Haberin Devamı
İnsanın “şehvetten beyninin sulanması” ve hiçbir metaforu algılayamaması ne acı bir durum...
İnsanın, bir yazıyı sadece “şehvet ve ağzı sulanan cinsel yalamalarla” okuması, yazının ana fikrini “belinin altından belinin üstüne” bir türlü çıkartamayacak kadar “şehvet tutkunu” olması ne zavallı bir durum...
Tam 27 yıl önce yaşadığım bir öyküyü metafor olarak anlattım...
Tokyo’da 24 yaşındayken benden 4-5 yaş büyük muhtemelen 30’unda bir kadınla yaşadığım “sevgi ve aşk”la beslenen ve Japon milleti üzerinden aslında her milleti, her teni, her rengi, her ırkı bir bütünün parçası olduğunu, Japon sevgili metaforuyla gösteren bir yazıydı o...
Yazının sonları Japon sevgili metaforu üzerinden ana fikrin verildiği yerler...
Aynen şöyle yazıyorum:
O günden sonra bir daha Japonya’ya gidemedim... (Bu 27 yıldır gidemedim demek oluyor.)
Ancak o güzel insanların ülkesini hiç unutamadım...
Yaşanan aşklar yapay sınırlarla bölünmüş insanları yeniden bütünleştiriyorlar...
Bilmem yaşadığım aşklardan mı?..
Yaşamış olduğum şehirlerden ve ülkelerden mi?..
Sınırlar, ülkeler, renkler...
Çekik olan gözler,
Siyahi olan tenler...
Bana hiç yabancı gelmezler...
Hepsinde insanı, hepsinde aşkı, hepsinde yaradanı bulurum ben...
Dün akşam “Çernobil gibi bir felakete sadece 24 saat kaldı Japonya’da...” başlığını görünce yaşadıklarım bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden...
Deprem ve tsunaminin tahrip ettiği Fukuşima santralindeki nükleer sızıntı çok tehlikeli boyutlara ulaştı...
Bütün ülke alarma geçti...
Bugün Türkiye’deki bayraklar Japonya’daki deprem ve nükleer felaketin anısına yarıya indiriliyor...
Kim bilir Japon sevgili nerede ve ne yapmakta şimdi?..
Yaşıyor mu acaba?..
Kocasından ayrılıp kendine bir hayat kurdu mu?..
“Sevdin mi Japon kadınını” demişti bana dudağıma bir öpücük kondurup ayrılırken...
27 yıl sonra bunları fısıldasam duyar mı acaba?..
Çok sevdim...
Allah sakınsın hepinizi...”
Okuyan, algılayan ve şehvetten gözü dönmemiş bir beynin, bu yazıyı “bir şehvet yazısı olarak alygılaması mümkün müdür?..”
27 yıldır görmediğim bir gençlik aşkına şehvetim mi kabardı, kudurmuşlar?..
Yazdıklarını gördükçe onlar adına ben utanıyorum... Şehvet düşkünü beyinler, “Benim çıtır bir Japon kızıyla paralı seks alemi yaptığımı söyleyebilecek” kadar kudurmuş durumdalar...
Japonya’da deprem oluyormuş, ben sevgiliyi düşünüyormuşum...
Bu kadar akıldan, izandan, empati duygusundan yoksun, akılları sadece oralarında olan yaratıklar bunlar...
“Yaşanan aşklar yapay sınırlarla bölünmüş insanları yeniden bütünleştiriyorlar...”
Ana fikir burada “belaltı şehvet mahkumları!!!”
“Bilmem yaşadığım aşklardan mı,
yaşamış olduğum şehirlerden ve ülkelerden mi,
Sınırlar, ırklar, renkler,
Çekik olan gözler,
siyahi olan tenler hiç yabancı gelmezler...
hepsinde aşkı, hepsinde insanı ve yaradını bulurum ben...”
Bu laflar, 27 yıldır hiç görmediği bir kadına karşı “uyanan şehvetin” değil, depremin ve nükleer sızıntı felaketinin, “kalbindeki bir sevgilinin ülkesinde” olduğunu anlatma halidir zavallılar...
Japon sevgili bir metafor üst beyinleri gelişmekten nasibini alamamış zavallılar...
Bu yazıdan “seks ana fikrini” alabilmek için “Belaltındaki beyninizin dışında çalışan hiçbir beyin mekanizmanızın olmaması lazım...”
Aslında bu kadar obsesif bir tavırda belaltındakinin de pek çalıştığı söylenemez ya...
AHMET HAKAN KARDEŞ!..
Sevgili Ahmet Hakan kardeş bayağı havalanmış, “benim yazı yazmamamı” isteyecek kadar racon kesmeye kalkmış...
Bundan böyle desenize Ahmet Hakan’dan izin alacağız yazı yazma konusunda... Toplumlara, sistemlere, ülkelere ve dünyaya racon kesip “ben şunu yapamazsın” diyeni görmüştük de, “kimin yazıp, kimin yazmayacağına” karar veren ve kendine ‘yazar’ diyenleri pek görmemiştik...
Ahmet Hakan kardeşimiz sayesinde bunu da gördük...
Kendisinden izin alacağımıza göre sormak isterim?..
“Yazı yazmak için...
Önce bir trafik kazası geçirmek...
Kaza sonrası acilen dalağını aldırmak...
Sonra da askerlikten ‘çürük’ belgesi almak şart mıdır?..”
Bunu cevaplarsan, başka sorularım da olacak sevgili Hakan kardeş!..
BİR ZAMANLAR AYŞE NAZLI’YLA BİRLİKTE YEMEK YEDİĞİM ÇOCUĞA...
Ne seninle, ne de arkadaşlarınla ilgili bir şey yazıyorum “çocuk...” Yazmama nedenim “zor geçtiğine inandığım bugünlerinizde, benden yana fazladan bir yükle uğraşmamanız...”
Yeterince yük var üzerinizde ve ben bu yüke daha fazla yük bindirmek istemiyorum...
Tanrının beni sınadığını anlıyorum “senin bana yazdığın ifadelerdeki tahrikleri gördükçe...”
Muhtemelen bana yaptığın davranışların altında eziliyorsun...
Ezilme buna gerek yok...
Ben “böyle günlerde mümkün mertebe tahriklere kapılmamaya çalışırım...”
Sonuçta yıllar önce “Ayşe Nazlı’yla baş başa yediğim öksüz yemeklerin” sofradaki üçüncüsü oldun bir iki kez de olsa...
“Büyük ve küçük manevi çocuklarım” diye espri yaptığım günlerdi o günler...
Hayatımızda yaşadığım anılar benim için önemli, senin için olmasa da...
Böyle zor geçen günlerde, sana yeni psikolojik yükler eklememeye çalışıyorum...
Ancak bu kadarı geliyor elimden...
Ben sana kırgın değilim...
Boşver vazgeç benden...

