görecek bunu herkes...”
Geçen hafta bu sözleri en yakınlarına söylerken, “Futbol Şubesi Sorumlusu olduğu eski günlerdeki gibi Florya’da yatıp kalkarsa, Galatasaray’ı yine şampiyon yapacağını” düşünüyordu Adnan Polat...
Oysa sevgili dostum artık futbol şubesi sorumlusu değil...
Çok daha ötelerde “Galatasaray’ın Başkanı” artık o senelerdir...
Ne eski günlerdeki gibi, genç, cevval, korkusuz ve sınırsızdır...
Ne de sabah akşam Florya’da yatarak “Başkan”lık yapacak kadar duyarsız...
Galatasaray’ın Başkanı sabah akşam Florya’da yatmaz...
Florya’da yatıp başarı getirecekleri tespit eder onları denetler...
Galatasaray’ın Başkanı, Galatasaray’ı yönetir Florya’yı değil...
Kendiniz Florya’yı yönetirseniz ancak Galatasaray’a başarı gelir diye düşünmeye başlarsanız, zaten oyunu kaybedersiniz...
Dün geceki maçtan sonra Polat dostum hala Florya’ya gitmeyi düşünüyor mu bilmiyorum, ancak Galatasaray’da düğmelere basılmıştır artık...
Ünal Aysal ismi piyasaya sürülmüş, 100 milyon dolarlık paketlerden sözedilir olmuş, İnan Kıraç’tan, Faruk Süren’e, Ali Dürüst’ten nihayet Ünal Aysal’a herkes hareketlenmiştir...
Galatasaray önümüzdeki sezon Avrupa’da yok...
Bu kesindir...
Ligde ilk dörtü yakalaması imkansız...
Kupada elendi...
Ortada takım yok...
Teknik kadronun devamı imkansız...
Yönetim birbirinin gözünün içini oyuyor...
Avrupa’da oynamayacak takıma kimi transfer edeceksiniz?..
Hoca olarak kimi bulup getireceksiniz?..
Arena Stadı’nda, ne maçı oynayacaksınız?..
50 bin kişiye sadece Türkiye ligi mi seyrettireceksiniz?..
“Karanlığın en koyu anı, aydınlığa en yakın olduğu andır...”
Galatasaray’da her şey zifiri karanlığa işaret ediyor...
Yepyeni bir başlangıç şarttır Galatasaray’da...
“Karanlığın en koyu anı, aydınlığa en yakın olduğu andır...” sözünü doğrulatmak için...
NURGÜL YEŞİLÇAY İÇİN, CEM ÖZER’İ ÜZMEK İSTEMEDİM...
Haftada bir Pazar Vatan eki için Eylem Doğan, haftanın ilginç bulduğu olaylarından sorular derleyerek benimle röportaj yapıyor...
“Nurgül Yeşilçay’dan ayrıldıktan sonra Cem Özer’in sözlerini” almış bana sormuş kız...
“Cem Özer, kendim toza bulanırım ona toz kondurtmam diyor... Siz ne düşünüyorsunuz?..” diye sormuş...
Başkalarının zor günlerinde hariçten gazel okumayı kendimde hak görmem... Onlara “şöyle yap böyle yap” türünden, hiçbir damara değmeyen akıllar vermeyi de aklımdan geçirmem...
Eylem’in sorusunu yanıtlarken şöyle dedim içimden...
“Sakın, birilerine ahkam kesiyor gibi laflar etme... Sadece Cem Özer’e kendisini üzmemesi için, Quantum’dan rahatlatacağına inandığın şeyler söyle, eğer söyleyebilirsen...”
Röportajda Eylem’e dedim ki, “Sevgili Cem Özer, bir ayrılık sürecinde kendinden çok karşı tarafı düşünerek, ya da düşündüğünü söyleyerek, anlamsız bir yük alıyor üzerine...
Ayrılmışın artık... Bırak şu anda başkasının tozunu toprağını, kendi acını yaşa, ruhunla barış, huzura kavuş...”
Söylediğim Quantum tekniklerinde çok anlatılan, “Başkalarının yüklerini kendi üstüne alarak, kaldıramayacağı yükler altında ezilmeyi önleme ve bireyselliğini hissetme” dürtüsüyle alakalı...
Benim Cem Özer’e veya Nurgül Yeşilçay’a akıl öğretecek bir havam ve pozisyonum yok...
Kendimde de çok gördüğüm, çevremde çok sık rastladığım “Başkalarının yükünü üzerine alma hastalığına” dikkat çekmeye çalıştım sadece...
Dün bir tanıdığım oturduğum kafede yanıma geldi...
“Ne kadar stresli ve gergin günler geçirdiğini” anlattı...
Niye dedim...
“Aileme bakıyorum” dedi...
“Kaç kişi ailen” dedim...
“7-8 kişi var bakmak zorunda olduğum kardeşlerim var” dedi...
“Kaç yaşında kardeşlerin” dedim...
“En küçüğü 23 yaşında... Birisi ikinci üniversiteyi okuyor... Benim onlara bakmam lazım...” dedi...
“Sen başkalarının yükünü bu derece kendi üzerinde hissettikçe, kendi yükünün altında ezilirsin... Bunu terketmelisin...” dedim...
Bakıyordu derin derin yüzüme... Durum bundan ibarettir...
Sevgili Cem Özer ve Nurgül Yeşilçay’a laf söylemekle ilgisi yoktur...

