Japon sevgili ne yapıyor acaba şimdi?..

Haberin Devamı

Onu gördüğüm anda büyülenmiştim...

Şık ve batılı tarzda bir Japon kadınıydı...

Güzeldi...

Alımlıydı...

Çekiciydi...

Ve gerçek bir kadın gibi cazibesi olan bir kadındı...

Yazdan kalma tiril tiril kıyafetlerle dolu bir Tokyo gecesindeydim...

Tarih 29 Ekim 1984’tü...

Tokyo’da yemyeşil çimlerin üzerindeki sanırım büyükelçinin rezidansında, muhteşem bir yemekli davet veriliyordu...

Nurver Nureş Tokyo Büyükelçisi’ydi ve davet yüzlerce konuğun cıvıl cıvıl sohbet ettiği, döner kuyruklarının yeşil çimler boyu uzadığı kuyruklu yıldızların geçişini andıran bir albenide gerçekleşiyordu...

***


O muhteşem Japon kadınını orada, yüzlerce davetlinin arasında gördüm...

Benden muhtemelen 4-5 yaş büyüktü, 30 yaşlarında ya vardı ya yoktu...

Japon Gazeteciler Birliği’nin davetiyle Tokyo’da “Gazetecilik ve Japon kültürü” üzerine çalışma yapıyor, eğitim alıyordum...

29 Ekim gecesi davetine Tokyo’da bulunan tek Türk gazetecisi olarak katılacağımı söylemiştim, Tokyo Uluslararası Gazetecilik Enstitüsü’ne...

Onlar da benimle beraber eğitim alan diğer ülkelerin gazeteci öğrencilerine söylemişler, herkes baştan gelmek istemişti...

Ortadoğu ülkelerinden 6-7 gazeteciydik Tokyo’da eğitim alan ve kursun başından itibaren Mısırlı gazeteci Türk gazeteci olarak beni kendisine “rakip” seçmişti...

Bu rekabetin kişisel olmaktan çok, etnik olduğunu seziyordum...

Mısırlı diğer Ortadoğulu meslektaşlara dolaylı yoldan “Ya ben ya da Türk, seçim yapın” diyordu...

***


O gün de son anda su koyvermiş, Arap gazetecilerin bir kısmını alarak bir Arap restoranında yemeğe gitmişti Mısırlı gazeteci, Türk Büyükelçiliği’ndeki davete gelmek yerine...

Umurumun teki değildi, Mısırlı gazetecinin davranışı...

Ben gitmek istiyordum davete, Katarlı meslektaşım da Türk Büyükelçiliği’ndeki daveti görmek istiyordu...

Ne ki o muhteşem kadını görünce yanımdaki Katarlı meslektaş fazlalık olmuştu...

Gözlerimiz birbirini buldu, ateş Tokyo gecesini yakıyordu sanki...

Bir anda o muhteşem cazibenin sahibi kadınla kendimizi yan yana bulduk...

Katarlı gazeteci arkadaşımla bir üçlü oluşturmuştuk...

Gecenin ışıklarının aydınlattığı çimenler üzerinde bir süre durmuştuk ki, “bir yerlere gidip eğlenmemizi” istedi cazibeli kadın...

Veda ettik ve çıktık davetten...

***


Lacivert bir Tokyo gecesi bizi bekliyordu...

İnanılmaz bir gece kulubüne götürdü cazibeli kadın bizi...

Tavanda aynaların olduğu, loşla karanlık arası, çok lüks bir gece kulübüydü gittiğimiz...

Katarlı meslektaşım biraz bizden uzaklaşmış, biz o muhteşem kadınla öpüşmeye başlamıştık...

25 yaşındaydım...

Bir Tokyo gecesinde, lüks şehrin en lüks gece kulüplerinden birinde, iki saat önce tanıştığım ve beni büyüleyen muhteşem bir Japon kadınla öpüşüyordum...

James Bond filmleri gelmişti aklıma...

Bu hız, bu kadar güzellik, lüks, ihtişam ve cazibe ancak bir James Bond filminin sanal senaryosunda gerçekleşebilirdi...

Ben o sanal senaryoyu gerçek hayatımda oynuyordum...

***


Kocasından ayrılmak üzereydi muhteşem kadın ve muhtemelen bir şeylerin intikamını hayattan benim aracılığımla almaktaydı...

O zamanlar bunu anlayabilecek bir yaşta değildim...

Ne ki Tokyo’nun bana sunduklarını sonuna kadar yaşayacaktım...

Tokyo’da kaldığım haftalar boyu, o muhteşem kadınla zaman zaman birlikte olduk...

Bana Tokyo’yu o kadın sevdirdi...

Hiroşima’ya gidip atom bombası yemiş yaşlı Japonlarla sohbet ederken, Japon kadının tenimde yarattığı aşk, beni onlara yaklaştırıyordu...

Tokyo’da yürürken, Japonlarla bar sohbetleri yaparken, Geyşa kültürünün derinliklerini öğrenirken hep cazibeli Japon kadının muhteşem silüeti bana Japonya’yı bir başka sevdiriyordu...

Tokyo’da kaldığım bir ay boyunca “Türk hamamı” denilen randevu evi türü yerlere merak için bile uğramadım...

Zaten o yerlere gitmezdim, ne ki bu sefer nasıl olduklarını öğrenme zahmetine bile katlanmadım...

Japonya’yı muhteşem bir kadından öğreniyordum zaten...

Bir gün kimonolarıyla gelmişti...

“Bak bakalım” demişti “Gerçek bir Japon kadını karşısında ne yapacaksın şimdi?..”

Kat kat kimonolar vardı üzerinde...

***


Dün akşam “Çernobil gibi bir felakete sadece 24 saat kaldı Japonya’da” başlığının bugünkü gazetede yer alacağını görünce, yaşadıklarım bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden...

O günden sonra bir daha Japonya’ya gidemedim...

Ancak o güzel insanların ülkesini hiç unutamadım...

Yaşanan aşklar, yapay sınırlarla bölünmüş insanları yeniden bütünleştiriyorlar...

Bilmem yaşadığım aşklardan mı, yaşamış olduğum şehirlerden ve ülkelerden mi, sınırlar, ırklar, renkler, çekik olan gözler ve siyahi olan tenler bana hiç yabancı gelmezler...

Hepsinde aşkı, hepsinde insanı ve yaradanı bulurum ben...

Deprem ve tsunaminin tahrip ettiği Fukuşima santralindeki nükleer sızıntı çok tehlikeli boyutlara ulaştı...

Bütün ülke alarma geçti...

Bugün Türkiye’deki bayraklar Japonya’daki deprem ve nükleer felaketin anısına yarıya indiriliyor...

Kim bilir Japon sevgili şimdi nerede ve ne yapmakta?..

Yaşıyor mu acaba?..

Kocasından ayrılıp yeni bir hayat kurdu mu kendine?..

“Sevdin mi Japon kadınını?..” demişti bana dudağıma öpücük kondurup ayrılırken...

27 yıl sonra buradan fısıldasam duyar mı sesimi acaba?..

-”Çok sevdim...”

Allah sakınsın hepinizi...

*****


İBRAHİM TATLISES’İN KADINLARI...

Bir erkeğin kadınları vardır elbet hayatta...

O kadınlar bir erkeğin hayatına aynı zamanda girmişlerse mutlaka kavga ederler...

O kadınlar bir erkeğin hayatına, başka zamanlarda girmişlerse de muhtemelen yine kavga ederler...

Bir erkeğin kadınları arasında kanka durumların varlığı, ancak büyük ve direkt bir yeni bir tehlikenin vuku bulması durumunda oluşur...

Öyle anlarda erkeğin kadınlarından bazıları, bazılarıyla ittifaka girer...

Birkaçı toplanıp özellikle bir kadını dışarda bırakırlar...

Ne ki birkaçı toplanıp birini dışarda da bıraksa, herkes tek başına da kalsa, bir erkeğin kadınları arasında bir kavga kaçınılmazdır...

***


Aslında kavga varsa erkek kavgaya değecek biri demektir...

Kadın kavgasının olduğu durumlar erkeğin halen çaptan düşmediği durumlardır...

Ne zaman ki kadın kavga etmeye bile değmez bulur erkeği, o zaman ölüm kapısını çalmaktadır erkeğin...

Derya Tuna’yla, Ayşegül Yıldız hastane koridorlarında birbirine girince bu gerçekler geldi aklıma...

“Sen nasıl girersin o odaya demiş” Derya Tuna bir de söz söyleyerek...

Ayşegül Yıldız da cevap vermiş, araya hekimler girmiş, “Adam başından kurşun aldı yatağında yatıyor...

Burada böyle şeyler yapmayın” diye...

***


Oysa kadınlar böyle şeyler yaparlar ve böyle davranmış olmaktan pek gocunmazlar...

Bir kadın esasen bir erkekten değil, başka bir kadından tetiklenir...

Bir erkeğin, kendi başına birşey yapacağına inanmaz bir kadın...

Hep bir başka kadın vardır, erkeği baştan çıkartan, ona bir sürü şeyi yaptırtan...

Onun için bir kadın erkeği ölüm döşeğinde de olsa, saldırgan olan, “erkek suikastçiyi değil, esas fail olduğuna inandığı kadın şüpheliyi” arar...

***


Ve kadın kendine yakın olduğunu düşündüğü erkeğin ölüm döşeğine, kendinden habersiz bir başka kadının girdiğini görürse ve duyarsa çıngar çıkartır...

Erkekler dışardan bakıp durumu anlayamazlar:

“Yahu adam ölüyor... Bunlar dışarda kavga ediyor” der dururlar...

Oysa kadını kadın yapan dışardaki kavga ve rekabettir...

O kavga ve o kadınsı rekabet kadınların aynı zamanda sonunu hazırlar...

Acı ve çok derslerle dolu ibretlik bir öyküdür bu...

Erkeğe bu olayda acı içinde uzaktan izlemek dışında bir rol düşmeyecektir...

Tıpkı İbrahim’in beyni dağılmış halde yaralı yattığı yataktan baktığı gibi...

DİĞER YENİ YAZILAR