Mini etek modası çıktığında gençliğe adım atmak üzere olan bir erkektim...12-13 yaşlarındaydım...Bizden yaşça büyük genç kızları mini etekle gördüğümüzde “gözümüz gönlümüz açılmıştı...”Öyle demiştik arkadaşlarla birbirimize...Tunalı Hilmi Caddesi’nde, Atatürk Bulvarı’nda ilk gördüğümüz mini etekli genç kadınlara, hafiften laf atmak modaydı...Mahallenin tıfılları, biraz bıçkınları, ergenliğe yeni adım atan çatal seslileri, bıyıkları onbire onbir maç yapan erkek müsveddeleri, mini etekli genç kızları görünce “Yavruum...” türünden nidalar çıkartırlardı...***Mini etekli genç kadınların çoğu, atılan laflara aldırış etmez, kız arkadaşlarıyla sıkı fıkı, güle oynaya yollarına devam ederlerdi...Bazen farklı bir genç kadın da çıkıverirdi...Laf atıldığını duyunca sert bir şekilde laf atana döner “Sen ne diyorsun bakayım terbiyesiz” diye hiddetle söylenirdi...Genç adamlar, yerin dibine girerdi, genç kadınların bu sert salvolarından...Ne cevap vereceğini bilemezler, pişmiş kelle gibi sırıtırlar, yavaştan seyirtir, hafif hafif uzamaya bakarlardı olaydan...***Mini etekli kadınlar, bir süre sonra anlamışlardı “hafif kazma erkek tacizlerini” önleme yolunu...Sert bir sallamada, ne olduğunu şaşırıyordu adamlar...Başlarına bir bela geleceğinden ürküyorlar, bir taraftan kadının tanıdığı bir erkek çıkar mı diye etrafı süzüyorlar, erkek arkadaşlarına sığınıp koşarcasına uzaklaşıyorlardı...Konya Selçuk Üniversitesi’nde Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Orhan Çeker “Mini etek giyen, dekolte kıyafetle çıkan kadın taciz, tecavüz suçunun ortağıdır” lafını gocunmadan söylediğinde 70’li yılların Ankara’sı İstanbul’u geldi gözlerimin önüne...***Gencecik çocukların, mini etekli kadınların cevapları karşısında kırk yıl önce ürküp sıvışmaya çalıştıkları bir “kent kültüründen” taciz ve tecavüz suçlarında mini etekli ve dekolte giyinen kadınların suç ortağı olduğunu söyleyen bir bilimadamı kültürüne gelmiştik...Dün Profesörün bu sözlerinin bir “insanlık suçu” olduğunu yazdığımda birkaç okuyucum Orhan Çeker‘i savunmaya kalktılar bana... “Dinimize uygun konuşuyor Hoca” diye...***Oysa dinimize de kültürümüze de uygun konuşmuyor Hoca...Önemli olan dinimize ve kültürümüze uygun konuşup konuşmaması değil benim için...Dine uygun konuşan da olur...Uygun konuşmayan da...Kültürümüzü çok seven de olur...Sevmeyip yeren de...Bunlar “insanlık suçu” değil, herkesin kendi yaşamını özgürce belirlediği yaşam biçimleri olabilir...Bunlara karışmak, bunları küçümsemek, bunları ötekileştirmek benim haddim değil...Hoca’nın kızına mini etek giydirmemesini eleştirecek kadar da salak ve anlayışsız değilim...***Dinimizde “kimin ne yaptığıyla ilgili bir zorlama yok...”Bu noktada Hoca’nın söyledikleri dini açıdan geçerli değil...Ancak mesele Hoca’nın dini şartlara uygun konuşması değil, başka hayatlara müdahale eden, müdahale etmekle kalmayıp onları, işlenecek taciz ve tecavüz suçlarına “potansiyel ortak” eden inanılmaz ayıbı ve suçudur...Bir kadının dekoltesini ve mini eteğini, taciz ve tecavüze suç ortağı yapmak şu demek:Mini etek giyer, tecavüze uğrarsanız siz de suça ortak olursunuz...Dekolte giyer, tecavüze uğrarsanız yine suçun bir kısmı sizde bulunacaktır...Bu şartlar altında zaten mini etek ve dekolte giyinmeniz potansiyel bir suç durumu yaratmakta...Siz de potansiyel suçlular gibi bir konuma sokulmaktasınız...***Hoca’nın “İnsanlık suçu” bir insanı kıyafetinden dolayı potansiyel suçlu durumuna sokmasıdır...Kızılderili kıyafeti giyen birisine Hoca, “Böyle dolaşman suç... Amerikan kovboyları seni bu halde görürse kurşunlarlar” diyor mu?.. Prof. Orhan Çeker, yarın mini etekle dışarı çıkacak yüzbinlerce genç kadını töhmet altında bırakmakta, potansiyel suçlu ilan etmekte, gerçek suçluları ise suçlarında indirim öngörerek suça teşvik etmekte...İnsan hakları, medeniyetler ve çağdaşlık açısından ise “utanılacak” bir şey söylemekte...İnsanlarda nefret ve kin tohumları ekmenin bir insanlık suçu olduğunun konuşulduğu şu günlerde, “acaba mini etek giymeyi taciz ve tecavüz suçlarının ortak müsebbibi” gören bir anlayışa ne denecek çok merak ediyorum...YÖK Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan Hoca ne düşünüyor acaba?..***İNANMADIĞIN ZAMAN YAPAMIYORSUN Kİ İŞTE!..Bizim Genel Yayın Yönetmeni İsmail Yuvacan kardeşim sıkı bir Beşiktaşlı...Dün öğleden sonra telefon etti ve şöyle dedi bana:“Abi Arsenal-Barcelona maçını izledin mi?..”“Evet izledim” dedim İsmail’e...İnanılmaz bir maçtı Arsenal-Barcelona maçı...Arsenal kendi evinde çok zor 2-1 kazandı ama maçın bir de Barcelona ayağı vardı...Messi yine döktürmüştü, Arsenal takımı da inanılmaz oynamış ve yenilmez denilen Barcelona’yı çözmüştü...“O dünyanın kolay kolay yenemediği Barcelona takımı var ya abi” dedi İsmail:“Onun futbolcularına bizim Beşiktaş’ın siyah beyaz formasını giydir, İnönü’ye çıkart... Bu akşamki maçı bu formayla o futbolcular kaybederler...”***Her Beşiktaşlı’nın derinden derine içinde bir inanç vardır...“Bu takımın başına mutlaka bir şanssızlık gelir... Ya oynayamaz kaybeder... Oynasa hakem bir karar verir, maçı döndürür...Hakem iyi olsa şanssızlık, direkler, yenen tesadüfi bir gol bu takımı sindirir...”İsmail de iyi bir Beşiktaşlı gibi düşünüyordu...“Bu kadar futbolcu aldık... Quaresma var, Guti var, Almeida var... Simao var... Fednandez var... Yine kazanamıyoruz... Barcelona’lı Messi’yi getir Beşiktaş’a koy göreceksin abi o da oynayamayacak...”***“Sen böyle düşündüğün için, Beşiktaşlılar’ın büyük çoğunluğu bu karamsarlıkla maça geldiği için, ‘Bir şanssızlık olacak kazanamayacağız duygusu bilinçaltına yerleştiği için’ kaybediyor Beşiktaş zaten bunu farkedemiyor musun?..” dedim...Farkedemiyordu elbette, çünkü İsmail de milyonlarca Beşiktaşlı gibi en hasından bir Beşiktaşlıydı...Ben son yıllarda, insanın düşünce sisteminin, dışındaki olayları nasıl etkilediğini bildiğimden, Beşiktaş’ın şanssızlıklarını, hayal kırıklıklarını, muhteşem futbolculardan oluşan takıma karşın aldığı anlaşılmaz yenilgilerin, hep bu bilinçaltındaki “Başımıza bir bela gelecek... Bizi zaten hakemler sevmeyecek... Hakem iyi çıksa şanssız bir gol maçı çevirecek...” duygusundan kaynaklandığını biliyorum...Quantum hayatın her alanında olduğu gibi Beşiktaş’ta da işliyor...İçimizdeki “Başımıza bir şanssızlık gelecek duygusu”, dışımızdaki şanssızlığı tetikliyor...İnsan içinde gördüğünü dışında yaşıyor çünkü...Bu bir palavra değil, gerçeğin ta kendisi...
Ben hayata oradan bir adam, buradan bir adam gönderilsin diye bakmam...Yaşamın insan haklarından yana, demokratik standartlarına bakarım...Hayatın cenahlardan, ya da taraflardan değil, insanlardan oluştuğuna inanırım...Gayet açıklıkla ve vicdanım müsterih olarak söylüyorum ki YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, Selçuk Üniversitesi ana bilim dalı başkanı Prof. Dr. Orhan Çeker’i üniversitedeki görevinden almalı... Çünkü tacizin kadınların dekolte ve mini etek giymelerinden kaynaklandığını ve kadınların da suça ortak olduğunu söylemektedir Orhan Çeker...Böyle bir bilimadamı olamaz...***Orhan Çeker bir bilimadamının utanması gereken sözler söylüyor...O da “Hayır ben öyle söylemedim... Doğrusu şudur, mealinde bir açıklama yapıyor...” Şu cümleler kendisinin düzelttiği sözleridir:“Bu işte erkek suçludur (Taciz, tecavüz)...Ancak onu tahrik eden, dekolte giyinen, davet eden kadının da suça ortaklığı vardır...”Bunu Selçuk Üniversitesi’nde görev yapan bir ana bilim dalı başkanı Profesör söylüyor...Yanlış anlamayı düzeltirken söylediği sözler bunlar... Eğer bu kişi üniversitedeki bilimadamlığı görevine bu anlayışıyla devam edebiliyorsa bu üniversiteye ben üniversite diyemeyeceğim...İnsan haklarına saygılı hiçbir ülke de üniversite diyemeyecektir oraya!..*****YAŞLANDIĞINI FARKETMEYEN BİR ADAM: İBRAHİM ÜZÜLMEZ...Ali Sami Yen’de karda kışta Galatasaray’a attığı bir gol vardı...Şampiyonluk kovalarken Beşiktaş...Soldan getirdiği topu sağa çekmiş, doğru düzgün vuramadığı sağ ayağıyla, ceza sahasının köşesinden öyle bir vurmuştu ki topa, onca kalabalığın arasından gol olmuştu...“Düzgün vurabildiği soluyla atsa gol olmazdı o top... Bir türlü kıvamını tutturamadığı sağ ayağıyla attığı için tesadüfen gol oldu...” demiştim de dostlarla gülüşmüştük...Tribünde esprisi yapılırdı İbrahim Üzülmez’in hep:İbrahim’e demişler ki, “Her şeyin mükemmel... Hırslısın, disiplinlisin, mücadelecisin, adam kaçırmıyorsun, topa kafanı uzatıyorsun... Bir de orta yapmasını becerebilsen...”İbrahim bunu söyleyenlere şöyle bir bakmış:“Bir de orta yapabilmesini becerebilseydim, benim ne işim vardı Beşiktaş’ta... Real Madrid’de oynardım, Real Madrid’de...”***Allahı var, 2002-2003 yılındaki 100. yıl şampiyonluğunun en büyük mimarlarından biriydi Deli İbrahim...Lucescu Beşiktaş’a savunma futbolu oynatır, 65’ten sonra yaptığı değişikliklerle kilit bir gol atıp, üç puanı cebine atardı...Bu savunma futbolunun en önemli sacayaklarından biriydi İbrahim Üzülmez...Rakip takımın gücü ne olursa olsun, top sol koridordaysa, o top Beşiktaş kalesine kolay kolay gelmezdi...Deli İbrahim ne yapar eder, o topu çevirir, döndürür, taç çizgisinin yanında kilitler, rakibine nefes aldırmazdı...Top İbrahim’in kulvarına geldi mi, kafanızı çevirip stadın güzelliklerine, ya da Boğaz’ın esintisine bakabilirdiniz...O cenahtan Beşiktaş kalesine kolay kolay tehlike sokulmazdı...***Yıllar yılları kovaladı...İbrahim Üzülmez, Beşiktaş’a büyük başarılar kazandırdı, kendi de Beşiktaş’tan hatırı sayılır paralar kazandı...Gayrımenkul zengini olduğu söyleniyor, gazetelerde gayrımenkullerinin listesi yayınlanıyordu... Emeğiyle, alınteriyle, hırsıyla, mücadelesiyle, deliliğiyle yapmıştı bütün bunları...Anasının ak sütü gibi helaliydi bütün hepsi bu sevimli “Deli”nin... ***Ancak “hayat” ilginçtir ve derslerle doludur...İnsanlar her zaman zirvede olmazlar, zirvede kalamazlar...Hiçbir şey olmasa yaşlanırlar...Bir kadın yaş almaya başladığında, gençliğinin en taze ve en çıtır günlerinin ilgili yoğunluğu yerine, daha farklı ve olgun bir ilginin odağı olması gerektiğini anlar...Taze günlerinin, çıtır dişiliğine yönelik yoğun kantitaif (niceliksel) ilgisi yerine, kalitatif (niteliksel) ilgilerin merkezine oturmayı düşünür...Hayat 40’ından sonra da güzeldir ve muhtemelen daha güzeldir, ancak “lolita ve çıtır ilgisinden oluşmaz” olgun güzellikler...***Bir erkek de 50’sinden 60’ından sonra daha bir durur oturur...Daha bir bilgeleşir...Daha bir tepeden ve olgun bakar...Daha bir hırslarını törpüler... Daha az çatışır, daha fazla hayatla uyumu düşünür...Onun için artık başarı, gündelik karneler değil, yaşam boyu için verilecek onur ödülleridir...Erkek kadın herkes için değişen hayat Deli İbrahim için de değişmeye başladı zamanla...36’sına gelmişti İbrahim...Bir futbolcu için hele hele bir defans oyuncusu için artık çoktan uzatmaları oynuyordu...Hırsı, deliliği ve mücadeleciliğiyle hala gençlerle boy ölçüşebiliyordu, ancak fiziki bir gerçek vardı ki ortada, Deli İbrahim artık Beşiktaş’ın “olmazsa olmazı” değildi...***Hayatın dayattığı gerçekleri kabul etmezseniz, hayatla kavga edersiniz...Siz karşınızdakiyle mücadele ettiğinizi zannedersiniz, oysa gerçekte kendi gerçeğinizle ve hayatla kavga edersiniz...Sivok ve Zapatochny alındığında, Ferrari geldiğinde İsmail Köybaşı “istikbalin yıldızı” diye transfer edildiğinde, medyanın gazlamasıyla Deli İbrahim hep “Kimler geldi kimler geçti, hepsini sildim ben... Bu yerin ve kaptanı olduğum Beşiktaş’ın değişmeziyim ben...” diyerek kendi kendini doldurdu...Medya da İbrahim’deki yangına odun atıyordu:“Yerine kaç kişi aldılar... ‘Deli’ İbrahim’i yine silemediler...”***Kendisinin vazgeçilmezliğine, büyüklüğüne ve imparatorluğuna o kadar inandı ki İbrahim, önce terlik giymediği için ikinci kaptanı Üzülmez’le kavga etti saç saça baş başa...İkisi birden kadro dışı bırakıldıklarında, takım bulmaları arzulandığında farketmedi “gözden çıkarılmakta olduğunu” aslında...Futbolun ve hayatın değişmez kuralı zamanı gelince yavaş yavaş terketmesini bilmekti...Yerine yeni değerler, yeni vizyonlar, bilgece ve olgunca davranışları koyup hayatla kavga etmemekti...“Ben Deli’yim ve vazgeçilmezim” diye diretmemekti... ***Kimse o paraya kendisine talip olmayınca da anlamadı durumu İbrahim...Mustafa Denizli geldiğinde, onu yeniden kaptan yapıp, kendine otorite kurduğunda, bu durumu da doğru okuyamadı...Mustafa Denizli’nin şemsiyesi altında, eski günlerdeki havasını yine sürdürür gibi oldu...Ne ki değişim bir kere kapıyı çaldı mı, bir daha mutlaka çalardı...Onu her şeyiyle son koruyan adam Mustafa Denizli’ydi...Denizli’nin gidişi Beşiktaş’ta doğrusuyla yanlışıyla yeni bir başlangıçtı...Beşiktaş dünya çapında beş yıldızı kadrosuna katmış...Portekiz Milli Takımı oyuncularıyla, Real Madridli Guti, Beşiktaş’ın takımı olmuştu... ***Bu takımda İbrahim Üzülmez ancak bir “ağabey”, eskiyle yeni arasında bir köprü, “Beşiktaş’ın geçmişini, geleceğine taşıyan köprü” olabilirdi...Bir miktar Tayfur Havutçu gibi...Oysa İbrahim hala esiyor gürlüyor, “Neden oynamadınız lan” diye bağırıyor, bu arada sol tarafta hata üstüne hata yapıyordu...Hata yapması doğaldı, çünkü yaşı artık 37’ye dayanmıştı...Üstelik yıldız olduğu günlerdeki gibi Beşiktaş savunma ağırlıklı değil, tamamen hücuma dönük bir futbol oynuyordu... Bu da İbrahim gibi bir savunma oyuncusunun üzerine iki misli yük bindiriyordu...Bunu kaldıramazdı fiziksel olarak, zaten kaldıramadı...Ancak kaldıramadığı için, bu durumu kabullenemediği için, futbol için yaşlandığını göremediği için gitmek zorunda kaldı İbrahim...***Kavga etmemesi gerekiyordu artık eski “Deli” günlerindeki gibi...Hele hele devre arasında eski bir kavgayı devam ettirircesine sedyede yatan arkadaşına yumruk atmaması... Soyunma odasında delileşmemesi gerekiyordu İbrahim’in...“Deli” değil, “Olgun” olması gereken günlerdeydi İbrahim...Ne garip bir tesadüf...İbrahim’in yerine “Guti” geldi kaptan olarak...Aylar öncesinden yazmıştım ki, “Artık İbrahim onursal kaptan pozisyonunda kalmalı, Guti bu takıma kaptan olmalı” diye...Bellidir ki bu Beşiktaş’ın kaptanı Guti’dir...Eğer kaptanlar, takıma önderlik ve liderlik edeceklerse...Bu Beşiktaş 11’inin lideri Guti’dir...Geçip gitmekte olan zaman yelkenli yaparken arkanıza aldığınız rüzgarlar gibidir...Rüzgarı kullanırsınız ve arkanıza alır hedefe yol alırsınız...Yelkencilikte temel bir kural vardır:“Rüzgara karşı yelken basılmaz...”Alabora olursunuz!..
Tansiyonu 6’ya düşüyor Bedriye Özarslan’ın... Ayağındaki kırık için hastanede yatarken, tansiyonu düşünce, yoğun bakıma alınıyor...Oğlu Korgeneral Mustafa Korkut Özarslan, tutuklanmıştır 11 Şubat’ta Balyoz davasında...Ana yüreği buna dayanamıyor, yoğun müdahalelere rağmen kalbi direnemiyor, hastanenin yoğun bakım odasında vefat ediyor...Cenazesi kaldırılacak, ancak tek oğlu cezaevinde tutuklu...Tutuklular için yasal düzenleme hala yapılmamış “Kutsal görevi yapabilmeleri, annelerini, babalarını son yolculuğa uğurlayabilmeleri için...” ***Yasa değiştirilmediği için annesini aniden kaybeden Korkut Özarslan’a cezaevinden çıkıp da annesinin son yolculuğunda bulunabilmesinin izni verilemiyor...En sonunda konu Başbakan’ın önüne kadar götürülüyor...Başbakan “Özel bir izin çıkartılmasını” istiyor da Korgeneral annesinin cenazesine ancak katılabiliyor...Dün akşam haberi okurken tüylerim ürperdi...Cezaevinde tutuklusunuz, annenizin kalbi dayanmıyor, vefat ediyor ve siz annenizin cenazesine bile katılamıyorsunuz...Bunca Meclis görüşmesi, toplantısı, tartışması, kavgası hiçbir işe yaramıyor, en insani, en hayati konularda, insanın yüreğindeki ana “acısını bir nebze hafifletecek” bir yasa bile geçmiyor Meclis’ten...***Yasa geçmediği için, kanun düzenlenemediği için de, böyle bir konu Başbakan’a gidiyor...Onun “insani mesele” diye devreye girmesiyle, binbir dereden su getirilerek bürokrasi aşılıyor bir formül bulunuyor ve Korgeneral Korkut Özarslan annesinin cenazesine katılıp tabutunu taşıyabiliyor...Son yolculuğuna uğurlayabilmek için...Bir insanın annesi, babası, karısı, kocası, çocukları, torunları...Bunlar hayatın en hassas ve en kutsal alanları...***Kendinize yapılanları bir miktar affedebiliyorsunuz, ancak ananıza, babanıza ya da çocuklarınıza yapılanları affetmekte o kadar cömert olamıyorsunuz maalesef...Bedriye Özarslan ve Korkut Özarslan’ın hikayesini okurken, içim parçalanıyordu, tüylerim diken diken olmuştu...Annesini kırılan ayağının tedavisi için hastaneye yatıran oğul, bir süre sonra tutuklanıyor...Anne kalbi buna dayanamıyor...Hastane odasında ölüveriyor...Oğlu cezaevinin parmaklıkları arasında çaresiz durumu izliyor...Başbakan’a kadar gidiliyor da yasalar aşılarak cenazeyi kaldırma izni alınabiliyor...***Hayat bazen bir tanesinin bile yeterince acı verdiği dramlardan birkaç taneyi aynı anda karşımıza çıkartır...Tanrı o an bizi sınıyordur...Evren birkaç dramın üstüste geldiği bir trajediler manzumesinden, sizin yepyeni bir güçle çıkmanızı istemektedir...Birkaç ay önce, yeni doğmuş çocuklarımı benden uzaklaştırıp bana göstermezlerken, bu duruma dayanamayan babamın tıkanan damarını, felç gelen sağ tarafını yanıbaşımda yaşaya yaşaya, araba kullanarak trafikte hastaneye ulaşmaya çalışıyordum...Bir babanın çocuğunun yaşadığı dramdan, kendi çocuğundan daha fazla etkilenebileceğini, babamın felç geçirme hadisesinde birebir yaşamıştım...Annenin ölümünü, annenin ölümüyle o ölüme sebebiyet verdiğini düşenerek yaşarken ölen oğlunun dramını çok iyi anlıyorum...***Anneler, babalar, eşler, çocuklar, torunlar...Acımasız hayatların, utanmaz saldırıların, namert kavgaların, en hassas kırılma noktalarıdır... Oralarda insanların durması gereken bir nokta vardır...O noktada durmasını bilmeyenlere, hayat da durmadan devam edecektir...Bu korkunç trajedide, tek teselli annesinin son yolculuğunda oğlunun orada bulunmasıdır...En azından o insani nokta duyarsızca geçip gitmedi...Ancak ne acıdır ki, bir süre önce tutuklu Mehmet Haberal da babasının cenazesine aynı düzeltilemeyen yasa maddesiyle katılamamıştı... Bizde devlet insandan çok, kendini korur...Sanki insanı haysiyeti olmayan bir devletin hükm-i şahsiyeti olabilirmiş gibi...*****KENAN’IN GECCE’SİNİN 10. YILI...Çocuklarıma büyüdüklerinde, dostların hayatlarında çok önemli olacağını anlatacağım...Dostlar aynı fikirde ve düşüncede olmayabilirler...Aynı dünya görüşünü paylaşmayabilirler...Birbirinden tamamen zıt dünyaların insanları olabilirler...Birinin ak dediğine öbürü kara diyebilir...Fazla buluşmayabilirler...Fazla görüşmeyebilirler...***Bunların hiçbiri olmayabilir dostlar arasında...Ancak dostluk kendiliğinden bir mıknatıs etkisiyle kurulabilir...Kenan’la (Erçetingöz) yıllarca birarada çalışacak kadar yakın değildik biz...Bir ara Kanal 6’yı kurarken çalışmıştık...Her gün her gece beraber de takılmazdık, o da kırk yılda bir rastgelirdi...Aynı alanlarda da çalışmıyorduk ki her daim karşılaşalım...Üstelik başarılı her gazeteci gibi fazlaca hırslı birisi olarak bilinirdi Kenan...Benim de hırsım kendime olduğundan fazlaca yakınlaşmamıştı hayatlarımız... ***Ne ki son birkaç yıl içinde bu durum gittikçe tersine dönmeye başladı...Görünmeyen bir mıknatıs karşılıklı konuşmadan bizi iyiden iyiye yakınlaştırdı, dost yaptı...İkimiz de neredeyse 30 yıldır gazeteciydik...İkimiz de Allahı var “eli ağır” gazetecilerden sayılıyorduk...Gazeteciliği bir yaşam biçimi olarak benimseyip, elini ağır tutanlar, pek kolay aynı dünyaların insanlarıyla samimi olmazlar...Ne olur ne olmaz der arayı biraz mesafede tutarlar...***Ancak hayatın ilginç bir kimyası var...Bir yerlerde birileriyle hiç ummadığınız şekilde, bir sıcaklığın, bir dostluğun ve bir güven ilişkisinin içine giriveriyorsunuz...Kendiliğinden sırtınızı daha bir rahat yaslayıveriyorsunuz... Hiçbir şey açıkça konuşmadan oluştu aramızdaki bu mıknatıslı dostluk Kenan’la...Bugün onun tek başına kurduğu ve eşi Gül’le yoktan varettiği Gecce Com’un 10. yıldönümü...Başarıyı şiar edinmiş bir gazetecinin eğer isterse, işi gücü bırakıp tek başına neler yapabileceğinin açık kanıtıdır Gecce Com’un hikayesi... Bugün 10 yılda çocukları için inanılmaz derecede değerli bir internet portalı yarattı Kenan... Sessiz sakin ailesiyle birlikte kutlayacak Gecce Com’un 10. doğum gününü Kenan...Başkalarına ödül verirken, Oscar’a parmak ısırtan törenler düzenleyen gazeteci, kendi doğum gününde sessizliğe gömülecek...Bir şeyi itiraf edeyim...Kenan’ın bu başarısı benim için sürpriz değil...Aramızda kurulmuş olan dostluk “bir mucizedir” benim için...
Astoria alışveriş merkezine girdiğimde, etrafta ne kamera, ne son model araba, ne ışıklar, ne projektörler hiçbiri yoktu...“Allah allah” dedim, “yanlış mı geldim acaba?..”Serap Engin telefonda “Sinyora Erica ile İtalyan olmak” filminin, efsanevi oyuncu Claudia Cardinale‘nin de katılacağı çok özel bir gösterimi olacağını söylemiş “Sizi mutlaka filmin özel gösteriminde ve Claudia’ya akşam yemeğinde görmek istiyoruz” demişti...Claudia Cardinale...Kolej yıllarımın efsanevi İtalyan aktristi...Muhteşem güzellikteki kadını...Fellini‘nin 8.5 hafta filmiyle, güzelliğini bütünüyle ortaya koyduğu Burt Lancaster‘la çevirdiği Richard Brooks‘un Profesyoneller filminin afet kadını...***Kolej yıllarımda sanırsam Adora sabunlarının reklam filminde oynamıştı Claudia Cardinale...Diana Ross’un söylediği “Do you know where you’re going to?..” parçası eşliğinde...Muhteşem bir çekicilikteydi...Claudia Cardinale’yle film seyretmek ve çocuklarım...“Üzgünüm” dedim, “Çocuklarım ancak saat 17’ye kadar bende... Film 17’de başlıyor, yetişemeyeceğim...”“Biraz geç başlatırız sizin için!.. Gelmenizi çok istiyoruz” dedi...***Pazar günü bir taraftan çocukları hazırlarken, bir taraftan da ben hazırlanıyordum...Çocuklarla beraber çıktık evden...Astoria’ya vardığımda kimsecikleri göremediğimden “Acaba yanlış mı geldim” diye düşünmüştüm...Yukarıya çıktığımda, beni bekliyordu, film başlayalı biriki dakika olmuştu ve beni karanlık salona aldılar...Önlerde bir sıranın kenarına iliştim...***Kapalıçarşı’da esnaf olan bir babanın, oğlunun İtalya’da, Sinyora Erica’nın evinde kalarak, dil okulunda İtalyanca’yı öğrenme macerasıyla başlıyordu film...Ortalama bir İstanbul esnaf çocuğu Türk gencinin, Sinyora Erica’nın ellerinde, iki İtalyan güzelinin kaldığı pansiyon tipi evde, İtalyanca’yı öğrenip, İtalyanlaşması anlatılıyordu...***Sakin başlayan film, sonlara doğru gittikçe hareketleniyor, Matruşka bebekler gibi “dram içinden dram” üretiyordu...Filmin finali artan bir tempoda etkileyici bir sonla bitiyordu...Claudia 72-73 yaşlarında şu anda...Filmde öyle bir Claudia var ki seyrederken bir kadının 70’inde değil, 80 yaşında da olsa, flört edebilen, dans eden, erkeğin ilgisiyle coşan, bir dişi olabileceğini gösteriyor...Claudia’yı seyrederken, Kolej yıllarımın muhteşem kadınının hangi yaşa gelirse gelsin, muhteşemliğinden hiçbir şey kaybetmeyeceğini anlıyordum...***Film bittiğinde, küçük sinema salonunun gerçekten çok küçük ve özel bir grup tarafından doldurulmuş olduğunu gördüm...Dışarda kamera olmamasının nedenini anlamıştım...Film gösterimi gala öncesi, özel bir gösterim ve yemekti...Claudia birkaç sıra arkamda oturuyordu...Salondan yavaş yavaş çıktık...Beni tanıştırdılar Kolej yıllarımın muhteşem kadınıyla...“Sigara içebilir miyiz burada acaba?” dedi, “Türkiye’de artık kapalı yerlerde sigara içirmiyorlar sanıyorum, acaba burası da dahil mi bu yasağa?..”Sigaradan vazgeçememişti...Arka arkaya neredeyse birbirine eklercesine sigara içiyordu...Fransız bir baba, İtalyan bir anneden Tunus’ta doğan Claudia kendi deyişiyle “Bir Türk gibi sigara içiyordu...”Avrupa’da çok sigara içenler için kullanılan “Türk gibi sigara içmek” deyimini hatırlatıyordu...***Aşağıda yemeğe geçilecekti...Fazla kalamayacaktım, yarım saat kırkbeş dakika sonra çıkmak istiyordum...Ankaragücü Beşiktaş maçının ikinci yarısını seyretmek için...O anda, cep telefonuma bir mesaj düştü...“Dakika 1 Ankaragücü 1-Beşiktaş 0...” Claudia Cardinale’yle yürüyen merdivenlerden beraberce iniyorduk...Yanımdaki dünya çapındaki efsanevi oyuncuya baktım...Sonra cep telefonumda Beşiktaş’ın daha ilk dakikadan gol yediğini haber veren mesaja...“Şimdilik yemektesin” diyordu kalbim ve beynim...***Claudia’nın sağ yanına yerleştirdiler beni...O anda farkettim ki, bu büyük Türko-İtalyano masadan ve bu muhteşem kadının yanından artık kalkmam mümkün olmayacak...Artık sadece dostlarım ve sevdiklerim için tadıp bir iki yudum alıyorum şaraptan...Claudia için tattım, filmin yapımcısı Can Arca’nın ailesinin Lüleburgaz’da ürettiği özel şarapları...Özel bir oda ve masa hazırlanmıştı...Herkes sigara tiryakisiydi ve deli gibi sigara içmek istiyordu...Bilirdim o duyguyu...İçinizden dua edersiniz, sigara içmeyenlerden biri bir maraza çıkarmasa da rahat rahat sigarayı tüttürebilsek diye...***Yanıbaşımda oturuyordu döndü bana “Sigara içmem seni rahatsız eder mi?..” dedi...“Hayır etmez” dedim, “Rahat rahat için...”Paris’te yaşıyordu...Mare’yle Saint nehrinin kesiştiği yerde, nehrin üzerinde...Ils Saint Louis adası tam karşısına geliyordu...“Paris’in en sevdiğim yerleri oralar” dedim...“25 yıldır Paris’teyim...” dedi, “Orayı çok seviyorum... Tek problem Mare semtinde gece geç vakit barlardan çıkan Gay gençlerin ‘Claudia sen bizim herşemizsin’ diye sürekli aşağıdan çağırmaları...”***Hiç evlenmemişti Claudia...Oysa ben berebar yaşadığı yönetmenle evlendiğini sanıyordum yıllar önce...Hayat doluydu...Filmde İsmail Hacıoğlu’yla birlikte inanılmaz bir performans sergiliyorlardı...Lavinia Longhi ve Nilay Cennetkuşu, Sinyora Erica’nın pansiyonunda kalan iki İtalyan kızı oynuyorlardı...Diyaloglar hep İtalyanca’ydı...İsmail Hacıoğlu, ezber yaparak İtalyancayı konuştuğunu söyledi bana...Oysa sanki İtalyancayı öğrenmiş gibi gelmişti bana...Nilay ise, üç aylığına İtalya’ya gidip İtalyanca’yı sökmüş, öyle oynamış filmi...***Yönetmen Ali İlhan benim Milliyet’te olduğum yıllarda babasının çalıştığı Milliyet Çocuk dergisinde başlamış kariyerine...“Milliyet Çocuk gibi bir dergiden çıktığım için böyle yönetmen oldum” diyor...Fellini’nin de karikatür dünyasından geldiğini hatırlatıyor...Onda bir Fellini hayranlığı seziyorum...Filmin geçtiği yer “Rimini”, Fellini’nin memleketi...Film esasen Rimini’de bir miktar da İstanbul’da geçiyor......***Son yıllarda bir İtalyan modası var hayatta...Kabul etmeliyim ki, benim kadar Fransız hayat tarzına sevgi duyan bir kişiyi bile, etkisinin altına aldı İtalya...Dili, Rönesans’ı, dar sokakları, tarzı, ambiyansı, erkeği, kadını ve modası...Her şey filmdeki gibi İtalyan’dı o gece...Dönerken arabanın CD’sine bir parça koydum... “Amore” diye haykırıyordu şarkı...***KADIN 70’İNDE DE 80’İNDE DE HER ŞEYİYLE KADINDIR...“Erkekler ve köpekler köpekler” giremez diye yazıyor pansiyon olarak işlettiği evinin penceresinde Sinyora Erica’nın...Yıllar önce kocası terketmiş Erica’yı ve pansiyoner olarak da olsa bir erkeği evine almak düşüneceği en son şey Erica’nın...Oysa kadın “erkekten ne kadar ürkmüş olursa olsun, ne kadar uzaklaşmış olursa olsun” her zaman kadın...70 yaşlarındaki o kadından, bir süre sonra muhteşem bir dişi çıkartıyor Claudia filmdeki oyunuyla...26 yaşındaki İsmail Hacıoğlu’yla sımsıcak bir flörtün dalga boyunda...***Hayat ne garip...Bu yıl da 14 Şubat’ı çerçeveleyen günlerde İtalya girdi hayatıma... Geçen yıl bu zamanlarda, bir kadınla Venedik’ten dönüyordum...Sevgililer Günü’ydü ve ben mutluluğumu paylaşmak için yanımdaki kadının da teşvikiyle, cep telefonumda kayıtlı kadınların hemen hepsine “seni seviyorum” mesajı atıp, bu muhteşem sevgi gününün içimdeki sevgisini çoğaltmaya çalışıyordum...Ne içten ve sıcak yanıtlar gelmişti o mesajlara...Venedik havaalanında bakıp gülümsemiştim...***Geçen bir yıl bana öyle şeyler gösterdi ki, dün Sevgililer Günü’nde hiç kimseye hiçbir mesaj atmadım...Hayat derslerle dolu bir mecra...Olsun varsın...Hayat bunun karşılığında bana, yine aynı günlerde Clauida Cardinale’yle muhteşem bir akşam yemeği, bir İtalyan filmi ve gecesini hediye etti...Adoro!..
Keyfi yerindeydi...Koşa koşa geldi öpülmek için “By by” diyor...Yatacak çünkü...Beyaz beyaz kremlenmiş yanaklarından uzun uzun öpüyorum küçük kızımı...Babasının öpeceğini biliyor, yanağını uzatıyor ve dakikalarca süren öpmelerde, hareketsiz duruyor...Öpücüğün keyfini çıkartıyor...Ta ki babası öpmeyi bitirene kadar...Mina’nın gece kremi sürülmüş yanaklarını öpmeyi bırakıp, sırada bekleyen Poyraz’ı alıyorum...O da yanaklarını öylesine uzatıyor ve bekliyor dakikalarca öpülmeyi...***Bir tuhaf oluyor içim...Onları bende kaldıkları tek Cumartesi gecesi yatmaya gönderirken, bir hüzün kaplıyor içimi...Gözümün önüne 20 yaşında izlediğim Dustin Hofman’ın ünlü filmi Kramer&Kramer’deki o baba-çocuk sahnesi geliveriyor... O zaman da hüzünlenmiştim filmi izlerken...Şimdi hayatım o filmin bir izdüşümü oluyor, maalesef bu filmde de ben oynuyorum...***Onlar yattıktan sonra camlarla çevrili, kitaplıklar, ödüller, bilgisayar, televizyon ve eski bir posta arabası biçimindeki küçücük bir bardan oluşan odam, masa ışığımın spot aydınlatması dışında karanlığa bürünüyor...Plazma televizyonda sessiz sedasız Gaziantep-Galatasaray maçı devam ediyor...Bir hüzün ve bir yalnızlık kaplıyor odayı...Oysa haftanın her gecesi böyle burası...Ne ki en fazla çocukların olduğu gece, onlara yatmaya gidince çöküyor odaya yalnızlık...***Balyoz Davası’ında Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yapan 163 subay-astsubay sanık tutuklandı ve cezaevine gönderildi önceki gece...Aralarında Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları var...Gecenin karanlığında spot ışıktan yayılan aydınlıkta, tutuklu eşlerinin resimlerine bakıyorum...Yola çıkmışlar, Çırağan Caddesi’nde bağırıyorlar...“Türkiye laiktir laik kalacak...”Mahkemede tutuklama kararı çıktığında, birbirine sarılarak ağlayanlar olmuş, bazı yakınlar mahkeme heyetine bağırmışlar:“Gece çocuklarıza sarılarak uyumayı unutmayın...” diye... ***Korgeneraller “Bizi astımız olan bir binbaşı alamaz... Orgeneral gelsin...” demişler...Orgeneral beklenirken, mahkeme kapıları kapatılmış ve kuş uçurtulmamış bir terslik olmasın diye...Gece tutuklanan Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’in yönetmen oğlu NTV’deki canlı yayına bağlandığında, gözyaşlarını tutamamış...“Haksızlık bu...” demiş...Mina Poyraz’ı yatırıyordur bakıcıları...Ayşe Nazlı bir arkadaşının doğum günü partisine gitti, o kalamayacak bu gece babasında...***Kendi yaşamımdan, dışarda yaşananlara, dışarda olanlardan kendime döndükçe hüzün katmerleniyor... Şimdi 163 aile üzüntü içinde, cezaevine gönderdikleri babalarının eksikliğini hissediyorlar diye düşünüyorum...Kim bilir neler yaşanıyor o evlerde?..Nasıl bir sessizlik ve umutsuzluk hakimdir o evlerin salonunda?..Karabasan çöküyor üzerime...***O arada okuyorum Balyoz haberinin bütün ayrıntılarını Milliyet’in internet sitesinden...“Camiler Cuma günü bombalanacak, kaos yaratılcaktı... Bir uçağımız düşürülecek, Yunanlılar düşürdü denecekti... Olanağanüstü koşullar yaratılacak ve müdahale gerçekleşecekti... Direnenler Şükrü Saraçoğlu stadyumuna toplanacaktı... Gazeteciler vardı hedefte, ilk aşamada götürülecek...”Çetin Doğan yalanlamış tüm bunları...“Hepsi bir savaş oyunuydu” demiş...Eğer böyleyse, bugün tutuklananların yerine, şu anda dışarda olan birçok kişinin ve mazlumun ailesi ağıt yakıyor olacaktı...Yok bunlar doğru değilse, mahkemede birbirine sarılarak ağlayan ve “Akşam yatarken çocuklaranıza sarılmayı unutmayın” diyenler mağdur durumundalar...***Kimin mağdur, kimin mazlum, kimin gerçekten müsebbip kimin mesul (sorumlu) olduğunu bilmiyorum...Bildiğim dün gece bir hafta sonu olan Cumartesi gecesiydi...Cumartesi’ler ailevi mutluluklara, huzurlara vesile olan gecelerdir...Dün gece birçok evde kesif bir üzüntü, huzursuzluk ve hüzün vardı...Babaları yoktu evlerin... Dava dosyalarında yazılan iddialar doğruysa ve Balyoz gerçekse, o zaman da başka evler babasız kalacaklardı...***Başbakan Tayyip Erdoğan’ın çevresinde etten duvar örülmüş...Polis güvenlik önlemlerini inanılmaz ölçüde artırmış...Kuş uçurtulmamış dün...Ne çok trajedi var bu ülkede...Ne çok acıdan yeni acılar üretiliyor bu memlekette... Hep babasız mı kalacak bu çocuklar?..Hep babasız kalma korkusuyla mı yaşayacaklar?..Cumartesi’leri bile rahat uyuyamayacak mı bu ülkenin çocukları?..Cumartesi annelerine Cumartesi öksüzleri mi eklenecek...Cumartesi bu sefer de babalar mı ölecek?..Ne acayip ve kanı çeken bir ülke burası?..***Mina ve Poyraz sanırım uyudular...Rüyalarında kim bilir neler görüyorlar?..Onlar uyuyunca bu camekan oda Cumartesi geceleri ıssızlaşıyor...Öksüzlüşiyor, yalnızlaşıyor...Oysa sadece Cumartesi geceleri çocuklar burda...Esas onlar buradayken, yatmaya giderken odanın yalnızlığı hissediliyor...Başka evlerde, babalar çoktan evden gittiler...Bir tutukevinin taş davarları arasındalar şimdi...Balyoz neydi, niye yapılmak istendi?.. Şimdi tutukevindeki o generaller niye evlerinden ve çocuklarından uzaktalar?..O çocuklar ve aileler, dün gece ne hissederek yatağa uzandılar?..***Bunca acıya, trajediye, umutsuz çocuklara, kaybolan babalara değer mi yaptıkları?..Suikast korkusuyla yaşayacak kadar nedir önemli olan?..Nedir paylaşamadığımız bu hayatta?..Kramer&Kramer filmi gözümün önünde şimdi...Dustin Hofman’ın çocuğuyla oynadığı o final sahnesi geliyor gözlerimin önüne...Mina’yla Poyraz da yattı...Cumartesi anneleri Başbakan’la görüşmüşler...Cumartesi babaları tutuevindeler...Cumartesi anleleri, Cumartesi babaları ve Cumartesi çocuklarından oluşan Cumartesi öksüzü bir ülke, hüzünlü bir Pazar sabahına uyanmaktadır şimdi...
“Bazen ilk görüşte bilirsin o insan senin kaderindir, bazen bir ömür ararsın bulunmaz” İşte içimizde bir yerlerde eksikliğini duyduğumuz, aradığımız “O kişi” değil mi bizi ağlatan...Ya da gözlerimizin içine aşkla bakarak “Sen nerdeydin şimdiye kadar” diye sarf edilen sözler değil mi içimizdeki aşk özlemini arttıran... O ilk masum heyecanlar, o çocukken yaşadığımız tertemiz aşklara duyduğumuz hasret değil mi içimiz burkularak gözlerimizden yaşlar süzülmesine neden olan... Evet “Aşk tesadüfleri sever” filmini izleyenler, itiraf edelim hemen hepimiz ağladık... İşte bu hafta Reha Muhtar’la çocukluk aşklarından başlayıp günümüzdeki aşklara yelken açtık...* Filmi izlerken sanırım hepimizin aklından çocukluk aşkımız, aşklarımız geçmiştir. Deniz ve Özgür’ün o minik kalplerinin çarpışını izlerken kendi minik kalbimiz gelmiştir aklımıza... Çocukluk aşkları daha mı saf ve temiz?Aşkın kendisi saf ve temiz... Çocukluğundaki saflığını ve temizliğini koruyorsan altmış yaşına da gelsen, yaşayacağın aşk saf ve temiz oluyor... Ne ki, zamanla kirlenen aşklar değil, insanlar... İnsanların aklına hesap giriyor, çıkar giriyor, para giriyor, konum giriyor, statü giriyor, gelecek kaygısı, günü rahatlatma arzusu giriyor. Böylece aşk; aşk olmaktan çıkıyor, çocuksuluğu bitiyor, büyüyor ve kirleniyor...* İlk kez büyük kıvranmalar yaşar, ilk kez yüzü kızarır insanın. Sanki hiç bitmeyecek gibi sanki hiç başkasını sevemeyecek gibi hisseder ya insan. İşte bu saf, tertemiz, kirlenmemiş, çıkarsız yaşadığımız duygular dertsiz hayatımızın derdi o zamanlar...Ben hiçbir aşka bitecekmiş gibi başlamadım ki... Hiçbir aşkı yaşarken, bir gün gelir başkasını severim demedim ki... Çocukluk aşkı dediğin şey aşkın kendisi Eylem...Sonrakiler eğer bu özellikleri barındırmıyorsa, aşk değil hesap... Bir insan 40 yaşında aşık oldu mu şöyle mi diyor yani; “Şimdi aşığım ama bu biter, 45’imde de başkasına aşık olurum...” Onun dediği aşk değil, “Şimdi bununla beraberim... Bu biter 45’imde de şununla beraber olurum...”dur... Bunun adı aşk değil, hesaplı, formüllü bir matematik... Aşkın hesabı olmaz... Olmadığı için güzel ve sihirlidir zaten... Sen hiç “sihirli” bir hesap makinesi gördün mü? Düz ve ruhsuzdur hesap makineleri... Bir yerde unutsan ve kaybetsen üzülmeyeceğin nadir eşyalardan biridir... Çünkü hesap makineleri de hesaplar da duygusuz ve ruhsuzdur...* Ben çocukluk aşkımın ismini her yerde görmek istediğim için oturduğum sıranın üzerine yazmıştım defalarca, sonra veli toplantısında ne hikmetse annem benim sırama oturmuş ve eve geldiğinde bana öyle kızmıştı ki sanki dünyanın sonu gelmiş gibi hissetmiştim. Şimdi gülüyoruz tabii annemle buna. Siz çocukluk aşkınıza söylemiş miydiniz duygularınızı yoksa sıra üzerlerine kazıdığınız platonik bir aşk mıydı?Ne de ürkütmeden, kendini anlatırken inceden inceye soruyorsun, en damar soruyu?.. Keşke sana bu kadar gazeteciliği öğretmemiş olsaydım... Neyse o geçti...Bu şansım yok artık... Çocukluk aşklarına duygular söylenmez, gösterilir... Aşık olduğunu söylemezsin, gösterirsin... Ancak çocukluk aşklarının erkekler için yaşattığı bir hayal kırıklığı vardır genelde... Eğer aynı sınıftaysa ilk aşkınız, “İlk bir iki yıl aşık birbirinize aşık devam edersiniz... Sonra kız çocuk erkekten çabuk büyür... daha önce ergen olur... 11 yaşındaki kız çocukla 11 yaşındaki erkek çocuk aynı değildir... Benim çocukluk aşkım on yaşında başladı, iki yıl devam etti, 12 yaşına geldiğimizde, o daha büyük sınıflardaki çocuklara ilgi göstermeye başladı... Biz aynı sınıftaydık, küçük kalmıştım onun için... O zaman anladım ki, “Hayatın getireceklerinden altüst olup yıkılmayacaksın... Bir kadına da çok güvenip yönetebileceğin vehmine kapılmayacaksın... Belki de o günlerden kaldı bende... Ben kadınlara ilk hamleyi yapıp “Sana aşığım demem...” İkincisi başıma ne gelirse gelsin kadınlardan yana sukunet ve tevekkülle karşılar “Olur bunlar” der geçerim... Bir ilişkinin başında ve sonunda sukünette ve sakinim... Hayat öğretiyor işte...* Filmi izlerken acaba karşılaşsam bunca yıl sonra çocukluk aşkımla ne hissederim diye düşünürken bile yüzüm kızardı, ne tuhaf onca yıl geçmesine rağmen insan o duyguları o anki haliyle yaşıyor. Siz yıllar sonra karşılaştınız mı çocukluk aşkınızla ya da karşılaşsanız ne hissedersiniz sizce?İkisiyle karşılaştım... Konuşmak istedim... Konuştuk yine samimi samimi... Ama ben onlarda sanki bir “suçluluk hali” hissettim gibi...Sanki “çocukluk aşkının sürmemesinin nedenini kendileri olarak görüyorlardı...” Belli belirsiz bir kaçış vardı hallerinde... Yeniden başlar mıydı?..Hayır... Bu kez ben onlarla bir aşka başlamazdım... Çünkü ben onları, evlendikleri kocalarından yaşadıkları sevgililerden çok önceleri, en naif halleriyle tanımış ve aşık olmuştum... Şimdi o kalpler aşklar yaşamış, hayal kırıklıklarıyla kırılmış, parlayan o güzler gölgelenmiş, hayat yorulmuştu... İlk çocukluk aşkım olmasalar, ilk kez görsem onları belki bir aşk yaşayabilirdim... Ne ki, ben onların gözlerinin parıl parıl parladığı, hem de benim için parladığı 11 yaşlarındaki hallerini biliyordum... Artık çok geçti onlar için... Vücut önemli değil... Ama gözleri bekaretini yitirmişti... * Filme geri dönecek olursak tamam filmde bence de fazla tesadüf, belki fazla ajitasyon, sizin geçen günkü yazınızda söylediğiniz gibi fazla matematik vardı ama o kadar kişinin bunlara takılmayıp gözlerinden yaşların süzülmesi kimi zaman aşk adını versek de hızla tükettiğimiz ilişkilerden ve bunların bıraktığı lezzetsiz tattan kaynaklanmıyor mu? Tüm benliğimizle hissetmek istediğimiz aşkı özlememizden kaynaklanmıyor mu?Senin fena halde aşık olma zamanın gelmiş Eylem...Soruları öyle soruyorsun, filmi öyle bir izlemişsin ki, ancak fena halde aşka özlem duyan insan, bu soruları böyle sorar, o filmde bu kadar ağlar...* Yıldırım Gürses’in bir şarkısı vardır hani çocukluk aşkıyla ilgili onunla bitirmek istiyorum sohbetimizi ve isteyen herkese doya doya yaşayacağı, her anından keyif alacağı aşklar dileyerek. Siz ne söylemek istersiniz Sevgililer Günü’nü kutlayan aşıklara ya da Sevgililer Günü’nü kutlayamayan yalnızlara...Verilen ilk mektuplar yeminler, ilk sözlerMazide kanatlandı yakan gözlerO bakış ki götürürBeni yıllarca geriHatıramda canlandı aşkımın gülleriGelmez o günlerDönmez o günlerO günler mazide kaldı hepMadem bir şarkının sözleriyle sonlandırıyorsun sorularını... Ben de bir şarkının sözleriyle bitireyim yanıtlarımı:Salim Dündar’ın Aynalar’ıyla...Harmanım ben harmanımKırk satırlık fermanımYok dizinde dermanımEyletmen beniSöyletmen beniAğlatman beniAynalar aynalarİster anam darılsınİster babam darılsınVuran elim kırılsınHüznüm sizde görünürSaçım beyaz örülürYaşarken de ölünürSöyletmen beniAğlatman beniAynalar aynalarYüzümde hep çizgilerİçimde hep ezgilerUçup gitti senelerEyletmen beniSöyletmen beniAğlatman beniAynalar aynalar
Önceki akşam Eylem Doğan‘ın Pazar Vatan için sorduğu soruları cevaplandırıyordum...Aşk Tesadüfleri Sever filmine referans yaparak şöyle bir soru soruyordu Eylem:-”Filmi izlerken hepimiz çocukluk aşklarımızı gözümüzün önünden geçirmişizdir... Çocukluk aşkları daha mı saf ve temiz?..”Ona “Aşkın kendisinin saf ve temiz olduğunu söyledim...”Çocukluk aşkları aslında aşkın en saf, en duru hali...Hesap yok o aşklarda...Sınıf atlama derdi, statü kaygısı, etrafa hava atma dürtüsü, çevreye nanik yapma arzusu yok o aşklarda...Aşk için var o aşklar...Aşkın en saf ve duru hali çocukluktaki aşklar...***Nispet yapma arzusu yok onlarda...Hayal kırıklıklarına ilaç olma, kaybedene terapi niyetine piyango, hayattaki yenilgilere teselli armağanı değil, çocukluk aşkları...Çocukken beğendiğin kızı seviyorsun işte...Ne hesap var ne kitap...Ne elalem ne der duygusu, ne rezil olma kaygısı...Ne koluma takar, etrafa hava basarım riyakarlığı, ne orasından burasından nemalanırım sahtekarlığı...Hepsi hepsi okula gittiğimde görürüm kaygısı...Başka sınıftaysa sınıfın önünden “koşarcasına geçme arzusu...”Belki oturduğu sıraya bakarken görürüm, belki o da beni görür heyecanı... Hepsi hepsi, utanmaz söyleyebilirsen, o da utanıp sıkılmadan “evet” diyebilirse, el ele tutacaksınız, “çıkıyor” olacaksınız...Kendi kendinize umutlanacak, kalbiniz derin derin çarpacak, dersleri boşverip hülyalara dalacaksınız... ***Uzaklarda kalan “çocukluk aşkları değil, aşkın kendisidir” dedim Eylem‘e...Büyüdükçe bizler aşklar kirlendiler...Palazlandıkça insanlar, aşklar kalantorlaştılar...İlk heyecanın yerini kafalardaki ilk hesaplar aldı...Kütür kütür atan kalp atıldı, “Hayat bununla bana ne getirir, ne götürür” sorusuna cevap arayan ruhsuzlar hayata egemen oldu...Love Story filminin; aşklarıyla dünyaya meydan okuyan iki gencinin yerini, meydan okumayı değil meydanlara hava basmayı matah bir şey sanan, dirençsiz, direnişsiz, konformist ve renksiz gençler aldı...Aşk muhasebe defterlerinin aktif pasifine girdi...***Sevgililer Günü artık gününde bile kutlanamıyor bu memlekette...Çünkü aşk bir çeşit muhasebe defteridir bu ülkede...Aşk çokça bir hesap üzerine kurulduğuna göre, aşktan da kazanılacak hesaplar olacaktır milletin nezdinde... Ne Pazartesi’yi ne Kandil’i, Sevgililer Günü’ne layık göremedik...“Fenerbahçe-Kayseri derbisi var... Pazartesi’nden Cumartesi’ye çekelim Saint Valentine’s Day’ı” diyenler bile oldu bu ülkede...Bir lig karşılaşmasını seyredenlerin parasını da çekebilmek için mekanlar adına Aziz Valentine’nin sevgililere ilham olmuş ruhunu bile satan yazarlar çıktı bu diyarda...***Sizce paylaşılacak bir aşk kalmış mıdır hala?..Anlamıyor musunuz niye unutamadığınızı çocukluk aşklarınızı?..Unutamadığınız aşklarınız değil, en naif, en temiz haliyle bizzat kendinizsiniz...Sonraki yıllarda çoğu ilişkinizde, belki de ne siz, ne de muhteşem sevgiliniz, bu derece naif ve temiz duygularla bezenmediniz...Sahici olan unutulmaz...Gerçek olan, derine işleyen, derinize işleyen akıllardan çıkmaz...Sevişme ihtimalinizin bile olmadığı bir aşkı unutamıyorsunuz...Sevişemediğiniz o aşk, seviştiklerinizden daha gerçek çünkü...Sevgili gerçek olanlar bu sevgililer gününü Pazartesi gecesi kutlayacaklar...Bugün Pazar’da seyirlik Bayram var...Eşantiyon niyetine “çakma”lar piyasa yapmaktalar...O lunaparkta bizim yerimiz yok...Pazartesi akşamı, uzaklarda bir “salaş”ta belki bir iki çift, birbirlerinin ta gözlerinin içine bakacaklar...Kış dalgalarının, sert rüzgarlarını ve köpüklü tadını tadacaklar, uzaklarda bir deniz kenarı “salaş”ında...Aşk orada yeşerecek...Aziz Valentine’nin ruhu o anda rahat edecek...Hayatın kutsal armonisi orada filizlenecek...***SEVGİLİLER GÜNÜNDE DÜNYANIN EN ROMANTİK YERİ SANTORİNİ...Dün internette çalışırken, Sabah internet sitesinde “Sevgililer Günü’nde dünyanın en romantik 10 yeri” başlıklı bir haber gördüm...Site, en romantik yer olarak Ege’deki Santorini adasını işaretlemiş...Dünyanın her yerini görmedim ki en romantik yeri belirleyebileyim...Fakat Santorini’yi gördüm...***Bir yerin en kartpostal resimlerden bile nasıl daha güzel olabileceğini Santorini’yi gördüğümde farkettim...Oraya gittiğimde, beni otele götüren taksiciye “plajlar nerede, denize nereden gireceğiz” diye sordum... Adamcağız siyah kumlarla kaplı volkanik adanın aşağılarda bir yerlerdeki plajını uzaktan gösterdi...“Oraya gideceksiniz...” dedi...Hala “her tarafı denizle kaplı herhangi bir adaya geldiğimi sandığımdan” şoföre üsteledim...“O plajlara gidecek taksi hep bulunur mu?.. Oteller plajlara uzak mı?..”Adam “Oteller uzak” dedi, “Ancak isterseniz plaja taksi bulursunuz...”***Hala diğer adalar gibi plaja gidip denize girebileceğimi sanıyordum Santorini’de otele doğru tırmanırken...En tepelere çıkıp merdivenlerle otele indiğimde, gördüğüm manzara ve ambiyans şoföre sorduğum sorulardan dolayı kendimden utanmama yol açtı...Böyle bir adada, deniz kenarında plaj aramak, bir ölümlünün aklına en son gelecek şeydi...Volkanik ve inanılmaz egzantrik bir adaydı Santorini...Yamaçlarda, merdivenler arasına yerleştirilen otellerde odaların kesiştiği yerde ufacık havuzlar vardı...O havuzlara giriyordunuz, sonra da havuzdan çıkıp o inanılmaz manzaraya dalıp gidiyordunuz...Sabah kahvesi, öğle uykusu, akşamüstü içkisi, hep merdiven arasına kurulmuş o küçücük otelde küçücük havuzun kenarında geçiyordu...***Gece, adanın merkezi Fira’daki inanılmaz manzaralı tavernalarda yemek yiyordunuz...Eğer dünyada aşk varsa...Eğer dünyada romantizm hala yaşıyorsa... Eğer dünyada duygu denilen şey sona ermemişse...Siz eğer bunca kirlilikte hala azad etmemişseniz kendinizi o aşk denen kutsal iksirden...Bu sevgililer günü mü, başkası mı, yoksa size özel kendi sevgililer gününüzde mi bilmem...Orada iki gün sevginizi ve aşkınızı doya doya yaşayın...Ruhunuzun tekamül ettiğini hissedeceksiniz...Hayata barışçıl, olumlu ve taze bir enerjiyle sarılacaksınız...Kısaca yaşamın çok güzel olduğunu iliklerinize kadar farkedip...Tanrı’ya bu dünyada yaşadığınız için dua edeceksiniz...
Dün akşam bu satırların yazıldığı saatlerde Hüsnü Mübarek‘in gidişi CIA tarafından bile doğrulanmıştı... Mübarek de gidiyor işte...Haftalardır sürdürülen meydan gösterileri, polisle çatışan göstericiler, tankların korumasında, tankların gölgesinde yatan direnişçiler sonunda kazandılar... İktidarı devirmeyi başardılar...“Müslüman Kardeşler mi kazandı, laikler mi kaybetti, yeni bir ordu darbesi mi geliyor, yoksa diktatörlük dönemi mi bitti?..”Bu soruların cevabı müphemdir...Mısır bir meçhule doğru sürükleniyor... ***Elbette AKP’ye yakın aydınlar, “Mübarek gibi bir diktatörün” gitmesini demokrasinin zaferi olarak görüyorlar...AKP karşıtları ise Mübarek‘in Tayyip Erdoğan‘ı andırdığını söyleyerek, “Demokrasilerin diktatörlüklere dönüştüğü yerlerde halk hareketlerinin, sivil direnişin iktidarlar devirdiğini” söylüyorlar...Mısır’ı örnek alan İran’daki muhalefet de 14 Şubat’ta sokağa inmeyi planlıyor...***Devrilen mi antidemokratik yoksa devirmekte olan mı antidemokratik?..Ortadoğu’daki tartışma kimin demokratik kimin ise antidemokratik olduğu üzerine düğümleniyor...Oysa gerçek şu;İktidarların bu şekilde el değiştirmesidir esasen antidemokratik olan...İktidarlar eğer sokak eylemleriyle değişebiliyorsa bir ülkede, esasen o ülkenin kendisi demokratik değildir...Demokrasilerde iktidarlar ve muhalefetler hukukun şemsiyesi altında parlamentoda temsil edilirler...Mümkün olan tüm güçler...Barajları mümkün olduğunca aşağıda tutarak...Düşünce özgürlüğünün sınırlarını, alabildiğince geniş tutarak...Her düşüncenin en geniş biçimde parlamentoda temsiline olanak sağlayarak...İktidar ve muhalefetten her kanat parlamentonun yasal zemininde kendilerini anlatabilme fırsatı bulabilirler...***Demokrasilerde, sokak eylemleri olur...Demokrasilerde meydanlarda karnavalı andıran gösteriler de olur...Ancak demokrasileri demokrasi yapan, parlamentoda her kesimin temsilinin sağlanabilmesidir...İktidarın kansız seçimlerle güle oynaya el değiştirebilmesidir demokrasi...ABD’de iki dönem Cumhuriyetçiler, bir dönem Demokratlar, daha sonra iki dönem Demokratlar bir dönem Cumhuriyetçiler iktidarda el değiştirirler...Hiçbir iktidar değişikliği, sokak gösterileriyle, devlet başkanlarının ülke dışına kaçmalarıyla, iktidardan düşenin hapsi boylayıp gökyüzünü görememesiyle oluşmaz...İktidarı yıllar önce bırakan Clinton muhteşem karizması ve saksafonuyla dünyayı dolaşıyor, yüzbinlerce dolara konferanslar veriyor, yüzündeki müstehzi gülümsemesiyle dünyada kendine yeni fanlar katıyor...***Demokrasilerde iktidarlar diktatörleşemez...Demokrasilerde muhalefetler, iktidara gelip geçmiş yönetim kadrolarından devr-i sabık yaratıp intikam alamaz...Mısır’da Mübarek de gidiyor işte...Herkes gidenin mi, gelenin mi antidemokratik olduğunu tartışıyor...Oysa giden ve kalandan maada, gidiş ve kalış biçimidir antidemokratik olan...Mısır’da kim Tayyip Erdoğan’a benziyor, hangisi Kılıçdaroğlu’nu andırıyor, diye sorup, iktidar değişiminden, çıkarsımalar yapanlar yanlış yapıyorlar...Mısır’da iktidarın el değiştirme biçimi Türkiye’yi andırıyor mu soru buradadır... Sokak gösterileri, darbeler, muhalefetin tam temsil edilmediği parlamento, suikast girişimleri, polis-asker bölünmeleri, bunları gözlemek lazım...Ortadoğu’nun makus talihi bu görüntülerde...Şiddetin kol gezdiği, idamların ve sürgünlerin atbaşı gittiği, gelenin gideni susturup sindirdiği bu vahşi düzende... Demokrasinin katledildiği yer burası...Kimin gelip, kimin gittiği önemli değil...*****RIDVAN’IN 50 YAŞINDA GEÇİRDİĞİ KALP KRİZİ...Onu, bir önceki Pazartesi Kanaltürk’te, Son Kale programı başlamadan birkaç dakika önce gördüm...Canlı yayına katılacak Faruk Süren vardı Serhat Ulueren‘in odasında, Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar‘la birlikte...Ziyarete gelmişti, Çakar’la bir şeyler konuşacaktı...“Sen de şu yayına katıl... Fenerbahçe’yle ilgili şeyler var konuşacağımız... Sen iyi yorumlarsın Fenerbahçe’yi...” dedim ona... “Abi bu hafta çok yorgunum... Önümüzdeki hafta söz katılırım...” dedi...Serhat “Önümüzdeki hafta işin çıkar, ortadan yok olursun...Seni ara ki bulasın...” diye üsteledi...“Yok Reha Abi’ye söz verdim” dedi, “Önümüzdeki hafta buraya gelip programınıza katılacağım...”***Programdan birkaç dakika önce yolcu ettim Rıdvan’ı...O geceden beş gün sonra öğrendim ki kalp krizi geçirmiş, kalp damarıma stent takılmış Rıdvan’ın... Benimle aynı yaşlarda, iki üç yaş küçük benden Rıdvan...Ayşe Nazlı, çocuğuyla aynı okula gidiyor...Hiçbir gün onu yaşlı muhabeti yaparken görmedim...Ne zaman biraraya gelsek, ergenlik çağı çocuklarını andıran, muhabbetlere girilir, geyikler yapılır...Şimdi düşünüyorum da ben 20 yaşındayken babam şu anda benim yaşlarımda, 50 yaşlarındaymış... Babamın o yıllarda, bizim Rıdvan’la, Ahmet Çakar’la yaptığımız geyikleri ve doladığımız sarmaları, konuştuğunu hiç sanmıyorum...Hep bir olgunluk ve itidal hali vardı sanki onda ya da bana öyle gelirdi... ***Ne ki ergenlik çağı gençlerinin sarmalarından yapmak, geyiklerini sayıklamak, muhabbetin dibine vurmak kalp krizinin önüne geçmiyormuş demek ki...O gece program öncesi vedalaştığım Rıdvan’ın hiç kalp krizi geçirecek bir hali yoktu...Hala kendimizi ilk gençlik yıllarının “avare sorumsuz günlerinde hissedecek enerjideydik...”“Bu kalp krizi bana ders oldu...” demiş, “Artık yürüyüş yapmadan direkt halı saha maçına çıkmayacağım... Yükleme yapmayacağım...”“Önümüzdeki hafta programa geleceğim... Reha Abi’ye söz verdim...” derken ne kadar da samimi, içten konuşuyordu Rıdvan’cık...İçindeki kalbin teklemekte olduğunu o sırada hangimiz bilebilirdik ki?..Genç olmasına hala genciz de...Galiba kalp arada bir uyarıyor bizi;“Fazla ileri gitme...” diye...*****ÇARŞI AYDINUS!..Haberi kim çıkarttı bilmiyorum... Haber doğru mu onu da bilmiyorum...Birileri Fırat Aydınus‘un gençliğinde Beşiktaşlı olduğunu söyledi...Ben yöneticiydim Beşiktaş’ta o sıralar...Etrafa sordum soruşturdum...Herkes kulaktan dolma bir şeyler söylüyor, kimse gerçeği net olarak bilmiyordu...***Sonra haber dalga dalga yayıldı...Fırat Aydınus Beşiktaşlı olmanın da ötesine taştı, Fırat bizzat “Çarşı”ydı...Önce Beşiktaş maçlarına her verildiğinde bazıları ayağa kalkmaya başladı...Nihayet bir derbi öncesi Fenerbahçe, Fırat Aydınus‘u Beşiktaş maçına istemediğini deklare etti... Bunda fazlaca bir şey yoktu, ancak medya olayı öyle bir kartopuna çevirdi ki, sonunda Beşiktaş yöneticisi Sinan Vardar “Aydınus Beşiktaş maçlarına verilmesin... Beşiktaşlı dendiği için sürekli bizim aleyhimize kararlar veriyor...” dedi...***Dün Vatan gazetesinin spor sayfasındaki başlığı gördüm.... Aynen şöyleydi başlık:“Çarşı Aydınus...”Bu başlığı Vatan gazetesinin spor sayfası gibi en etkili spor sayfalarından birinin üzerine kimin attığını umarım İbrahim (Seten) kardeşim anlatır...Ancak iş işten geçmiştir artık...Fırat Aydınus Beşiktaşlı mı gerçekten bilmiyorum...Ancak Aydınus’un hakemliğini linç ettiler onu biliyorum...Artık Fırat Aydınus ne Beşiktaş maçlarını, ne de Fener-Kayseri maçı gibi tansiyonu ağır maçları yönetebilir...***Şimdi Beşiktaş’ın Başkanı mali kongrede hakem meselesini konuşmak istiyorsa hakem hatalarından önce, Beşiktaşlı denerek linç edilen FIFA kokartlı Fırat Aydınus konusuna gelmeli ve sormalı.“MHK Başkanı Oğuz Sarvan hangi takımlı?..” Babası Muzaffer Sarvan hangi takımı tutuyordu?.. Devamı da gelebilir tabii...Etkililer, yetkililer hangi takımı tutuyorlar?..Fırat Aydınus Beşiktaş aleyhine çok büyük hatalar yapan bir hakem...Ancak böylesine bir linç görülmemiştir... Evet başlayalım bakalım...Acaba kim hangi takımı tutuyor?..