Haberin Devamı
Dün akşam bu satırların yazıldığı saatlerde Hüsnü Mübarek‘in gidişi CIA tarafından bile doğrulanmıştı...
Mübarek de gidiyor işte...
Haftalardır sürdürülen meydan gösterileri, polisle çatışan göstericiler, tankların korumasında, tankların gölgesinde yatan direnişçiler sonunda kazandılar... İktidarı devirmeyi başardılar...
“Müslüman Kardeşler mi kazandı, laikler mi kaybetti, yeni bir ordu darbesi mi geliyor, yoksa diktatörlük dönemi mi bitti?..”
Bu soruların cevabı müphemdir...
Mısır bir meçhule doğru sürükleniyor...
Elbette AKP’ye yakın aydınlar, “Mübarek gibi bir diktatörün” gitmesini demokrasinin zaferi olarak görüyorlar...
AKP karşıtları ise Mübarek‘in Tayyip Erdoğan‘ı andırdığını söyleyerek, “Demokrasilerin diktatörlüklere dönüştüğü yerlerde halk hareketlerinin, sivil direnişin iktidarlar devirdiğini” söylüyorlar...
Mısır’ı örnek alan İran’daki muhalefet de 14 Şubat’ta sokağa inmeyi planlıyor...
Devrilen mi antidemokratik yoksa devirmekte olan mı antidemokratik?..
Ortadoğu’daki tartışma kimin demokratik kimin ise antidemokratik olduğu üzerine düğümleniyor...
Oysa gerçek şu;
İktidarların bu şekilde el değiştirmesidir esasen antidemokratik olan...
İktidarlar eğer sokak eylemleriyle değişebiliyorsa bir ülkede, esasen o ülkenin kendisi demokratik değildir...
Demokrasilerde iktidarlar ve muhalefetler hukukun şemsiyesi altında parlamentoda temsil edilirler...
Mümkün olan tüm güçler...
Barajları mümkün olduğunca aşağıda tutarak...
Düşünce özgürlüğünün sınırlarını, alabildiğince geniş tutarak...
Her düşüncenin en geniş biçimde parlamentoda temsiline olanak sağlayarak...
İktidar ve muhalefetten her kanat parlamentonun yasal zemininde kendilerini anlatabilme fırsatı bulabilirler...
Demokrasilerde, sokak eylemleri olur...
Demokrasilerde meydanlarda karnavalı andıran gösteriler de olur...
Ancak demokrasileri demokrasi yapan, parlamentoda her kesimin temsilinin sağlanabilmesidir...
İktidarın kansız seçimlerle güle oynaya el değiştirebilmesidir demokrasi...
ABD’de iki dönem Cumhuriyetçiler, bir dönem Demokratlar, daha sonra iki dönem Demokratlar bir dönem Cumhuriyetçiler iktidarda el değiştirirler...
Hiçbir iktidar değişikliği, sokak gösterileriyle, devlet başkanlarının ülke dışına kaçmalarıyla, iktidardan düşenin hapsi boylayıp gökyüzünü görememesiyle oluşmaz...
İktidarı yıllar önce bırakan Clinton muhteşem karizması ve saksafonuyla dünyayı dolaşıyor, yüzbinlerce dolara konferanslar veriyor, yüzündeki müstehzi gülümsemesiyle dünyada kendine yeni fanlar katıyor...
Demokrasilerde iktidarlar diktatörleşemez...
Demokrasilerde muhalefetler, iktidara gelip geçmiş yönetim kadrolarından devr-i sabık yaratıp intikam alamaz...
Mısır’da Mübarek de gidiyor işte...
Herkes gidenin mi, gelenin mi antidemokratik olduğunu tartışıyor...
Oysa giden ve kalandan maada, gidiş ve kalış biçimidir antidemokratik olan...
Mısır’da kim Tayyip Erdoğan’a benziyor, hangisi Kılıçdaroğlu’nu andırıyor, diye sorup, iktidar değişiminden, çıkarsımalar yapanlar yanlış yapıyorlar...
Mısır’da iktidarın el değiştirme biçimi Türkiye’yi andırıyor mu soru buradadır...
Sokak gösterileri, darbeler, muhalefetin tam temsil edilmediği parlamento, suikast girişimleri, polis-asker bölünmeleri, bunları gözlemek lazım...
Ortadoğu’nun makus talihi bu görüntülerde...
Şiddetin kol gezdiği, idamların ve sürgünlerin atbaşı gittiği, gelenin gideni susturup sindirdiği bu vahşi düzende...
Demokrasinin katledildiği yer burası...
Kimin gelip, kimin gittiği önemli değil...
RIDVAN’IN 50 YAŞINDA GEÇİRDİĞİ KALP KRİZİ...
Onu, bir önceki Pazartesi Kanaltürk’te, Son Kale programı başlamadan birkaç dakika önce gördüm...
Canlı yayına katılacak Faruk Süren vardı Serhat Ulueren‘in odasında, Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar‘la birlikte...
Ziyarete gelmişti, Çakar’la bir şeyler konuşacaktı...
“Sen de şu yayına katıl... Fenerbahçe’yle ilgili şeyler var konuşacağımız... Sen iyi yorumlarsın Fenerbahçe’yi...” dedim ona...
“Abi bu hafta çok yorgunum... Önümüzdeki hafta söz katılırım...” dedi...
Serhat “Önümüzdeki hafta işin çıkar, ortadan yok olursun...
Seni ara ki bulasın...” diye üsteledi...
“Yok Reha Abi’ye söz verdim” dedi, “Önümüzdeki hafta buraya gelip programınıza katılacağım...”
Programdan birkaç dakika önce yolcu ettim Rıdvan’ı...
O geceden beş gün sonra öğrendim ki kalp krizi geçirmiş, kalp damarıma stent takılmış Rıdvan’ın...
Benimle aynı yaşlarda, iki üç yaş küçük benden Rıdvan...
Ayşe Nazlı, çocuğuyla aynı okula gidiyor...
Hiçbir gün onu yaşlı muhabeti yaparken görmedim...
Ne zaman biraraya gelsek, ergenlik çağı çocuklarını andıran, muhabbetlere girilir, geyikler yapılır...
Şimdi düşünüyorum da ben 20 yaşındayken babam şu anda benim yaşlarımda, 50 yaşlarındaymış...
Babamın o yıllarda, bizim Rıdvan’la, Ahmet Çakar’la yaptığımız geyikleri ve doladığımız sarmaları, konuştuğunu hiç sanmıyorum...
Hep bir olgunluk ve itidal hali vardı sanki onda ya da bana öyle gelirdi...
Ne ki ergenlik çağı gençlerinin sarmalarından yapmak, geyiklerini sayıklamak, muhabbetin dibine vurmak kalp krizinin önüne geçmiyormuş demek ki...
O gece program öncesi vedalaştığım Rıdvan’ın hiç kalp krizi geçirecek bir hali yoktu...
Hala kendimizi ilk gençlik yıllarının “avare sorumsuz günlerinde hissedecek enerjideydik...”
“Bu kalp krizi bana ders oldu...” demiş, “Artık yürüyüş yapmadan direkt halı saha maçına çıkmayacağım... Yükleme yapmayacağım...”
“Önümüzdeki hafta programa geleceğim... Reha Abi’ye söz verdim...” derken ne kadar da samimi, içten konuşuyordu Rıdvan’cık...
İçindeki kalbin teklemekte olduğunu o sırada hangimiz bilebilirdik ki?..
Genç olmasına hala genciz de...
Galiba kalp arada bir uyarıyor bizi;
“Fazla ileri gitme...” diye...
ÇARŞI AYDINUS!..
Haberi kim çıkarttı bilmiyorum...
Haber doğru mu onu da bilmiyorum...
Birileri Fırat Aydınus‘un gençliğinde Beşiktaşlı olduğunu söyledi...
Ben yöneticiydim Beşiktaş’ta o sıralar...
Etrafa sordum soruşturdum...
Herkes kulaktan dolma bir şeyler söylüyor, kimse gerçeği net olarak bilmiyordu...
Sonra haber dalga dalga yayıldı...
Fırat Aydınus Beşiktaşlı olmanın da ötesine taştı, Fırat bizzat “Çarşı”ydı...
Önce Beşiktaş maçlarına her verildiğinde bazıları ayağa kalkmaya başladı...
Nihayet bir derbi öncesi Fenerbahçe, Fırat Aydınus‘u Beşiktaş maçına istemediğini deklare etti...
Bunda fazlaca bir şey yoktu, ancak medya olayı öyle bir kartopuna çevirdi ki, sonunda Beşiktaş yöneticisi Sinan Vardar “Aydınus Beşiktaş maçlarına verilmesin... Beşiktaşlı dendiği için sürekli bizim aleyhimize kararlar veriyor...” dedi...
Dün Vatan gazetesinin spor sayfasındaki başlığı gördüm....
Aynen şöyleydi başlık:
“Çarşı Aydınus...”
Bu başlığı Vatan gazetesinin spor sayfası gibi en etkili spor sayfalarından birinin üzerine kimin attığını umarım İbrahim (Seten) kardeşim anlatır...
Ancak iş işten geçmiştir artık...
Fırat Aydınus Beşiktaşlı mı gerçekten bilmiyorum...
Ancak Aydınus’un hakemliğini linç ettiler onu biliyorum...
Artık Fırat Aydınus ne Beşiktaş maçlarını, ne de Fener-Kayseri maçı gibi tansiyonu ağır maçları yönetebilir...
Şimdi Beşiktaş’ın Başkanı mali kongrede hakem meselesini konuşmak istiyorsa hakem hatalarından önce, Beşiktaşlı denerek linç edilen FIFA kokartlı Fırat Aydınus konusuna gelmeli ve sormalı.
“MHK Başkanı Oğuz Sarvan hangi takımlı?..”
Babası Muzaffer Sarvan hangi takımı tutuyordu?.. Devamı da gelebilir tabii...
Etkililer, yetkililer hangi takımı tutuyorlar?..
Fırat Aydınus Beşiktaş aleyhine çok büyük hatalar yapan bir hakem...
Ancak böylesine bir linç görülmemiştir...
Evet başlayalım bakalım...
Acaba kim hangi takımı tutuyor?..

