Haberin Devamı
Mini etek modası çıktığında gençliğe adım atmak üzere olan bir erkektim...
12-13 yaşlarındaydım...
Bizden yaşça büyük genç kızları mini etekle gördüğümüzde “gözümüz gönlümüz açılmıştı...”
Öyle demiştik arkadaşlarla birbirimize...
Tunalı Hilmi Caddesi’nde, Atatürk Bulvarı’nda ilk gördüğümüz mini etekli genç kadınlara, hafiften laf atmak modaydı...
Mahallenin tıfılları, biraz bıçkınları, ergenliğe yeni adım atan çatal seslileri, bıyıkları onbire onbir maç yapan erkek müsveddeleri, mini etekli genç kızları görünce “Yavruum...” türünden nidalar çıkartırlardı...
Mini etekli genç kadınların çoğu, atılan laflara aldırış etmez, kız arkadaşlarıyla sıkı fıkı, güle oynaya yollarına devam ederlerdi...
Bazen farklı bir genç kadın da çıkıverirdi...
Laf atıldığını duyunca sert bir şekilde laf atana döner “Sen ne diyorsun bakayım terbiyesiz” diye hiddetle söylenirdi...
Genç adamlar, yerin dibine girerdi, genç kadınların bu sert salvolarından...
Ne cevap vereceğini bilemezler, pişmiş kelle gibi sırıtırlar, yavaştan seyirtir, hafif hafif uzamaya bakarlardı olaydan...
Mini etekli kadınlar, bir süre sonra anlamışlardı “hafif kazma erkek tacizlerini” önleme yolunu...
Sert bir sallamada, ne olduğunu şaşırıyordu adamlar...
Başlarına bir bela geleceğinden ürküyorlar, bir taraftan kadının tanıdığı bir erkek çıkar mı diye etrafı süzüyorlar, erkek arkadaşlarına sığınıp koşarcasına uzaklaşıyorlardı...
Konya Selçuk Üniversitesi’nde Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Orhan Çeker “Mini etek giyen, dekolte kıyafetle çıkan kadın taciz, tecavüz suçunun ortağıdır” lafını gocunmadan söylediğinde 70’li yılların Ankara’sı İstanbul’u geldi gözlerimin önüne...
Gencecik çocukların, mini etekli kadınların cevapları karşısında kırk yıl önce ürküp sıvışmaya çalıştıkları bir “kent kültüründen” taciz ve tecavüz suçlarında mini etekli ve dekolte giyinen kadınların suç ortağı olduğunu söyleyen bir bilimadamı kültürüne gelmiştik...
Dün Profesörün bu sözlerinin bir “insanlık suçu” olduğunu yazdığımda birkaç okuyucum Orhan Çeker‘i savunmaya kalktılar bana...
“Dinimize uygun konuşuyor Hoca” diye...
Oysa dinimize de kültürümüze de uygun konuşmuyor Hoca...
Önemli olan dinimize ve kültürümüze uygun konuşup konuşmaması değil benim için...
Dine uygun konuşan da olur...
Uygun konuşmayan da...
Kültürümüzü çok seven de olur...
Sevmeyip yeren de...
Bunlar “insanlık suçu” değil, herkesin kendi yaşamını özgürce belirlediği yaşam biçimleri olabilir...
Bunlara karışmak, bunları küçümsemek, bunları ötekileştirmek benim haddim değil...
Hoca’nın kızına mini etek giydirmemesini eleştirecek kadar da salak ve anlayışsız değilim...
Dinimizde “kimin ne yaptığıyla ilgili bir zorlama yok...”
Bu noktada Hoca’nın söyledikleri dini açıdan geçerli değil...
Ancak mesele Hoca’nın dini şartlara uygun konuşması değil, başka hayatlara müdahale eden, müdahale etmekle kalmayıp onları, işlenecek taciz ve tecavüz suçlarına “potansiyel ortak” eden inanılmaz ayıbı ve suçudur...
Bir kadının dekoltesini ve mini eteğini, taciz ve tecavüze suç ortağı yapmak şu demek:
Mini etek giyer, tecavüze uğrarsanız siz de suça ortak olursunuz...
Dekolte giyer, tecavüze uğrarsanız yine suçun bir kısmı sizde bulunacaktır...
Bu şartlar altında zaten mini etek ve dekolte giyinmeniz potansiyel bir suç durumu yaratmakta...
Siz de potansiyel suçlular gibi bir konuma sokulmaktasınız...
Hoca’nın “İnsanlık suçu” bir insanı kıyafetinden dolayı potansiyel suçlu durumuna sokmasıdır...
Kızılderili kıyafeti giyen birisine Hoca, “Böyle dolaşman suç... Amerikan kovboyları seni bu halde görürse kurşunlarlar” diyor mu?..
Prof. Orhan Çeker, yarın mini etekle dışarı çıkacak yüzbinlerce genç kadını töhmet altında bırakmakta, potansiyel suçlu ilan etmekte, gerçek suçluları ise suçlarında indirim öngörerek suça teşvik etmekte...
İnsan hakları, medeniyetler ve çağdaşlık açısından ise “utanılacak” bir şey söylemekte...
İnsanlarda nefret ve kin tohumları ekmenin bir insanlık suçu olduğunun konuşulduğu şu günlerde, “acaba mini etek giymeyi taciz ve tecavüz suçlarının ortak müsebbibi” gören bir anlayışa ne denecek çok merak ediyorum...
YÖK Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan Hoca ne düşünüyor acaba?..
İNANMADIĞIN ZAMAN YAPAMIYORSUN Kİ İŞTE!..
Bizim Genel Yayın Yönetmeni İsmail Yuvacan kardeşim sıkı bir Beşiktaşlı...
Dün öğleden sonra telefon etti ve şöyle dedi bana:
“Abi Arsenal-Barcelona maçını izledin mi?..”
“Evet izledim” dedim İsmail’e...
İnanılmaz bir maçtı Arsenal-Barcelona maçı...
Arsenal kendi evinde çok zor 2-1 kazandı ama maçın bir de Barcelona ayağı vardı...
Messi yine döktürmüştü, Arsenal takımı da inanılmaz oynamış ve yenilmez denilen Barcelona’yı çözmüştü...
“O dünyanın kolay kolay yenemediği Barcelona takımı var ya abi” dedi İsmail:
“Onun futbolcularına bizim Beşiktaş’ın siyah beyaz formasını giydir, İnönü’ye çıkart... Bu akşamki maçı bu formayla o futbolcular kaybederler...”
Her Beşiktaşlı’nın derinden derine içinde bir inanç vardır...
“Bu takımın başına mutlaka bir şanssızlık gelir... Ya oynayamaz kaybeder... Oynasa hakem bir karar verir, maçı döndürür...
Hakem iyi olsa şanssızlık, direkler, yenen tesadüfi bir gol bu takımı sindirir...”
İsmail de iyi bir Beşiktaşlı gibi düşünüyordu...
“Bu kadar futbolcu aldık... Quaresma var, Guti var, Almeida var... Simao var... Fednandez var... Yine kazanamıyoruz... Barcelona’lı Messi’yi getir Beşiktaş’a koy göreceksin abi o da oynayamayacak...”
“Sen böyle düşündüğün için, Beşiktaşlılar’ın büyük çoğunluğu bu karamsarlıkla maça geldiği için, ‘Bir şanssızlık olacak kazanamayacağız duygusu bilinçaltına yerleştiği için’ kaybediyor Beşiktaş zaten bunu farkedemiyor musun?..” dedim...
Farkedemiyordu elbette, çünkü İsmail de milyonlarca Beşiktaşlı gibi en hasından bir Beşiktaşlıydı...
Ben son yıllarda, insanın düşünce sisteminin, dışındaki olayları nasıl etkilediğini bildiğimden, Beşiktaş’ın şanssızlıklarını, hayal kırıklıklarını, muhteşem futbolculardan oluşan takıma karşın aldığı anlaşılmaz yenilgilerin, hep bu bilinçaltındaki “Başımıza bir bela gelecek... Bizi zaten hakemler sevmeyecek... Hakem iyi çıksa şanssız bir gol maçı çevirecek...” duygusundan kaynaklandığını biliyorum...
Quantum hayatın her alanında olduğu gibi Beşiktaş’ta da işliyor...
İçimizdeki “Başımıza bir şanssızlık gelecek duygusu”, dışımızdaki şanssızlığı tetikliyor...
İnsan içinde gördüğünü dışında yaşıyor çünkü...
Bu bir palavra değil, gerçeğin ta kendisi...

