Haberin Devamı
16 yaşındaydım daha, karşı apartmanda oturan mahalle arkadaşım, beni “sınıfındaki en yakın arkadaşıyla tanıştırdığında...”
Değişik bir çocuktu...
Şimdiye kadar tanıdığım hiç kimseye benzemiyordu...
Kolej’de her tipten arkadaş grubum vardı...
Sporcular (Basketçiler), diskocular, pokerciler, briççiler, inekler, etliye sütlüye karışmaz vasatiler ve serseriler...
O hiçbirine benzemiyordu...
Mahallede sabah akşam futbol oynadığımız, maç geyikleri yaptığımız, sinema, disko, pastahane üçgeninde feyk attığımız arkadaşlarıma da benzemiyordu...
Sessiz ve ne yaptığını bilen vakur bir duruşu vardı...
Çok kitap okuyordu...
Odası kitaplarla doluydu...
Okuduğu kitapları tartışıyor, amatör olarak tiyatro yapıyor, satranç oynamasını seviyor, felsefeyle yakından ilgileniyordu...
Bir Kolej ve Çankaya çocuğu için “Neler oluyor bize” dedirtecek kadar, farklı ve ilginç bir çocuktu...
Yılmaz Güney‘in Arkadaş filminin vizyona girdiği seneydi...
Yılmaz Güney burjuva bir tatil beldesine, arkadaşını görmeye gelen bir “devrimci”ydi...
Melike Demirağ da hayatın akışı içinde kendisini sorgulayan genç bir burjuva kızı...
Filmde olaylar geliştikçe, genç kız Yılmaz Güney’in, “hayatı okuyuş biçiminden” etkileniyor, o güne kadar hiç tanışmadığı ve karşılaşmadığı fikirlerin içinde buluveriyordu bir anda kendisini...
“Bir kıvılcım düşer önce,
Büyür yavaş yavaş,
Bir bakarsın volkan olmuş,
Yanmışsın arkadaş...”
O “arkadaş” da mahallenin hayatına sanki Yılmaz Güney gibi girmişti...
Hiç duymadığım fikirlerden, hiç düşünmediğim dünya görüşünden, hiç aklıma gelmeyecek eleştirilerden etkilenmiştim...
“Arkadaş”ın kişiliğinin de etkisi vardı kuşkusuz bu etkilenmede...
Kolej’in hafiften serseriliğe meyilli genci, hızla kitaplar dünyasına girmiş, saatler süren okumalardan, geceler boyu süren tartışmaların içine girmişti...
Hayatım ve kimyam değişmişti...
Gazetelerin spor sayfalarından, kalın ciltli ağır kitapları okuyor ve başka bir dünyaya yelken açıyordum...
Bir süre sonra Çankaya’daki yakın mahalle arkadaşlarımın aileleri beni de o “arkadaş” gibi, sakıncalı bulacak, yavaş yavaş çocuklarının benle görüşmemesini isteyecekti...
Beni gazeteciliği meslek olarak seçmeye kadar götürecek ilginç bir hayat deneyimiydi o süreç...
O günlerde öğrendiğimiz, aramızda tartıştığımız ve çok önemsediğim bir ilke vardı hayatla ilgili...
“Hayatta iç tutarlılığa sahip olmak...”
Sahici olmak...
Söylediklerinle yaptıkların arasında bir dürüst tutarlılığın bulunmasına çaba göstermek...
Çok şey değişti o günden bugüne...
Dünya değişti, hayat değişti, doğru bildiğimiz bazı şeyler yıkıldı gitti...
Ne ki bir tek şey değişmedi hayatımızda...
İnsan sahte değil sahici olmalı ve tutarlı davranmalıydı...
İnsan olmanın standartları olmalıydı, insan onuruna, haysiyetine uygun değerleri savunmalıydı...
Ne olursa olsun, en azından doğru bir insan olmalıydı...
Ne bir haysiyet ne de bir onur kalmış yaşamlarda...
Saldırırken hiçbir insani değer kaale alınmamakta...
Savunurken neyi savuduğumuz da belli değil, bu ilkel demokraside...
Kesif bir toz bulutunun içerisinde, standartsız, ilkesiz, insani değerlerden uzaklaşmış, hiçbir etik ölçünün kalmadığı, bel altından vuranın kazandığı, bir kör dövüşünün içerisinde güya savaşmaktadır taraflar...
Televizyonun hararetli tartışmalarında, “Böyle bir rezillik görülmemiştir” diyor, habire birileri...
Ne ki söylediklerinin fazlaca bir etkisi olmuyor ki, söylemeye devam ediyorlar...
“Rezillikler rezillik olarak görülmüyor ki bu ülkede...”
Murathan Mungan‘ın o çok ünlü sözü geliyor aklıma şimdi:
“Türkiye’de her şey olabilirsiniz... Ama rezil olamazsınız...”
Şöyle devam eder Murathan Mungan:
“Ne olursanız olun, sahici olmak en zorudur en başta...
İnsanın kendisi olması zordur...
Hiçbir tribüne oynamadan “biri” olmak...
Zamana uyarak değil, zamana yaslanarak “insan” olmak...
Kana ve karanlığa bulaşmadan politikacı olmak...
“Köyün delisi” olmadan aydın olmak...
Kadınlığını unutmadan “kadın” olmak...
Aslını inkar etmeden Kürt olmak...
Kepaze olmadan eşcinsel olmak...
Yaşlandıkça çocukluğuna geri dönüp, ilkokul düzeyi milliyetçiliğine gerilemeden hayatı tamamlamak zordur...
Örnekleri çoğaltabilirsiniz...”
Bir Pazar günü, yakın ve uzak çevremde insanların bu derece rezilleşebildiği, ama “rezil” olmadığı bir ülkede, hala rezil olmamanın mücadelesini veriyorum...
Ne acı bir durum...
Hala farkında değilim ki...
“Bu ülkede her şey olunabilir, ama rezil olunamaz...”
Olunabilseydi eğer, hiçbir etik, insani ve ailevi değeri olmayan rezillere “Rezilsiniz siz” dendiğinde, en azından birileri çıkıp, “Evet, doğru söylüyorsunuz rezildir onlar” derlerdi...
Ne ki herkes “Pankreas güreşçilerini izler gibi” izlemektedir bu rezilane güreşi...
NEREDEN NEREYE
Hürriyet de Sabah da “Nereden nereye” başlığını kullanmış, benim arkadaşlarımla “Son Kale”yle “Yılın Spor Programı” ödülünü almama...
Yedi tane “Yılın Ana Haber Bülteni” ve “yılın Anchormani” ödülü duruyor karşımda...
“Yılın Televizyon Yıldızı” ödülleri falan filan...
7 yıl arka arkaya “Yılın Ana Haber Bülteni” seçilen, haberi bıraktığım günü bugün gibi hatırlıyorum şimdi...
Suyu ısıtmış, havuza girmiş, vücudumu ve beynimi suyun ısısında gevşetmeye ve rahatlatmaya çalışıyordum...
Ekip arkadaşlarımın hiçbirisi haberi bırakmamızı istemiyorlardı...
Bir televizyonda “Haber” demek, “güç” demekti...
Etrafta bu “sınırsız gücü” egzersiz edebilmek demekti...
Haber demek bizim ekip için rating almak, aldıkça da güçlenmek ve işinde sağlam basmak demekti...
Yan binada oturan annemin geldiğini gördüm...
Yüzünde soru soran bir hal vardı...
“Haberi bırakıyormuşsun öyle mi” diye soruyordu...
“Beni rahat bırak anne” dedim, “O sorunun cevabı benim için çok gerilerde kaldı...”
Sıkılmıştım...
Türkiye’nin o şartlarında ya derin grupların, ya siyasi iktidarların, ya da ticari grup çıkarlarının tetikçiliğini yapmak istemiyordum...
Ben ratingi “kimseler, haber merkezinin özgürlüğüne karışmasınlar” diye alıyordum...
Rating alınan programlara, kimse “tetikçilik yapması için” kolayından müdahale edemiyordu çünkü...
En azından ratingler gitmesin diye, baskı yapamıyorlardı...
Ne ki o günlerde artık yolun sonuna gelinmişti...
Benden istenen o günlerde “medya patronlarından birinin kurduğu bir siyasi partinin açıktan destekleneceği” bütün gazetecilik ilkelerinin yerle bir edilmek zorunda kalacağı bir haber bülteniydi...
Bunu ben yapamazdım...
Yaparsam o ben; “ben” olmazdı...
Bir süre yanıma bir “kız spiker arkadaşımı çıkartmış”tım...
Ancak yetmiyordu, “benim okumam” isteniyordu...
Alacağım büyük bir para vardı karşılığında...
Televizyon içinde sağlayacağı gücü saymıyorum bile...
“Hayır” dedim, “İstemiyorum... Bunu yapmayacağım...”
O günlerde Ahmet Çakar ve arkadaşları yanıma geldiler, “Spor programında Beşiktaş yorumcusu olur musun?..” diye...
Bir gücün zirvelerinden, bir kulübün yorumculuğuna geçtim...
Zerre kadar tereddüt duymadan...
Sonra yazılara geçtim...
Köşe yazarlığına yelken açtım...
Şimdi Vatan gibi en etkin gazetelerden birinde hergün yarım sayfa yazı yazıyorum...
Bir kulüp yorumcusu olarak hobi niyetine başladığım televizyon programı aynı ekiple yılın en iyi spor programı seçilip, Medya Oscar’ı alıyor...
New York Times’ta aylar önce bir yazı okumuştum... Şöyle diyordu:
“14 yaşındaki gençlik hobilerinizi işiniz haline getirin...
Çok mutklu olursunuz ve de başarılı...”
Benim New York Times’a ekleyeceğim bir şey daha var:
“Sahici olun ve kendiniz olun...
İnanmadığınız hiçbir şeyi ne kadar büyük paralar verirlerse versinler, ne büyük istikballer vadederlerse etsinler, yapmayın...
İnandığınızı ve kalbinizden geçeni yapın, mutlaka mutluluğu yakalarsınız...”
Sevgi dolu bir Pazar’ınız olsun...

