Bana içki içmesini ve gazeteciliği öğreten şef öldü...

Haberin Devamı

Kızılay İzmir Caddesi’ndeki Milliyet’in Ankara bürosuna girdiğimde ellerim titriyor, ayaklarım geri geri gidiyordu...

1981 yılının o Nisan ayında henüz 21 yaşında, Siyasal Basın Yayın’ın üçüncü sınıf öğrencisi bir gençtim...

Haber ajansında 500 lira maaşla bir yıl sigortasız çalışmıştım...

Şimdi “Şef” beğenirse Milliyet’te çalışmaya başlayacaktım...

Evimize giren iki gazeteden biriydi Milliyet ve bir yıl önce şehit edilen Abdi İpekçi‘den dolayı gözümde iyice kutsal bir mertebeye ulaşmıştı...

“Şef” beğenirse daha 21 yaşında o Milliyet’te çalışmaya başlayacaktım...

Sekretaryasında iki güzel genç kadın oturuyordu...

Liseden ve üniversiteden arkadaşım Aydın (Özdalga, bir süredir Milliyet’te çalışıyordu, odasının kapısında bana taktik verdi...

“Hiçbir söylediğine itiraz etme... Fazla konuşma... Söylediklerine ‘Olur şef’ de... Odada fazla kalma...”

***


Odaya girdiğimde gözlerini pencereden “Kızılay Meydanı”na dikmiş bir adamla karşılaştım...

Saçları dalga dalgaydı ve hafif bir yele arkaya doğru uzanmaktaydı...

Sigara içiyordu...

Aydın’ın dışarda söylediğinden çok daha samimi davranmıştı bana...

Üç beş sohbetten sonra “Hadi başla” demişti... Ne maaş alacağımı, daha doğrusu bir maaş alıp alamayacağımı bile soramamıştım...

Ayıptı genç bir gazetecinin koskoca Milliyet’te ne maaş alacağını sorması...

Dünyalar benim olmuştu...

Daha bir yılda Milliyet gazetesine geçivermiştim... Hayatta daha ne isterdim ki...

***


Gece gündüz, ayaklarımı sürüye sürüye çalışıyordum...

Büronun kıdemlileri yeni “çaylak”ın geldiğini farketmiş, kafadan Çarşamba, Cumartesi gece nöbetlerini de bana havale etmişlerdi...

Cumartesi gecesini kimse gazetede geçirmek istemezdi ve bu işi elbette “çaylak” yapacaktı...

Sabahtan akşama kadar çalışıyor, akşamdan gece 23’e kadar da nöbete kalıyordum...

Okulda 22 farklı dersten de geçmeye çalışacaktım bu arada... Gündüzüm gecem kalmamıştı, gazeteye kitaplarla geliyor, arada bir onları okuyor öyle sınava giriyordum...

Sınav çıkışı yeniden gazeteye geliyor, yine haber peşinde koşturmaya devam ediyordum...

Haftalar sonra, ilk kez bir gün izin yapmam söylenmişti...

Pazar da kimse çalışmak istemediğinden ben çalışıyordum, zorunlu olarak Cumartesi günü izin yapmam karara bağlanmıştı...

Ne ki “Şef” Ankara Temsilcisi olduğundan bürodaki işleyişin detaylarını istihbarat şefine bırakmıştı çok ilgilenmezdi...

Cumartesi sabah 10.30 sularında evin telefonu çaldı...

Gazeteden arıyorlardı...

“Efendim” dedim...

“Şef seni sordu” dediler, “Nerde bu çocuk... Gelmeyecekse bugün, söyleyin ona bir daha hiç gelmesin...”

Başımdan kaynar sular dökülmüştü...

Haftalar sonra ilk aldığım izin gününde, gelmesem atılacağım söyleniyordu...

Koştura koştura büroya gittim, Şef’in odasına girdim, siniri geçmişti, elimdeki özel haberleri söyledim, arka arkaya yazdım, redakte etti İstanbul’a geçti...

Atılmaktan son anda kurtulmuştum...

“Şef”le bir anda duygusal bir samimiyet oluşmuştu aramızda, bir daha hiç bozulmadı o samimiyet...

***


Aşık oldum iki yıl sonra ve sevgilimle evlenmeye karar verdik...

Bir gece yemek verdi Ankara büroya...

Ankara Tenis Kulübü’nün yanında Madam’ın Yeri diye şık bir restoran vardı...

Rakısını içmiş havasını bulmuştu Şef...

Kadehini kaldırırken, nişanlımın da duyacağı şekilde “Bize” dedi, “Gazeteci olduğumuz için, adam olmadığımızı söyler kız vermezlerdi gençliğimizde... Ben karım Özden’i kaçırmıştım evlenebilmek için...”

Bu söz hiç hatırımdan çıkmadı...

Sanırım gazetecilikle aramda 30 yıl boyunca devam eden mazoşist bağ ilk kez bu sözle kuruldu...

“Bize kız vermezlerdi...”

***


İçki içmesini severdi...

İyi içki içerdi...

“İyi içki içmeyenden iyi gazeteci çıkmayacağına” inanırdı...

İkinci dersimi de içki konusunda ondan almıştım... Gazeteci dediğin içerdi...

Haberi “içki masalarında” toplardı...

Dışkapı pavyonlarının birindeki bir anısını anlatırdı konu buraya geldiğinde...

Abdi İpekçi’nin de İstanbul’dan geldiği bir Ankara gecesinde, Dışkapı’da bir pavyona gitmişler gecenin bir saati...

Orada yakaladıkları haberle, gazetenin birinci sayfasını yıkmışlar, ertesi günü bütün gazeteleri atlatmışlardı...

Birinci dersim “Gazetecileri kimse sevmez... Gazetecilere eskiden kız vermezlerdi...”

İkinci dersim, “gazeteci içerdi, sokaklarda gezerdi, haberi öyle o toplardı... Masa başında gazetecilik olmazdı...”

***


Şefin tavsiyelerine uygun, 12 Eylül askeri darbe günlerinde Fransa’yla tüm ticaretin durdurulduğu haberini almıştım...

Koşa koşa büroya gelmiştim...

“Şef, Fransa Ermeni tasarısını geçiriyor diye, bütün ticareti kesiyor generaller... Haber bir tek bizde var ve kesin doğru...”

Heyecanlanmıştı...

Şencan’a “İstanbul’u bağla bana” dedi...

Haber manşet oluyordu...

Kasım kasım kasılıyor, yerimde duramıyordum... Akşam saatlerinde 12 Eylül’ün bakanlarından Sermet Pasin “Şef”i aramıştı...

“Tokatlı” demişti, “Fransa’yla ticareti dondurduğumuz haberini basmayın gazeteye...”

“Yalan mı haber?” demişti Orhan Tokatlı yani Şef... “Haberi basmayın diyorum” demişti...

12 Eylül dönemiydi, bir Albay’ın gazete rotatiflerini durdurduğu günlerdi...

“Haberi yalanlamadığınıza göre basıyoruz demişti...”

“Şencan arkadaşlara söyle, akşam Mola Otel’de içmeye gidiyoruz... Reha’nın haberinin şerefine...”

Keyiflenmişti...

Keyiflendiği anlarda gazeteciler içmeye ve olayı kutlamaya giderlerdi...

Akşam bir taraftan “Şef”le içiyor, bir taraftan gazeteciliğin yaldızlı dünyasının içinde bir kuyruklu yıldız gibi hissediyordum kendimi...

***


Öyle güzel içtik, öyle güzel havaya girdik ki, çıkışta o afra tafrayla beni çevirmeye kalkan trafik polisiyle tartışmaya girmekten çekinmedim...

Arabanın arka koltuğunda Milliyet’in ertesi günkü taşra baskısı duruyordu ve orada koskoca manşet, genç muhabirin imzasıyla veriliyordu...

Oysa trafik polisi, ne genç muhabirin imzasını ne de manşetlik olan ve ilerde ödül alacak olan o haberi görüyordu...

Kendisiyle ağız dalaşına giren genç gazeteciyi “merkez”e götürecekti...

“Şef” gece vakti yeniden devreye girip genç gazeteciyi “nezarethaneye girmekten son anda kurtardı...”

O sırada genç gazetecinin hayallerini yok edecek bir başka gelişme Milliyet’in Ankara matbaasında meydana geliyordu...

Matbaayı basmışlar, “Ya bu haberi çıkaracaksınız ya da yarın gazeteniz sürekli kapatılacak...” demişlerdi...

Türkiye’de gazetecilik yapmayı öğreniyordum...

İçip içip afra tafra yapmamayı da beraberinde...

***


Evleneceğim gün gelip çatmıştı...

“Şef” benim nikah şahidimdi...

Oysa o günlerde İstanbul’dan yeni atamalar yapılmış ünlü gazeteci Cüneyt Arcayürek Ankara Büro’ya haber müdürü olarak atanmıştı...

Şef temsilci olarak kalacaktı ama, esas yetkiler Arcayürek’e geçiyordu...

Cüneyt Arcayürek “Johnson Mektubu”nu çıkarmış, “Ordu Uyarı Mektubu Verdi” haberini yayınlamış müthiş bir gazeteciydi...

Ben de onun gelmesinden mutluydum...

Ne ki Milliyet’i Ankara bürosuna alan Orhan Tokatlı benim için çok özel birisiydi ve ona ihanet edemezdim...

Belli ki “Şef”le, Arcayürek arasında uzun sürece bir mesleki savaş başlayacaktı...

Cüneyt Abi’ye gittim, “Abi 21 Mart’ta evleniyorum” dedim davetiyesini verdim...

Aldı davetiyeyi yana koydu...

“Orhan Tokatlı’nın nikah şahidim olacağından” haberi vardı ve bundan dolayı mutlu değildi...

Nitekim gelmedi Orhan Tokatlı’nın nikah şahidi olduğu evlilik törenine Cüneyt Abi...

Onunla çalıştığımız iki yıl boyunca Allah şahittir “Tokatlı’nın nikah şahidim olmasının intikamını” burnumdan fitil fitil çıkartarak aldı Cüneyt Arcayürek...

***


İki yıl sonra bir gün beni odasına çağırdı “İstanbul’dan haberler duyuyorum” dedi, “Yurt dışına gazeteci olarak göndermeye çalışıyorlar seni... Baştan haberin olsun, buna izin vermeyeceğim...”

Kafamı önüme eğdim ve odadan çıktım, hiçbir şey söylemedim...

O günlerde Atina’dan Özgen Acar merkeze dönüyordu ve benim adım Milliyet’in yeni Atina Temsilcisi olarak geçmekteydi...

Daha 24 yaşındaydım...

Kaderin garip bir tecellisi bu olaydan bir hafta sonra, Çetin Emeç Milliyet’e genel yayın müdürü oldu ve Cüneyt Arcayürek bastı istifayı çekti gitti...

Orhan Tokatlı yeniden aktif Ankara temsilcisi olmuştu...

Mutluydu, odasından Kızılay Meydanı’na bakarken yeniden gözleri ışıl ışıl parlıyordu...

Bense sırf “Şef”e ihanet etmediğim için 2.5 yıl boyunca zaman zaman geçirdiğim azap dolu günlere bakıyor, “Şef”in yeniden aktif Ankara temsilcisi olmasından büyük mutluluk duyuyordum...

“Dönek olmamanın, dostuna, insana ve sana iyilik yapmış bir meslek büyüğüne ihanet etmemenin, satmamanın” naif bir mutluluğuydu o...

Bir süre sonra beni Tokyo’dan aradı “Şef”, ‘Hazırlan’ dedi, ‘Atina’ya gidiyorsun...’

***


Yine aynı otelde yine güzel bir yemek verdi “Şef” benim şerefime...

“Elimizde büyüdü, şimdi Atina’ya Milliyet’i temsil etmeye gidiyor” dedi...

Gözlerim yaşlanmıştı...

Arcayürek’e bir saygısızlık yapmamıştım, ne ki “Şef”imi zinhar satmamıştım Ankara bürosunda Kızılay’ı seyretmek zorunda kaldığı o yapayalnız günlerinde...

Dün gözlerimden yeniden yaşlar akmaya başladı... “Şef” ölmüştü...

Bana gazeteciliği öğreten adam vefat etmişti...

Bana içki içmesini öğreten “Şef” ölmüştü...

Tek evliliğimin benim yegane nikah şahidim olan gazeteci “Şef” Hakkın rahmetine kavuşmuştu...

“Şef” ölmüştü...

Arkasında yüzlerce gazetecilik tohumunu miras bırakarak...

Hakkını helal et “Şef...”

***


MELİS’E SON SÖZLERİM...

Cumhuriyetçi veya dinci “medya çeteleri” nin basın dünyasına verdiği en büyük zarar nedir bilir misin Melis Alphan?..

Dün ölen ve benim yazarak anlatmaya çalıştığım “Şef”le yetiştirdikleri arasındaki “gazeteci ilişkisinin” içine etmeleridir...

Gazetecilik bir usta-çırak ilişkisidir...

Çıraklar ustalarına saygı duyarlar...

Mesleki bir ritüeldir bu...

***


Ne ki Hürriyet’teki “saygısız ve terbiyesiz üslubunun” devamından anlıyorum ki, böyle bir mesleki ritüelden gelmiyorsun...

Sanırım daha çok, medya çetelerinin “kendilerinin ustası konumundaki gazetecileri” itibarsızlaştırmayı gazetecilik sayan ‘soysuz’ alışkanlıklarını benimsemiş durumdasın...

Hayırlı olsun!..

Yalnız benim yazdıklarımı bana yazıp “bilseydim daha ağır ifadeler kullanırdım” gibi “ağırlığı kendinden menkul” laflar etme...

Ağırlık meslek koridorlarındaki sicille, toplumsal prestijle ve yılların deneyimiyle oluşur...

Soysuz alışkanlıkların, tüy siklet hafifliğinden bir “ağır”lık çıkmaz...

Kulağına küpe olsun...

Hoşçakal...

DİĞER YENİ YAZILAR