Japon sevgili ve şehvetle sulanmış beyinler...

21 Mart 2011

İnsanın “şehvetten beyninin sulanması” ve hiçbir metaforu algılayamaması ne acı bir durum...İnsanın, bir yazıyı sadece “şehvet ve ağzı sulanan cinsel yalamalarla” okuması, yazının ana fikrini “belinin altından belinin üstüne” bir türlü çıkartamayacak kadar “şehvet tutkunu” olması ne zavallı bir durum...Tam 27 yıl önce yaşadığım bir öyküyü metafor olarak anlattım...Tokyo’da 24 yaşındayken benden 4-5 yaş büyük muhtemelen 30’unda bir kadınla yaşadığım “sevgi ve aşk”la beslenen ve Japon milleti üzerinden aslında her milleti, her teni, her rengi, her ırkı bir bütünün parçası olduğunu, Japon sevgili metaforuyla gösteren bir yazıydı o...***Yazının sonları Japon sevgili metaforu üzerinden ana fikrin verildiği yerler...Aynen şöyle yazıyorum:O günden sonra bir daha Japonya’ya gidemedim... (Bu 27 yıldır gidemedim demek oluyor.)Ancak o güzel insanların ülkesini hiç unutamadım...Yaşanan aşklar yapay sınırlarla bölünmüş insanları yeniden bütünleştiriyorlar...Bilmem yaşadığım aşklardan mı?..Yaşamış olduğum şehirlerden ve ülkelerden mi?..Sınırlar, ülkeler, renkler...Çekik olan gözler,Siyahi olan tenler...Bana hiç yabancı gelmezler...*** Hepsinde insanı, hepsinde aşkı, hepsinde yaradanı bulurum ben...Dün akşam “Çernobil gibi bir felakete sadece 24 saat kaldı Japonya’da...” başlığını görünce yaşadıklarım bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden...Deprem ve tsunaminin tahrip ettiği Fukuşima santralindeki nükleer sızıntı çok tehlikeli boyutlara ulaştı...Bütün ülke alarma geçti...Bugün Türkiye’deki bayraklar Japonya’daki deprem ve nükleer felaketin anısına yarıya indiriliyor...Kim bilir Japon sevgili nerede ve ne yapmakta şimdi?..Yaşıyor mu acaba?..Kocasından ayrılıp kendine bir hayat kurdu mu?..“Sevdin mi Japon kadınını” demişti bana dudağıma bir öpücük kondurup ayrılırken...27 yıl sonra bunları fısıldasam duyar mı acaba?..Çok sevdim...Allah sakınsın hepinizi...”***Okuyan, algılayan ve şehvetten gözü dönmemiş bir beynin, bu yazıyı “bir şehvet yazısı olarak alygılaması mümkün müdür?..”27 yıldır görmediğim bir gençlik aşkına şehvetim mi kabardı, kudurmuşlar?..Yazdıklarını gördükçe onlar adına ben utanıyorum... Şehvet düşkünü beyinler, “Benim çıtır bir Japon kızıyla paralı seks alemi yaptığımı söyleyebilecek” kadar kudurmuş durumdalar...Japonya’da deprem oluyormuş, ben sevgiliyi düşünüyormuşum...Bu kadar akıldan, izandan, empati duygusundan yoksun, akılları sadece oralarında olan yaratıklar bunlar...***“Yaşanan aşklar yapay sınırlarla bölünmüş insanları yeniden bütünleştiriyorlar...”Ana fikir burada “belaltı şehvet mahkumları!!!”***“Bilmem yaşadığım aşklardan mı, yaşamış olduğum şehirlerden ve ülkelerden mi,Sınırlar, ırklar, renkler,Çekik olan gözler,siyahi olan tenler hiç yabancı gelmezler...hepsinde aşkı, hepsinde insanı ve yaradını bulurum ben...”Bu laflar, 27 yıldır hiç görmediği bir kadına karşı “uyanan şehvetin” değil, depremin ve nükleer sızıntı felaketinin, “kalbindeki bir sevgilinin ülkesinde” olduğunu anlatma halidir zavallılar...Japon sevgili bir metafor üst beyinleri gelişmekten nasibini alamamış zavallılar...Bu yazıdan “seks ana fikrini” alabilmek için “Belaltındaki beyninizin dışında çalışan hiçbir beyin mekanizmanızın olmaması lazım...”Aslında bu kadar obsesif bir tavırda belaltındakinin de pek çalıştığı söylenemez ya...*****AHMET HAKAN KARDEŞ!..Sevgili Ahmet Hakan kardeş bayağı havalanmış, “benim yazı yazmamamı” isteyecek kadar racon kesmeye kalkmış...Bundan böyle desenize Ahmet Hakan’dan izin alacağız yazı yazma konusunda... Toplumlara, sistemlere, ülkelere ve dünyaya racon kesip “ben şunu yapamazsın” diyeni görmüştük de, “kimin yazıp, kimin yazmayacağına” karar veren ve kendine ‘yazar’ diyenleri pek görmemiştik...Ahmet Hakan kardeşimiz sayesinde bunu da gördük...Kendisinden izin alacağımıza göre sormak isterim?..“Yazı yazmak için...Önce bir trafik kazası geçirmek...Kaza sonrası acilen dalağını aldırmak...Sonra da askerlikten ‘çürük’ belgesi almak şart mıdır?..”Bunu cevaplarsan, başka sorularım da olacak sevgili Hakan kardeş!..*****BİR ZAMANLAR AYŞE NAZLI’YLA BİRLİKTE YEMEK YEDİĞİM ÇOCUĞA...Ne seninle, ne de arkadaşlarınla ilgili bir şey yazıyorum “çocuk...” Yazmama nedenim “zor geçtiğine inandığım bugünlerinizde, benden yana fazladan bir yükle uğraşmamanız...”Yeterince yük var üzerinizde ve ben bu yüke daha fazla yük bindirmek istemiyorum...***Tanrının beni sınadığını anlıyorum “senin bana yazdığın ifadelerdeki tahrikleri gördükçe...”Muhtemelen bana yaptığın davranışların altında eziliyorsun...Ezilme buna gerek yok...Ben “böyle günlerde mümkün mertebe tahriklere kapılmamaya çalışırım...”Sonuçta yıllar önce “Ayşe Nazlı’yla baş başa yediğim öksüz yemeklerin” sofradaki üçüncüsü oldun bir iki kez de olsa...“Büyük ve küçük manevi çocuklarım” diye espri yaptığım günlerdi o günler...Hayatımızda yaşadığım anılar benim için önemli, senin için olmasa da...***Böyle zor geçen günlerde, sana yeni psikolojik yükler eklememeye çalışıyorum...Ancak bu kadarı geliyor elimden...Ben sana kırgın değilim...Boşver vazgeç benden...

Devamını Oku

Tavuk eti zararlı mı tartışmasına ünlü gurme ne diyor?..

20 Mart 2011

Yaşam gurusu danışmanları, “tavuk yeme” dediler bana...“Tavuk terlemeyen ve bu yolla toksin atmayan tek hayvan... Tavuğun etinde bu yüzden toksin birikiyor... Onun için önermiyoruz...” deyip ben de bunları yazınca tartışma büyüdü...Mehmet Yalçın, Türkiye’nin en ünlü şarap uzmanı ve tadımcılarından (degüstatör) biri...Aynı zamanda müthiş bir gurme ve Gusto dergisinin sahibi...Onunla Fransız Hennessy konyaklarını tatmak için gittiğimiz ve “Şato”da kaldığımız bir Güney Fransa gezimiz vardı...Burak Türeci’yle yaşadığımız o muhteşem seyahatin tadı ve Mehmet Yalçın’la yaptığımız şarap sohbetlerinin lezzeti hala damağımda...***Tavuk etinin toksin biriktirdiği yolundaki uyarılarla ilgili hemen bir not göndermiş bana...Ünlü gurme ve degüstatörün notunu ve michelin yıldızlı aşçıdan bir tavuk yemeği tarifini hemen buraya alıyorum...Her tarafın görüşünü duyun ve dinleyin diye...“Sevgili Reha Muhtar,Dünkü yazını az önce okuyabildim...Tavuk hakikaten hayli problemli şu aralar... Ben de şahsen suni tavukları yemiyor ve oğluma da yedirmiyorum...Ama lezzetli bir tavuğu da bazen özlüyorum.... İzlemişsindir, Taksim’de Rouge isminde bir restoran açtık. Gusto’yu da restoranın üzerine taşıdığımız için her an oradayız, her şeyiyle yakından ilgilenme fırsatım oluyor, günümün bir saati mutfakta geçiyor... İyi tavuk özlemiyle Bolu’dan organik tavuk buldurduk...Lyon’daki Fransız mutfağının imparatoru 3 Michelin’li efsane aşçı Paul Bocuse’ün “Morel mantarlı tavuk göğsü” yemeğini aynen bizde de uyguladık ve mönüye de koyduk...Tavuk göğüsleri tuz ve biberle ovulup unlanıp silkelendikten sonra tavada, halis tereyağında biraz kızartılıyor... Tencereye alınıp aynı tavada bu kez morel mantarları kıyılmış arpacık soğan ve sarımsakla soteleniyor...Beyaz şarap eklenip yüksek ateşte yarıya kadar çektirildikten sonra bu defa krema ve limon suyu ekleniyor...Sonra bütün bu mahsulat tencereye atılıp tavuklarla 15 dakika kaynıyor... Ortaya da ilk bakışta bulamaç gibi görünen ama Mehmet Yaşin’in deyimiyle “damak çatlatan” bir cennet taamı çıkıyor...Bolu’yu arayıp sordum, “Beyim, bizim tavuklar terler, kokudan kümeslerine bile giremiyoruz. Reha bey merak etmesin” dediler...Tavuk özlediysen, Burgonya şarabıyla birlikte tatmaya bekliyorum...Sevgiler,Mehmet Yalçın”***Mehmet Yalçın’ın Michelin 3 yıldızlı şefinin muhteşem tavuk yemeği önerisi öyle bir öneri ki, orada maşallah tavuğu geçtik tavuk dışındaki her şey zaten zararlılar listesinde...“Tereyağında kızartılıyor tavuk eti, ki kızartma zaten yok edilecekler listesinde, artık en basit sağlık reçetelerinde bile...Tavuğun unlanıp silkelenmesinden söz ediyor Mehmet Yalçın dostum ki; “Un dediği şey üç beyaz zehirden biri zaten zinhar yanına yaklaşılmıyor...E sonunda da yemeğe krema ekliyor sevgili gurme arkadaşım “krema denilen şeyler” insanı en hızlı yoldan yaşlandıran ve vücudu kirleten şeylerden sayılıyor...Yani 3 yıldızlı Michelin aşçısının tarifinde tavuğu da saydığımızda dört tane yanına yaklaşılmayacak malzeme var...***Peki sen ne diyorsun bu işe diyeceksiniz şimdi?..Hemen yanıtlayayım.,..İlk fırsatta gidip lokantasında o yemeği yiyeceğim, ben fırsat bulamasam da siz mutlaka gidip orada bu yemeği tadın diyeceğim...Çünkü bütün bu lezzetleri haftada bir, onbeşte ya da ayda bir tatmanızda hiçbir sakınca yok...Tersine eğer kendinizi mutlu ve iyi hissedeceksiniz, tatmanız, tatmamanızdan daha faydalı...Psikolojinizi bozarak bir şey yapmayın...Mesela spor yapacaksanız ağır spor yapıp, kendinizi germeyin... Keyifle, huzurla, açık havada biraz hızlı volta atarcasına yürüyüş yapın...Kendinizi gererek ve vücudunuzu sıkarak yaptığınız her şey size gerginlik olarak dönecek...Tavuk da yiyebiliyoruz, pizza da, döner de...Ne ki arada sırada tadımlık...Esas olan kendinizi sevmeniz... Kendinizi severseniz vücudunuzu da seveceksiniz...Vücudunuzu severseniz sigara içmeyeceksiniz, beyninizin iyi çalışmasını istediğinizden arka arkaya kadehleri devirmeyeceksiniz...***Tavuk beyaz et deyip küpüne düşmeyin...Toksin meselesini aklınızdan çıkarmayın...Hele bir uyarı yaptılar “Şekerin oksijensiz kalan vücutlarda ortaya çıkan oksidan haller kanseri tetikliyor” diye...Gel de şeker, un ve tuzu rahat ye de göreyim... Oksijensiz kaldığın ortamlarda...Güzel ve kaliteli yaşamak için alışkanlıklarını değiştireceksin...Alışkanlıklarınızı değiştiremiyorsanız, güzel ve kaliteli yaşama geçemeyeceksiniz...***İKİ PENALTI DEĞİL, BEŞ PENALTI VERMESEN FARKETMEZ HALİS!..İnanılmaz bir takım Beşiktaş...Futbolcu kalitesi, Türkiye’nin bütün takımlarından çok daha yüksek...Avrupa’nın birinci sınıf takımlarına yakın...Ne ki teknik direktörü Schuster ne kadar futbolu hatmetmiş olursa olsun, etrafına hatta kendine olumsuz enerji saçan birisi...Snob, ukala, çevresini anlamsız yere küçümseyen, futbolcuları üzerinde negatif enerji ve duygu yaratan birisi...O Beşiktaş’a hiçbir şey yapmasan o takım yürüye yürüye şampiyon olurdu Türkiye liginde...***Dün takımdaki tek değişiklik Schuster’in gidişiydi...Tayfur Havutçu diyeceksiniz, Tayfur zaten bu takımın teknik kadrosunun içindeydi bir hafta önce de...Ne değişti takımda?..Sadece Schuster gitti, takım dört gol attı...Halis Özkahya isimli arkadaş iki net penaltısını da vermedi Beşiktaş’ın...Farketmez...Beşiktaş böyle oynasın, iki değil, beş penaltı da vermeseler durduramazlar bu takımı...Şimdi ne kadar yazık olduğunu anlıyor musunuz Beşiktaş’a?..Yürüye yürüye kazanılacak bir şampiyonluktan oldu Beşiktaş bu sezon...Bu arada selam olsun sana da Halis!!!***MOSKOVA’YA VİZE KALKTI NAZIM ÜSTAT...Yıllar var gitmemiştim Moskova’ya...Bizim Faik Rusya’da fuar düzenleyen ünlü bir firmanın koordinatörü...Sürekli söyleniyor “Abi seni bir Moskova’ya götürelim... Muhteşem bir gezi olur...”“Olur Faik” diyorum habire kulak arkası ediyorum...Öyle davet organizasyon pek sevmem, açtım Faik’e telefonu...“Sen organizasyonu falan bırak bir kenara... Bana bir vize al da ben kendim gideyim Moskova’ya...”“Hemen abi,” dedi Faik, “Gazeteye uğruyorum pasaportunu alıyorum... Vizeni bir haftada getiriyorum...”“Anlamadım Faik dedim, benim her ülkeden 5 senelik 10 senelik vizelerim var... Bir hafta benim pasaportumu ne yapacaksın sen?..”“Abi bir haftadan önce ben bile alamam sana vize Rus Konsolosluğu’ndan” dedi...***İşte bunun için vizede, havaalanında zorluk çıkardıklarını bildiğim, kendimi de böyle durumda yaratacağım çıngardan dolayı yeterince tanıdığım için uzak durmuştum Moskova seyahatinden yıllarca...Sonunda birkaç kez Faik’le kavga ettikten, vizeye bir sürü para ödedikten, havaalanında bir çuval dertle uğraştıktan sonra Moskova’ya girebildim...Çıkarken de havaalanında “bahşiş kavgası, cep telefonu hırsızlığı” bir sürü dertle uğraştım...Ne ki bütün bunlara karşın Moskova gerçekten çok güzeldi ve her şeye değiyordu...Nehir kenarı boyunca uzun yürüyüşler, şehrin oligark zenginlikleriyle, Leninist geçmişinin yarattığı tezatlar, gizemli havası, güzel kadınları, doğulu esrarı müthiş bir cazibe yaratıyordu bende...***AKP bugüne kadar bir sürü ülkeyle aramızdaki vizeyi kaldırdı...Ne ki, ben kalkan bunca vizeyle ilgilenmedim bile...Ben benim rahatça gidebileceğim ülkelerde vizenin kalkmasını istiyordum...Amerika’ya vize kalkacak mıydı?..Avrupa Birliği ülkelerine vizesiz girebilecek miydim?.. O uzun kuyruklarda ikinci sınıf dünya vatandaşı gibi bekletilerek başlayan makus talihim değişecek miydi... Doğrusu pek umurumun teki değildi Suriye’yle aramızda kalkan vize...***İlk defa içimden, ruhumdan, kalbimden mutluluk yükseldi bir vizenin kalkışına...Rusya’yla vizenin kalkmasına gerçekten çok sevindim... Kendim için, ülkem için, Türkiye’nin gerçekten bir yerlere geldiğini gördüğüm için...Kolay değil Rusya’yla vizeyi kaldırmak...Farkındayım ki bu Avrupa ülkerini fazla takmadığımızda, onlar yakında bize yalvarır hale gelecekler...Quantum burada da işleyecek...Türkiye’nin ekonomisi daha fazla büyüsün, bu pragmatik ve hafiften oportunist Avrupalı kapımızı çalmazsa ben hiçbir şey bilmiyorum...Vizenin kalkmasının şerefine, Moskova’ya gideceğim en yakın zamanda... Aklınızdan Moskova’yla ilgili geçenleri biliyorum...Benin Moskova’daki paralı seks zıngırtılarıyla hiç işim olmaz...Ben Volga nehri boyu uzun yürüşler yapmak istiyorum...Moskova’yı özledim, oraları bir daha görmek istiyorum...Nazım’a haber vereceğim...“Vize kalktı üstat” diyeceğim, “Kaçmak zorunda kaldığın günler gerilerde kaldı... Unutulmaz ismin ve mezarın bizlere yadigar kaldı...”Moskova’yla vize bile kalktı Nazım üstat...Gör bak ne hale geldi dünya!..

Devamını Oku

İbrahim’deki özgüven Tayyip Erdoğan’da da var İkisi de milyonlar önünde ağlamaktan çekinmezler

19 Mart 2011

İnşaat ameleliğinden başlayıp; en tepelere, sahne ışıklarına, şöhrete, paraya, özel uçaklara, en güzel kadınlara giden bir yolculuk. Şarkıları kadar tutkulu, şiddetli aşklarıyla da gündemden düşmeyen, sinirini, öfkesini, gözyaşlarını, pişmanlıklarını gizlemeyen bir adam... Geldiği yeri, geçmişini konuşmaktan hiç çekinmeyen, şivesini değiştirmek için uğraşmayıp “Ben buyum” diyen bir halk efsanesi... Kimilerine göre hoyrat, kadın döven, biraz kıro... Ama hangi açıdan bakılırsa bakılsın şarkılarıyla, türküleriyle, içimize işleyen sesiyle o bir İMPARATOR. Reha Muhtar’la bu haftaki sohbetimizi yaparken İbrahim Tatlıses hastanede yaşam mücadelesi veriyor ve tüm sevenleri ondan gelecek güzel haberleri bekliyor. Sizler bu yazıyı okurken İbrahim Tatlıses’in sağlıklı, dimdik karşımızda olduğu haberini alacağımız umuduyla yaptık sohbetimizi...* Bir çok insan İbrahim Tatlıses vuruldu haberini ilk duyduğunda önce çok telaşlanmadı. Galiba “Gelir ara sıra onun başına böyle şeyler, önemli bir durumu yoktur” duygusu hakim oldu. Sonra işin ciddiyeti anlaşıldı ve neredeyse tüm Türkiye dua etmeye başladı. “Vuruldu” haberini ilk duyduğunuzda siz ne hissettiniz ?Bazen silahların yapısı, suikastlerin niteliğini belirler. Bu saldırıda “kalaşnikof”u gördüğümde bu olay farklı dedim... Kalaşnikofla İbrahim’e saldırılması, sanki onu mutlaka öldürmek istiyorlar anlamı verdi. Başka birileri, çok derin veya uluslararası güçler yaptı duygusu uyandı bende... Normal bir alacak verecek davası değilmiş gibi geldi bana. Eski hasmı yapmış gibi görünüyor, ne ki hâlâ da o yaptıysa, ona kimin yaptırdığı bilinmiyor. Ben bu olayın basit bir alacak verecek davası olmadığını düşünüyorum.* Siz İbrahim Tatlıses’i iyi tanıyanlardansınız; çok defa konuk ettiniz yayınlara, uzun sohbetleriniz oldu. Sizi en çok etkileyen yönü nedir?İbrahim sahici bir adam... En önemli özelliği bu! Bazı insanların içindeki damarı kolay bulamazsın. Çünkü o kadar sanal şeylerle kamufle etmişlerdir ki, damara erişemezsin. Kendi bile bilmez damarının nerede olduğunu. Onlarla yayın yaparken de sohbet ederken de çok sıkılırsın. İbrahim öyle değil... Tamamen sahici bir adam. Hatta fazla sahici... Elbette çok sahici olması, her şeyinin çok doğru olması anlamına gelmiyor. O, bugünün Türkiye’sini çok andıran bir zamanların Amerika’sının Frank Sinatra’sı gibidir... Benzer kişilik özellikleri gösterir Sicilya’lı şarkıcıyla. Kadınlarla ilişkileri, yeraltı dünyasıyla muhabbetleri, deli divan olduğu aşkları, kullandığı şiddet, gösterdiği tevazu ancak sinirlendiğinde kopardığı kıyamet... Frank Sinatra ile Tatlıses çok benzeyen karakterlerdir. Ya da şöyle söyleyeyim; İbrahim Tatlıses Türkiye’nin Frank Sinatrası’dır.* Bir çok sanatçı ekranda kontrolü elden bırakmaz, temkinli, kuralları zorlamayan bir tavır sergiler. Ama o, tüm duygularıyla, zaaflarıyla o ekranlardadır. Sinirlenir, bazen öyle şeyler söyler ki sinirlendirir; tepki verir, gözyaşlarını gizlemez... Bu kadar sevilmesi de bundan değil mi?Sahici insanlar sevilirler. Nefret edilseler de sevilirler. Gözyaşlarını da, sinirini de öfkesini de aşkının çaresizliğini de hiç gizlemedi. Çünkü inanılmaz bir özgüveni var kendi içinde. Benim yaptığımı halk onaylar diye bir duygu var içinde. Bu özgüven ve yaptığımı halk onaylar duygusu Tayyip Erdoğan’da da var. Dikkat edin ikisi de milyonlar önünde ağlamaktan çekinmezler. İkisi de “gözyaşları gerçekse, onaylanacaklarından ve destekleneceklerinden emindirler.Mahsun başka bir dünyaya transfer olamazsa İbrahim’in sahiciliğine de sahip olamayacak* O hep kendi gömleğini giydi. Uludağ’a gittiğinde kayak kıyafetleriyle değil mangal şovuyla gündeme geldi, Güneydoğu şivesini bırakın düzeltmeyi böyle konuşmakla gurur duydu. Mağarada doğduğunu, inşaatlarda çalıştığını hep söyledi yani farklı bir sınıfa girmek onun için hiç önemli olmadı. Sesinin, yorumunun dışında bu özellikleri olmadı mı onu İmparatorluğa taşıyan?İbrahim’i İmparator yapan çok özellik var. Birkaç satırla anlatılmaz o. Ancak sınıf atlamaya çalışmaması, özüne ihanet etmemesi onu sahici ve geçerli kıldı. Mahsun da aynı dünyanın insanıydı, ancak o başka bir dünyaya transfer olmak istedi. Olursa ve tamamen kabul ettirirse ne âlâ. Olamazsa İbrahim’in sahiciliğine de sahip olamayacak, o da bunun farkında...* Beni en etkileyen sözü “Urfa’da Oxford vardı da biz mi gitmedik” olmuştur herhalde.Bence o söz de İbrahim’in sahici karakterinin ispatı. Çok kişi geçmişini yüceltir. Gittiği sıradan bir okulu, kentin en iyi okulu haline getirir. Babası herkesten iyidir. Annesi, ailesi, dedeleri şehrin en ileri gelenleridir. Herkes şehri ve ailesi konusunda hayatı inanılmaz köpürtür; olanı değil, oldurmak istediğini söyler. İşte bu noktada “Urfa’da Oxford vardı da biz mi gitmedik” demek, kendi sahiciliğine sahip çıkmak, geçmişiyle barışık olmak demektir. İbrahim geçmişiyle çok barışık bir insan. Belki de sorun fazla barışık olması ve kendi feodalitesini çok kutsamış olması.* Uyuşturucu konusunda da çok farklı davranmıştı; tabu gibi yaklaşılan, bilinmesine rağmen üstüne gidilmeyen bir zamanda “Evet kullandım, ne beter bir şeymiş sakın denemeyin” tarzında konuşarak saklamaya değil uyarmaya çalışmıştı değil mi herkesi?Beni geçen yıl bir akşam telefonla aradı. İbrahim’in kokain kullandığını itiraf etmesini köşemde yazmış, “Bu konuyu kimse gündeme getirmiyor ve saklıyor... Çünkü hâlâ piyasada millet kokain ve uyuşturucu kullanıyor” demiştim. Akşamı beni telefonla aramıştı “Ustam nasılsın... Ne güzel söylemişsin” diye. Olacak iş değildi, koskoca İbrahim Tatlıses “kokain kullandığını” itiraf ediyor, anlatmaya hazırım diyordu. Kimse onu dinlemek istemiyordu. Niye, çünkü uyuşturucu lobisi iş başındaydı hâlâ. Onlar uyuşturucunun Tatlıses gibi birisi tarafından anlatılıp lanetlenmesini engellerler. Basın böyle bir basındır işte Türkiye’de.İbrahim’in kadınlar konusunda ‘sınırlarını aştığı’ kesin!* Gelelim İbrahim Tatlıses’in aşklarına... Hep tutkulu yaşadığı aşklarıyla, bazen kadınlarına yönelik şiddetiyle hep gözümüzün önünde, evimizin içinde oldu. Birçok kadını çok da öfkelendirdi zaman zaman. Hayatına giren kadınları aldatması, vurması, ayrıldıktan sonra bile hayatlarına müdahale etmesi... Aşk, sevgi, tutku, şiddet... İbrahim Tatlıses’in kadını olmak zor bir şey değil mi?Valla ben kadın değilim bilemem... Ancak İbrahim’in kadınlar konusunda “sınırlarını aştığı” kesindir. Feodaliteyi bu kadar kutsamak, kendine yönelik aşırı özgüvenle yöresel kültürü bu kadar idealize ederken, elinde bulundurduğu inanılmaz gücü, o ideolojiyi kadınlar üzerinde doğrultmaya kalkmak İbrahim’in hatalarıydı. Hayat hiçbir erkeğe, hiçbir zaman bir başka insan üzeninde bu tahakkümü kurma hakkını vermiyor. O tahakkümü kuramayacağı gerçeğini de hayat İbrahim’e kendi kadınları üzerinden öğretti...* Yıllardır onun şarkılarıyla göbek attık, ağladık, sitem ettik, sevgiliden ayrılığımızı paylaştık. Daha söyleyecek çok şarkı var. Diliyorum ki en kısa zamanda yine birlikte ağlayıp, birlikte gülelim, birlikte sitem edelim, onun söylediği şarkılarla aşkımızı, kıskançlığımızı, sevincimizi kısacası hayatı paylaşalım.

Devamını Oku

Bana içki içmesini ve gazeteciliği öğreten şef öldü...

19 Mart 2011

Kızılay İzmir Caddesi’ndeki Milliyet’in Ankara bürosuna girdiğimde ellerim titriyor, ayaklarım geri geri gidiyordu...1981 yılının o Nisan ayında henüz 21 yaşında, Siyasal Basın Yayın’ın üçüncü sınıf öğrencisi bir gençtim...Haber ajansında 500 lira maaşla bir yıl sigortasız çalışmıştım...Şimdi “Şef” beğenirse Milliyet’te çalışmaya başlayacaktım...Evimize giren iki gazeteden biriydi Milliyet ve bir yıl önce şehit edilen Abdi İpekçi‘den dolayı gözümde iyice kutsal bir mertebeye ulaşmıştı...“Şef” beğenirse daha 21 yaşında o Milliyet’te çalışmaya başlayacaktım...Sekretaryasında iki güzel genç kadın oturuyordu...Liseden ve üniversiteden arkadaşım Aydın (Özdalga, bir süredir Milliyet’te çalışıyordu, odasının kapısında bana taktik verdi...“Hiçbir söylediğine itiraz etme... Fazla konuşma... Söylediklerine ‘Olur şef’ de... Odada fazla kalma...”***Odaya girdiğimde gözlerini pencereden “Kızılay Meydanı”na dikmiş bir adamla karşılaştım...Saçları dalga dalgaydı ve hafif bir yele arkaya doğru uzanmaktaydı...Sigara içiyordu...Aydın’ın dışarda söylediğinden çok daha samimi davranmıştı bana...Üç beş sohbetten sonra “Hadi başla” demişti... Ne maaş alacağımı, daha doğrusu bir maaş alıp alamayacağımı bile soramamıştım...Ayıptı genç bir gazetecinin koskoca Milliyet’te ne maaş alacağını sorması...Dünyalar benim olmuştu...Daha bir yılda Milliyet gazetesine geçivermiştim... Hayatta daha ne isterdim ki...***Gece gündüz, ayaklarımı sürüye sürüye çalışıyordum...Büronun kıdemlileri yeni “çaylak”ın geldiğini farketmiş, kafadan Çarşamba, Cumartesi gece nöbetlerini de bana havale etmişlerdi...Cumartesi gecesini kimse gazetede geçirmek istemezdi ve bu işi elbette “çaylak” yapacaktı...Sabahtan akşama kadar çalışıyor, akşamdan gece 23’e kadar da nöbete kalıyordum...Okulda 22 farklı dersten de geçmeye çalışacaktım bu arada... Gündüzüm gecem kalmamıştı, gazeteye kitaplarla geliyor, arada bir onları okuyor öyle sınava giriyordum...Sınav çıkışı yeniden gazeteye geliyor, yine haber peşinde koşturmaya devam ediyordum...Haftalar sonra, ilk kez bir gün izin yapmam söylenmişti...Pazar da kimse çalışmak istemediğinden ben çalışıyordum, zorunlu olarak Cumartesi günü izin yapmam karara bağlanmıştı...Ne ki “Şef” Ankara Temsilcisi olduğundan bürodaki işleyişin detaylarını istihbarat şefine bırakmıştı çok ilgilenmezdi...Cumartesi sabah 10.30 sularında evin telefonu çaldı...Gazeteden arıyorlardı...“Efendim” dedim...“Şef seni sordu” dediler, “Nerde bu çocuk... Gelmeyecekse bugün, söyleyin ona bir daha hiç gelmesin...”Başımdan kaynar sular dökülmüştü...Haftalar sonra ilk aldığım izin gününde, gelmesem atılacağım söyleniyordu... Koştura koştura büroya gittim, Şef’in odasına girdim, siniri geçmişti, elimdeki özel haberleri söyledim, arka arkaya yazdım, redakte etti İstanbul’a geçti...Atılmaktan son anda kurtulmuştum...“Şef”le bir anda duygusal bir samimiyet oluşmuştu aramızda, bir daha hiç bozulmadı o samimiyet...***Aşık oldum iki yıl sonra ve sevgilimle evlenmeye karar verdik...Bir gece yemek verdi Ankara büroya...Ankara Tenis Kulübü’nün yanında Madam’ın Yeri diye şık bir restoran vardı...Rakısını içmiş havasını bulmuştu Şef...Kadehini kaldırırken, nişanlımın da duyacağı şekilde “Bize” dedi, “Gazeteci olduğumuz için, adam olmadığımızı söyler kız vermezlerdi gençliğimizde... Ben karım Özden’i kaçırmıştım evlenebilmek için...”Bu söz hiç hatırımdan çıkmadı...Sanırım gazetecilikle aramda 30 yıl boyunca devam eden mazoşist bağ ilk kez bu sözle kuruldu...“Bize kız vermezlerdi...”***İçki içmesini severdi...İyi içki içerdi...“İyi içki içmeyenden iyi gazeteci çıkmayacağına” inanırdı... İkinci dersimi de içki konusunda ondan almıştım... Gazeteci dediğin içerdi...Haberi “içki masalarında” toplardı...Dışkapı pavyonlarının birindeki bir anısını anlatırdı konu buraya geldiğinde...Abdi İpekçi’nin de İstanbul’dan geldiği bir Ankara gecesinde, Dışkapı’da bir pavyona gitmişler gecenin bir saati...Orada yakaladıkları haberle, gazetenin birinci sayfasını yıkmışlar, ertesi günü bütün gazeteleri atlatmışlardı...Birinci dersim “Gazetecileri kimse sevmez... Gazetecilere eskiden kız vermezlerdi...”İkinci dersim, “gazeteci içerdi, sokaklarda gezerdi, haberi öyle o toplardı... Masa başında gazetecilik olmazdı...”***Şefin tavsiyelerine uygun, 12 Eylül askeri darbe günlerinde Fransa’yla tüm ticaretin durdurulduğu haberini almıştım...Koşa koşa büroya gelmiştim...“Şef, Fransa Ermeni tasarısını geçiriyor diye, bütün ticareti kesiyor generaller... Haber bir tek bizde var ve kesin doğru...”Heyecanlanmıştı...Şencan’a “İstanbul’u bağla bana” dedi...Haber manşet oluyordu...Kasım kasım kasılıyor, yerimde duramıyordum... Akşam saatlerinde 12 Eylül’ün bakanlarından Sermet Pasin “Şef”i aramıştı...“Tokatlı” demişti, “Fransa’yla ticareti dondurduğumuz haberini basmayın gazeteye...”“Yalan mı haber?” demişti Orhan Tokatlı yani Şef... “Haberi basmayın diyorum” demişti...12 Eylül dönemiydi, bir Albay’ın gazete rotatiflerini durdurduğu günlerdi...“Haberi yalanlamadığınıza göre basıyoruz demişti...”“Şencan arkadaşlara söyle, akşam Mola Otel’de içmeye gidiyoruz... Reha’nın haberinin şerefine...”Keyiflenmişti...Keyiflendiği anlarda gazeteciler içmeye ve olayı kutlamaya giderlerdi...Akşam bir taraftan “Şef”le içiyor, bir taraftan gazeteciliğin yaldızlı dünyasının içinde bir kuyruklu yıldız gibi hissediyordum kendimi...***Öyle güzel içtik, öyle güzel havaya girdik ki, çıkışta o afra tafrayla beni çevirmeye kalkan trafik polisiyle tartışmaya girmekten çekinmedim...Arabanın arka koltuğunda Milliyet’in ertesi günkü taşra baskısı duruyordu ve orada koskoca manşet, genç muhabirin imzasıyla veriliyordu...Oysa trafik polisi, ne genç muhabirin imzasını ne de manşetlik olan ve ilerde ödül alacak olan o haberi görüyordu...Kendisiyle ağız dalaşına giren genç gazeteciyi “merkez”e götürecekti...“Şef” gece vakti yeniden devreye girip genç gazeteciyi “nezarethaneye girmekten son anda kurtardı...”O sırada genç gazetecinin hayallerini yok edecek bir başka gelişme Milliyet’in Ankara matbaasında meydana geliyordu...Matbaayı basmışlar, “Ya bu haberi çıkaracaksınız ya da yarın gazeteniz sürekli kapatılacak...” demişlerdi...Türkiye’de gazetecilik yapmayı öğreniyordum...İçip içip afra tafra yapmamayı da beraberinde...***Evleneceğim gün gelip çatmıştı...“Şef” benim nikah şahidimdi...Oysa o günlerde İstanbul’dan yeni atamalar yapılmış ünlü gazeteci Cüneyt Arcayürek Ankara Büro’ya haber müdürü olarak atanmıştı...Şef temsilci olarak kalacaktı ama, esas yetkiler Arcayürek’e geçiyordu...Cüneyt Arcayürek “Johnson Mektubu”nu çıkarmış, “Ordu Uyarı Mektubu Verdi” haberini yayınlamış müthiş bir gazeteciydi...Ben de onun gelmesinden mutluydum...Ne ki Milliyet’i Ankara bürosuna alan Orhan Tokatlı benim için çok özel birisiydi ve ona ihanet edemezdim...Belli ki “Şef”le, Arcayürek arasında uzun sürece bir mesleki savaş başlayacaktı...Cüneyt Abi’ye gittim, “Abi 21 Mart’ta evleniyorum” dedim davetiyesini verdim...Aldı davetiyeyi yana koydu...“Orhan Tokatlı’nın nikah şahidim olacağından” haberi vardı ve bundan dolayı mutlu değildi...Nitekim gelmedi Orhan Tokatlı’nın nikah şahidi olduğu evlilik törenine Cüneyt Abi... Onunla çalıştığımız iki yıl boyunca Allah şahittir “Tokatlı’nın nikah şahidim olmasının intikamını” burnumdan fitil fitil çıkartarak aldı Cüneyt Arcayürek...***İki yıl sonra bir gün beni odasına çağırdı “İstanbul’dan haberler duyuyorum” dedi, “Yurt dışına gazeteci olarak göndermeye çalışıyorlar seni... Baştan haberin olsun, buna izin vermeyeceğim...”Kafamı önüme eğdim ve odadan çıktım, hiçbir şey söylemedim...O günlerde Atina’dan Özgen Acar merkeze dönüyordu ve benim adım Milliyet’in yeni Atina Temsilcisi olarak geçmekteydi...Daha 24 yaşındaydım...Kaderin garip bir tecellisi bu olaydan bir hafta sonra, Çetin Emeç Milliyet’e genel yayın müdürü oldu ve Cüneyt Arcayürek bastı istifayı çekti gitti...Orhan Tokatlı yeniden aktif Ankara temsilcisi olmuştu...Mutluydu, odasından Kızılay Meydanı’na bakarken yeniden gözleri ışıl ışıl parlıyordu...Bense sırf “Şef”e ihanet etmediğim için 2.5 yıl boyunca zaman zaman geçirdiğim azap dolu günlere bakıyor, “Şef”in yeniden aktif Ankara temsilcisi olmasından büyük mutluluk duyuyordum... “Dönek olmamanın, dostuna, insana ve sana iyilik yapmış bir meslek büyüğüne ihanet etmemenin, satmamanın” naif bir mutluluğuydu o...Bir süre sonra beni Tokyo’dan aradı “Şef”, ‘Hazırlan’ dedi, ‘Atina’ya gidiyorsun...’***Yine aynı otelde yine güzel bir yemek verdi “Şef” benim şerefime...“Elimizde büyüdü, şimdi Atina’ya Milliyet’i temsil etmeye gidiyor” dedi...Gözlerim yaşlanmıştı...Arcayürek’e bir saygısızlık yapmamıştım, ne ki “Şef”imi zinhar satmamıştım Ankara bürosunda Kızılay’ı seyretmek zorunda kaldığı o yapayalnız günlerinde...Dün gözlerimden yeniden yaşlar akmaya başladı... “Şef” ölmüştü...Bana gazeteciliği öğreten adam vefat etmişti...Bana içki içmesini öğreten “Şef” ölmüştü...Tek evliliğimin benim yegane nikah şahidim olan gazeteci “Şef” Hakkın rahmetine kavuşmuştu...“Şef” ölmüştü...Arkasında yüzlerce gazetecilik tohumunu miras bırakarak...Hakkını helal et “Şef...”***MELİS’E SON SÖZLERİM...Cumhuriyetçi veya dinci “medya çeteleri” nin basın dünyasına verdiği en büyük zarar nedir bilir misin Melis Alphan?..Dün ölen ve benim yazarak anlatmaya çalıştığım “Şef”le yetiştirdikleri arasındaki “gazeteci ilişkisinin” içine etmeleridir...Gazetecilik bir usta-çırak ilişkisidir...Çıraklar ustalarına saygı duyarlar...Mesleki bir ritüeldir bu...***Ne ki Hürriyet’teki “saygısız ve terbiyesiz üslubunun” devamından anlıyorum ki, böyle bir mesleki ritüelden gelmiyorsun...Sanırım daha çok, medya çetelerinin “kendilerinin ustası konumundaki gazetecileri” itibarsızlaştırmayı gazetecilik sayan ‘soysuz’ alışkanlıklarını benimsemiş durumdasın...Hayırlı olsun!..Yalnız benim yazdıklarımı bana yazıp “bilseydim daha ağır ifadeler kullanırdım” gibi “ağırlığı kendinden menkul” laflar etme...Ağırlık meslek koridorlarındaki sicille, toplumsal prestijle ve yılların deneyimiyle oluşur...Soysuz alışkanlıkların, tüy siklet hafifliğinden bir “ağır”lık çıkmaz...Kulağına küpe olsun...Hoşçakal...

Devamını Oku

Japon sevgili ne yapıyor acaba şimdi?..

18 Mart 2011

Onu gördüğüm anda büyülenmiştim... Şık ve batılı tarzda bir Japon kadınıydı... Güzeldi...Alımlıydı...Çekiciydi...Ve gerçek bir kadın gibi cazibesi olan bir kadındı...Yazdan kalma tiril tiril kıyafetlerle dolu bir Tokyo gecesindeydim...Tarih 29 Ekim 1984’tü...Tokyo’da yemyeşil çimlerin üzerindeki sanırım büyükelçinin rezidansında, muhteşem bir yemekli davet veriliyordu...Nurver Nureş Tokyo Büyükelçisi’ydi ve davet yüzlerce konuğun cıvıl cıvıl sohbet ettiği, döner kuyruklarının yeşil çimler boyu uzadığı kuyruklu yıldızların geçişini andıran bir albenide gerçekleşiyordu...***O muhteşem Japon kadınını orada, yüzlerce davetlinin arasında gördüm...Benden muhtemelen 4-5 yaş büyüktü, 30 yaşlarında ya vardı ya yoktu...Japon Gazeteciler Birliği’nin davetiyle Tokyo’da “Gazetecilik ve Japon kültürü” üzerine çalışma yapıyor, eğitim alıyordum... 29 Ekim gecesi davetine Tokyo’da bulunan tek Türk gazetecisi olarak katılacağımı söylemiştim, Tokyo Uluslararası Gazetecilik Enstitüsü’ne... Onlar da benimle beraber eğitim alan diğer ülkelerin gazeteci öğrencilerine söylemişler, herkes baştan gelmek istemişti...Ortadoğu ülkelerinden 6-7 gazeteciydik Tokyo’da eğitim alan ve kursun başından itibaren Mısırlı gazeteci Türk gazeteci olarak beni kendisine “rakip” seçmişti...Bu rekabetin kişisel olmaktan çok, etnik olduğunu seziyordum...Mısırlı diğer Ortadoğulu meslektaşlara dolaylı yoldan “Ya ben ya da Türk, seçim yapın” diyordu...***O gün de son anda su koyvermiş, Arap gazetecilerin bir kısmını alarak bir Arap restoranında yemeğe gitmişti Mısırlı gazeteci, Türk Büyükelçiliği’ndeki davete gelmek yerine...Umurumun teki değildi, Mısırlı gazetecinin davranışı...Ben gitmek istiyordum davete, Katarlı meslektaşım da Türk Büyükelçiliği’ndeki daveti görmek istiyordu...Ne ki o muhteşem kadını görünce yanımdaki Katarlı meslektaş fazlalık olmuştu...Gözlerimiz birbirini buldu, ateş Tokyo gecesini yakıyordu sanki...Bir anda o muhteşem cazibenin sahibi kadınla kendimizi yan yana bulduk...Katarlı gazeteci arkadaşımla bir üçlü oluşturmuştuk...Gecenin ışıklarının aydınlattığı çimenler üzerinde bir süre durmuştuk ki, “bir yerlere gidip eğlenmemizi” istedi cazibeli kadın...Veda ettik ve çıktık davetten...***Lacivert bir Tokyo gecesi bizi bekliyordu...İnanılmaz bir gece kulubüne götürdü cazibeli kadın bizi...Tavanda aynaların olduğu, loşla karanlık arası, çok lüks bir gece kulübüydü gittiğimiz...Katarlı meslektaşım biraz bizden uzaklaşmış, biz o muhteşem kadınla öpüşmeye başlamıştık...25 yaşındaydım...Bir Tokyo gecesinde, lüks şehrin en lüks gece kulüplerinden birinde, iki saat önce tanıştığım ve beni büyüleyen muhteşem bir Japon kadınla öpüşüyordum...James Bond filmleri gelmişti aklıma...Bu hız, bu kadar güzellik, lüks, ihtişam ve cazibe ancak bir James Bond filminin sanal senaryosunda gerçekleşebilirdi...Ben o sanal senaryoyu gerçek hayatımda oynuyordum...***Kocasından ayrılmak üzereydi muhteşem kadın ve muhtemelen bir şeylerin intikamını hayattan benim aracılığımla almaktaydı...O zamanlar bunu anlayabilecek bir yaşta değildim...Ne ki Tokyo’nun bana sunduklarını sonuna kadar yaşayacaktım...Tokyo’da kaldığım haftalar boyu, o muhteşem kadınla zaman zaman birlikte olduk...Bana Tokyo’yu o kadın sevdirdi...Hiroşima’ya gidip atom bombası yemiş yaşlı Japonlarla sohbet ederken, Japon kadının tenimde yarattığı aşk, beni onlara yaklaştırıyordu...Tokyo’da yürürken, Japonlarla bar sohbetleri yaparken, Geyşa kültürünün derinliklerini öğrenirken hep cazibeli Japon kadının muhteşem silüeti bana Japonya’yı bir başka sevdiriyordu...Tokyo’da kaldığım bir ay boyunca “Türk hamamı” denilen randevu evi türü yerlere merak için bile uğramadım...Zaten o yerlere gitmezdim, ne ki bu sefer nasıl olduklarını öğrenme zahmetine bile katlanmadım...Japonya’yı muhteşem bir kadından öğreniyordum zaten...Bir gün kimonolarıyla gelmişti...“Bak bakalım” demişti “Gerçek bir Japon kadını karşısında ne yapacaksın şimdi?..”Kat kat kimonolar vardı üzerinde...***Dün akşam “Çernobil gibi bir felakete sadece 24 saat kaldı Japonya’da” başlığının bugünkü gazetede yer alacağını görünce, yaşadıklarım bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden...O günden sonra bir daha Japonya’ya gidemedim...Ancak o güzel insanların ülkesini hiç unutamadım...Yaşanan aşklar, yapay sınırlarla bölünmüş insanları yeniden bütünleştiriyorlar...Bilmem yaşadığım aşklardan mı, yaşamış olduğum şehirlerden ve ülkelerden mi, sınırlar, ırklar, renkler, çekik olan gözler ve siyahi olan tenler bana hiç yabancı gelmezler...Hepsinde aşkı, hepsinde insanı ve yaradanı bulurum ben...Deprem ve tsunaminin tahrip ettiği Fukuşima santralindeki nükleer sızıntı çok tehlikeli boyutlara ulaştı...Bütün ülke alarma geçti... Bugün Türkiye’deki bayraklar Japonya’daki deprem ve nükleer felaketin anısına yarıya indiriliyor... Kim bilir Japon sevgili şimdi nerede ve ne yapmakta?..Yaşıyor mu acaba?..Kocasından ayrılıp yeni bir hayat kurdu mu kendine?..“Sevdin mi Japon kadınını?..” demişti bana dudağıma öpücük kondurup ayrılırken...27 yıl sonra buradan fısıldasam duyar mı sesimi acaba?..-”Çok sevdim...”Allah sakınsın hepinizi... *****İBRAHİM TATLISES’İN KADINLARI...Bir erkeğin kadınları vardır elbet hayatta...O kadınlar bir erkeğin hayatına aynı zamanda girmişlerse mutlaka kavga ederler...O kadınlar bir erkeğin hayatına, başka zamanlarda girmişlerse de muhtemelen yine kavga ederler...Bir erkeğin kadınları arasında kanka durumların varlığı, ancak büyük ve direkt bir yeni bir tehlikenin vuku bulması durumunda oluşur...Öyle anlarda erkeğin kadınlarından bazıları, bazılarıyla ittifaka girer...Birkaçı toplanıp özellikle bir kadını dışarda bırakırlar...Ne ki birkaçı toplanıp birini dışarda da bıraksa, herkes tek başına da kalsa, bir erkeğin kadınları arasında bir kavga kaçınılmazdır...***Aslında kavga varsa erkek kavgaya değecek biri demektir...Kadın kavgasının olduğu durumlar erkeğin halen çaptan düşmediği durumlardır...Ne zaman ki kadın kavga etmeye bile değmez bulur erkeği, o zaman ölüm kapısını çalmaktadır erkeğin...Derya Tuna’yla, Ayşegül Yıldız hastane koridorlarında birbirine girince bu gerçekler geldi aklıma...“Sen nasıl girersin o odaya demiş” Derya Tuna bir de söz söyleyerek...Ayşegül Yıldız da cevap vermiş, araya hekimler girmiş, “Adam başından kurşun aldı yatağında yatıyor... Burada böyle şeyler yapmayın” diye... ***Oysa kadınlar böyle şeyler yaparlar ve böyle davranmış olmaktan pek gocunmazlar...Bir kadın esasen bir erkekten değil, başka bir kadından tetiklenir...Bir erkeğin, kendi başına birşey yapacağına inanmaz bir kadın...Hep bir başka kadın vardır, erkeği baştan çıkartan, ona bir sürü şeyi yaptırtan...Onun için bir kadın erkeği ölüm döşeğinde de olsa, saldırgan olan, “erkek suikastçiyi değil, esas fail olduğuna inandığı kadın şüpheliyi” arar...***Ve kadın kendine yakın olduğunu düşündüğü erkeğin ölüm döşeğine, kendinden habersiz bir başka kadının girdiğini görürse ve duyarsa çıngar çıkartır...Erkekler dışardan bakıp durumu anlayamazlar:“Yahu adam ölüyor... Bunlar dışarda kavga ediyor” der dururlar...Oysa kadını kadın yapan dışardaki kavga ve rekabettir...O kavga ve o kadınsı rekabet kadınların aynı zamanda sonunu hazırlar...Acı ve çok derslerle dolu ibretlik bir öyküdür bu...Erkeğe bu olayda acı içinde uzaktan izlemek dışında bir rol düşmeyecektir...Tıpkı İbrahim’in beyni dağılmış halde yaralı yattığı yataktan baktığı gibi...

Devamını Oku

Tavuk eti ve bıçakla makarna kesen kadının cehaleti...

17 Mart 2011

Dün öğle saatlerinde bir iş yemeğim vardı...Bitiminde sevgili dostlarım Faruk Bayhan ve Kenan Erçetingöz‘ü oturmuş sohbet ederken gördüm...Faruk Abi “Zayıflamışın Reha...” dedi...“İçki yok, sigara yok, tavuk eti yok, bitki çayı, bol bol spor...” dedim... Faruk Abi şaşırdı...“Oğlum ne biçim adamsın sen... İçkiyi, sigarayı, tavuk etini bıraktım ne demek oluyor şimdi...” diye hayretle sorarak yüzüme baktı...Kenan “İçki sigarayı anladık tavuk eti ne demek” diye sorarken not alma niyetine elinden düşürmediği cep telefonunun kaydına bastı, burnuma dayadı...İkisi de bekliyor büyük merakla ben ne diyeceğim diye...***“Ben içki sigara tavuk eti demesem de ‘artık tavuk yemiyorum’ desem ilginizi çekmeyecek... Tavuk dünyada terlemeyen tek hayvan... Terleyip toksin atmadığı için, etinde toksin barındırıyor... Onun için pek tavsiye edilmiyor...” cevabını verdim...Kenan yılların gazetecisi Gecce Com’un sahibi...Hemen cep telefonunu kayıt cihazı yaptı, kayda bir şeyler söylüyor...“Tavuk toksin tutuyor... Reha Muhtar söylüyor... Bu konu yazılacak...” mealinde...***Terleme yoluyla toksin atma, sağlıklı yaşamın en temel noktalarından biri...Hiçbir zaman tiryakisi olmadım, ancak arada bir sauna ve buhar odasını yapıp terlerdim...Nefes açma çalışmaları yaptığım danışmanım, “Sauna gibi çok sıcak mekanları tavsiye etmiyorum... Yerine ya doğal yollarla terleme ya da küvette dolduracağın suya yarım paket tuz koyarak elde edeceğin terleme sağlıklı olur” deyince, günlük yürüyüşlerimi haftada birkaç gün 8-9 kilometreye çıkardım...***İstanbul’un havası...Ben yürüyüşe başladığımda hava soğuk oluyor, yürürken bir anda güneş açıyor, sonra yeniden kapıyor, arada mola veriyorum...Tekrar yola koyulduğumda bazen terliyorum, bazen üşüyorum...Ne yazık ki evimin önünden çıktığım yürüyüş parkurumun üzerinde “gazeteci arkadaşlar gelenin geçenin fotoğrafını çekiyorlar...”Fotoğraf çektirmeye niyetim yok...İstemiyorum da...Kendi halimde sporumu yapıyorum, bitki çayımı içiyorum, hayatımın içsel huzurunu yaşıyorum...Geçenlerde bir kamera Ayşe Nazlı’yla beni spor yaparken yakaladı, çocuk habire soruyor...“Sabah yürüyüşü mü?..”İçimden “Hayır gece yürüyüşü” demek geliyor, çocukcağızın işine mani olmak istemiyorum...O sordukça soruyor, ben de geri geri yürüyerek çekim yaptığı için “Dikkat et” diyorum, “Çukur çıkacak, görmeyip düşeceksin...”***Neyse geçenlerde yine kendi halimde spor yaparken resmimi çektiler...1.5 saatlik yürüyüşte zaman zaman terlediğimden, üzerimdeki tişörtün kollarını hafif yukarı çekiyorum, yürüyüşün temposunu bozmadan...Bu fotoğrafı Hürriyet’in Kelebek ekinde Melis isimli bir kadın almış, “üzerinde cahil cahil moda analizleri” yapıyor...Yok kocası da kollarını biraz yukarı çekermiş “çiğ köfte mi” yapıyormuş, çok sinir olurmuş...Yok spor yaparken giydiğim kaşkolun deseni niye öyleymiş veya böyleymiş... Ben hayatımda böylesine “ucuz, terbiyesiz ve saygısız” bir davranışın gazetecilik adı altında yapıldığını görmedim...Enis (Berberoğlu) kardeşim, Hürriyet’te bu ucuz dikkat çekme numaraları hakkında ne düşünüyor bilmiyorum, ama ben bu “dikkat çekme meraklısı arkadaşa” birkaç tavsiyede bulunayım yaşam konseptiyle ilgili...***Bak Melis kardeş; Bir insanın spor yaparken üzerindeki tişörtün kollarını kaç santim kaldırması gerekliliğini moda uzmanlığı sayıyorsan, senin durumuna acımaktan başka bir şey yapmak elimden gelmez...İnsan spor yaparken, tişörtünün kollarını yukarı çekmesine koskoca bir gazetede, kocanı da içine katıp “çiğ köfte mi yoğuracaksınız” diyebilmek için, bir insanın gustonun g’sinden haberi olmaması gerekir...Ben spor yapıyorum ve en doğru halimle spor yapıyorum...Ben spor yaparken fotoğrafımı çekeceksin, sonra da hiçbir bireysel hakkıma sahip olmadan, bunu eleştirmeye kalkacaksın...Yazık sana...***Bu dikkat çekmek isteyen arkadaş kimmiş diye bir Google’a girdim...İsminin altıda katıldığı bir yemek programının görseli mevcut...Gayr-ı ihtiyari, yemek programına baktım, arkadaş kimdir, nedir, neyin nesidir, ne yapar ne söyler diye?..Girmez olaydım...Yemek programında o gün zengin soslu bir makarna yapılıyor...Melis kardeş de, kendisine ikram edilen makarnayı çatal ve bıçakla yemeye çalışıyor...Bak Melis kardeş...Makarna zinhar bıçakla kesilmez ve yenmez...Chateaubriand değil, makarna o...İstersen çatalın sol elinde; yanında kaşık yardımıyla yersin...Ne ki İtalya’da o yediğin makarna türünün yanında, kaşık da vermezler...Sadece çatal yeterli...Kasap değilsin sen, her gördüğün yemeği bıçakla kesecek...***30 yıl önce millet pek bilmezdi bazı görmemişler her yemeyi “bıçakla yemeye” kalkarlardı...Bıçağın kullanıldığı yemekler ızgara etlerdir...Hatta Amerikan tarzında, et bıçakla yemeğin başında dilimler halinde kesilir, sonra çatal yeniden sağ ele alınıp, yemek bıçak tutulmadan yenir...Makarnada hanzolar bile bıçak kullanmazlar...Spor yaparken ise insanlar toksin atmaya çalışır, en rahat halleriyle, üşütmeden, vücudu bunaltacak biçimde terlemeden, en rahat edecekleri kıyafetlerle oksijenin keyfini çıkartırlar...Eğer makarnayı bıçakla kesen çakma bir moda eleştirmeni olmasaydın, beni spor yaptığım o kıyafette eleştirilecek noktayı da bilebilirdin...O kıyfatte spor yaparken eleştirilecek nokta, altta beli bir miktar sıkan blue-jean’in giyilmiş olmasıydı... Beli hiçbir şekilde sıkmayan ve oksijenin karın altına rahatça gitmesini sağlayan eşofman altı olmalıydı üzerimde...Böyle söyleseydin sana saygı duyardım...Bu halinle “makarnayı bıçakla kesmeye kalkan bir çakma modacısın” gözümde...*****Kimin vurduğunu İbrahim Tatlıses biliyor mu?..Şükür ki, İbrahim Tatlıses daha iyiye gidiyor... İyiye gidip, suikastin üzerinden belirli bir zaman geçtikçe, herkesin aklına “sorulması gereken esas soru” geliyor...“Kim öldürmeye çalıştı İbrahim’i?..”Kuzey Irak’taki ortağı, “İbrahim’in sağlığına kavuşması için bütün servetimi veririm” diyor...Sauna çetesi lideri olarak adı geçen Kasım Zengin “Saldırıyı kınıyorum... Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük değerlerden biri olan İbrahim Tatlıses’e acil şifalar diliyorum” diyerek “ben yapmadım mesajı” veriyor...PKK bile açıklama yaptı, “Tatlıses’e suikastle ilgilerinin olmadığını açıklayıp, saldırıyı kınayan...”***Peki kim yaptı?..Dün Tatlıses’e suikastten hemen önce binanın dışında olan eski Beyaz TV’nin sorumlusu eski arkadaşarımla ve bir sürü kişiyle konuştum...Adını şimdi veremeyeceğim bir ünlü politikacının, “Bu olayın altında gündemi değiştirme çabası var... Yakında çok şey çıkacak ortaya...” dediğini öğrendim...Çok ilginç notlardan biri, olay anında orada olan arkadaşlarımdan geldi...Kalaşnikofla saldırı olmasına rağmen, atılan onca kurşunun sadece dört tanesi Tatlıses’in bulunduğu araca atılmıştı...Geri kalan kurşunlar etrafa atıldı, çevrede birileri varsa, korksun ve yaklaşmasın diye...Sadece dört kurşun, hedefe yöneltilmiş ve sonra da sırra kadem basılmış...Bir meslektaşım “Ömer Lütfü Topal suikastinden beri Kalaşnikof kullanılmadı silahlı saldırılarda” dedi... Olayın yakınındakiler İbrahim Tatlıses’in, kendisine kimin suikast düzenlediğini bildiğini söylüyorlar...Tatlıses’in bilinci yerine geldikçe konu ortaya çıkacak sanıyorum...

Devamını Oku

İbrahim Tatlıses'le aramızdaki sır...

16 Mart 2011

Hastane önündeki bekleşen “hayatının önemli kadınlar”ına bakıyorum İbrahim Tatlıses’in...Ağlıyorlar, hıçkırıyorlar, mendille gözyaşlarını siliyorlar...Bazıları yan yana oturuyor...Bazıları biraz oturup, fazla spekülasyona neden olmadan saygıyla evine dönüyor...Orada oturan ünlü kadınların içinde hangilerinin “İbrahim Tatlıses’in bir dönem büyük aşklar yaşadığı kadınları” olduğunu adım gibi biliyorum...Yıllar yıllar öncesine gidiyorum...İstinye’de duran teknesinde bir akşam vakti, hava yavaştan kararırken yaptığımız “denizci sohbeti” geliyor aklıma...***En gizli sırlarını, en bilinmedik aşklarını ne kadar samimi ne kadar şeffaf anlatmıştı bana...Öyle şeyler anlatmıştı ki, anlatımındaki samimiyet bozulmasın, rahatsız olmasın diye “hayret nidası” bile göstermekten çekinmiştim...Gazeteciliği en şaşaalı yaptığım günlerdi...Bir gün bile, “bir tekne sohbetinde iki denizcinin yaptığı o sohbeti” haber yapmayı aklımdan geçirmemiştim...Sormamıştım bile bunları haber yapabilir miyim diye...Konuşurken söylememişti bile “Aman bunlar aramızda kalsın” sözünü...İki dost teknede sohbet ediyordu, o öyle kalacaktı...Rakı koymuştu kendisine ince belli çay bardağına, akşam 7 sularında...Şimdi o kadınları görüyorum hastanede...***Metanetle bekliyorlar...Bir zamanlar sevmiş oldukları erkeğin iyileşmesi için dua ediyorlar...Şu anda bulundukları konumu bozmamaya özen göstererek...Yaşamı karıştırmadan, yaşama saygı göstererek...Halihazırdaki birlikteliklerini yıkmadan, geçmişi yad ederek...Cesur ve vakur kadınlar onlar...Tanıyorum onları...Kendi geçmişlerine ihanet etmeyecek kadar cesurlar...O geçmişten utanmayacak kadar vakurlar...Ne ki bugüne taşıyıp, ne kendi erkeklerine ne de İbrahim’in yanındaki kadına saygısızlık etmeyecek kadar duyarlılar onlar...***Oysa ne büyük aşklar yaşamışlardı onlar...Ne gizli aşklar, ne ülke duysa Türkiye’yi sarsacak spekülasyonlar...Bir çocuk gibi anlatmıştı bana İbrahim onların hepsini...Muzip muzip gülerek, ergenlik çocuğu coşkusuyla...Her erkek yaşamla ölüm arasında gidip geldiği o sırat köprüsünde, yaşamındaki hangi kadınların o hastane avlusunda olacağını merak eder... Erkeksi, karmaşık ve gizemli bir duygudur o...“Kimin kendisini gerçekten sevdiğini” belki de kendisine bir kez daha teyid ettirecektir erkek...Mutlu olacaktır, yaşamına anlam kazandıracaktır...Benim de gözlerimin önünden zaman zaman o sırat köprüsü geçer...Bir erkeğin egosu taşkındır...Yalan yok, bir tanesi hariç yaşamımdan geçen bu kadınların sırat köprüsünde benden bir dualarını esirgememiş olmalarını dilerim...İbrahim’i hastane terasında bekleyen, ondan dualarını esirgemeyen kadınlara bakıyorum...Bazıları İbrahim’in kamuoyuna malolmuş sevgilileri, kadınları, eşleri...Bazıları ise hiç kimse tarafından bilinmiyorlar...Hepsi ünlüler, ancak İbrahim’in hayatının meçhul sevgilileri onlar...Çocuksu bir muziplikle anlattığı bir İstinye akşamının “sırdanlığında” meçhul sevgililere ve vakur duran güzel kadınlara bakıyorum...İbrahim’in kalbine en içten dualarımı gönderiyorum...İbrahim’i kıskanıyorum...*****“ŞİMDİ DEĞİL... SANA DAHA ÇOK İHTİYACIM VAR BABA... ŞİMDİ DEĞİL...”20-21 yaşlarında şu anda İdo... Ölümle yaşam arasında gidip gelen İbrahim Tatlıses‘in küçük oğlu o...“Şimdi değil...” diye gidiyor hastaneye babasının yanına, “Daha çok ihtiyacım var sana... Şimdi değil baba...” Bunlar nasıl içten bir haykırıştır Tanrım?..Nasıl yürek parçalayıcı bir feryattır?..Bir “baba”ya, hayatı boyunca bundan daha etkili bir haykırış, bundan daha güçlü bir yakarış, bundan daha yaşama döndürücü bir kavrayış olabilir mi acaba?.. Bir “Baba”yı hayata döndürecek, yaşam savaşını kazandıracak en sihirli sözler değil midir İdo’nun sözleri...“Şimdi değil... Sana daha ihtiyacım var baba... Ne olur şimdi değil?..”Hangi baba yüreği, başını delip geçen kurşunların etkisinden sıyrılıp bu haykırışı duymayacaktır?..Hangi uyutulmaya çalışılan beyin, çocuğunun feryadını beynini hiçe sayarak işitmeyecektir?..“Şimdi değil... Sana ihtiyacım var baba...”***Bir erkek hayatın kendisine ihtiyaç duymasını ister elbet...Toplumun, ülkesinin, misyonun...İş yerinin, hayatta kurduğu imparatorlukların onu ihtiyaç duymasını arzular elbette...Kadınların onu istemesini, kadınının yanında olmasını umacaktır elbette...Ne ki bir erkek “Çocuğunun sana ihtiyacım var baba” haykırışını sadece duymayacak, yaşayacaktır iliklerinde...Hayatımızda yaşadığımız tüm kalleşliklere karşı, bizi hayata bağlayan tek sestir, çocuklarımızın bize ihtiyaç duyan sesi...O ses beni yaşatıyor esasen bugün...Biliyorum ki İdo’nun o sesi, yaşatacak İbrahim Tatlıses’i...*****HAYATIN BAŞARISIZLIĞI VE FAKAT İNSANLIĞIN BAŞARISI... Onun ismi olduğu için dünyanın en kaliteli yabancılarından bir kısmı Beşiktaş’a geldi...Schuster olmasaydı Real Madrid’in dünyaca ünlü 10 numarası Guti burada olmayacaktı...Quaresma, Almeida, Simao ve Fernandez de buralara gelmeyi pek düşünmeyecekti...Gerçek olan şu ki, Önce Guti sonra da Guti’yi gören diğerleri, bunca paranın yanısıra Schuster adının “garantörlüğü”nde Beşiktaş’ı ve Türkiye ligini seçtiler...Şimdi Portekizli ve İspanyol millileri Türkiye’ye getiren o adam, Türkiye’den ayrılıyor...***Schuster daha birinci sezonunu doldurmadan Beşiktaş’tan ayrılıyor...Başarısız mıydı?..Evet...Avrupa kupalarında en fazla tur atlayan takım olduğu halde Beşiktaş...Türkiye Kupası’nı kazanma ihtimali en fazla olan takım olduğu halde Beşiktaş...Ligde hiçbir varlık gösteremeyen, tarihinin en mucizevi kadrosunu, başarıdan başarıya koşturtamayan Schuster “başarısızdır... Beşiktaş’ta...”Nedenini herkes merak ediyor, oysa çok bellidir nedeni...Schuster futbol yaşamındaki onca başarıya rağmen... Dünyalar güzeli eşi ve dünya tatlısı kızına rağmen...Real Madrid’den, Barcelona’ya, Alman Milli Takımı’ndan, dünyanın en nadide futbol kariyerine kadar her şeye sahip olmasına karşın, “çevresine negatif enerji” veren, kendisiyle kavgalı, hatırı sayılır oranda snob, sevmediği insanları alabildiğine küçümser bir edadadır...***İnsanları bu kadar “ötekileştiren” yıldızlar, ilah da olsalar insan yönetiminde başarılı olamazlar...İnsanlar, kendilerine insanca davrananların, onları insan gibi hissettirenlerin hedeflerinin arkasından giderler...Ancak o liderlerin “zafer hedeflerini içselleştirebilirler...”Schuster, kendisine inanan bir futbolcu topluluğu yaratamadı...Onları sarıp sarmalayamadı...Futbol bilgisinin düzeyi kimseyle karşılaştırılamaz, bu dünya çapındaki futbol adamının...Ne ki, “başarı psikolojisi ve insan yönetimi” futbol bilgisinden farklı bir olgu...Bunda başarılı değil Schuster...Ne kendisi ne de futbolcuları gözünde...Yedek kulübesinde, yanlış yapılan her hareket sonrası gösterdiği vücut diline iyi bakın...Gölgesiyle kavga eden bir adamın, futbolcularına motivasyon vermesi mümkün değildi...O da veremedi...***Ancak “insanı” değerleri kaybolmamış bir yıldız ve profesyoneldi Schuster...İstese ve uğraşsa kendisinin ve 4 kişilik ekibinin iki yıl için bütün parasını söke söke alırdı Beşiktaş’tan... O ise bu yıl çalışmadığı kısmın 600 bin eurosunu bile almadan, “hak etmediğimi almam” diyerek ayrıldı Beşiktaş’tan...Yardımcılarının da çalışmadıkları dönemin parasını istemedi Schuster...Biz böylelerine adam gibi adam diyoruz...Del Bosque denilen “tamahkar adam” Beşiktaş’ta çalışmadığı iki yılın parasını alabilmek için bütün uluslararası mahkemelere başvururken, aynı Real Madrid’i çalıştırmış Schuster “Çalışmadığım dönemin parasını almam” diyerek sezon sonuna kadar hakettiği maaşını bile almadan sözleşmeyi iptal etti...Ne asil bir davranış...İspanya’yı dünya şampiyonu yapmışmış Del Bosque... Dikkat ediyorum da onun haklı olduğunu savunanlar da onun gibi adamlar Türkiye’de...Ben tek kelime etmeden, beş kuruş talep etmeden gidebilen Ertuğrul Sağlam‘ı savundum, Schuster’i asil buldum...Lucescu‘ya şapka çıkardım...Asalet ve emek insanı insan yapar...Lucescu’yu istiyorum Beşiktaş’a...Bugün olmasa da yarın...

Devamını Oku

Türkiye'nin Frank Sinatra'sı İbrahim Tatlıses yaşam savaşı veriyor...

15 Mart 2011

Ankara’nın ünlü “Baba”larından İnci Baba‘nın bir düğünüydü, onunla TRT’deki bir televizyon programı için kameramanımla editörümün röportaj yaptığı ilk buluşma...Ünlü “Kabadayı”ların “Baba”ların sofrasında otururdu her zaman...O dünyalarla, ilginç bir gönül bağı vardı bu belliydi tavırlarından... Dünyayı bilmeyenler, hayatı tanımayanlar onu “ara sıra kadınları döven, kaba saba bir magazin figürü” olarak gördüler...Onu 1996’nın 15 yıl önce tam bu günlerinde Hürriyet gazetesinin 9. katındaki SHOW TV’de Ateş Hattı programına çağırmıştım...Gece 11’de başlayan program 01 gibi bitti...Rahmetli Ufuk Güldemir‘in SHOW’a gelirken bana özel yaptırdığı camekan kaplı bir odam vardı...Canlı yayının yapıldığı açık stüdyonun hemen çaprazında...Yayından çıktık, on metreye yürüyüp odama geçtik...Çalışma masasının üzerinde bir viski açtım;-“Ben viski içmeyim” dedi...-“Ne içersin dedim...”-“Rakı içeyim” dedi...O saatte rakı buldurduk bir yerlerden...Sohbetin dibine vurduk...Sohbet biter gibi olduğunda saat 6.30 olmuştu...Gün ağırmıştı...Delidolu, sert ve acımasız görünürken, gözyaşlarını sınırsızca akıtmaktan çekinmeyen, kadınları hep dövüyormuş gibi görünürken, aşkları için deli divane olan, her tür çapkınlığı yapar kadınları aldatırken, kadın intikamlarının acımasızlığında, acılar içinde öksüz haykırışlarda hüngür hüngür ağlayan bu adam bana hep Türkiye’nin Frank Sinatrası olarak geldi... ***“Asla Özür Dilemeyen Bir Dago (İtalyan): Frank Sinatra” isimli çalışmasında Dilek Dallıağ, Kity Kelley‘in His Way (Onun Yolu) isimli kitabına referans yaparak şunları yazar Frank Sinatra için:“Annesine düşkünlüğünden mafya ilişkilerine, kumarhane lisansı alış hikâyesinden Beyaz Saray’la olan ilişkisine, Başkan Kennedy‘yle tanıştırdığı kadınlardan, Elvis Presley‘ye duyduğu nefrete kadar, Sinatra’nın yaşamına ait her şeyin anlatıldığı kitap okuyucuya bilinenlerin dışında bir Sinatra portresi çiziyor.***Hezeyanlarla dolu karakterine, film ve müzik dünyasına adını yazdıracak kadar çok yönlü yetenekler sığdıran, fırtınalı aşklarıyla gazete baş sayfalarından inmek bilmeyen, her gün iki paket Camel sigarası tüttürecek, bir şişe Jack Daniel’s içecek kadar sağlığına boş vermiş, anne tarafından bütün yakın akrabaları Sicilyalı olduğundan mafya ile sıkı ilişkiler içinde olan...Hatta onlar adına kuryelik yaparak, gangsterlerin ayağına kadar çantalarla para taşıyacak kadar vurdum duymaz olan...Bir ağız dalaşıyla New York’un o dönem en büyük iş adamlarından birinin kafasına telefon vurarak kötürüm bırakacak kadar acımasız, hiç tanımadığı hasta çocukların tedavilerini, sakat gençlerin protez giderlerini karşılayacak kadar yufka yürekli biri... Hayatında hiç “özür dilerim,” “teşekkür ederim” demeyen bir nobranlık içinde olan, Kennedy, Johnson, Ronald Reagan gibi başkanların yatak odalarına girebilecek kadar Beyaz Saray’la içi içe birisi...FBI kayıtlarında dünyada başka hiçbir sanatçının olmadığı kadar çok dosyası olan...Hayatını kendine vakfetmiş en yakın dostlarını bir kalemde silip atabilecek kadar vefasız...Çaptan düşmüş eski bir sahne arkadaşının programına, en zirvede olduğu dönemde hiç ücret almadan çıkacak kadar vefalı olan...Bir toplantı sırasında ‘Amerikan müziğinin içine ettin’ diyerek Ahmet Ertegün‘e saldıracak kadar kavgacı...Ava Gardner‘ı adeta bir köpek gibi çılgınca seven, Ava’nın bir hiddet anında parçaladığı bir resmini toplamaya çalışırken, iki gözü iki çeşme ağlayan... Bir türlü bulamadığı resmin bir parçasını bulan pizzacı çocuğa 30.000 dolarlık saatini armağan edecek kadar tuhaf...Ölürken son nefesinde “Kaybediyorum” diyecek kadar kaybetmeye alışık olmayan bir “Dago” (İtalyan): Frank Sinatra... Hiç Bitmeyen Aşkı; Ava Gardner...Frank Sinatra, dört evliliği ve hayatında geçip giden birçok kadın arasında birini iflah olmaz şekilde sevdi...Evlenip ayrıldığı ve hiçbir zaman sahip olamadığını düşündüğü Ava Gardner, onun ilahıydı...Sinatra’nın evinde, altında devamlı mum yanan dev bir Ava tablosu vardı...Besteci Jule Styne’ın anlattığına göre Ava Gardner’ı adeta bir köpek gibi çılgınca seven Sinatra bir hiddet anında Ava Gardner’ın resmini paramparça ettikten sonra pişman olmuştu, parçaladığı bir resmini toplamaya çalışırken, iki gözü iki çeşme ağlayarak, bir türlü bulamadığı burun kısmını açtığı kapının rüzgarıyla uçurarak bulan pizzacı çocuğa 30.000 dolarlık saatini armağan etti...***Gençliğin çapkınlık anlatımlarındaki yorgunluk bilmeyen Eros, hiç kuşkusuz, bu iki kışkırtıcı (Don Juan ve Kazanova) ve aşkınlaştırılmış figüre özenmenin ürettiği öykülemelerdir. Ama bu tahayyül, bırakın ihtiyarlamayı, daha orta yaşlarda gerçekliğin içinde algılanır ve genellikle yıkıma uğrar: Bir olanaksızlıktır... Ne var ki Don Juan ve Kazanova, aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen, hala erkeklerin ve hatta, feministlerin öfkelerine muhatap olacağımı bilerek söylüyorum; bazı kadınların da idolüdür...Kadın zihniyetinin tarihini erkek zihniyetinin tarihinden koparmanın olanağı yoktur çünkü...Tahakküm ilişkilerinin içinde olduğu kadar iletişim ve rıza ilişkilerinin içinde de oluşmuştur bu iki zihniyet biçimi...”***Bu satırları okurken ne kadar İbrahim Tatlıses buluyorsunuz, o kadar Frank Sinatra’dır Tatlıses...My Way, Strangers In The Night veya Newyork Newyork...Ya da Akdeniz Akşamları, Mavi Mavi veya Bebeğim...Hayatı bilenler, dünyayı yeterince tanıyanlar Anadolu’nun Frank Sinatra’sını, züppece tavırlarla küçümsemezdiler...Onu tanıdığım günlerden epey sonra sezmiştim, nota bilmeyen Sicilya kökenli bariton Sinatra’yla, “Urfa’da Oxford vardı da biz mi gitmedik” diyen tenor Tatlıses arasındaki muhteşem benzerliği...Can savaşı veriyor şu anda kafasının arkasından girip alnından çıkmış kurşunun acısıyla... Haberleri bırakmış, atv’de öylesine bir televizyon programı yapacaktım...İbo Şov’u atv’de yaptığı günlerdi...Alelacele beni programa canlı yayına çağırdı...“Usta; bizim programın hemen arkasından bu kanalda televizyon programına başlayacak” diyordu... Deli dolu haykırışlardan, ancak çok ince insanlarda varolabilecek duyarlılıklara sahip olacak geniş bir yelpazede vals yapıyordu... Şimdi bu sıfatı onun için kullanmanın zamanıdır...“Usta” can çekişiyor...

Devamını Oku