Türkiye’de ilk “Sevgililer Günü” tam olarak hangi yıl kutlanmaya başladı tam hatırlamıyorum, ancak benim ilk “sevgilisiz geçen sevgililer günümü” çok iyi hatırlıyorum...1987’nin Şubat’ıydı...Eski eşim Selin’le yeni ayrılmıştık...Eşyalarını toplamıştı...Ben de eşyaları arabanın arka koltuğuna ve bagaja sıkıştırmaya çalışmış, dikiz aynasından arkayı göremediğim bir Golf’ün içinde, Atina havaalanına gitmiştik...On ya da onbeş gün olmuştu ki ayrılalı, Atina’da yalnız kalan “oğullarına mukayyet olma” dürtüsüyle, yanıbaşımda bitivermişti valideyle peder...***Biz kararımızı vermiştik ve üzülsek de, pek bir geri dönüşümüzün olmadığını biliyorduk...Anneyle babaya, “yalnız kalmanın hiç te kötü bir şey olmadığını” anlatmaya çalışıyordum günlerdir...Onları dışarı çıkartıyor, gezdiriyor, eğlendiriyor, Yunan başkentinin ne kadar “keyifli” bir şehir olduğunu ispat etmeye uğraşıyordum...Ne kötüdür insanın kendisi terapiye muhtaçken, başkasına terapi yapmaya çalışması...Neyse...“14 Şubat’ın Sevgililer Günü olduğunu” söylediler, çok da önemsemedim... Valideyle pederi o gece de dışarıya yemeğe götürdüm...***Yemekten sonra, Atina’nın Nişantaşı’sı Kolonaki’nin üst taraflarında Likavitos tepesi eteklerinde, arada bir gittiğim bir piyano-bara götürdüm...Tıklım tıklım doluydu piyano bar ve değil oturacak yer, ayakta duracak alan yoktu...Zor bela dikilecek bir yerler buldum ve ayakta içkilerimizi yudumluyorduk...Ben piyanoda canlı çalan Yunan parçaları eşliğinde hafif kendimden geçiyordum...O sırada bir kızcağız, kırmızı gülleri servis etti...Kırmızı gülü alıp anneyle babaya verdim ve o güne kadar kutlamadığım, yurt dışında da pek tesadüf etmediğim sevgililer gününü, hayatımda ilk kez yarım yamalak kutlamış oldum...***Yarım yamalak başlasa da, geçen 24 yıl içinde, sevgililer gününe protest tavırlar almadım...“Kapitalizmin bir aldatmacası... Tüketim toplumunu teşvik eden bir kâr aracı...” gibi sloganlara da doğrusu fazla rağbet etmedim...Sosyalist bir geçmişten geliyordum...O sloganlarla, hayatı yeterince ıskalamış olduğumu düşünüyordum, bir de o saatten sonra “Sevgiler Günü’nü tüketim ve sömürü aracı görüp, eldeki tek aşk gününü de sloganlarla geçirmeyecektim...”İlk gençlik yıllarının “devrimci ritüellerinin yarattığı duygusal mahrumiyetlerin” doğal yansıması olarak, Sevgililer Günü’ne hiç protest takılmadım...Tersine öyle takılanları, hayatı keyifle yaşamamak için mazaret üreten “marjinal protest” tipler saydım...Ne olacaktı ki kâr amacı güdüyorsa, işletmeler, barlar, restoranlar, hediyelik eşyalar, oteller, moteller, çiçekçiler, müzisyenler?..Ne sakıncası vardı ki böyle bir günün kutlanmasının?..***Yok sevgi yılda bir tek güne indirgenir miymiş?..Laftı bunlar, laf...Her gün sev, o gün de özel hisset ne vardı ki bunda?..24 yıl böyle geçti ta ki bugüne gelene kadar...Bu yılki Sevgililer Günü’ne zaten yeterince uzak duruyordum, özel durumumdan ötürü...Kendimi hemen bir sevgililer günü kutlayacak mood’da hissetmiyordum...Onun için Sevgililer Günü aktiviteleriyle de yakından ilgilenmemiştim...Zaten Pazartesi’ne geliyordu Sevgililer Günü, benim de televizyon programı Son Kale’nin canlı yayını vardı...Tanrı kulunun özel durumunu “kavramış” Sevgililer Günü’nü Pazartesi’ye denk düşür-müştü...***Fakat o da ne?..Sevgililer Günü bu yıl Mevlit Kandili’ne denk geliyormuş, zaten Pazartesi’ymiş, bunu 12 Şubat Cumartesi’ye alacaklarmış...Niye?..Gayet belli ki, lokantalar içki satabilecekler, millet barlarda Sevgililer Günü’nde sevgili bulma umudu ve dürtüsüyle eğlenceye ve içkiye daha bir dalacak...Kandil’in kısıtlamalarından “Sevgililer Günü”nü azad edecekler...Sanrısınız ki Sevgililer Günü değil azıtma günüdür kutlayacağınız gün... ***Kandil diye Sevgililer Günü’nü niye kutlayamıyorsunuz bunu hiç anlamadım bir kere?..Sevgililer Günü dediğiniz şey bir yılbaşı gecesi kutlaması değil...Sevgililerin güzel ve romantik bir akşam yemeği yedikleri, birbirlerine küçük, sürprizli ve oyuncaklı hediyeler aldıkları, biraz kırmızı şarap, belki meşrebine göre biraz rakı içip birbirlerine olan aşkı bir daha hissedip tescilledikleri bir gün...Kandil akşamı içki içmek istemeyen içmez...Sakınca görmeyen de içer...Kutlamak isteyen kutlar...Kutlamak istemeyen kutlamaz...Sahteliğin, sanallığın, riyakarlığın “Sevgililer Günü”nde ne işi var?..Adı üstünde sevgi...Temiz, naif, kalbin derinliklerinden gelip, egoizmden arınmış, paraya ve maddeye bağlanmamış duygunun adı “Sevgili ya da aşk...” Böyle bir günü bütün dünyadaki sevgililer 14 Şubat’ta kutlayacaklar...Biz iki gün önce kutlayacağız...Neyi?..14 Şubat’ta mekanlar, restoranlar, barlar, hediyelik eşyacılar, falancılar filancılar kârlarına büyük kârlar katamayacaklar da ondan...Bir kere, sevgililer gününün bütün dünyada aynı gün kutlanması, bir enerji yoğunlaşması yaratır...Bu enerjiyi bütün dünyayla aynı gün yaşamak önemli...Sevgililer Günü paraya bu derece tahvil edilebiliyorsa, adını “Sevgililer Günü” koymayın, “Tüketenler ve Sevişenler Günü...” deyin olsun bitsin...Hayatımda hiç yapmadığım şeyi bu saatten sonra da yapmayacağım...Sevgimi paraya dönüştürmeyeceğim...Ben 12 Şubat’ta tertemiz ve paraya tahvil etmediğim sevgimi zaten kısıtlı saatler görebildiğim çocuklarımla geçireceğim...Onların gözlerinden ve öpücüklerinden alacağım maddiyatsız sevgiler, beni kirlenmiş dünyanın para hesaplı, kirli enerjilerinden uzakta tutacak...Sevgiler Günü’nü parayla satın alabilirler... Fakat ne benim sevgilerimi ne de çocuklarla yaşanan Sevgililer Günü’nü paraya tahvil edemeyecekler onlar...*****PEYGAMBERİN DOĞUM GÜNÜNDEN KAÇIRILAN RİYAKAR AŞKLAR!..Kendi elleriyle intiharı seçen, bir yaşam tarzı var mıdır acaba bu dünyada?..Sevgililer Günü 14 Şubat’ta...Mevlid Kandili de 14 Şubat’a geliyor...Ne anlama geliyor Mevlid?..Doğum zamanı anlamına...Kimin doğum zamanı?..Hazreti Muhammed’in...Peygamber’in doğum günü olan Mevlid Kandili bütün Müslümanların bayramıdır... ***Peygamberin doğum gününe tekabül eden bir günde, Sevgililer Günü’nü kutlamamak, onu başka bir güne sarkıtmak ne anlama geliyor peki?..Kötü bir şey mi Sevgililer Günü?..Ayıp bir şey mi sevgililerin gününü kutlamak?..Hz Muhammed’in doğum gününde Sevgililer Günü’nü kutlamak daha da anlamlı değil mi?..“Ne güzel bir tesadüf olmuş” diyen Diyanet İşleri Başkanı haklı değil mi?..Siz kendi ellerinizle “Sevgililer Günü”nü ayıplı “kırmızı noktalı bir gün” haline getiriyorsunuz farkında değil misiniz?..Dünya tarihinin en temiz, en naif, en kutsal duygusunu sevgiyi ve sevgiliyi, bir Peygamber’in doğum gününden kaçırıyorsunuz...Yazıklar olsun sizin sevginize, sevgililer gününüze... Ve paraya endeksli riyakar aşklarınıza!..
Canlı yayında kimle tartışmıştı, ya da polemik düzeyinde bir tartışma olmuş muydu hatırlamıyorum, ancak programdan sonra yanıbaşımdaki küçük odada Süheyl Batum‘a söylediklerimi dün gibi hatırlıyorum...“Sosyal demokratlar, Avrupa Birliği’ne ve onun demokrasi standartlarına AKP’den daha fazla sahip çıkmalılar... Avrupa’nın bugünkü normları, sosyal demokratların doğal siyasi normlarıdır...” diyordum... Akademisyendi, üstelik profesördü...Temiz yüzlü, dünya gördüğü belli, Batılı çağdaş demokratik değerleri benimsemiş bir hukukçuydu... “CHP, Avrupa Birliği’ni savunma insiyatifini AKP’nin elinden almalı...” diyordum...***Türkiye’nin Batı’ya açılan penceresi değil miydi CHP?..Atatürk, Cumhriyeti oluşturan felsefeyi Fransa’dan 3. Cumhuriyet’ten, İsmet İnönü çok partili sistemi Avrupa’dan direkt ilham alarak getirtmemiş miydi?..Avrupa laik değil miydi?..Avrupa demokratik değil miydi?..Avrupa çağdaş standartların bugün de en geçerli olduğu kıta değil miydi?..Bu standartları benimsemek CHP’nin işi değil miydi?..Avrupa laik değil miydi?..Avrupa’nın laiklik standartını CHP benimsemeyecekse, kim benimseyecekti?..O laiklik anlayışı Türkeyi’deki sorunu da kaldırmayacak mıydı?..Hem böylece laiklik ve demokrasi sorununu “askere, darbelere, sonu belirsiz antidemokratik süreçler yerine, sivil ve dünyaca kabul görmüş bir birliğin standartlarıyla uyumlu yapmak” daha akılcı değil miydi?.. ***Daha Kılıçdaroğlu gelmemişti o günlerde, Baykal CHP’nin başındaydı...“Uzun zaman Avrupa Birliği’nden medet umdum ben Reha Bey...” dedi Süheyl Hoca, “Ancak artık onların bizim sorunlarımıza çare olacağına pek inanmıyorum...” Şaşırmıştım...Süheyl Hoca gibi, Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi, Türkiye’nin yetiştirdiği en Batılı akademisyen prototipi bile “demokrasi ve laiklik standartlarının kusursuz işlediği” Avrupa Birliği’nden uzak duruyordu...Avnupa Birliği’nin laiklik, sivilleşme ve demokrasi standartları tam da Türkiye’deki sosyal demokratların, doğal standartları değil miydi?..Mesele onlar bizi alırlar mı almazlar mı meselesi de değildi ki?..Sen üyelik sürecinde, o birliğin standartlarına uygun davranırdın, zaten tam üye olmuşun olmamışın mesele kalmazdı...Nasıl olsa ülke olarak görüşmeleri sürdürüyordun...***Oysa garabet bir durum vardı ortada...En Batılı değerleri benimesemesi gereken CHP ve Süheyl Hoca, o günlerde biraz mesafeli duruyordu AB’ye... Tersine muhafazakar AKP, Avrupa’ya daha yakın bir imaj veriyordu...Kemal Kılıçdaroğlu‘yla Ankara’daki odasında görüşürken, yeni seçilen CHP liderine ilk bu konuyu açtım...Kılıçdaroğlu “CHP’nin geçmiş mesafeli politikasının yanlış olduğunun farkındaydı ve Avrupa’ya gerçek müttefikinin CHP olduğunu anlatmaya hazırlanıyordu...”***“Ordunun kağıttan bir kaplan haline geldiğini” söyleyen Süheyl Hoca’yı dinlerken, bu konuşmalar aklıma geldi...Bir taraftan askeriyenin Amerika tarafından içinin boşaltıldığını söylüyor, diğer taraftan ordunun ordu gibi davranmadığından dem vuruyordu... Hoca’nın kırılma noktası o geceki konuşmamızda gizliydi...Hala bazı CHP’lilerin, yaşadığı kırılma noktaları da...Çok basit bir gerçek duruyor önümüzde...Atatürk’ten, İnönü’den ve Ecevit’ten gelenler, Türkiye’yi Avrupa’nın demokrasisine, laikliğine, hukuk sistemine ve değerler bütününe lehimlemeye çalışanlar...CHP bu...Genleri ve gelenekleri bu...Bu genlerden ve geleneklerden vazgeçilerek CHP ideolojisi oluşturulmaz...Kırılma noktası burada...Kadere bak...“Milli Görüş”ten gelen AKP Avrupa Birliği’ne yakın gibi görünmekte, Avrupa’nın değerler sisteminden gelen CHP’deki “kırılma yaşayan sosyal demokratlar” Avrupa’dan uzaklaşmaktalar...***O kırılmayı yaşayanlar, “bir taraftan ordunun direncinin kırıldığını, diğer taraftan ordunun ordu gibi davranamadığını” söylemeye başlarlar...Böyle bir CHP yok olamaz...CHP Avrupalı olma standartını AKP’nin elinden aldığında CHP olur...Herhalde, Mısır’daki Müslüman Kardeşler Süheyl Hoca’nın posterini taşımıyorlar...Onların Tayyip Erdoğan’a sevgi duyması ne kadar doğalsa, Süheyl Batum’un da Avrupa değerlerinden uzaklaşıp, “Ordu da ordu olmaktan çıktı” demesi, o kadar garabet bir durum... KEREM ALTAN'A SALDIRMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞIKerem Altan’ı hiç tanımıyorum...Genç bir çocuk...Görüldüğü kadarıyla dededen ve babadan aile yadigarı gazetecilik mesleğini öğrenmeye ve yapmaya çalışıyor... Dedesinin ve babasının oturduğu apartmanda oturuyor...O gece taksiyle eve gelmişler...Defne orada fenalaşıp, öldü...Elbette hiçbirimiz, orada o gece ne yaşandığını tam olarak bilmiyoruz...***Ancak birkaç şeyi biliyoruz...Genç adamın sabahın kör karanlığında doktor bulmak için çevredeki dispanserleri dolaştığını biliyoruz...İki dispanserde doktor bulamayınca, eve dönüp ambülans aradığının da farkındayız...Bir Münevver cinayetinin emareleri yok ortada...Defne’yle Kerem’in arasında bir süredir devam eden bir ilişki yok...Tersine o gece orada tanıştıkları ihtimali çok yüksek...Bar çıkışının biraz “iyi olmuş kafalara sahip” iki kişiyi Kerem’in evine götürdüğü gerçeği var karşımızda...***Hangimizin hayatında böyle bir gece hiç yaşanmadı acaba?.. Erkek olanlarımız arasında kaç kişi var, bir bardan bir kadın arkadaşıyla çıkmadı gençliğinde ya da sonrasında?.. İlk taşı atmaya hazırlananlar şimdi düşünürler mi acaba?..Bir kız arkadaşlarıyla gecenin bir vakti bekar evlerine gitseler, sonra o gece o evde, beraber gittikleri arkadaşları vefat etse ölse, herkes karşılarına dikilse ve söylense:“Sen mi ölüme sebebiyet verdin, ya da sen mi öldürdün” diye?..Ne hissederlerdi acaba?.. Lanet okumazlar mıydı hayata?..“Benim ne günahım var?.. Ben ne yaptım ki” diye iç geçirip, durumun hassasiyetinden konuşamamanın çaresizliğini yaşamazlar mıydı?..***O gece tam ne oldu hiçbirimiz bilmiyoruz...Ancak ne olmadığını hemen hemen biliyoruz sanki...Bilinçli olarak ölümü çağıracak birşey olmadı o gece...Ölüme neden olacak bir husumet, bir dava ya da bir tür ilişki de yoktu aralarında...Ölümü isteyen hiçbir davranış da gözükmüyor...Tam tersi gözükürken, genç adam doktor çağırırken, ambülans ararken, sabaha karşı evin dışında dispanser dispanser dolaşırken...Bir gece, aniden gelen ölümü, bu kadar didiklerken, yanında Defne’yle hasbelkader bardan beraber eve gelmiş genç adamı bu kadar ölüm şüphesinin altında suçlamaya kalkmak ne vidansız bir davranış?..Kuşku başka şey, araştırmacı gazetecilik başka, sorgulama başka...Ve fakat bu kadar ayan beyan bir genç adamdan potansiyel katil ilan etmeye kalkmak, gerçekten “pes” dedirtiyor insana...Hiç mi bir gece yarısı bir kız arkadaşınızla evinize gelmediniz?..Aniden ölseydi o eve beraber geldiğiniz kız arkadaşınız...Ve size ölümcül kuşkuyla baksalardı “ne yapardınız, ne hissederdiniz?..”“Kadere mi, hayata mı, tesadüfe mi küserdiniz?..”Siz hiç mi kendinizi o genç adamın yerinde düşünmezsiniz?..Yoksa düşünemeyecek kadar bu dünyalardan uzakta mıydınız?..Sahi fanusta mı büyüdünüz siz?..
Telefonuma mesajlar arka arkaya gelmeye başladı...Duygularına, düşüncelerine, duruşlarına inandığım kadınlardan...“Beşinci dakikasında ağlamaya başladım... Filmin sonuna kadar devam etti ağlamam...”“Filmden yeni çıktım hala ağlıyorum...”Birkaç gün önce beni aramışlardı...“Gazeteye gitmediğinizi öğrendik...‘Aşk Tesadüfleri Sever’ filminin galasına sizi özel olarak davet etmek istiyoruz... Davetiyenizi elden nereye gönderelim?..” diyordu genç kız...“Eve gönderin” dedim, “Fakat pek gelebileceğimi sanmıyorum... Ancak filmi izleyeceğim...”***Issız Adam filminde de öyle olmuştu...“Gala” denilen geceleri, ruhuma pek anlatamıyorum...Sinema bana, dışarda yağmur çiselerken, soğuk bir rüzgar eserken, lapa lapa kar yağarken, içerde karanlık bir salonun sıcacık koltuklarına gömülerek, sımsıcak bir filmi izlemeyi çağrıştırıyor... Dışardaki soğuğa karşın, içerde karanlıkla bezenmiş perdeden yayılan sıcaklık, bir melankoli ve romantizm halini ağırıyor bende...Oysa galalar, “şık hanımefendi ve beyefendilerin, kameralar karşısında arz-ı endam ettikleri, en cool ve tepeden tavırlarla, sinemayı snobize ettikleri zamanlar...”Bir filmle ilgili kameralara o sırada konuşmak ise, yine ruhumdaki enerjiyi hortumluyor...Sinema çokça Paris benim için ve filmden sonra, oturup bir kafede kahve içmeden, filmi sindirmeden söylenecek sözler bana olmamış ham meyve gibi gelmekteler...Ham duyguları, “ağız ishali sahipleri gibi dışarı çıkartmak” istemiyorum...***Neyse...Galaya gitmedim ve Pazar akşamı saat 19 civarında filmin gösterildiği Cinebonus’ların birinde uzun uğraşlar sonucu, araya tanıdıkları koyarak bilet bulabildim...O saatlerde bütün yerler dolmuştu bütün salonlarda Aşk Tesadüfleri Sever filminde... *****TEMİZ BİR ANKARA AŞKINI SÜRÜKLEYEN YAKIŞIKLI...Oya gibi işlenmiş bir kurgu...Ankara’nın “muhteşem bir aşk şehri” olabileceğini gösteren kusursuz mekan çekimleri...Benim ilk gençlik aşklarımın vazgeçilmez mekanı Kuğulu Park...Naif ve güzel bir aşk hikayesi...Aileleriyle birlikte çocukluklarından alınarak, gerçekçi bir sosyolojiye ve psikolojiye oturtulan iki genç başrol karakter...Hollywood sinemasını aratmayacak ölçüde hızlı bir kurgu, hiç düşmeyen bir dinamik bir tempo...Hiç sıkılmadan, hatta ara olduğunda “olmasın bu ara devam etsin” dediğiniz bir sinema filmi...***Geçmişinizin sizi duygulandırıp ağlatacak hemen bütün sahneleri, melodileri, ambiyansları, kulüpleri, barları, balıkçıları...Olmak istediğiniz tüm gençlik rüyaları...Almak istediğiniz gitar...Önce platonik aşık olduğunuz, yaşıtınız...Sonra onu ilk öpüşünüz yanaktan...Onun sizi ilk öpüşü yanaktan, gözleri kapalıyken...Günlerce aylarca onu düşünmeniz...Gördüğünüzde titreyen eliniz ayağınız...Düşürdüğünüz sefertası, çarptığınız bisiklet, oynadığınız oyunlar, başkalarından korumaya çalıştığınız mahalle sevgiliniz...Her şeyden sahneler imbikten geçirilmişcesine varlar...***Geçmişinize bir yolculuk yapıyorsunuz... En romantik sahnelerle...En hatıra dolu müziklerle...Mahallenin sıcak ve romansı büyüsüyle...Belçim Erdoğan güzeller güzeli bir genç kız...Mehmet Günsür dünya yakışıklısı bir genç adam...Herbiri birer başrol oyuncusu konumunda performans sergileyen güçlü bir oyuncu kadrosu...Görenlere “Ah benim de olsa” kıvamında verilmiş bir aşk öyküsü...Her anında “Keşke ben de böyle duygu dolu bir aşk yaşayabilsem” duygusuyla örülmüş bir romans hali...Dramı her yerde alabildiğine kullanarak akıllarda ve gönüllerde yer etmeyi planlayan bir senaryo...***Bu kadar şey sıraladın...Diyorsunuz ki içinizden “Bu kadar mı muhteşem bu film...”Hayır değil... Bir şey eksik bu filmde...Orhan Veli’nin;“Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,Kelimelerin bu kadar kifayetsiz olduğunu,Bu derde düşmeden önce...” dediği gibi...***Bir eksik biliyorum bu filmde...Onca güzelliğe, onca işlenmişliğe, onca etkileyici karışıma rağmen...Bir dizi gibi...Hastalığa kadar her şey en ince ayrıntısına kadar bir “rating mühendisi” gibi hesaplanmış...Her duyguya yönelik talep karşılanmış...Eksik olan ne peki diyeceksiniz?..Film damarıma temas edemiyor bir türlü...Her şeyden var ve her şeyi yüzeyden geçiyor...Gerçekçi bir biçimde geçiyor...Ancak damara nüfuz etmiyor bir türlü bu film...Tıpkı New York’ta Beş Minare gibi...Belki de benim damarıma nüfuz etmedi kim bilir?..Film damarı arayan bir iğne gibi her tarafımı morarttı...Ne çare ki, hala bulunamadı içerdeki damar!..
Sevgili Can Kılıç;Hayat bizleri beklemediğimiz acılardan, yoksun kaldığımız sevgilerden, başımıza gelmesini hiç istemediğimiz travmalardan geçiriyor...Acıları yaşarken, hayata lanet okuyoruz, “Bu bela bula bula beni mi buldu” diye iç geçiriyoruz, kendimizi kahrediyoruz...Oysa hayat hepimizin başına hiç istemediğimiz şeyleri getiriyor...Yaşanacak acılardan, geçirilecek travmalardan, kahredecek üzüntülerden ve karşı koyamadığımız felaketlerden hiçbirimizi muaf tutmuyor...Hepimiz o acılardan nasibimizi alıyoruz... ***Senin dünyalar tatlısı, dünyalar güzeli bir annen vardı Can Kılıç...Sadece ona aşık olup, ondan seni doğurmasını isteyen baban değil, bütün bir ülke çok sevdi anneciğini...Sen ona uğur getirmiştin Can Kılıç...Sen dünyaya geldikten sonra, anneciğin hayatının en büyük televizyon projesinin altına imzasını attı...Sen doğduktan sonra anneciğin bütün Türkiye’nin sevgilisi oldu...Sen annenin talihini açtın yavrum...Anneciğin “yaşamındaki en büyük mucizenin sen olduğunu” söylerdi hep...Hayatta her şeyden çok seni sevdi...İşinden de çok...Aşkından da çok...Arkadaşından, eşinden dostundan da çok... ***Sen onun her şeyiydin Can Kılıç...Ancak hayat hiçbirimiz için, her zaman güzel gitmez...Her zaman bulutların üzerinde, sonsuz mutluluklarda yaşatmaz bizi...Bizi sınar hayat...Acılar çıkartır karşımıza...Başedebilmek için, kendimizi, ruhumuzu, içimizdeki insanı geliştirelim diye...Yoksun bırakır bizi en değer verdiğimiz sevgiden...O sevginin değerini bilip, başkalarına gösterebilelim diye...En sevdiğimizi, en çok istediğimizi, ‘olmazsa olmaz’ dediğimizi alıverir elimizden...“Olmazsa olmaz”ı, olur yapabilmeyi öğretebilmek için bize...***Anneciğin sen küçükken vefat etti Can Kılıç...Hayatının en güzel zamanında...Sen daha küçüktün ve seni çok seviyordu...Baban yanıbaşındaydı ve seni her zaman koruyacağını biliyordu...Mutluydu anneciğin...İşinde başarılı olmuştu...Herkes onu tanıyor, herkes onu seviyordu...32 yaşındaydı, o talihsiz gece hastalığı nüksettiğinde...Astım krizine girdiğinde...Kalbine oksijen gitmeyip, nefessiz kalıp gece yarısı vefat ettiğinde...***Anneciğinin ölümü, ülkede büyük olay oldu Can Kılıç...Günlerce gazeteler manşetlerden düşmediler, anneciğinin ölümünü...Televizyonlar neredeyse bütün bültenlerini annene ayırdılar...İnternet siteleri hitlenme rekoru kırdılar...İlgi çeken her şey sömürülmeye açıktır sevgili Can...Annenin bir eğlence gecesinin sonunda zamansız gelen ölümü de...“KATHARİNA BLUM’UN ÇİĞNENEN ONURU...”Sana bir öykü anlatacağım Can Kılıç...Katharina Blum kendi halinde bir hizmetçiydi...Gayet düzenli bir hayatı vardı...Bir gece bir partide bir adamla tanıştı...İlgi duydu, hoşlandı ve o adamla birlikte oldu...Ertesi gün polis Katharina Blum’un bir gece önce partide tanışıp, beraber olduğu adamı tutukladı...Adam yasadışı bir örgütle bağlantılıydı, polis kendi halinde gayet düzgün bir hayatı olan Katherina Blum’un “Kızıl Tugaylar” örgütüyle ilgisi olduğundan şüphelenmeye başladı...***Bir gazeteci Katharina Blum olayını mesele edindi...Akrabaları, tanıdıkları, eşi dostuyla yaptığı röportajları yalan yanlış yayınlıyor ve “zavallı kadının” bütün hayatını ayaklar altına alıyordu...Genç kadın artık sokağa çıkamaz hale gelmişti...Hakaret, suçlama ve tacizlerin ardı arkası kesilmiyordu...Gazetecinin yayınları etkili oluyor ve soruşturmayı da etkiliyordu...Oysa Katharina Blum’un ne Kızıl Tugaylar örgütüyle ne de herhangi bir örgütle hiçbir ilişkisi yoktu...Tek mesele, bir partide bir gece tanıştığı ve hoşlandığı bir adamla birlikte olması, o adamın da polis tarafından tutuklanmasıydı...Hayatı kararmıştı...Sonunda çiğnenen onuruna, ardı arkası kesilmeyen hakaret ve suçlamalara, toplumsal bir lince dönüşen hayatına karşı, intikam almaya karar verdi...Yalan yanlış bütün bu haberleri yapan gazeteciye “kendisiyle röportaj yapmayı kabul ettiği” mesajını gönderdi...Gazeteci sevinmişti...Şimdi bunca haberin üstüne “Katherina Blum’la da röportaj yapacak, işi daha da büyütecekti...”Röportaj için Katharina Blum’un evine gittiğinde, büyük röportajı yapmayı bekliyordu gazeteci...Oysa Katharina Blum onu öldürmeyi planlamıştı...Hayatını mahveden bu adamı öldürecekti ve romanın sonunda öldürdü...***Oyun biçiminde yazılan bu eser Nobel Ödülü sahibi Heinrich Böll‘ün, Margarethe Von Trotta ile yazdığı bir romandı...Almanya’da Baader Meinhof döneminde yaşanan gerçek bir olaydan esinlenmişti...Adı “Katherina Blum’un Çiğnenen Onuru”ydu... Bu romanda yazılan çiğnenen onurun bir benzerini, öldüğü gün anneciğin için de denediler sevgili Can Kılıç... Annenin de onurunu çiğnemeye çabaladı bazıları...Onu “saygı duyulmayacak, makbul sayılmayacak” insan olarak göstermeye, iyi bir anne olmadığını ispatlamaya çalıştılar...Oysa annen iyi bir anneydi sevgili Can Kılıç...Baban annenin onurunun çiğnenmesine müsaade etmedi...“Bütün gücünü seni yetiştirmeye adayacağını” söyledi...***Sen bu yazıyı okurken, ben seni görebilecek miyim bilmiyorum...Ama annen seni görecek yavrum...Cennetten seni gözleyecek, seni öpecek, sana sarılacak...Gurur duyacak seninle...Eminönü Meydanı’nda Yeni Cami’yi bilir misin, gittin mi oralara hiç?..Güvercinler toplanır önünde... Ürkektir küçücük kalpleri, küt küt atar...Naif ve tertemizdirler... Anneciğin bir güvercin gibi şimdi cennette...Sana bakmakta...Seni sevmekte yavrucuk...
“Yeni makineye gireceksin... Bu kez senin auranı ortaya çıkartacağız” dediler, sevgili dostum Ünal Uluer ile Sezin Ardanuç... Bir ay önce gitmiştim, bir makineye girmiştim...Vücudumda ne var ne yok ortaya çıkartmışlardı, biyolojik geri bildirim cihazı yoluyla...Geçen hafta da aynı cihaza girdim yeni ve gelişen değerlerimi gördüm... “Ancak” dediler, “Bu kez bir de auranı ve kişiliğinin rengini ortaya çıkaracağız...” Önce minik bir kameraya baktırdılar ve resmimi çektiler...Sonra bir bilgisayarın yanında duran alete parmaklarımı bastırmamı istediler...***Sezin Ardanuç “Siz Ünal Bey’le bioenerji masajına girin... Çıktığınızda sonuçlar hazır olacak...” dedi...15-20 dakika sonra çıktığımda, “Aman Tanrım” diyorlardı ikisi birden...“Şimdi anlaşılıyor, yazdıklarınız ve yaptıklarınız...”Ben ise hiçbir şey anlamadan iki dostumun yüzündeki “huşu” ifadeseni çözmeye çalışıyordum...Auramın rengi “Bordo”ymuş benim... Şimdi kendi rengimle ilgili bir sürü şey söylememe gerek yok...Mesele şu...Bütün renklerin “pozitif özellikleri” öncelikle bildirildiği halde çıkan özellikler inanılmaz derecede sizin karakter özelliklerinizi barındırıyor...En azından olumlu olanlarını...***Auranızın rengini ortaya çıkartın...O rengin özelliklerini bilgisayar size çıkardığında hayret edeceksiniz...Ben ki bir sürü astrolojik tahmin ve kişilik analizleriyle ilgilenirim...Böylesini görmedim...İşte renkler ve aura hakkında bilgiler...Aura genişliğinizKırmızı halka auranızın genişliğini gösterir ve etrafınıza ne kadar enerji yaydığınızla ilgili önemli bir göstergedir.Büyük,geniş aura (75-100) güçlü ve yüksek ışımayı belirtir, diğer insanlar sizin güçlü auranızı hissedebilirler. Hedeflerinize ve hayallerinize ulaşmak için karizmanızı ve aura gücünüzü kullanın.Orta, averaj aura (40-75) güçlü bir alanınız ve ışıyan bir enerjiniz var. Auranızı daha da fazla arttırarak hedeflerinize odaklanın ve onlara ulaşın.Küçük aura (0-40) enerjisi düşük, diğerleri sizi içe kapanık ya da fiziksel enerjisi düşük bulabilir. Etrafınızda daha güçlü bir ışıma yaratmaya çalışın, aura gücünüzü arttırın. Aura rengi kişilik tipleri Aura renk tipinizAura çakra görünümünün merkezindeki aura rengi, kişilik tipinizi ya da özelliklerinizi yansıtır. Her aura renk tipinin kişiliğini bilmek önemlidir. Çoğu kişi zamanın çoğunda tek bir renk aralığında titreşir. Bu ana renk aralığı kişilik tipi ile ilişkilidir. Aşağıda aura renk kişilik tiplerine hızlı bir bakış yer alıyor.KOYU KIRMIZI: Fiziksel, çalışkan, güç, gerçekçi, canlı, ayakları yere basan, dayanıklılıkKIRMIZI: Heyecan, fiziksel, enerjik, rekabetçi, galip, irade gücü, cinsel, girişimciTURUNCU: Üretken, fiziksel ve yaratıcı ifade, maceraperest, görev, keyifTURUNCU-SARI: Analitik, entelektüel, ayrıntı odaklı, mantıklı, yapılandırılmış, bilimsel, kararlılıkSARI: Oyuncu, neşeli, rahat, yaratıcı, entelektüel, eğlendirici, meraklı, aktifYEŞİL: Sosyal, doğal, hoşnut, uyum, öğretmen, konuşkan, hızlı düşünenKOYU YEŞİL: Hızlı düşünen, hedef-odaklı, sosyal, maddeci, konuşkan, organizatör MAVİ: Şefkatli, hassas, sevecen, yardımsever, sadık, huzurlu, hizmet etme arzusu, besleyiciİNDİGO: Açıklık, sakin, derin içsel hisler, sevecen, sadık, içine kapanık, içsel değerler, sanatsalMOR: Sezgisel, sanatsal, tensel, teorisyen, modern, vizyon sahibi, karizmatik, yenilikçiLAVANTA: Hayal gücü, tensel, mistik, fantezi, yumuşak, narin, duyarlı, sık sık çelişen, eterikBEYAZ: Üstünlük, dönüşüm, hayal gücü, sakin, yüksek boyutlar, ruhsalAura fotoğraf makinesi nasıl çalışıyor?Aura fotografcılığındaki ilk adımlar günümüzden çok uzak değil. 1985 yılı civarında Kaliforniyalı bazı bilim adamları günümüzde bilinen aura fotografçılığını geliştirmeye başladılar. Problem auranın doğrudan fotografının çekilmemesiydi. Bir auranın fotoğrafını alabilmek için el sensörleri aracılığıyla ellerdeki belli noktaları kontrol ediyoruz. Bu en kolay yol, çünkü ellerimizden tüm bedenimizin durumunu enerjik açıdan yansıtan meridyenler, akupunktur ve akupresur noktaları geçiyor. Sensörler bu bilgiyi alıyor ve bilgisayara ya da kameraya gönderiyor. Sonra da özgün kişisel frekansınızdan elde edilen tüm bilgi ekrandaki ya da bir polaroid filmdeki renklere dönüştürülüyor. Kısaca bir Biofeedback sistemi kullanılıyor.
Hayat acımasız bir serüven... İnsan başına ne zaman ne geleceğini hiç bilmiyor...En mutlu olduğun günlerde, yeni doğmuş bir çocuğu büyütmekte olduğun bir zaman diliminde “başına öyle bir olay geliyor ki” feleğin şaşıveriyor...Ne yapacağını, ne edeceğini ilk anda kestiremiyorsun...Öfke mi duysan, tepki mi koysan, hayata lanet mi okusan, intikam mı alsan, yoksa sukunetle mi sussan karar veremiyorsun...***Defne Joy Foster öldü...Arkasında dünyalar güzeli bir bebeği bırakarak...Ölümden daha fazlası yok...Ölüp gitti ve artık konuşamayacak ki...Kendini savunamayacak ki...İlişkisini, kocasını, hayatını, çocuğunu, neler hissettiğini, ne yaşadığını, neyi neden yaptığını anlatamayacak ki...Öldü işte...Belki hatalıydı...Belki günahtı...Belki haklıydı...Belki kocasıyla ayrı hayatları yaşıyordu...Belki çocuğu için evliliği kağıt üstünde sürdüyordu...Bunları bilebilir miyiz?..Bunları sen bilebilir misin Hıncal Abi?..***Peki bunları soracağın bir kimse var mı şimdi?..Soramayacağın bir ölümün, cenazesinin kalktığı günde, “Su testisi su yolunda kırılır... Babası çocuğuna ‘annesini bir bekar evinde bir ton alkolle öldü’ diye mi anlatacak” diyecek kadar yangını nasıl düşürebiliyorsun cenaze evine?.. Bir çocuğu korumasını hiç bilmiyorsun değil mi Hıncal Abi?..Hayatta her zaman bir şeyler söylemek zorunda değilsin...Her zaman bağırmak, kızmak öfkelenmek mecburiyetinde de değilsin...İnsanların susacağı, susması gerektiği anlar, susması gerektiği durumlar vardır... Bazen konuşulmaz susulur...İnsanlık adına, ölen insan adına sukunet ve tevekkül gösterilir...***Sana sorduğun soruların cevaplarını verebilecek mi Defne?..Böyle bir olanağı var mı o kızcağızın?..Ölmedi mi o daha bir gece önce?..Cenazesinin kalktığı gün annesi için yazdığın bu yazıyı okumayacak mı o küçük çocuk?..İyilik mi yaptın o çocuğa şimdi?..Korumuş mu oldun o çocuğu bugün?..Geleceğini mi sağlam inşa ettin, yazdığın bu yazıyla o çocuğun şimdi?..***Hıncal Abi,Sen eleştirdiğin için insanlar sana kızıyor zannediyorsun...Oysa eleştirdiğin için kimse kızmıyor sana...“Kötülük” yaptığın için kızıyorlar sana...Yaşamın boyunca biriktirdiğin onca kini ve nefreti, suçsuz, günahsız insanlara kötü günlerinde, akrebin iğnesi gibi soktuğun için insanlar sana bu kadar öfke duyuyorlar...Hem sana bir şey soracağım?..Sen bu kadının kocası mısın ki bu soruları öldüğü gün ona sorabiliyorsun?..Sen o çocuğun babası mısın, annesiyle ilgili bu kadar fütursuz sözcükleri kullanabiliyorsun?..***Aldatılan sen misin de bu kadar ahlak bekçisisin?..Biliyor musun aralarındaki ilişkiyi?..Belki başka hayatlar yaşıyor, çocuk için birarada bulunuyorlardı...Biliyor musun, bilebilir misin?..Bazen hayat bizlere çok acı oyunlar oynar...Tahmin edemeyeceğin şeyler çıkar...Ne yapacağını bilemediğin, öfke, tepki, acı, sevgi, üzüntü arasında sürekli bir tahtaravalliden geçtiğin günler yaşarsın... Öyle anlarda, Tanrı’nın bana mümkün olan en büyük sabrı vermesini dilerim...En azından elaleme karşı sukunetimi muhafaza edebilmek için...***Kocasını gözlüyor musun Defne’nin, Hıncal Abi?..Sende olmayan her şey var o adamda biliyor musun?.. Sen “bir gecelik ilişki için erkeğin evine koşan kadından” söz edip, ortalığı velveleye veriyorsun...O adam susuyor...Sen, “bu çocuğa, bu baba ne anlatacak” diye bağırıyorsun?..O baba yine susuyor, karısının cenazesini defnediyor...Sen “Ben bu kadına saygı duymam.... Su testisi su yolunda kırılır” diyorsun...O adam tabutu öperek karısını son yolculuğuna uğurluyor... Aralarında ne geçti bilmiyorum?..Sorunları var mıydı yok muydu, ondan da bihaberim... Yeni bir hayata mı yelken açmışlardı, yoksa çocukları için mi aynı evde kalıyorlardı onu da süzemiyorum...Bebeğiyle yalnız başına kalan genç babanın, kafasında soru işaretleri var mı onu da çıkartamıyorum...Ancak bildiğim bir şey var!.. O kocada sende olmayan herşey var Hıncal Abi...
Televizyon...Renkli dünyalar...Şöhret...Tanınma...Ünlü olma ve ünlüler kulübüne girme!..Kulübün içinde kendine okkalı bir yer kapma...Şöhretin dayanılmaz cazibesine kapılma...Yaldızlı dünyalara ve bohem hayatlara takılma...Barlardaki sonsuz gecelerin, ayaküstü samimiyetlerin, tabureüstü dostlukların, baraltı sohbetlerin, bohemlik ve uçuklukların, şov dünyasının eğlendiren yaratacılıklarına ilham perisi olduğunu sanma...***Herkes bir parça Salvador Dali kadar deli, herkes bir miktar Edith Piaf kadar bohem bir mizaçta bu dünyada...Oysa Dali’ler, Piaf’lar evrensel bir yaratıcılığın, tarihsel bir izdüşümüydüler yaşamlarında...Onlar sanatçıydılar...Televizyon dünyaları ise, bir kutu eğlencenin evlerin ve odaların içine girmesidir...Çok zor bir dünyadır televizyonlardaki eğlence dünyası...Çok fazla ayak kaydırır, hayat karartır...***“Ünlü olmaya adanmış bir yaşamdı” onunkisi... Ünlü olmanın çok cazip olduğuna inandırılmış bir hayat tarzıydı yaşadığı...Geçenlerde bir reklam filminde oynaması teklifi almıştı...Defne’cik şöhret olduğundan, şöhretin de sınırsız para ve isteme gücü verdiğine inandığından, 1 milyon lira fiyat çekmişti teklifi getirenlere...Üçte birini bile vermeyi düşünmüyordu teklifi getirenler, “uçuk buldular isteğini” geri çektiler tekliflerini...***Oysa Defne’ciği inandırmışlardı ki, şöhret olursan bir gün, tutarsa programın tanınırsa yüzün, köşe olursun, yürür gidersin, dönüp arkana bile bakmazsın...Star olursun bulutların üzerinde uçarsın...Yaşanmamış sevgilerin, yaşanabileceği umuduyla...Gösterilmemiş ilgilerin, gösterileceği sezgisiyle...Olmamış ham kişiliklerin, ilgi sevgi ve alkışla olacağı kanaatiyle...Uğraşır o dünyaya giren insanlar, sevgi ve ilgi arsızı haline gelebilmek için...Hep birileriyle çatışırlar...Hep birileri ayaklarını kaydırır...Hep birileri onlarla uğraşır...Bitmek bilmeyen fasit bir dairede, “bir parça daha şöhret, bir parça daha ilgi, bir parça daha önemli olabilmenin beyhude bir mutluluk arayışıyla” yürüyeceklerdir...***Şimdi hepsi birşeyler yazmaktadırlar Twitter’da orda burda...“Canımız gitti... Mahvoldum... Öldüm... Bittim... Ay inanmıyorum!.. Kendime gelemiyorum... Bayılıyorum...” falan filan...O hayatı sanal ve abartılı yaşadıklarından “üzüntüleri de abartılı ve köpüklüdür...”Aslında ötede beride kalmış bir iki kankası dışında hiçbirinin, bu derece abartılı bir üzüntüsü derin bir hüznü mevz-u bahis değildir...Üzülmüşler midir?..Kendilerinin başına da bir gün bu gelir mi diye düşündüklerinden evet...Defne Joy Foster’ı çok mu severlerdi?..Hayır...Bu dünyalarda öyle sevgiler olmaz ki...Stüdyolarda yarım saatlik çekimlerde mi oldu, bu “ayılan bayılan” dostluk, arkadaşlık, sevgi ve ilgi?.. ***Bugün 32 yaşında son zamanlarda ratingi bol genç bir kadının zamansız ölümüdür, televizyondaki programın adı...Herkes ana kahramanın yanında iri kıyımından kendisi için bir rol biçmekte, genç ve zamansız bir ölüme gösterilen ilgiden, kendine replik üretmektedir...“Ay inanamıyorum... Bayılmışım da farkında değilim...”Zavallı bebek... Annen gitti...O dolu gibi gördüğün cami avulusunu da yavaş yavaş kameralarla beraber terkedecekler, arkalarına bile bakmadan...Onlar kameralara aşıktırlar...Kameraların baktığı yerlere replik üretirler...Sana kameralar bir süre sonra bakmayacak ki onlar da baksınlar...Zavallı bebek...Bir tek sensin birkaç da yakının gerçekten üzülecek...Gerisi ayılana gazoz bayılana limon...***ÜNLÜLERİN CENAZELERİNE NİYE GİTMİYORUM?..Allah şahit, ünlü çok tanıdığımın cenazesine gidemedim ben...Hep içimde ukde kaldı, ailelerine, yakınlarına ayıp oldu diye...Üzerimde hep midemi bulandıran, o halet-i ruhiye...Merhum için toplanandan çok, kameralar için toplananlar var o cami avlularında...Ya kameralara görünecekler...Ya da birbirlerini görecekler...Hoşbeş sohbet, tanıtım, gösterim...“Ben de buradayım halinde dikilme”ler, yanlamasına, diklemesine markajlar, kameralara üzgün ve süzgün yakarışlar...***Bu sahteliğe, bu sanallığa tepki midir bilmem, hep hızlı hızlı cami avulusundan girerim, direkt olarak cenaze sahibinin yanında biterim...Başsağlığı diler, mümkünse kimselere görünmeden uzaklaşırım...Çok uzun yıllar önce, 24 yaşında evlendiğim eşim, babasını kaybetmişti...O zamanlar 28 yaşındaydım ve eşimle ayrılmaktaydım...Ölüm haberini alınca, Atina’dan İzmir’e gittim...Babasını severdim ve cenazesinde bulunmak istemiştim...Ne ki, mahkemede ayrılmak üzere olduğum karımın babasının cenazesinde, bütün akrabaların önünde arz-ı endam etmek istemiyordum...***Ne yapayım edeyim derken, aklıma defin işlemi bittikten sonra mezarına gitmek geldi kayınpederin... Herkes ayrıldıktan beş dakika sonra, gitmiştim mezarına...Dua edip görevimi yapmıştım...Akşam ayrılmak üzere olduğum eşimi görmüş, ona söylemiştim, babasının mezarına gittiğimi, sonra da Atina’ya dönmüştüm...Bizim Halil İbo vefat ettiğinde, eski haber merkezimin bütün kameramanları, çalıştıkları değişik televizyonlardan gelip, benim iki kelime söylememi istemişlerdi...Bir tek orada kendimi cenaze sahibi hissetmiş, kameralara konuşmayı kendime görev bilmiştim... Allah uzun zaman cenaze sahibi yapmasın kimseleri...Ve uzak dursun cami avlusuna gelen kameralar, bu kendi halindeki ölümlüden...