Baba ortaokul üçüncü sınıfa giden oğlunu elinde karneyle salona girdiğini görür...“Allah allah...” diye içinden geçirir, “Dönem ne de çabuk geçmiş...”Oğluna seslenir:- “Getir bakayım şu karneyi...”- “Al baba...”***Adam karneye bakar...Resim ve beden eğitimi dışında tüm dersler zayıf...Dönüp oğlanı haşlamaya başlar:“Bilgisayar dedin bilgisayar aldık... İngilizce kursu dedin İngilizce kursuna gönderdik... Gitar kursu, müzik aletleri ne istersen yapıyoruz... Kız arkadaşın için harcadığın çiçek parasının haddi hesabı yok... Bir dediğin iki edilmiyor bu evde... Ne bu notlarının hali... Rezil...”Babasının hiddetlenmesi bittiğinde çocuk sakin sakin cevap verir:“O karne benim değil... Senin!.. Kitaplarının arasında buldum...”***Bugün karne alacak milyonlarca çocuk...İlk dönem sona eriyor...Okulu iyiden iyiye serdiğim günlerdi...Anne ve babamla iletişim nakıs kalmıştı...Onların beni anlamadığını ve sıktığını düşünüyor, ipimi koparmanın heyecanını yaşıyordum...16 yaşındaydım...Henüz aylardan Kasım’dı...Karne alınmasına çok vardı ve ben o gün de son zamanlarda hep yaptığım gibi sabah okulu asmış arkadaşlarımla “briç ve okey oynamaya” gitmiştim... Kahvenin kapısı açılıp içeri sınıf arkadaşım girdiğinde “okey”e dönüyordum...“Reha çabuk gel... Baban okula gelmiş... Müdür çağırmış... Devamsızlığı yüksek öğrencilerin velilerini çağırmış müdür... Baban da gelmiş... Seni sınıfta göremedi, nerede bu çocuk diye soruyor... ‘Revire gitti’ dedik... Hemen gel sınıfa gir...”***Saate baktım 10.25’ti...Okula gitsem, nereden girecektim?..Girsem, sabah hiçbir derse girmeden nasıl dördüncü derse girecektim?..Okula gitsem, babama gözüküp, dördüncü derse girmesem, bu sefer okuldan bir daha nasıl tüyecektim?..Dördüncü ders yapılırken ben okulun içinde nereye sotalancaktım?..Sorular soruları kovalıyor, döndüğüm okey taşının ıstakası bana bakıyordu...Okey taşının altına para koyardık...Beşlik onluk...Havalı havalı her oyundan sonra paralar kazanana doğru atılırdı...Boşa gitti okeye dönme...Attım okey ıstakasını...Arkadaşımın peşinden koşmaya başladım okula doğru...***Kapıdan okula girdik...Ders saat 10.30’da başlıyordu ve profesör babam beni sınıfın önünde bekliyordu... Binlerce, onbinlerce öğrenci yetiştirmişti...Tek bir oğlu vardı, o da sınıfta yoktu...Koştura koştura yanına geldim, “Neredesin” dedi;“Revirdeydim” dedim, “Biraz başım dönüyordu, doktora göründüm...”“Beni Müdire Hanım çağırdı” dedi...“Okul başlayalı iki ay oldu... Senin 20 gün devamsızlığın var gözüküyor... Nasıl oluyor bu iş?..“Elim sakatlanmıştı... Rapor almıştım ya baba” dedim...“O rapor dört günlüktü senin devamsızlık 20 gün...”***Neyse fazla lafı uzatmaya gerek yoktu...Ders başlıyordu!..Babamı apar topar gönderdik...Tuvalette bir sigara içimlik gizlendikten sonra, okuldan dışarı çıkmanın planlarını yapmaya başladık, dersi asan kader arkadaşımla beraber...Kapıdan çıksan çıkartmazlar...Pencereden kaçsan, pencere nerde?..Sonunda alt kat tuvaletlerinin birinin penceresinden attım kendimi dışarı...Yeniden okul dışındaydık, ama tadım kaçmıştı bir kere...Oyun oynamak istemiyordu canım...Belli ki akşam tantana vardı evde...Kızılay’a doğru yürürken, biraz uzaktan siyah fötr şapkalı babamın yeniden bize doğru geldiğini gördüm aniden...Ben onu görmüştüm o da beni görmüştü...Belli ki benim cevaplarımdan tatmin olmamış, yeniden okula gidip derse bir göz atmak istemişti...Karşılaştık...“Ne arıyorsun bu saatte burada” dedi...“Son ders boştu” dedim...Anlamlı anlamlı yüzüme baktı, okula doğru yürümeye devam etti...***Arkadaşımla biran düşündük ne yapalım diye... “En iyisi takip etmek” dedik, “Belki de gitmiyordur okula...”Babam önde, biz elli metre kadar geride yeniden okul yolundaydık...Hiç sektirmeden Kolej’in Lise binasına yöneldi babam...İçeri girdiğinde dersin devam ettiğini görecek, akşamki tantana iyice alevlenecekti...Öyle durumlarda “olay mahallinden kaybol” değil mi...Hayır sanki bir şey olacakmış gibi “cinayet mahallimden” uzaklaşamıyordum...Ne yapacaksak içerde, biz de okulun kapısından içeri girip babamın ne yaptığını öğrenecektik...Tam girerken kapıdan, babam karşıma çıktı...Dersin yapıldığını görmüş, Müdürün kendisini “benim devamsızlığım” yüzünden çağırdığı gün, benim yine okulu asmış olduğumu farketmişti...Kolej’in Lise kapısının tam önünde karşı karşıya duruyorduk...“Teşekkür ederim oğlum...” dedi, “Teşekkür ederim...” İkinci teşekkürü biraz bağırarak söylemişti...***Babaydı...Üstelik üniversitede Hoca’ydı...Binlerce, onbinlerce öğrenci yetiştirmişti...Şimdi tek çocuğunun rekor düzeydeki devamsızlığından, okul müdiresi tarafından okula çağrılıyordu...Bense, onları üzmeye çalışmazdım, ama gençtim...Kendime yeni hayatlar, yeni maceralar, yeni ve heyecanlı oyuncaklar arıyordum...Lise’nin üçüncü sınıfında, “dersler” benim için “heyecanlı bir oyuncak olmaktan” çıkmıştı çoktan...Belki biraz ailenin “oku oku” baskısından, belki de biraz Kolej’in esintili havasından...Her neyse...Hiçbir şey olmadı, o trajik günün ve yılın sonunda...Ben Kolej’i bitirdim, üniversiteye girdim, üniversiteyi bitirdim, yabancı ülkelere gittim oralarda okullar bitirdim, meslek sahibi oldum, yürüdüm gittim...1975 Kasım’ındaki o sonbahar sabahı ise, kişisel tarihimde “aileme karşı bireysel direnişimin” sembolü olarak kaldı...***Bugün çocuğunuz size iyi bir karne getirmemişse, sakın ola ona kızmayın... Sakın onu aşağılamayın, rencide etmeyin...Gururunu kırmayın... Hayatında kolay kolay onaramayacağı izler ve yaralar bırakmayın üzerinde...Muhtemelen “kendi olmanın mücadelesi” içinde kişisel bir direnişin mecrasını aramaktadır çocukcağız...Karne iyiyse sevin ve takdir edin çocuğunuzu...Ona ilerde anlatabilmesi için bir güzel anılar demetini yadigar bırakın... Mutlu olacaktır...***KURTLAR VADİSİ BİR TÜRK JAMES BOND’U MUDUR?..Yıllar önnce Pişti programını yaparken, dostum Metin Uca’yla “Kurtlar Vadisi” üzerine canlı yayında bir tartışmaya girmiştim...“Kurtlar Vadisi”ni küçümser ve biraz alaycı tavırla eleştirince, Metin Uca kardeşime “Amerikalılar Sylvester Stallone’yi Rocky’de Amerikan ulusal çıkarlarının bir parçası olarak kullanıyorlar... Arnold Schwarzenegger gibi aktörler, Görevimiz Tehlike gibi diziler CIA’in uluslararası operasyonlarını ‘kutsal ve haklı’ gösteriyorlar da Kurtlar Vadisi’ni niye bu kadar küçümsüyoruz?..” demiştim...***Aradan beş yıl geçti...Bu beş yıl içinde Kurtlar Vadisi de konsept ve içerik değiştirdi...Türkiye’de şekillenen “yeni egemen anlayış”ın, hakim ideolojinin sesi haline geldi...Dün filmin fragmanında Polat Alemdar’ı gördüm...İsrailli asker soruyor:“Niçin geldiniz İsrail’e?..”Polat Alemdar cevaplıyor...“İsrail’e gelmedik Filistin’e geldik!..”Breh breh breh...Laf güzel güzel olmasına...Çarpıcı çarpıcı olmasına da...Fakat bu Kurtlar Vadisi’ndeki her egemen ideolojiye göre göstermiş olduğu değişim... O günlerde hakim ideoloji ve rüzgarlar nereden eserse Polat Alemdar’ın onun özel misyonuna soyunan tavrı...Ağzımda bir parça kekremsi bir tat bırakıyor...***James Bond gibi mübarek...Orada aktörler değişirdi...Burada da ideolojiler değişiyor, eski Polat Alemdar’ın uğruna savaştığı olayların yerine, çok başka rüzgarlar esiyor...Ama Polat Alemdar hiçbir şey olmamış gibi bu kez o misyon için savaşıyor...Dedim ya...James Bond, Kurtlar Vadisi veya Görevimiz Tehlike...“Yok aslında birbirimizden farkımız...Ama biz Osmanlı Bankası’yız...”
Bazen bu ülkede yaşanan çok önemli olaylar “kamera şakası”nı andırıyorlar... Hizbullah örgütünün elebaşları mahkemece müebbede mahkum oluyorlar...Ortada belgeli görünen suçlar var...Dosya hukuk ve yargılama prosedürü gereği Yargıtay 9. dairesine gidiyor...Hemen hemen belli ki Yargıtay 9. dairesi de müebbet hapis cezasını onayacak...Ne oluyorsa o arada oluyor ve tutukluların cezaevinde 10 yıllık tutulma süreleri bittiğinden, salıveriliyorlar...***Olacak iş değil, ama oluyor...Kamera şakası gibi...Ve dün Yargıtay 9. dairesi kararı onuyor...16 Hizbullah tutuklusunun müebbetle cezalandırılmasına karar veriyor...Ancak bu kararın pratikte 10 Hizbullah örgütü hükümlüsü için hiçbir kıymet-i harbiyesi yok...Çünkü onlar tahliye olup kaçtılar...Şu anda hiçbir yerde bulunamıyorlar ve yoklar...Bu bir kamera şakası falan değil... Türkiye’nin en hunharca işlenmiş cinayetlerinin hükümlüleri, bir şekilde geçtiğimiz günlerde serbest bırakıldılar...Siyasilerin adliyeyi, adliyenin siyasileri suçlamasının hiçbir anlamı yok...Müebbetler kaçtı...Kamera şakası gerçek oldu...***SERGEN YALÇIN’A SEVGİM VE UYARIM!..Kaç kez, NTV yöneticilerini uyardım... “Sergen Yalçın’ı mutlaka Rıdvan Dilmen’in yanına koyun... Hatta, Galatasaray’dan da Hakan Ünsal’ı bu ikilinin yanına verin ki üç büyük camia keyifle futbol yorumu dinleyebilsin...”Hatta bir ara, Rıdvan’ın yanına kimseyi istemediğini söylediler, bu sefer Rıdvan’a yazdım...“Sana Lig TV’de yapılanı sen başkasına yapma... Lig TV’de çalışırken, senden statta yorum alırlardı, stüdyoya sokmazlardı... Şimdi sen mükemmel futbol bilginle NTV stüdyolarındasın... Sergen’i arka plana atma, beraber programa çıkmaktan yüksünme...”***Hayat ilginç bir mecra...İnsanlar güç bütünüyle ellerindeyken, “hayatı daha güzelleştirecek, son tahlilde kendisine de yarayacak işbirliklerine” burun kıvırıyorlar...“Ben büyüğüm burada... Benim borum öter, başkasına gerek yok...” diyerek...Oysa olaylar hep böyle devam etmiyor...NTV yöneticilerine “Eğer tek başına Rıdvan saatlerce konuşursa, bir süre sonra ilginçliğini yitirir, kimse izlemez...” demiştim...Fayda etmedi...Sergen de ikinci yarı başında TRT’den teklif alınca hemen geçti...Transfer nedeni ilginçti:“Orada Rıdvan vardı... Ben kendim birinci adam olmak istiyordum... Kendi programım olsun istiyordum... Para önemli değil... Onun için TRT’yi seçtim...” dedi...***Sergen futbol bilgisini çok beğendiğim bir yorumcu...Futbolculuktan gelme bilgileri taze...Yeşil sahalardan daha kopmamış...Yorumları, bilgi ve anlam yüklü...Ancak futbolculuğunu da çok sevdiğim Sergen’e çok önemli bir uyarım var...Son zamanlarda görüyorum ki, Guti başta olmak üzere Beşiktaş’ın İspanyol ve Portekizli yıldızlarında, sürekli bir hata ve yanlış arayan bir hali var...“Guti’yi eleştiriyor, yıldız futbolcuysan şöyle yapacaksın” diyor, Quaresma’ya bindiriyor, “Bunlar geldi de Beşiktaş ne oldu” gibi laflar atıyor...Sergen; kendi de Türk futbolunun yetiştirdiği en önemli yıldız futbolculardan biri...Yıldız futbolcu gün gelip yorumcu olmuşsa oynayan yıldız futbolcunun halinden en iyi o anlar...Oysa Sergen, sanki Guti kendi yerine Beşiktaş’ta ilk 11’e girmiş gibi konuşuyor...***Guti, Sergen’in rakibi değil...Beşiktaş, Sergen’in yerine Guti’yi veya Quaresma’yı transfer etmedi...Sergen 4 büyük kulüpte futbolunu oynadı, çok sevdiği Beşiktaş’ın da sembolü oldu...Beşiktaş’ın yabancı yıldızlarına sürekli “Böyle yıldız olunur mu?” diye sorarsa, bir süre sonra herkes “Sergen şimdikileri kıskanıyor da ondan böyle konuşuyor” der...Sergen artık bir futbol yorumcusu...Üstelik de eski bir yıldız futbolcu...Şu anda sahada olan yıldızların halet-i ruhiyesini ne kadar iyi anlatırsa spor kamuoyuna o kadar yıldız bir yorumcu olur...Aksi halde, “kendisiyle kıyaslıyor” diyerek insanlar ondan soğur...Sergen’in böyle olmasını hiç arzu etmem...O benim Beşiktaş’a ilk geldiği günden beri çok sevdiğim bir futbolcu...Bu konuda Rıdvan’ı örnek alabilir Sergen... Rıdvan mesela star futbolcuya karşı hep koruyucu bir tavır içinde...Demek istiyor ki, “Star futbolcular, yani bizler böyleyizdir...”Bilmem anlatabildim mi sevgili Sergen?..***BİUTİFUL’DA HAYATIN İÇİNDEN GERÇEK BİR KARAKTER JAVİER BARDEM...O sonbahar günü Paris‘te Saint Micheal semtinin, dar sokakların hafif kasvet kokan ambiyansında gördüm o cep sinemasını...Paris’te dar sokakların küçük kavşaklarına konuşlanmış sinemalar görürsünüz...O sinemalar her şeyden daha fazla Parisyen’dirler... Çokça Hollywood’un büyük bütçeli filmleri gösterilmez oralarda...Ya eski bir klasik, ya ilerde olması beklenen bir klasik veya kendi çapında bir festival filmi vizyondadır...İngilizce’deki yazılışıyla değil kendi orijinaliyle “Biutiful” biçiminde yazılmış filmin afişini gördüğümde şaşırmıştım...Javier Bardem‘in koskocaman resmi afişte duruyordu ve ben Barcelano‘da çekilen bu Biutiful filmini hiç duymamıştım...***Yeni bir filmdi üstelik...Benim aklıma Barcelona ve Javier Bardem dendi mi çok daha popüler olanı, üç muhteşem kadınla Vicky, Christina ve Maria Elena‘yla yaşanan Barcelona filmi geliyordu...Javier Bardem’in popüler Amerikan filmlerinde çizdiği ve kadınların karşısında ‘yıkıldığı’ karakter belliydi... “Ye, Dua Et, Sev” filminde Julia Roberts‘la, Barcelona’da ise Scralett Johnson ve Penelope Cruz‘la, Bardem hep hafif romantik, salaş, yakışıklı tutkulu ve delidolu karakterlerin adamıydı...***Bu yönleriyle, yeni kadın modernitesinin “hayallerini ve fantazyalarını süsleyen” karakterdir Bardem...Oysa Biutiful filmine girdiğimde, filmin daha ilk repliğinden ve karlar üzerindeki sahnesinden, bu filmin popüler bir Bardem filmi olmadığını anlamıştım...İspanyolcaydı filmi, Paris’te Fransız’ca alt yazıyla oynuyordu...Amerikan filmlerinin çok da fazla repliklerin anlaşılmasına ihtiyaç duymayan tempolü, aksiyonlu filmlerinden değildi...Yasadışı yollardan çinli göçmenleri Barcelona’ya getiren, onları izbe bir yerde barındıran, fason malları yollarda sattıran evli iki çocuk babası bir adamdı Javier Bardem...Karısı başkalarıyla beraber oluyordu ve sorumsuzdu, bir ayrılıp bir barışıyorlardı, iki çocuğun bütün yükü Javier Bardem’in üzerindeydi...***Ne güzel görüntüler, ne güzel kadınlar, ne güzel yemekler, ne de güzel şaraplar vardı filmi popüler kılacak... Hayatın ta içinden sıradan bir adamın, hayat macerasıydı filmden taşan...En İyi Yabancı Film Oscar‘ına aday oldu şimdi hem film hem de oradaki oyunuyla Bardem...Güzel görüntüler istediğiniz bir film ihtiyacınızı gidermez Biutiful...Hayatın gerçek hikayesini ve yaşanan gerçek dramları, gerçek bir karakterden izlemek istiyorsanız Biutiful’u görün...Oradaki Javier Bardem gerçek çünkü...Filmdeki Barcelona’nın turistik değil, gerçek olduğu gibi...
İçindeki zalimlik ve kötülük yapma arzusu hiç bitmiyor değil mi Hıncal Abi?..Yirmibeş yıllık arkadaşın Sezen Aksu’nun “Sen zalim bir insansın Hıncal...” dediği gibi hep insanlara fırsat kollayıp kötülük yapma duygusuyla yanıp tutuşacaksın değil mi Hıncal Abi?..Birileri mi ayrıldı, o ayrılığın küllenmemiş yangınına burnunu hemen sokacaksın, zehirli iğneni her fırsatta sokup o zehri akıtmak isteyeceksin değil mi Hıncal Abi?..***Ne demişti Sezen?..“Bilen bilir, ne kadar canım yanarsa yansın, ne denirse densin, ne olursa olsun konuşmak cevap vermek adetim değildir... Ama sen zalim bir insansın Hıncal...” Ne yazık bana ki, Sezen’in o mektubu yazdığı günlerde, onu yumuşatıp arkadaşlığınızın yine de bozulmaması için, kalem oynatmayı denemiştim...Heyhat... “Orta sınıf ahlakıyla yetişenlerin çok iyi bildiği o vefa duygusuyla, bana benzemeyeni de sevebilmeyi, anlayabilmeyi değerli addederek, 25 yıla yakın sürdürdüğüm bu arkadaşlıktan hep içime sinmeyen, önceleri adını koyamadığım, içten içe hep rahatsızlık veren tuhaf bir sezginin; sonunda bana rağmen pembe balonu patlatması yüzünden arkadaşlığı bitirdim...” diyordu da Sezen, ben hâlâ belki yumuşar diye düşünüyordum...Seninle ilgili ne büyük gaflet...Sen bir kez bile kendi aynanla yüzleşme cesaretini gösteremezdin ki...Senin baktığın ayna “hep o yalancı, gevrek ve gürültülü kahkahanı rol gibi çalıştığın bir cam” olarak kaldı...Sahici değildi ki gülmen...Gülemiyordun, gülmesini öğrenmek için aynada “kahkaha atma çalışmaları yapıyordun...”Sahteliği, sanallığı matah bir şeymiş gibi insanlara aktarıyordun...Sezen ise korkuyordu yıllar yılı attığın o sahte kahkahalardan...***“Sen en büyük harfler, en iri kelimeler ve büyük kahkahalarla gereğinden fazla sevgiden, iyilikten, dostluktan, sadakatten bahsederken çıkardığın gürültünün bana, hiç durmadan babamın, ‘İnsan en fazla kendinde olmayandan söz eder’ cümlesini hatırlatmasına engel olamadığım için bitiriyorum arkadaşlığımı... Sonunda bir reklam filmi hizmetine sunulan o kocaman kahkahayı, bir türlü sahici bir gülüşe benzetemediğim, insanın içine neşe yerine niye korku saldığını bir türlü keşfedemediğim için sona erdiriyorum...” diyordu... ***Çevrede herkese “bahsetmeyin Reha’dan, reklamı oluyor” derken, son günlerde akbaba gibi koku alıp, belaltından vuracak bir şeyler arıyorsun değil mi?.. Oysa Sezen ne güzel söylemişti:‘Ne olur yazma beni köşende diye her rica ettiğimde; Bu ülkede seni seveni severler...Çok tepki aldığım zamanlarda patlatıyorum bir Sezen Aksu, ortalık süt liman’ diyebilecek kadar pişkinleşebildiğin için bitiriyorum ilişkimi...”Son olarak ‘zalimin meclisinde oturan da zalimdir’... Zalimin meclisinde oturmak istemediğim için...”***Ben senin gibi “zalim” değilim Hıncal Abi...Bilenler bilir, ne yakınımda ne uzağımdaki hiçbir kadına zalimlik beslemedim ben...Yaşın 70’e geliyor Hıncal Abi...Senin yaşındaki insanlar, “Güzel yaşlanırlar... Ermiş ve bilge olurlar... Doymamış hırslarını terbiye etmiş, yaşama daha barışçıl ve olgun bakmaya başlamış olurlar...” Küçücük bir duyarlılığın bile olsaydı, böyle durumlarda insanların karşı tarafı üzmemek, varolan çocukları korumak adına konuşmadığını anlardın...Ancak senden böyle bir hassasiyeti beklemek ne büyük bir gaflet...İnsanlar bazen çocukları için konuşmaz susarlar desem onu da anlamazsın...Çünkü senin çocuğun yok Hıncal Abi...Biyolojik değil, manevi çocuğun da yok...Büyük gazetelerdeki tam sayfa köşene, değişik kanallarda televizyon programlarına, kazandığın bunca para, şan ve şöhrete rağmen, “küçücük bir çocuğa sevgi vermeyi, ona ‘baba’ derdirtip kendini güvende hissettirmeyi düşünemezsin ki” Hıncal Abi... Sen böyle sevmesini bilmezsin ki...***Kazandığın ve istiflediğin paralarla, yalnızlık korkusu içerisinde yaşlanacaksın, yaşlanıyorsun...Hiçbirimiz senin “yaşadığını söylediğin geçmiş ilişkilerindeki tuhaflıkları, saçmalıkları, anlamsızlıkları” sorgulamadık, çok şey bildiğimiz halde...Bu sorgulamama, insani bir sevecenlikten ve koruma isteğinden kaynaklanıyordu...Ne sınır tanımaz bir cürettir ki bu...İçinde her türlü tuhaflığı ve garipliği barındıran ‘sen’, kıyısından bile geçemeyeceğin bir “sevgi dünyasını kendisinde yaratmış bir adamı” sorgulamaya cüret ediyorsun...Hep hayret etmişimdir...Nasıl olur da geçmişi en kirli ve karanlık olanlar, en fazla temizlikten bahseder, en temiz insanları nasıl sorgularlar diye...Sanırım o kadar duyarsızlar ki hayata, kendi karanlık dünyalarının dışardan nasıl göründüğünün farkına varamıyorlar...***Hıncal Abi, Bana, Sezen’e, binlerce suçsuz insana ve şimdi koruduğunu söylediğin o insanlara zamanında yaptığın zalimliklere bugüne kadar hakettiğin cevabı vermeme nedeninin “insanlıktan” kaynaklandığını anlayamamış olabilirsin...Ancak insanlığın bittiği yerler de vardır doğanın işleyişinde...Sen bir çocuğu “manevi veya biyolojik olarak baba gibi” sevmediğin için bilmezsin...Ancak bilenler bilir ki, bir canlının “yavrularını ve onların yaşamlarını” tehdit edenleri, doğa affetmez... Bilmediğin bir şeyi daha söyleyeyim...Bir baba çocuklarının bugün ve gelecekteki hayatlarının, güvende olabilmesi için, gözünü daldan, budaktan hiç esirgemez... Engin Ardıç’ın sana yazdığı satırları aktarmamam benim terbiyemden...Sezen’in kelimeleri ve kendi sözcüklerim yetti bu yazı için... “Zalimliğin” kendi geçmiş yaşamının dehlizlerinin içinde, boğuluverir sonra... *****SİGARA YASAĞINI DELMEK İSTEYENLERE İNAT, SİGARA TÜKETİMİ DÜŞÜYOR...Kapalı mekanlarda sigara içilmesini engelleyen yasa yürürlüğe girdiğinde, Hıncal Uluç’un da başını çektiği bir grup “Sigara tüketimi bu yasakla düşmez... Kimse takmaz bu yasağı...” mealinde yazılar düşünerek aylarca, sigara şirketlerinin lobiciliğini yaptılar...Kendileri “faşist” düşünceden menkul bir sürü lobici güya sigara yasağını faşistlik olarak suçlayacaklardı...Kapalı mekanlarda dumanaltı olmamız da “demokratlık” göstergesi olarak savunulacaktı...***Allah’ın sopası yok...Sigara lobilerinin her hafta bıkmadan usanmadan savunuculuğunu yapanlar, insanları göz göre göre akciğer ve gırtlak kanserine atmaktan çekinmeyenler, dün ne rezil bir durumda kaldıklarını gördüler...Sağlık Bakanı, “sigara yasağının uygulanmaya başlandığı 2007’de Türkiye’de sigara içme oranı yüzde 37’ydi” diyor... “2008’de yüzde 31’e düştü bu oran... 2010’da yüzde 26 olarak gerçekleşti... 2009’da satılan sigara paketlerinin kutu sayısında yüzde 10 azalma vardı... Bunlar çok ciddi gelişmeler...” diye de ekliyor...***İnsanların mutluluğuna, keyfine, sağlığına hizmet etmek güzel bir şey...O yönde yazıp, bu amaçlara ulaşılmasında bir parça tuzunuzun olması da insanı mutlu ediyor...Allah kimseyi sigara lobilerinin savunucusu durumuna düşürmesin!..
Mesele Uğur Mumcu’nun her ölüm yıldönümünde, senede bir gün dostlar alışverişte görsün misali “Ölmedin... Kalbimizde yaşıyorsun... Seni unutmadık...” türü ağıtlar yakmak değil...Mesele, Uğur Mumcu’nun, Hrant Dink’in gerçekten kimler tarafından neden öldürüldüğünü bulmak...Devlet onu bulacak ki, “devletin içinde çöreklenmiş birilerinin bu işlerde parmağı var mı” ortaya çıkartacak ki, vatandaşlarının yaşama hakkını sonuna kadar koruduğunu göstersin ve devlete saygı duyulmasını sağlayabilsin...Özgür Mumcu, suikaste uğrayan gazeteci Uğur Mumcu’nun oğlu...Babasının ölüm yıldönümünde öyle şeyler söylemiş, öyle şeyler yazmış ki, “işte budur” dedirtiyor...***“Burası güvenli bir ülke değil...” diye başlıyor babasının ölüm yıldönümündeki yazısına Özgür Mumcu...“Bu cinayetlerin failleri bulunmadığı sürece, güvenli bir ülke değil burası...İlerde yeni cinayetlerin olmamasını ancak bu cinayetlerin çözülmesi sağlayacak...Sadece kamuoyu tarafından bilinen cinayetlerin değil, memleketin her tarafında siyasi sebeplerle işlenmiş her bir cinayeti aydınlatmak bu devletin vatandaşlarına bir borcu...Borcunu ödemeyen bir devlet, her çözemediği cinayetle kendi meşruiyetinden kaybeder...Yaşam hakkı ihlallerini umursamayan bir devlet o çok meraklısı olduğu itibarını da zedeler...Vatandaşları ölürken umursamaz davranan, cinayetlerin soruşturulmasını engelleyen, bazı cinayetlerde içindeki birimleri kontrol edemeyen bir devletin sırmalı paşaları ya da lacileri çekmiş siyasetçileri büyük devlet törenlerinde kendilerine vehmettikleri vakar ve ciddiyeti taşımaktan aslında çok uzaktır...Bu yazılar onlara bunu hatırlatmak için yazılıyor...Bir de bir devletle bir çeteyi ayıranın hukuka bağlılık olduğunu...”***Özgür Mumcu, babası Türkiye’yi altüst eden bir suikast sonucu öldürüldüğünde 16 yaşındaydı... Babasının henüz 16 yaşındayken, ona demokrasi ve hukuk kültürünü verebilmiş olması pek mümkün değil...Peki böylesine “olgun ve sağlam” bir demokrasi kültürü, hukuk birikimi, insan haklarına ve özgürlüklerine saygılı “devleti sorgulayış biçimi” nasıl oluştu Özgür Mumcu’da acaba?.. Açıktır ki oğlu babasının genlerini almış... Bayrak yere düşer gibi görünürken, böylesine düşmüyor ve elden ele, kuşaktan kuşağa taşınıyor...Katiller, Özgür Mumcu’nun elinde taşınan bayrağı görüyorlar mıdır acaba?..Ne mutludur kimbilir Uğur Mumcu şimdi?..*****ANNEMİN KANSER OLDUĞUNU ÖĞRENDİĞİM AN!..O akşamüstü bir mahalle arkadaşımla evimizin olduğu Göreme sokağın sonuna gelmiştik... Kavaklıdere dörtyol ağzından Tunalıhilmi Caddesi’ne doğru gidip biraz turlayacak, yol boyu laflayacak, caddede biraz da piyasa yapıp stres atacaktık...Bir Haziran akşamı üstüydü...Karşıdan annemlerin dostu bir apartman komşumuzun geldiğini gördüm... Annemin yaşlarında bir hanımdı...Beni görünce “Nasıl oldu?..” dedi, “Bir şey çıktı mı?..”Soruyu anlamamıştım...Yüzünde oluşan tedirginliği de...***Sabah annemle babam hastaneye gitmişlerdi...Basit ve rutin bir nedenle hastaneye gittiklerini söylemişlerdi...Aklıma bir şey gelmemiş üzerinde hiç durmamıştım...Akşam saatlerinde aile dostu hanımın endişeli bir ifadeyle sorduğu soru beni bir anda “tedirgin” eder gibi olmuştu...“Bir şey yok” dedim, “Zaten önemli bir şeyi yoktu ki...”Aile dostu kadın “Öyle mi” dedi ve yürümeye devam etti... Ancak bakışlarından “benim bilmediğim bir şeylerin döndüğünü” hissetmiştim...Rahatsız olmuştum...Kadının sorusu beynimin bir tarafına saplanıp kalmıştı.O akşamüstü gezmesinden hiçbir şey anlamadım...Eve döndüm bir süre sonra...“Handan Hanım’ı gördüm” dedim, “Bana kötü bir şey çıkıp çıkmadığını sordu... Ne oldu?.. Nedir çıkacak olan kötü şey?..”“Hiçbir şey yok” dediler, “O yanlış anlamış... Hiçbir şey yok...”Bu yanıtın verilmesini istiyordum içimden, fazla üstelemeden kabullendim...Ertesi sabah Haziran ayında 5 dersten taktığım “tamamlama sınavlarından” sonuncusuna girecektim...15 yaşındaydım, lise ikinci sınıfın sonuydu...***Sabah gittim sınava mükemmel bir kağıt verdim, mutlu mesut eve döndüm öğle saatlerinde...Bir süre sonra babam geldi eve, yüzü alabildiğine kötüydü... “Annen bu sabah ameliyat oldu yavrum” dedi, “Göğsünde kist çıktı... Kansermiş... Onu aldılar... Şimdi çok iyi Elhamdüllillah... Allah bize bağışladı onu...”Söyler söylemez boşandı ve ağlamaya başladı...Babam sonu iyi bitmiş bir şeyi söylüyor, ancak ağlıyordu... Ne hissedeceğimi tam kestiremiyordum...“Senin sınavın var diye söylemedik... Hadi gidelim... Annen seni bekliyor...”Yolda annemin yakalandığı kanseri ve ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordum...Elbette bir de bundan sonra ne olacağını..1975’in Haziran’ıydı, kanserin çok az bilindiği zamandı...***Annem bir süre kemoterapi görecek, ardından önce 6 ayda bir sonra da yılda bir olmak üzere 5 yıl boyunca doktor tarafından kontrol edilecekti...İlk gençlik havasıyla daha bir ay önce hayatımın ilk sigarasını tüttürmüştüm...Annemin hastalığını duyunca kırk yıllık tiryakiler gibi, yarı özenti, yarı efkarlı sigara tüttürmeye başladım...Kanserle 15 yaşında böyle tanıştım...Dün, Dünya Sağlık Örgütü‘nün kanser raporunu okurken, gelişmiş ülkelerde kanser vakalarının, gelişmemiş ülkelere göre çok daha fazla olduğunu gördüm...Danimarka dünyanın en fazla kanser görülen ülkesiydi... Her yüz kişiden 3.26’sı kansere yakalanıyordu...İrlanda, Avustralya, Fransa, Amerika arka arkaya sıralanıyordu...İlk 22 ülke arasında Avrupa, Amerika ve Avustralya’dan hemen bütün gelişmiş ülkeler vardı..Doktorlar “Dünyanın yeni kanser haritasında gelişmiş ülkelerin olmasını”, sigara, alkol, hareketsiz yaşam ve hormonlu yiyeceklere bağlıyordu...Elbette bunların etkisi var...Ancak sadece bunlar mı, ben pek emin değilim...***Kanserle tanıştığım günden bu yana 36 yıl geçti... Tıp hala kanserin nedenlerini çözemedi, şifasını bulamadı...Geçen gün nefes alma tekniklerini beraber uyguladığım dostuma, laf arasında “biliyor musun” dedim, “Hayatımda hiç check-up yaptırmadım... Ne tansiyonumu, ne kolesterolümü, ne midemi, ne ciğerimi bilmem... Hiçbir şeyin ölçüsünü çıkartmadan sağlıklı yaşıyorum...”“Hiç check-up yaptırmama nedenin, 15 yaşında annende kontrol sonunda kanser çıkması... O korkuyu bir daha yaşamamak için kontrolden kaçıyorsun... Bunu hiç düşünmedin mi?..” İlginçti yorumu...Doğru söylüyor olması pek muhtemeldi...O an, duymak istemediğimiz şeylerden belli belirsiz korkularla kaçtığımızı farkettim...Oysa kanserden kaçmak değil, kanserin üstüne gitmek gerekiyordu...Bizim ve hepimizin...Bir 36 yıl daha bununla cebelleşmemek için...
Kanuni Sultan Süleyman, Zigetvar Kalesi‘ni alacağı sırada hastalanır ve yatağa düşer...Üç kıtaya yayılmış saltanatın sahibi Kanuni orada söyler o tarihe geçecek sözünü:“Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi...”“Nefes almayı bilmiyoruz... Doğru bir şekilde nefes almıyoruz... Onun için hastalanıyoruz...” dediklerinde Kanuni’nin o sözünü hatırlamıştım...Yoga teknikleriyle uğraşanlar da söz etmişlerdi, “Vücuttaki çakraları açmak için önce nefes almayı öğrenmek gerekir” diye...“Yani biz nefes almıyor muyuz” diye sormuştum...“Hayır...” demişlerdi, “İnsanlar doğru nefes alsalardı mutlu olurlardı...”Doğrusu bunları duyduğumda, “Her şeyi bitirdik bir de nefes almasını mı öğreneceğiz?..” diye omuz silkmiştim içimden...“Zamanı gelince bakarız” diye geçiştirmiştim...Geçenlerde Tuluhan Tekelioğlu‘nu gördüm... Baktım Tuluhan bir neşeli bir neşeli...“Hayırdır” dedim... “Hayatım değişti” dedi...Nasıl olduğunu sorduğumda Mustafa Öktem‘den söz etti ve ekledi...“Nefes almasını öğrenince hayatım değişti...” ***Kıza baktım, keyifli mi keyifli...Kahkahalar atıyor...O zaman yogacılar sözü geldi aklıma...Ne demişlerdi:“Çakralarınızı açmak için önce nefes almayı öğrenmeniz gerekiyor...”“Doğu felsefelerinin dinginlik, tazelik, bilgelik ve ermişlik içeren yaklaşımlarını ve disiplinlerini fırsat buldukça inceliyorum...Çok ilginç sonuçlar ve bulgular elde ediyorum...Bu uğraşları saçma bulan kişiler bana komik geliyorlar artık...Onlara şunu söyleyebilirim...“Oturup onun bunun dedikodusunu yaparak, etrafa boş ve olumsuz enerji yayacaklarına” bu alanlarda neler yapıldığını öğrenmeye başlasalar, kendilerine çok büyük iyilik ederler...İnsan gelişiminin sonu yok ve “bu disiplinler ve yaklaşımlar, insanı tanımak konusunda acayip yol katetmişler...”***“Hava temiz değilse burundan nefes alın... Çünkü bir filtre görevi görür burun... Ancak nefes alacağınız yerler oksijeni bol, temiz yerler olmalı... Buralarda ağzınızı açarak nefes alacaksınız ve nefesin karnınızın altınıza kadar gittiğini hissedeceksiniz...” dedi beni gördüğünde Mustafa Öktem... Sonra da ağzıma ince belli bir çay bardağının açık yüzeyini kapsayacak büyüklükte iki tarafı açık bir silindirimsi alet taktı ve “şimdi nefes alın” dedi...Ağız zaman zaman alışkanlıktan kapanabiliyormuş, onun için uzun süre bu silindiri ağzınızda tutuyor, böylece “doğru nefes almamız için ağzımızı açık tutmasını öğreniyoruz...”***Diyaframla, karın altındaki üç bölgeyi baş parmağıyla bastırdı bu arada...Karın altı bölgesi “bilinçaltımızın bulunduğu bölgeymiş...”Bu bölgeye aldığınız nefesle birlikte doğru önermelerin gitmesi, size sağlık, mutluluk ve yaşam enerjisi veriyor...Bir süre önce de Ünal Uluer dostumun vücudun bütün organlarından gelen frekanslardan, hangi organınızda ne sorun olduğunu çıkartan “biyolojik geri bildirim makinesi SCIO’ya” girmiştim... Oradan da çok ilginç bulgular edinmiştim...Bana bir program vermiş “bir ay sonra yeniden görüşelim” demişti...Bir ay sonra vücudun kendi içindeki enerjiyle sorunları çözüp, mucizevi bir şekilde kendini yenileyeceğini öngörüyor... Dün gece öğrendim ki bir tanıdığım aynı makineye abisiyle girmiş, makine “abisine ertesi gün yeniden, tanıdığıma da dört gün sonra hemen gelmesini” önermiş... Kronik sorunlar fazla çıkmış vücudunda...***Bazı çokbilmişler size bunlar için “para tuzakları, saçma sapan şeyler inanmayın” diyecekler...Şaklabanlık yapanlar için bir şey söyleyemem elbet...Ancak bu olayları toptan “saçmalık” olarak nitelenenlere aldırmayın siz...Topu topu her birinde ikişer saatten bir ayda 4 saatinizi vereceksiniz...Veya en fazla haftada birbuçuk saat o da hepsi hepsi dört kez...İyi bir yerde yiyeceğiniz bir öğle yemeği fiyatına...Hiçbirşey almazsanız, kendinizi iyi bir yerde yemek yemiş sayın...Ancak inananlar kendilerini mucizevi bir şekilde tanımaya başlayacaklar...Vücutlarının farkına varacak, kendi bilinçaltlarına doğru uzanacaklar...Mucizevi enerjiler ve kendinizle ilgili farkındalıklar kazanabilirsiniz...Ne demişti Kanuni:“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi...Olmaya cihanda devlet, bir nefes sıhhat gibi...”*****KENDİ GERÇEKLERİNİN FARKINA VARMAK...İÇKİ, SİGARA VE KİLOLARDAN KURTULMAK...Sigarayı bırakmak için, çıkartılan sakızlara, ürünlere, haplara baktığımda “yazık” diye geçiriyorum içimden, “Boşu boşuna para veriyorlar bu şeylere insanlar...”Yaşamın dışarda değil, tamamen içimizde olduğu yedi sekiz yıl önce öğrendim ben...Bir süre sonra Quantüum ve benzer felsefelerle yakından ilgilenmeye başladım... Günde iki paket sigara içerdim ben...Yaklaşık 30 yıl sürdü bu alışkanlığım...Kendimi ve içimi keşfettikten sonra, bir gece karar verdim sigarayı bırakmayı...“Yarın sabah içmem ben artık sigara” dedim...Ve ertesi sabah içmemeye başladım...Sevgili dostum Mehmet Barlas’ın benim sigarayı bırakacağımdan hiç umudu yoktu...“Gizli gizli tuvalette içiyordur Reha... Bırakmasına imkan yok” dedi...Oysa ne tuvalette, ne kıyamette hiç içmeye niyetim yoktu sigarayı... Altı yıl geçti aradan...Bir daha çok ısrar edilmesine rağmen bir puro bile tüttürmedim... ***Gayet keyifle içki içerdim ben...Havamız yerindeyse, içki muhabetti yaptığımız sofralar saatler sürerdi...Şarap, viski, yeri geldiğinde rakı hayatımızda bir türlü vardı...Yine kendini yeniden tanıma ve keşfetme sürecinde, kendiliğinden hayatımdan viski rakı gibi ağır alkollü içecekler çıkıverdi...Kala kala sadece yemekte tadından keyif aldığım kırmızı şarap kalmıştı...Geçen yıl “bu bende kilo ve ağırlık yapıyor” dedim, bir gecede onu da nihayete erdirdim...Yine hiçbir yabancı maddenin yardımı olmadan...Bir sabah kalktım, “Şarap yemekle alındığında fazla yağ yapıyor, almayayım dedim ve bıraktım...”***Bunları durup dururken niye anlatıyorum söyleyeyim...“Benim iradem herkesten daha güçlü olduğu için değil, bir günde içkiyi ve sigarayı bırakma nedenim...”Doğu felsefeleriyle, insanın kendini yeniden keşfetmesiyle, içindeki enerjiyi ve mucizeyi ortaya çıkartacak güçlere sahip olmasını öğrenmesiyle oluyor bunlar...Size kendi yaşadıklarımı anlatıyorum ki, “Bu işler palavra” diyenlere kanmayın...Kendi mucizenizin, içinizde olduğunu kavrayın...Hayat dışarda değil, kendi içinizde cereyan ediyor...Kendi içinizi doğru kodlarsanız, dışarısı size büyük mutluluk ve keyif verecek...Mesela sigara içmenin “vücudunuza bilinçli olarak zarar verme duygunuzdan” kaynaklandığını biliyor musunuz?.. “Niye zarar vereyim ki kendi vücuduma” demeyin hemen, bu işlerle ilgili birine danışın...Kilo konusu var tabii...Son günlerde herkes “sen acayip zayıflamışsın” diyor...Oysa sadece 9-10 kilo verdiğim...Diyet mi yapıyorum?..“Hayır!”Sadece hayatın kodlarını değiştirdim...Kodları değiştirebilmek için de kendimi yeniden keşfettim...Hepsi bu...Hadi kolay gelsin...
45 yıldır Beşiktaş’lıyım...Yüzlerce belki binden fazla maçını seyrettim 45 yıl boyunca Beşiktaş’ın...Yusuf‘ları, Sabri‘leri Sanlı‘ları gördüm... Niko‘ları Lütfü‘leri, Zekeriya‘ları...Sinan‘ları Tezcan‘ları, Rıza‘ları...Metin‘leri, Ali‘leri, Feyyaz‘ları...Ferdinand‘ları, Pascal‘ları, Carew‘leri...Neler gördü bu gözler neler?..On lig şampiyonluğunu yaşamış, kim bilir kaç kupanın kaldırılmasında bulunmuşumdur?..***İtiraf etmeliyim ki, Chelsea‘yi, Londra’da yenen Beşiktaş... Manchester United‘ı Manchester’da dize getiren Karakartal...Barça‘yı parçalayan İnönü fatihi...3 sene üstüste şampiyon...Beş sene üstüste fırtına gibi esen Kolej takımı Beşiktaş da dahil...Dün gece Buca maçının ilk yarısında izlediğim ölçüde kaliteli bir Beşiktaş izlemedim ben...Daha iyi Beşiktaş’lar izlemişimdir...Ancak daha kaliteli bir Beşiktaş izlemedim... ***Bu nasıl bir futbolcu kalitesidir...Bu nasıl yıldızlar topluluğu bir takımdır?..Quaresma mı, Guti mi, Simao mu, Almeida mı...Yoksa aralardan süzülen Nobre mi, Hilbert mi, Aurelio mu?..Cenk mi, İsmail mi, İbrahim mi yoksa Ersan mı?..Yok böyle bir takım?..Daha iyisini oynayan olmuştur, ama daha kalitelisi gelmedi...Bobo, Fernandes, Ernst yedekti dün iyi mi?..İlk yarının bitiminde yazıyorum bu satırları... ***Felsefeler insanların mutluluğu üzerine kuramlar yazarlar...Şiirler, şarkılar, öyküler, romanlar insanlara mutluluğu yakalatmaya uğraşırlar...Nazım Hikmet “Bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?..” demişti... Abidin Dino, Nazım Hikmet‘in arzuladığı “mutluluğun resmini” yapabildi mi bilmiyorum...Dün gece ben “mutluluğun resmini” gördüm...İşte dördüncü gol de geldi şimdi...Dün 45 yılda görebileceğim en kaliteli Beşiktaş’ı gördüm...Beşiktaş’la ilgili kişisel tarihimin dönemeç noktasında şu şarkı söylenmekte tribünlerde şimdi:“Gücüne güç katmaya geldik...Formanda ter olmaya geldik...Beşiktaş seninle...”*****ADNAN POLAT’IN HAYATININ EN ZOR GÜNÜ...Onu Galatasaray Futbol Şubesi sorumlusuyken 1992-93 sezonunda tanıdım...Atina’dan yeni gelmiştim, TRT’de Ateş Hattı programını yapıyordum... Beşiktaş’la Galatasaray kafa kafaya gidiyordu ve şampiyonluk büyük olasılıkla averajla belirlenecekti...Adnan Polat çok sükseli bir yöneticiydi Galatasaray’da...***Beşiktaş ve Fenerbahçeliler ondan kıl kapıyordu... O ise cesur, iş bilir, iş bitirir bir futbol şubesi yöneticisi profili çiziyordu...Ligin bitimine üç hafta kala, Galatasaray ve Beşiktaş yöneticilerini Ankara’ya konuk etmek istedim...En sükseli yönetici oydu üstelik futbol şubesi sorumlusuydu... Aradım ve Ankara’ya çağırdım...İki kulübün de şampiyonluk hesapları yaparken, hakemlere, federasyona, rakiplerine, taraftarlara ve rakiplerinin karşılaşacağı takımlara son mesajları verecekleri günlerdi...Programın öneminin farkındaydı ve ben söyler söylemez “Geleceğim...” dedi...“Hangi uçakla gelecekseniz söylerseniz, biletinizi yollayalım...” dedim, “Gerek yok, ben kendi biletimi kendim alırım...” dedi...Adnan Polat’ın programa gelecek olmasına mutlu olmuş, hemen Beşiktaş’tan bir yönetici aramaya koyulmuştum...***Saatler geçiyor, bir türlü Beşiktaş’tan bir yönetici bulunamıyordu...O gün bulunamadı, ertesi gün bulunamadı, daha ertesi gün hala bulunamamıştı...Program ekibinde bulunan eski okul arkadaşım Celal‘e (Kazdağlı) dönüp şöyle dedim.“Bu sene Galatasaray şampiyon olacak... Beşiktaş bu yarışı kaybetti...”Celal Galatasaray’lıydı...“Nereden çıkartıyorsun bunu?..” dedi...“Bak” dedim, “Adnan Polat iki saniye sektirmeden programın önemini kavrayıp işi gücü bırakıp Ankara’ya geliyor... Beşiktaş kulübü daha yönetici gönderip göndermemeye karar veremedi... Bu demektir ki, Galatasaray yönetimi sadece saha içi değil, saha dışı lobicilik, etkileme, kamuoyuna gerekli mesajları verme ve gerekli yerleri psikolojik baskı altına alma konularında hazırlıklı...Beşiktaş saha dışında yok... Göreceksin Galatasay şampiyon olacak...”***Adnan Polat rahmetli Recep Yazıcı‘yla karşı karşıya geldiği Ateş Hattı programında her şeyiyle şampiyonluğa hazır bir yönetici gibiydi...Ne yaptığını ve ne yapacağını bilen...Kendinden emin...Hakemlere, federasyona ve rakip takımlara ince mesajlarını veren...Ve şampiyon olacağını neredesye televizyon programından haykıran bir yöneticiyidi...Oysa Beşiktaş’la Galatasaray aynı puandaydı ve ligin bitimine daha üç hafta vardı...O yıl şampiyonluğu beklediğim ve söylediğim gibi Galatasaray aldı...İş bilen, iş bitiren, paralı ve cevval bir yöneticiydi Adnan Polat...***Üzerinden 18 yıl geçti bu olayın...Aradaki yıllarda, bazen Galatasaray’dan uzaklaştı, Federasyona Başkan olmayı bile düşündü Adnan Polat...O günlerin birinde Bebek’te bir mekanda karşılaştık...Federasyon Başkanlığını düşündüğünü söylediğinde “Sakın” dedim, “Sen Galatasaray’lısın, hem de dibine kadar, iş bilir iş bitirir diye bilinen bir Galatasaray’lısın... Federasyon değil senin yerin, Galatasaray Başkanlığı...” Dikkatli dikkatli bakmıştı yüzüme...O konuşmamın ne etkisi oldu bilmem, ama Adnan Polat bir süre sonra Galatasaray’da ikinci Başkan, sonra da Başkan oldu... ***Bir Beşiktaş’lı olarak her zaman ürktüm Adnan Polat’ın Galatasaray Kulübü başkanlığından...Aklıma hep yıllar öncesinin, iş bilir, iş bitirir Galatasaray yöneticisi Adnan Polat geldi...Bir dost olarak da hep Galatasaray’a Başkan olmasını istedim... Çünkü gönlünde yatan aslanın bu olduğunu biliyordum...Başkan olduğu yıl saat 20.45’i gösterdiğinde Fenerbahçe’lilere, “İşte” dedim, “Geldi o işbilir Galatasaray yöneticisi...”***Hiç tartışmasız Galatasaray’ı, yöneticiliğini, camiasını, futbolcusunu, tribününü en iyi bilen birkaç yöneticiden biridir Polat...Bugün gelinen noktada çok kişi “çok ağır sallamaktalar” Adnan Polat’a...Eleştirilecek çok yönü var...Ancak emin olun, bugün ona ağır sallayanların hiçbirisi geçmişten bu yana Galatasaray futbol takımını ve Galatasaray’ı onun kadar iyi bilmezler... Belki Adnan Sezgin‘i gereksiz yere koruması, belki eski günlerdeki cevvaliyetinin yerine daha yumuşak ve tavizkar bir Adnan Polat koyduğundan bir türlü istediğini yapamadı Başkan olarak...Yarın Galatasaray’ın Sivas maçı var Arena stadında...Yönetiminden 3 kişi daha istifa edelim dedi, o da etmeyeceğini söyleyip “siz edin” dedi...Taraftar ayakta, üyeler olağanüstü kongre için imza toplamakta... Hayatının en zor günü Adnan Polat’ın yarın...Galatasaray için bir şey söylemem...Ancak 18 yıldır tanıdığım dostuma “kişisel başarı dileklerim” çok görülmemelidir...
Perşembe akşamı, gördüm Aşkın Nur Yengi’nin yeni albümü için verdiği röportajı...Bazıları Sezen’den “Aşk şarkıları” yazmış söylemiş Aşkın... “Şarkıları dinleyenler ‘İyi ki bu şarkıları söylüyorsunuz, bize aşkı yaşatıyorsunuz’ dediler” diyor Aşkın...“Ben de onlara cevap verdim” diye ekliyor:“Siz benim şarkılarımdan aşkı yaşayacağınıza gidip kendi hayatınızda yaşasanız daha iyi olacak...”Sonra da bugünü anlatan vecizesini patlatmış:“İnsanlar aşkı unuttu...”Cuma günü küçük bir yazı yazdım Aşkın’ın sözleriyle ilgili...“Aşk unutulmadı... Aşk yaşadığımız çevrede artık bitti...” dedim, “Unutulan şey gün gelir hatırlanır... Ama yok olan şey bir daha geri gelmez... Sadece şarkılarda kalır... Buruk bir nostalji bırakır, vakt-i zamanında onu yaşamış olanlarda...Eylem Doğan benimle haftalardır Pazar Buluşmaları’nı yapıyor... Hafta içinde öyle sorular buluyor ki, tam beni damardan girip, okyanuslara açacak sorular...Kız biliyor tabii damarı...Yıllarca çalıştı Show Haber’de benimle. Bu hafta da soru yerine Can Yücel’in şiirini göndermiş...“Can Yücel’in çok sevdiğim bir şiirini gönderiyorum... Belki bir şeyler söylemek istersiniz...” diyerek...Söz Can Yücel’de şimdi:“Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım.Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış, kendi yolumu çizdiğimde anladım.Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil...Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım...Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış. Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım...Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,Neden hiç ağlamadığını anladım...Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,Gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde anladım...Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş,Çok acıttığında anladım...Fakat, hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım...Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,Yüreğini elime koyduğunda anladım...”Sana ihtiyacım var, gel! ” diyebilmekmiş güçlü olmak,Sana “git” dediğimde anladım...Biri sana “git” dediğinde, “kalmak istiyorum” diyebilmekmiş sevmek,Git dediklerinde gittiğimde anladım..Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım...Özür dilemek değil, “affet beni” diye haykırmak istemekmiş pişman olmak,Gerçekten pişman olduğumda anladım...Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş. Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım...Ölürcesine isteyen beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım...Sevgi emekmiş, emek ise vazgeçmeyecek kadar ama özgür bırakacak kadarsevmekmiş..”İnsanlar unuttu dediğin aşk bu işte sevgili Aşkın...Hani Sezen’den bestelerini aldığın, muhteşem sesinle kasıp kavurduğun şarkılardaki “aşk...” Böyle bir aşkı yaşamıyor nicedir benim çevremde insanlar artık...Can Yücel’in anlattığı aşkta duygu var...“Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım...” diyecek kadar duygunun derinliğinden seslenebilen...O duygu derinliğinden eser kaldı mı artık Aşkın?..Ya da ustanın şu sözünü şimdi gerçekten yaşayabilen kaç kişi kaldı aramızda artık?“Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden...Neden hiç ağlamadığını anladım...”Mutluyum ki, “ustaların yazdığı aşkları” tadabildim bu kısa hayatımda...Aşktan ve acısından tat alabilmeyi de öğrendim bu dikenli gül bahçelerinde...Şiirler, şarkılar, hâlâ birçok şeyler ifade ediyor taşıdıkları manalarda...Fakat heyhat...Artık çevremde yaşanan pek bir aşk göremiyorum Aşkın...Bol miktarda hesap ve kitap...Elbette para ve aşk adını kullanan bir sürü vazgeçilmez vasıta...Sanıyorum Can Yücel’in şiirinden bugün hâlâ yaşayabileceğimiz tek bir mısra kaldı...“Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmışKendi yolumu çizdiğimde anladım...”Yaşayabileceğimiz yadigar bu sözdür ustadan kalan, Bizlere...
Dün Başbakan’ın son alkol yönetmeliğiyle ilgili sözlerini iki kez okudum...Gayet net ifadelerle konuşuyor...Çok açık sözleri...Madde madde gidersek...“Biz muhafazakarız...Kişisel olarak alkol konusuna nasıl baktığımız belli...Kendimize ve ailemize bu konuda öngördüğümüz hayat da belli...Fakat biz muhafazakar demokratız...Kimsenin kişisel tercihine karışmayız...Damdan düşenin halinden anlarız...Biz çok damdan düştük...Kendi yaşam tarzımızı yaşayabilmek için tüzüklerle, kanunlarla savaştık...Kimsenin kişisel yaşam tarzına müdahale etmeyiz...Bunu zulüm olarak görürüz...”***Bu sözlere karşı çıkacak, bir Allah’ın kulu çıkar mı?..Çıkmaz...Ancak Başbakan bu sözlerinin istediği etkiyi bırakmasını istiyorsa, “alkol yönetmeliğine yapılan itirazları bir değerlendirmeli...”Kır düğününde içki içilmesini izne bağlayan, film galalarında alkollü içki ikramını pratikte imkansız kılan, sanat ve kültür merkezlerindeki etkinliklerde içki ikramını bürokratik engellere sokan noktaları bir gözden geçirsin...Başbakan “İtirazlara ve endişe duyulan noktalara baktım...Şu noktalarda haklılar... Değiştirin şu iki üç noktayı...” dediği anda, inandırıcı olur...Samimi bulunur...“Bunlar eski tezgahlar” dediğinizde, hiçbir tezgahın içinde olmayan, gerçekten endişe duyan milyonlarca insanı, endişeleriyle baş başa bırakırsınız...“Şu iki üç noktayı değiştirelim” demeyi denese, tezgahların “Eski çamlar bardak oldu” özdeyişini hatırlattığını görecek... Tezgahları tezgah yapan, üzerine oturduğu korkular ve endişelerdir çünkü...*****TAYYİP ERDOĞAN’IN CUMHURBAŞKANLIĞI İÇİN DÜĞMEYE BASTIĞI YEMEK...Four Seasons Oteli’ndeki yemek muhteşemdi... Lacivert bir İstanbul gecesinde, konuklar tiril tiril giysilerle, Boğaz rüzgarının püfür püfür esen dinginliğinde Türkiye’ye damgasını vuran bir ortaklığın 50. yılını kutluyorlardı...Haziran sonuydu, İstanbul’a yaz gelmişti...Koç grubu Ford Otosan’ın 50. yıldönümünü kutluyordu...Ford Grubu’nun yönetim kurulu başkanı Bill Ford, Mustafa Koç‘un davetlisiydi...Vehbi Koç‘la baba Ford’un tanışmaları, barkovizyon gösterisiyle sahneye veriliyor, Türkiye’de otomobil üretiminin sanki tarihçesi sahneden gösteriliyordu...***Her şey mükemmeldi...Gözüme çarpan tek eksik hükümet düzeyindeki katılımın düşük olmasıydı...İma yoluyla değinir gibi yapmış ve geçiştirmişti Rahmi Koç konuşmasında, hükümet düzeyindeki katılımın düşük olmasını...Başbakan’la iş dünyası arasında “rüzgar ekilip, fırtına biçildiği” günlerdi...Türkiye referanduma gidiyordu ve Başbakan büyük işadamlarına TÜSİAD’a hitaben, köprüleri atarcasına “bitaraf olan bertaraf olur...” diyordu... ***Dün Tayyip Erdoğan‘ın TÜSİAD’da Mustafa Koç’a dönerek “Dünyaya model olacak Türk arabasını üretin... Onu bekliyoruz sizden...” dediğini görünce, altı ay önce Haziran sonundaki o yaz gecesinin görüntüleri gözümün önünden geçti...Haberi araştırınca önüme, Başbakan’ın Pazar gecesi işadamlarıyla Yeniköy’deki Yapı Kredi Korusu’nda yediği yemek çıktı...70-80 kişinin katıldığı o yemekte Başbakan’la iş dünyası arasındaki referandum öncesi atılan köprüler yeniden kurulmuştu...Rahmi Koç aylar öncesinden Başbakan’ı yemeğe davet etmiş ve o gece aynı masada kendisine eşlik etmişti...***Tayyip Erdoğan’ın “Başkalarının yaşam biçimine müdahale etmek zorbalıktır...” yolundaki sözlerini dün TÜSİAD’daki konuşmasında söylemesi bir rastlantı değil...Pazar gecesi yemeğinin arkasından dün orada çok önemli bir işaret veriyor stratejisiyle ilgili Başbakan:“Nasıl ki iş dünyasıyla ilişkilerimiz tam bir güven havasında devam ediyor, toplumun diğer konulardaki hassasiyetlerine de hükümetimiz aynı duyarlılığı gösteriyor...” diyor...Mesaj açık...“Ekonomide iş dünyasıyla nasıl iyi ilişki kuruyorsak, yaşam biçimleri bize uymayanlarla da aynı ilişkiyi kurmak istiyoruz... Biz muhfazakarız... Alkole kişisel bakışımız değişmez... Ama başkalarına karışmayız... Çünkü damdan düştük... Damdan düşenin halini biliriz...”***Başbakan’ın bu sözleri, son Alkol Yönetmeliğiyle başlayan tartışmalarda rahatsızlık duyan kesimleri ne derece ikna eder bilemem...Ancak TÜSİAD’a yönelik Başbakan’ın bu zeytin dalı, “Cumhurbaşkanlığı’na giden yolun düğmesine bastığını” gösteriyor... Son günlerde liberal yazarlarla ağır tartışmalar yaşadı Başbakan...Tam çok önemli bir toplumsal ittifakını kaybettiği konuşuluyordu...İş dünyasıyla yeniden kurmaya başladığı ilişki ve yaptığı konuşma Tayyip Erdoğan’ın son durumdan ve tartışmalardan “rahatsız” olduğunu gösteriyor... Duymaya başladığı bu rahatsızlık, toplumda son dönem rahatsızlık duyan kesimleri rahatlatır mı bilemem...Ancak geniş toplumsal ititfaklarla “Çankaya yolu” döşenmeye başlamıştır Pazar gecesinden itibaren... Yeniköy Korusu’ndaki o yemeği ilerde çok hatırlayacağız...***** “İNSANLAR AŞKI UNUTTU...”Aşkın Nur Yengi, yeni albümündeki parçaları dinleyenler “Senin parçalarında aşkı yaşıyoruz” dediklerinde, “Siz benim parçalarımda değil de kendi hayatınızda aşkı yaşayın” yanıtını vermiş...“İnsanlar aşkı unuttu” diyor, Aşkın Nur Yengi son röportajında... ***Elbette o patroniçesi Sezen Aksu gibi bir yengeç burcu...Aşktan, duygulardan besleniyor...Modern yaşamın gebe olduğu yeni dünyalarda “aşkın unutulduğunu” ilk o fark ediyor...Ben ona pek mutlu olmayacağı bir haber vereyim...Unutmak sözcüğü, bir süre sonra hatırlamayı da içerir...Unutma, zıttı olan hatırlama fiilini de içinde barındırır... Dolayısıyla “Unuttuk” dediğinde, bir süre sonra “hatırlayacağımızı” varsayar...***Oysa ben uzun zamandır çevremde maalesef Aşkın‘ın dediği gibi “unutulan bir aşk” göremiyorum...Aşkın kendisi artık yok ki, “varlığı unutulsun...”Her şey bir hesap ve kitap dünyasında, “aktif pasiflerin yazıldığı bir bilanço defterine” dönüşmüş...Fiilen yaşamakta olduğumuz dünyada aşk falan yok hesaplar var...Aşkın en iyisi ismini aldığı “aşktan” yana şarkılarını yapsın...En yeni şarkıları bile artık “nostaljiktir...”Aşk şu anda yaşadığımız dünyada nostaljik bir duygu oluverdi birden... Hesapların ve çıkarların envanterinin tutulduğu dünyalarda ve zamanlarda aşk yaşamaz...Unutulan bir şey yok...Artık yaşanmayan bir şey “aşk” dediğin sevgili Aşkın...Şarkılarda yaşarsa, geçmişte yaşamış olanlar için en azından nostaljik bir tat bırakır...Hafif buruk olsa da önemli değil...Buruk bir nostalji de güzeldir...