Paris’e her gittiğimde, bu kentin dekorunu, cafe ve restoranlarda masaların üzerinde duran kırmızı şarap kadehlerinin tamamladığını farkederdim...Kırmızı şarabın karaflardan, kadehlere servis edilmediği bir Fransa ve Paris düşünülemezdi...Yıllar önce Paris’te, sabahın köründe semt cafelerinde tezgah üstünde “kırmızı şarap demlenen burnu kızarmış Fransızlar” görürdüm...Tezgahların üzerinde, tereyağ sürülmüş ekmekler olurdu...Cafe müşterileri sabah kahvaltılarını ekspres kahve eşliğinde tereyağlı ekmeklerden bir iki dilim yiyerek geçirirlerdi... Bir kısmı ise, kırmızılaşmış burunlarıyla sabahtan kırmızı şaraba başlardı...***Yıllar geçti ve gün geldi ben sabah cafelerinde şarap demlenen kırmızı burunlu Fransızları görmez oldum...Cafelerde yarım şişeye tekabül eden karaflardan arka arkaya birkaç tane ısmarlayan müşteriler de görünmez oldular...Herkes daha acele yiyordu yemeğini...Pek karaf da gözükmüyordu masalarda...Fransızlar vazgeçemedikleri şarabı kadeh kadeh istiyorlardı...Bir ya da iki kadeh içerek yemeği tamamlıyorlardı...Şarap yine vazgeçilmezdi Fransız yaşam tarzında ne ki, artık şişelerden ve karaflardan ziyade bir ya da iki kadeh şarap ısmarlanıyor, bazı masalar ise şarabı toptan pas geçiyordu...***Şarap, konyak ve şampanyanın anavatanı Fransa’ydı... Tüm cafelerde, restoranlarda, Seine Nehri‘nin yanında, turistlerin mola vermek için soluklandığı self servis kafeteryada bile şarap ve bira servisi vardı...OECD ve Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklanan resmi rakamlarına baktım dün...Fransa’da adım başı her yerde her türlü alkollü içki bulunmasına karşın alkol tüketimi yüzde 35 azalmış...Şarabın ikinci anayurdu İtalya’da alkol tüketimindeki azalma yüzde 50...O İtalya ki, kırmızı Toscana şarapları eşliğindeki zeytinyağlı İtalyan yemeklerini bütün dünyaya “İtalyan gustosu”nun örnekleri olarak sunar...Gerçek şu ki, dünya artık daha sağlıklı bir yaşama geçiyor...Çağdaş Avrupalı artık vücudunun kıymetini yasaklardan daha çok biliyor...Alkol tüketimi yüzde 35 azalan Fransa’da kişi başına 12.6 litre alkol tüketiliyor...***Avrupa’da, en az alkol tüketen ülke ise, açık arayla Türkiye...Kişi başına sadece 1.4 litrelik alkol tüketimi var Türkiye’de...Kendisinden sonra en az tüketen Malta’da kişi başına alkol tüketimi Türkiye’nin neredeyse 4 katı, 5.3 litre...Avrupada kişi başına düşen alkol tüketimi ortalaması ise, Türkiye’den 7.5 kat daha fazla...Üstelik alkol tüketimi Türkiye’de yüzde 22 oranında azalmış OECD verilerine göre...Başından beri şunu söylüyorum...Bu ülkenin “olmayan problemini büyük tehditmiş gibi milletin gözüne sokarsanız”, gereksiz bir tartışmanın fitilini ateşlersiniz...***İnsanlar “olmayan alkol sorununu” dert edinen kişilerin alkolü değil, başka bir yaşam tarzını empoze etmeye çalıştığını düşünür...Oysa trafikte alkol kullanımına tölerans gösterilmemeli...Çocuklarda ve gençlerde sınırlamalara dikkat edilmeli......Ancak Avrupa ortalamasının yedide sekizde biri alkol tüketen bir topluma alkolik muamelesi yapılmamalı...Bu toplum alkolik bir toplum değil, olsa olsa arada bir melankoli kaynaklı, biraz da sohbet, neşe ve keyif babında alkol alan bir azınlığın yaşadığı bir toplum... ***Hani Nükhet Duru‘nun söylediği gibi...“Beni en güzel günümdeSebepsiz bir keder alır Bütün ömrümün, beynimdeAcı bir tortusu kalır***Ne bir dost ne bir sevgiliDünyadan uzak bir deliBeni sarar melankoliBeni sarar melankoli...”Hafif bir melankoli, arada bir de parlatılan iki kadeh içki...Bu yaşam tarzını da “kırmızı noktalı gibi görmek” hakkaniyete uygun değil...***RAKEL’İN GÖZYAŞLARI...Bu ülkenin insanı, en olmadık zamanlarda en duyarlı, en demokratik, en insani en hakkaniyetli tepkileri gösterebilen bir insanlık abidesi...İstanbul’da yayınlanan bir Ermeni gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni bir Ermeni’yi ola ki, “bütün dünya üzerimize gelsin”, Türkiye dünyada tek başına izole hale gelsin diye yaptılar...Belki, azınlık mensubu bir Ermeni gazeteciye suikast düzenleyerek, bütün toplumun kimyasını bozmayı amaçladılar...“Yarınımız ne olacak” dedirtmek istediler...Belki birilerine gözdağı vermek istediler, ürkütmek, susturmayı düşündüler...***Kim bilir belki Avrupa Birliği’ne Türkiye’nin girişini hedeflediler...Soykırım iddialarının koınuşulduğu bir ülkede bir asır sonra “hala Ermeni gazetecilerin katledildiğini” göstererek, bütün dünyaya “Türkiye’den hiçbir şey olmaz” dedirtmeyi amaçladılar... Belki birisi, belki hepsi belki de başka nedenleri vardı öldürmeyi planlayanların...Açık konuşmak gerekirse, böyle bir suikastin sonunda “Bütün dünyayla, aramızın uzun zaman düzelmeyecek şekilde bozulması” beklenirdi...Ancak öyle olmadı...O duyarlı, o demokrat, o insancıl, o haktan ve hukuktan yana insanlar ayağa kalktılar...Bağırdılar, haykırdılar, meydanları doldurdular...Sonunda, o suikastten beklenen olmadı...Bizler o insanların haykırışları sayesinde dünyada yapayalnız ve suçlanan konumda kalmadık...***Türkiye bu suikasti makus kaderine boyun eğmeden dünyanın bütün hışmını üzerine çekmeden atlattı...Ancak kocasını kaybeden Rakel Dink, bu suikastin korkunç yüzünü 4 yıldır her gün yaşamaya devam ediyor...Adalet yerini bulmadıkça, Rakel ve çocukları her gün kan kusmaya devam ediyor...Günah!..***CUMARTESİ GÜNÜ ADNAN POLAT’IN YERİNDE OLMAK İSTEMEZDİM...Herkes geçtiğimiz Cumartesi açılıştaki protestoyu konuşuyor...Oysa Cumartesi saat 19’da Galatasaray-Sivas maçı Arena Stadı‘nda...O günden bugüne neler oldu neler?..Adnan Polat protestoyu başlatanların stat kameralarıyla tespit edileceğini söylyedi...Galatasaray taraftar siteleri bu olaya tepki gösterdi...TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar‘ın sözleri, televizyonlarda, gazetelerde defalarca tekrarlandı...Olayların müsebbibi Erdoğan Bayraktar gösterildi...Adnan Polat’a tepki, Tayyip Erdoğan‘ın sözleri ve CHP ile MHP’nin açıklamaları...***İnan Kıraç‘ın Başbakan Tayyip Erdoğan’a “bir özür mektubu” gönderdiği söyleniyor...Galatasaray’daki muhalefet bu olayları “yönetimin zaafiyeti olarak görüp, istifa istiyor...”Bu olayların göbeğinde oynanacak Galatasaray-Sivas maçı...Başkan’ın “durumun hassasiyetinden ötürü” maça gelmeyeceğini düşünüyorum...Adnan Polat’ın yerinde olmak istemezdim...
Günlerdir Ahmet Altan’ın Başbakan’ı ağır eleştirisiyle başlayan ve Başbakan’ın Altan’ı mahkemeye vermesiyle süren tartışmayı izliyor Türkiye... Başbakan’a yakın kalemler, Ahmet Altan’ın yazısının eleştiri değil “hakaret” unsurları içerdiğini öne sürüp, “Bunlar eleştiri değil...” diyorlar...Liberal yazarlar son olaylardan sonra AKP’ye belirgin bir mesafe koydular...Ahmet İnsel’de, Mehmet Altan’da bu pozisyonlama açıkça görülüyor...***Üsluba değil içeriğe bakalım...Ahmet Altan’la birlikte liberallerin söylediği, “Sekiz yıldır, Kürt açılımı, Alevi yaklaşımı, Ergenekon ve ordu içindeki darbe girişimlerine karşı açık mücadele” gösteren AKP’ye ne olduğu sorusudur...Ahmet Altan “Bu büyük devrimci açılımları cesaretle yapan ‘adam’ seçimlerde MHP’yi baraj altına itebilmek için MHP’nin oylarına göz koydu... Kürt açılımını durdurdu...Askeri harcamaların nereye gittiğini, halktan gizleyecek yasalar çıkardı... Politik söylemlerini özgürlükçü ve sivil platformdan, MHP tabanına şirin gözükecek milliyetçi noktalara kaydırdı... Dizilerden alkol tartışmalarına kadar sanal tartışmalar yaratmaya başladı...” diyor...Altan’a göre, Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na gidecek yolu bu uzlaşmalardan geçiyor...***Üslup bir yana, bugüne kadar AKP’nin politikalarına en güçlü desteği veren liberal kanadın, bugün AKP’yle arasında böylesine bir siyasi tartışmaya girmesi, toplum gözünde çok şeyi sorgulatır...Liberaller iktidarı belirleyecek bir oy oranına sahip değiller... Onların tavrıyla AKP’nin oylarında bir santim artış olmaz...Liberaller toplumda çok fazla da sevilmezler...AKP’nin ya da MHP’nin tabanındaki kitle, liberallerin gitmesiyle üzülmez, tersine “İyi oldu bunlardan kurtulduğumuz” diye sevinebilir...Bu yönleriyle bir kayıp teşkil etmez Başbakan ya da AKP için, bu ittifakın çözülmesi...***Ancak liberaller AKP’nin emniyet sübabıdırlar...“AKP’nin gizli bir gündemi var mı,” sorularını soran çevrelerde “bu ülkenin gidişi hayra değil” diyen kesimlerde ve “Türkiye bir İslam devleti mi olacak yoksa modern bir demokrasi mi” diye en derin merkezlerde en kapsamlı araştırmalar yapan Batı’lı çevrelerde, liberallerin tavrı hayati derecede önemli...Onlar yalaka ya da dönek diye itibarsızlaştırılmaya çalışılsa da, tavırları, duruşları, hayat tarzlarıyla AKP’nin ittifakı duruşları, iktidar partisine büyük bir artı yazıyor...AKP’nin gizli bir gündemi olmadığı liberallerle kurduğu ittifakın gerçeğinde ispatlanıyor...Tayyip Erdoğan liberallerle “heykel ve üslup” meselesinden girdiği tartışmaya bu açıdan bakmalı...Çok yakınındaki kalemlerin “Elbette ki siz haklısınız haşmetmeap” sözlerinden değil... *****ATMA BE BAŞKAN!..Dünyanın en keyifli ülkelerinden biridir Yunanistan...Oraya ilk gittiğimde, “bana çocukluğumda verilen öğretilerle ağır bir çatışma yaşamış, bir türlü orta yolu bulamaz” olmuştum...Bana hep çalışmanın en yüksek değer olduğu öğretilmişti...İşin kötüsü tembellik yaptığım zaman da, “çalışmanın, üretmenin ve yaratmanın insanoğlunun en yüksek değeri” olduğunu düşünmeye koşullanmıştım...***Atina’da Pazartesi öğleden sonraları çalışılmıyordu...Nedenini sorduğumda “Pazartesi sendromu yaşamak istemediklerinden Pazartesi’yi hafif geçtiklerini” öğrendim...Haftanın ilk çalışma günü saat 14.30-15 gibi her yer kapanıyor, Salı sabahına kadar açılmıyordu...“Bu ülke nasıl böyle zengin” diye sorduğumu hatırlıyorum Amerikalı ve İngiliz gazeteci meslektaşlarıma...“Avrupa Birliği’nin şarapçılık için, tarım için, turizm için, adalar için milyarlarca euroluk yardımları geliyor Yunanistan’a...” yanıtını almıştım...***Hayat tam anlamıyla dolce vita bir hayattı Yunanistan’da...Gençtim, hayatta ve mesleğimde başarmak istediğim şeyler vardı...Ben çalışmayı ve yaratmayı düşünürken, onlar dinlenmeyi, güneş altında plajlarda tavla oynamayı, tavernalarda muhabbeti ve keyif çatmayı düşünüyorlardı...İçimdeki fırtınalarla, dışımdaki sefa ve keyif saltanatı arasında bocalayıp duruyordum...Salı günleri çalışırlar, Çarşamba yine öğleden sonra tatil yaparlardı...Cuma ise felaketti...Saat 13 dedin mi bankalar kapanırdı...***Gazeteye sabah geçeceğim haberleri biran önce geçmeye bakar, arkasından koşturarak bankaya yetişmeye çalışırdım...İki üç kez saat 13’te bankaya geldiğimde “kapalı” yanıtını aldım...İçerde çalışanlar vardı...“Bir girsem de para çeksem... Biliyorsun gazeteciyim... Hafta sonu büronun paraya ihtiyacı olur... Yardımcı olun...” derdim, kimseler dinlemezdi...Cebimde kalan parayla, olağanüstü bir olay olmamasına dua ederek kös kös evin yolunu tutardım...Cuma öğlen 1’den, Pazartesi sabaha kadar, para çekeceğiniz hiçbir yer yoktu...***“Peki bu turistler ne yapıyor” derdim...Bana Syntagma (Anayasa) Meydanı’ndaki bir döviz bozdurma ofisini gösterdiler...O da akşam 17’ye kadar açıktı...“Ya buradan çekerler, ya da havaalanına gidip orada bozdururlar, başka bir yerden para bozdurmak mümkün değil...” demişlerdi...Rahatına düşkün, keyfini, eğlencesini hiçbir ahval ve şerait altında bozmayan, mümkün olduğunca az çalışıp, mümkün olduğunca fazla kaytarmayı düşünen bir Akdeniz ülkesiydi Yunanistan...***Aylık periyodik grevler vardı...Zaten grevler esnasında bankalar hepten çalışmaz, çöpler dökülmez, havaalanları işlemez hatta gazeteler çıkmazdı...Çok şaşırmıştım gazetelerin grevden dolayı çıkmamasına...Türkiye’de o yıllarda Bayram günleri de gazetelerin çıkması tartışılıyordu...Dün Yunan Cumhurbaşkanı Karolas Papulyas’ın “Bizi katleden Türklerden korunmak için bu kadar silah almasak IMF ve AB’ye 110 milyar euro borçlanmazdık” dediğini okuyunca bu görüntüler gözümün önünden geçti...***Papulyas’a gayr-ı ihtiyari “Atma be Başkan” dediğimi duydum...Çok da sevdiğim halim selim, yumuşak bir adamdı Papulyas...Ben oradayken o en civcivli günlerde Dışişleri Bakanı’ydı... Her gün f-16’ların karşılıklı “it dalaşı” yaptığı yıllar boyunca, bir kez bile “sert ve karşı tarafı kırıcı” bir açıklama yapmamaya özen göstermişti...Demek politika böyle bir şey...Dolce vita hayatın sonunda 110 milyar euro borç takınca...Ekonomi iflasa sürüklenince...Aklına yine bildik bir numara geliyor eski toprak Yunan politikacı Papulyas’ın:“Türkler’den korunmak için silahlanmasaydık, 110 milyar euro borç takmazdık...”Quantum’da bir kural var...“Başına bir felaket gelmesi, aslında kötü bir şey değildir...Kendi, eksiklerini, zaaflarını sorgulatıp yeni bir hayata başlamanın dış itici gücü olarak görülür...”***Quantum’dan gidersek Yunanistan’ın ekonomik iflası aslında yepyeni bir başlangıcın ilk adımı olacak...Ve fakat 81 yaşındaki Papulyas’ın 40 yıl öncesine tekabül eden tekerlemeleri Quantum’un bu kuralını işletmez...Olsa olsa psikolojide “obsessif” dediğimiz takıntılı ruh haline tekabül eder...Bu kadar atmasyon haliyle hatırlamak istemezdim Papulyas’ı...
O Beşiktaş-Fenerbahçe maçı aklıma geldikçe, hala tüylerim diken diken olur...Şeref tribününün yanıbaşındaki numaralıda oturuyordum...Aziz Yıldırım ve Serdar Bilgili şeref tribününde yan yana oturuyorlardı...Beşiktaş 11 puan ilerde başladığı, ligin ikinci yarısında, arka arkaya yenilgilerle Fenerbahçe’nin gerisine düşmüştü...O maç, kaybedilen şampiyonluğun Fenerbahçe’ye karşı prestij maçıydı...En azından o maçı alıp, bir teselli ikramiyesi bekliyordu İnönü’deki taraftar...***Taraftar kaçırılan şampiyonlukta Başkan’ı ve yönetimine tepkiliydi...Serdar Bilgili, Fenerbahçe Başkanı’nın yanında ev sahipliği yaptığı mabedinde, diken üstünde oturuyordu...3. golü attığında Fenerbahçe, önce numaralı, sonra da diğer tribünlerden, “galiz küfürlerle” Beşiktaş Başkanı istifaya davet ediliyordu...Bir başkan kendi ev sahibi olduğu yerde, misafiri olan ezeli rakibinin Başkanı’nın yanında, galiz küfürlere muhatap oluyor ve yerin dibine geçiyordu...O anı hiç unutmam...***O kadar kötüydü ki o an, ertesi günü Beşiktaş’tan gitti ve bir daha kapıdan içeri girmedi Serdar Bilgili... Çok şey söylendi...Tribünlerin parayla bağırtıldıkları, planlı ve provokasyon amacıyla tezahürat yaptıkları...Doğru olabilirdi, yanlış da...Fakat bir gerçek asla değişmezdi...O günden çok önceleri Serdar Bilgili “tribünlere ve camiaya olan hakimiyetini kaybetmişti...”***Başbakan’a Türk Telekom Arena’nın açılışında yapılan protestoyla ilgili “provokasyon” denebilir...Başbakan’ın “çatışmacı” tavrına, reaksiyon olarak da adlandırılabilir...“Tayyip Erdoğan Fenerbahçe’li... Mesut Yılmaz da Saraçoğlu’nda aynısını yaşamıştı...” diye söylenebilir...“Başbakan’ın, Galatasaray stadı için verdirdiği 600 milyon taraftarca bilinmiyordu...” denilebilir...Adnan Polat’ı düşürmek isteyenlerin, ince bir provokasyon yaptığı öne sürülebilir...***Muhtemelen hepsin bir parça doğru...Ancak parça parça doğruların ötesinde esas gerçek şurada:“Sevgili dostum Adnan Polat artık Galatasaray’da, ne tribünlere ne de camiaya hakim değil...” Yönetim davetiyeleri tek tek hazırlayıp verse de, Adnan Polat statta oluşacak tepkileri yönetebilecek güçte değil...Tayyip Erdoğan, Adnan Polat’a kızmamalı...Adnan Polat, çıkıp orada “Misafirlerimize karşı ayıp etmeyin” deseydi de durum değişmezdi...Tribünler Adnan Polat’ın kendisine tepkili çünkü... ***Galatasaray Başkanı, şu anda açıklamalarıyla camiasına istediğini yaptırabilecek konumda değil...Galatasaray yönetimi maalesef şu anda Galatasaray’ı yönetemiyor...Adnan Polat dostumdur ve fakat acı gerçek budur...ne camianın ne tribünlerin üzerinde bir kredisi var...Ne söylesin ki?..İki ay önce, “İstfa istifa Adnan Polat istifa” diye bağırmıyordu aynı taraftar...Başbakan’ın hatası davetli gittiği yerdeki yönetimin orada etkin ve güçlü olduğunu sanmasıdır...Oysa yönetim bizzat kendi ayakta kalabilmek için, stadın açılışından medet umuyordu...***Fenerbahçe’li Tayyip Erdoğan, Galatasaray yönetiminin konuğu olarak algılandı orada...Protestonun altında, yönetime duyulan tepki, Başbakan’ın Fenerbahçe’li olduğunun bilinmesi ve toplumun değişik kesimleriyle sekiz yıldır “tartışan” kişiliği yatıyor Başbakan’ın...Elbette, Galatasaray’in içinde “Son Perde”yi oynayan, muhlalefetin “final şovu” da eklenmeli nedenlerin arasına...***Ev sahibinin kontrol edemediği eve gitmemesi gerektiğini bilir Tayyip Erdoğan...Son zamanlarda Galatasaray’ın içini iyi etüt etmemiş belli ki...Başkanlar’ın ve yönetimlerin tribünlere hakim olduğu zamanlar vardır...Tribünlerin Başkan’lara ve yönetimlere hakim olduğu zamanlar olduğu gibi...Galatasaray’da şu anda ikincisi var...Buna kimsenin yapabileceği birşey yok...Gitmemeliydi o stada Başbakan...*****SARI KIRMIZI KAŞKOL... Internet sitelerinde gezinirken, dün Tayyip Erdoğan’ın Kopenhag’da Galatasaray kaşkoluyla çektirdiği fotoğrafı gördüm... Ne kadar coşkuluyduk o resmin çekildiği Kopenhag meydanında hepimiz...Herkes sapına kadar Galatasaray’lıydı o sırada...SHOW haber o günlerde bir fenomen...Meydandan yayın yaptığımız yer izdihamdan geçilmiyor...Bizim özel güvenlik “Beton” vardı, enine boyuna Allah vermiş...Millet sevgi selinden onu yıkıp neredeyse bizi linç edecekti...***Ali Kırca yanıma yaklaşmış “Bu Galatasaray seni de getirtti ya buralara kadar Reha Muhtar...” demiş iç geçirmişti...Rahmetli Sakıp Sabancı Fenerbahçe’liliğini unutmuş Galatasaray kaşkolu sallıyordu...Tıpkı resimdeki Tayyip Erdoğan gibi...Galatasaray’a karşı aynen kaşkol giydiği günlerdeki duyguların içinde olmalı Tayyip Erdoğan...Takım taraftarlığının siyaseti olmaz...***Son kongrede Beşiktaş’lı bazı üyeler Bülent Arınç ve Abdülkadir Aksu’ya tepki gösterdiler...Onların o kongrede “gönül koyduğunu” öğrendim, Beşiktaş’a...Oysa spor kulübünün partisi olmaz...Partilerin spor kulübü olamayacağı gibi...Bu ülkede milyonlarca AKP’ye oy atan Galatasaraylı var...Bir o kadar da AKP’li olmayan ona tepki duyan Galatasaraylı... Bu ülkede AKP’li olan milyonlarca Beşiktaşlı, Fenerli var...AKP’li olmayan milyonlarca Fenerli ve Beşiktaşlı olduğu gibi...***Futbol futboldur...Ahmet Necdet Sezer de hasta Beşiktaş’lıydı... Abdullah Gül de hasta Beşiktaş’lıdır...Süleyman Demirel de Beşiktaş’lıydı, Bülent Ecevit de, Bülent Arınç da...Gurur duyarım hepsinin Beşiktaş’lılığıyla...Futbola siyaeti sokmam...Siyasete de futbolu...*****Erdoğan, 17 Mayıs 2000’de Kopenhag’da Galatasaray’ın Arsenal’ı pe-naltılarla 4-2 yenerek UEFA Kupası’nı kazandığı maçı boynunda Galatasaray kaşkolu ile izlemişti. *****GALATASARAYLILAR İNAN KIRAÇ’A DİKKAT ETMELİ...Paris’teydim...İnan Kıraç bizi yemeğe davet ediyordu... O akşam muhteşem bir restoranda, inanılmaz kalitede bir yemek yedik...Birkaç gün sonra, yine Paris’te bir yemek daha yiyecektik...Bu sefer dedim ki o yemeğe mütekabiliyet (karşılıklılık) ritüeline göre ben ev sahipliği yapacağım... Olurdu olmazdı, inadı benden daha fazla görünüyor, mümkün değil kolay kolay kabul etmiyor...Sonunda baktı ki, olmuyor beni bir türlü ikna edemiyor, çok sevdiği Chez Andrea’de yemeyi organize etti, “Oraya gidelim. Sen ev sahipliği yaparsın...” dedi... “Peki” dedim gittik...***Tam bir Parisliydi İnan Kıraç...Çiğ kıymadan üzerine yumurta sarısı konarak yapılan Steak Tartare’ını çok seviyordu gittiğimiz restoranın...“Paris’in en iyi steak tartare’ını burası yapar” diyordu...Normalde bir Türk’ün ağzına koymayacağı çiğ kıyma ve yumurtanın karabiberli karışımından oluşan geleneksel Fransız yemeğini, büyük bir iştahla yiyordu...Galatasaray Lisesi’nden yetişme, her şeyiyle Türk-Fransız sentezi bir beyefendiydi İnan Kıraç...***Galatasaray kulübü ve lisesi hayatının en önemli nirengi noktasıydı...Kızı İpek Galatasaray marşına ufacık yaşında söz yazmıştı...Bir akşam evnide oturuyorduk...Galatasaray’ın maçı vardı...Galatasaray pek iyi gitmiyordu o sene...“Seyretmiyor musunuz” dedim, maçı...“Hayır” dedi, sinirim bozuluyor, “Digitürk almadım eve...”Abartısız Boğaz’ın en güzel yalılarından birinde, dünya çapında bir ev dekorasyonunun ortasında, çok sevdiği takımın maçlarını izleyip sinirlenmemek için decoder almamıştı eve...***Bu derece iyi bir Galatasaraylıydı...Takımı değil, kültürünü ve tarihini yaşatırdı...İnan Kıraç, son seçimlerde Adnan Polat’a destek olmuştu...Şimdi “Pişman mısınız” sorusuna yanıt vermiyor...İnan Kıraç’ı yakından takip etmek de lazım...Tercihi Galatasaray’da çok şeyi değiştirir...
Bir yaz gecesi Ankara’sını hatırlıyorum şimdi...Püfür püfür esen bir geceydi...Aşağı Ayrancı’yla, Çankaya arasında, ağaçlar ve yeşillikler arasında bir restoranda oturuyorduk...1994 yazıydı...Masada, dün gece Demokrat Parti’nin yeni Genel Başkanı seçilen kişi oturuyordu...Aynı masada, şimdi çok uzaklarda olan nur yüzlü bir kadın da vardı...İkisiyle bir televizyon programının çekiminden çıkmıştık...Nur yüzlü kadınla, dün gece Demokrat Parti’nin başkanlığına seçilen kişi, evliliklerde kadının kendi soyadını kullanma hakkını tartışmışlardı...***Ankara’da her hafta TRT’ye program yapıyordum o sıralar...Namık Kemal Zeybek, babamın öğrencisiydi...Zaten hep böyle olurdu...Milliyetçi muhafazakar kesimden bir konuk çağrıldığında, bir yerlerden ya kendileri ya bir tanıdıkları, akrabaları babamın öğrencisi çıkardı...Öyle durumlarda kendiliğinden bir yakınlık olurdu...Hayat bana o zamanlarda da, muhafazakar ve milliyetçi çevrelerle ilişkiyi babamın “ismi” üzerinden kurdururdu...Beni “babamın oğlu” gördüklerinden, başka dünyaların insanı olsam da, kendilerinden uzaklaştırmazlardı... ***O gün Namık Kemal Zeybek, etkisi ve sempatisi çok yüksek bir kadınla tartışacaktı...Karşısına rahmetli Türkan Saylan’ı davet etmiştim...Uzun uzadıya tartıştılar programda...Arkasından, o yaz gecesi Ankara’sında ağaçların arasında püfür püfür esen bir restorana gittik...Bir süre de orada tartışma devam etti...O günlerde oldukça farklı düşünüyorlardı birbirlerinden Namık Kemal Zeybek’le, Türkan Saylan...Karşısındakini kırmamaya özen gösteren “esnek” bir politikacı olduğunu o gece farketmiştim Namık Kemal Zeybek’in...Türkan Saylan’ın “eğilip bükülmez” tavrını, hiç gerginliğe ve kavgaya götürmeden yumuşatıyordu...***O benim babamın öğrencisiydi, önce babamı tanımış sonra oğlunu tanımıştı...Ben de onun kızını Şule’yi yıllar sonra Kanal D’de televizyon programı yaparken tanıdım...Haber bültenleri sunuyordu...Ben de Şule’nin babasını tanıdığım için, onun bana gösterdiği sempatiyi ben de kızına gösterdim...Şule sonra Yiğit Bulut’la evlendi...Dünya güzeli çocukları oldu... Sonra ayrıldılar, ama çocuklarının annesi babası olarak yine ortak kaderi paylaşıyorlar...***Torun Ahmet Yiğit’in dedesi Namık Kemal Zeybek, babası ise Yiğit Bulut... Bazı meslektaşlar Namık Kemal Zeybek’le ilgili “komplo senaryoları”ı yazdığında bunlar aklıma geldi...Ne mutlu bana ki, artık hayatı gerçek kodlarıyla, okuyabiliyorum... Birbirinin en karşıtı görünen siyasi, felsefi ve edebi oluşumların aslında en yakın arkadaşlar, çok yakın akrabalar arasından çıktığının farkındayım...Hayatın kendisi “teoriler arasındaki mesafe kadar” uzak değil... Namık Kemel Zeybek’in Demokrat Parti’nin başına gelmesi, iktidar için de muhalefet için de iyi...Herkes daha bir silkelenir... *****ÇOK UZAKLARDAN GELEN BİR ÇOCUK...“Caddelerde rüzgar, aklımda aşk varGece yarısında eski yağmurlarŞarkı söylüyorlar, sessiz usulcaÖzlediğim şimdi çok uzaklarda...”Fransızca’sını ve Yunanca’sını biliyordu bu şarkının...O kadar severdi ki parçayı, belki de parçaya olan sevgisi, parçanın Türkçe’sini söyleyen kadınla bir aşk yaşattı ona...***O kadını bir gece Atina’daki yıllarında hayatının en önemli dönüm noktalarının geçtiği çok şık ve minik bir piyano bara götürmüştü...Haris Alekskiu’nun şarkılarının çaldığı, canlı müzik yapan pasaj içinde küçücük ama çok kaliteli bir bardı gittikleri...Yunanlı şarkıcı kadın, “Çok Uzaklarda”nın Yunanca’sını söylemeye başladı...Bittiğinde, adam, çok yakın dostu olan piyano barın sahibine, “yanındaki kişinin Türkiye’de bu şarkıyı söyleyen çok ünlü bir şarkıcı olduğunu” aktardı... ***Piyano-barın sahibi hemen piyanistin ve şarkıcının yanına giderek ünlü kadını, dört metrekarelik sahneye davet etti...“Çok Uzaklarda”yı söylediğinde ünlü kadın, erkekle yeni başlayan aşk ilişkilerini daha kimsecikler bilmiyordu...Piyano-bar’ın kulağı iyi müşterileri, şarkıcının önemli birisi olduğunu fark etmişler, bir parça daha söylemesini istemişlerdi...Piyano-barda hiç olmayan şeyler oluyordu o gece...Bir parça daha söyledi ve sonra minik masaya oturdu ünlü kadın...***Atina’daki günlerinin en güzel gecelerinin geçtiği piyano-bar’da adam en sevdiği parçayı kendi dilinden, onu söyleyen kadının sesinden dinliyordu...Üstelik o kadınla beraberdi...“Kimse nasıl olsa buraları bilmez, hiç kimse de böyle bir geceyi fark etmez” diye geçiriyordu aklından...O anda ayakta duran kendi yaşlarındaki bir meslektaşını fark etti...Hürriyet gazetesinin Atina temsilcisi, oradaydı...Yıllar yılı yakın arkadaşı olan meslektaşını masaya davet etti...Durum felaketti...Adam ile ünlü şarkıcı kadından başka masada kimsecikler yoktu ve ülkelerinden uzakta Atina’daydılar...O gün adam meslektaşına kimsenin bilmediği sırrı açıkça anlattı ve ondan tek bir ricada bulundu:“Bu gördüğünü haber yapma ne olursun...”***Yunan başkentinde beraberk çalışmışlardı, meslektaştılar ve arkadaştılar...Öte yandan meslektaşın gördüğü haber, “büyük haberdi ve kolay kolay dost hatırına da olsa yazılmayacak bir haber değildi...”Ama dostluk böyle günler ve zamanlar için vardı ve yazmadı meslektaşı o haberi...Çok sonraları o aşkı kendisi açısından başlatan “Çok Uzaklarda” parçasının çok başka nedenlerle yazıldığını ve çok başka bir öyküsünün olduğunu ortaya çıkartacaktı adam...Ne önemi vardı ki, o öykünün...O onun şarkısıydı, o sevmiş, o yaşamış, parça yazılan nedenin değil, yaşanan nedenin “gerçeği” oluvermişti... Şimdi “Çok Uzaklarda” şarkısı, adam için “Çok uzaklardan gelen” 10 yaşında bir kız çocuğunun şarkısı olarak ömür boyu yaşayacaktı...
Hayatın içinde bir mücadeleyi kaybettiğiniz zaman ne düşünüyorsunuz?.. Şansınıza lanet mi okuyorsunuz?..“Yeterince iyi değildim, eksiklerimi gidereyim mi?..” diyorsunuz...Size karşı hile yapıldığını mı düşünüyorsunuz?..Moraliniz düşüyor, hayat bana karşı zaten hiç cömert değil diyerek, hayata ve kendinize mi öfke duyuyorsunuz?.. İyi Yaşam Koçu ve NLP uzmanı Cengiz Eren, geçen gün benim yazdığım bir köşe yazısından karakter analizi girişimi yapmasaydı ve bana “hayat yolunda kazandıklarımı ve kaybettiklerimi” hatırlatmasaydı, bu Cumartesi sabahında böyle bir kişisel sorgulamaya sokmayacaktım sizi... ***Girdiğiniz mücadelede “kaybettiğinizi sandığınızda aslında kaybetmezsiniz...”Kaybetmek aslında kazanmaktır...Kaybettiğinizi sandığınız anda, kendinizi sorgularsınız...Neden istediğiniz sonucu alamadığınızı kendinize sorarsınız...Egonuz “kaybetti” denilen olayda, tatmin olmamıştır, yara almış gözükür...Tatmin olmayan ego, yara almış görünen benlik, mutlu görünmeyen kişilik kendini yenilemeyi gerektirir...İnsanların ve toplumların yenilenmesi, ancak “kaybettiğini sandığı” durumlardan sonra oluşur...Bu anlamda kaybetmek, yenilenmenin ilk adımıdır...***Yenilenmek ise kişisel gelişimin başlangıç noktası...Kapanmış çakraları bir yenilgi! sonrası açmayı düşünürsünüz...Bilmediğiniz zayıflıklarınızı o zaman farkedersiniz...Yenilme, aslında yenilenmenin temel motivasyonudur...New York Üniversitesi Küresel İlişkiler Merkezi “2020 yılında Türkiye’yi nasıl bir siyasi ve ekonomik gelecek bekliyor” başlığında bir çalışma yapıyor... 250 bin dolar bütçeli araştırmaya, değişik akademik disiplinler ve farklı milletlerden akademisyenler katılıyor...***Çin ve Rusya’nın gelecek 10 yılı üzerine fazla bir görüş ayrılığı yaşamayan akademisyen Türkiye’nin 10 yıl sonrasıyla ilgili tahminlerde üçe ayrılıyorlar...Birinci Senaryo; “10 yıl içinde Türkiye’nin liberal olmayan İslamcı bir ülke haline geleceğini” söylüyor... Bu senaryoya göre Türkiye’de siyasette AKP hakim olacak, sivil özgürlükler ve basın özgürlüğü göz ardı edilecek...“AKP’nin gizli gündemi” su yüzüne çıkacak ve Avrupa Birliği üyelik ihtimali iç politikayı etkilemeyecek...***İkinci Senaryo; Türkiye’de önümüzdeki 10 yıl içinde liberal olmayan bir laiklik anlayışının egemen olacağını söylüyor...Bu senaryoyu savunanlar, önümüzdeki 10 yılda siyasi iradenin “radikal laiklik yanlılarıyla asker ve elitin” hakimiyeti altında olacağını söylüyorlar...Hükümeti CHP-MHP koalisyonu oluşturuyor...AKP siyaset sahnesinden soyutlanıyor ve Türkiye’de aşırı milliyetçi duygular yükselişe geçiyor...Laik senaryoya göre, Avrupa Birliği üyeliği ihtimali iç politikada olumlu bir rol oynamıyor...***Üçüncü ve son Senaryo; Son senaryo Türkiye’yi çoğulcu bir demokrasinin beklediği üzerine kurulu... 3. senaryoya göre, Türk demokrasisi güçleniyor... Partilerarası üst düzey bir rekabet görülüyor...CHP kendini yeniliyor... Sivil toplum aktifleşiyor...Avrupa Birliği üyeliği ihtimali az da olsa olumlu bir dış etken olarak beliriyor...***Dünyanın değişik milletlerden ve ekollerden gelme bilimadamlarının oluşturdukları üç senaryoya baktıktan sonra, kendi kendinize sorun:“Siz hangi senaryonun gerçekleşmesini isterdiniz?..”Liberal olmayan İslamcı bir ülke haline gelecek, sivil özgürlüklerin ve basın özürlüklerinin gözardı edileceği bir Türkiye mi?..Laiklik yanlıları, asker ve sivil elitin hakimiyetinde, güçlü milliyetçi duyguların yükselişe geçtiği bir Türkiye mi?..Yoksa tüm siyasi partilerin aralarındaki rekabetin yükseldiği, CHP’nin kendisini yenilediği, dolayısıyla AKP’nin ve MHP’nin de yenileyeceği, çoğulcu, sivil toplumu aktif, demokrasisi güçlenmiş bir Türkiye mi?.. ***Siz hangi Türkiye’yi isterdiniz?..Hayat kaybettiğinizi sandığınız anda, aslında yenilenmekte olduğunuzu anlatır...Kaybettim dediğiniz an, eksiklerinizi, zaaflarınızı, tıkalı olan çakralarınızı farkettiğiniz andır...Kaybettiğiniz an gerçekte kazanmaya başladığınız sürecin ilk anıdır...Türkiye 2020’ye nasıl girecek?..Yazılan üç senaryo, aslında hangi senaryoyu görmek ve yaşamak istediğimizi ilk farkettiğimiz andır...10 yıl sonra çocuklarım için hangi senaryoyu görmek istediğimi söylememe bile gerek yok...Bu yazıyı yazmak, neyi görmek istediğimizi gösteriyor zaten...Kaybettiğinizi sanmayın...Kaybettiğinizi sandığınız an, aslında kazanmaya başladığınız andır...Hayat işte öyle bir şey... ***İZDİVAÇ PROGRAMLARI VE EVLİLİĞİN KENDİSİ...“Evlilik programları, insan onurunu ayaklar altına alıyor... Kalkmasından yanayım...” Aileden sorumlu bakan Selma Aliye Kavaf, dün önce Genel Yayın Yönetmenleri’ne, sonra da iki televizyoncuya televizyondaki “izdivaç” programlarının kaldırılacağını söyledi...Hiç izlemediğim, hiç sevmediğim, hiç haz almadığım, espiri anlayışına, edilen lafazanlıklara, ortalama altı zeka düzeyindeki diyaloglarına ifrit olduğumdan, anında zapladığım programlar bunlar...***İzdivaç programlarından geçtim, “izdivacın” kendisinin iyice dejenere olduğu, evliliklerin bir aşk ve sevgi birlikteliği değil, bir para ve iş ortaklığı şeklinde algılandığı bir dünyada yaşmaktayız...İzdivaç programları yayınlanmış yayınlanmamış...Ne televizyon yöneticisiyim ki artık “ratinglerimiz uçuyor” diye hayıflanayım... Ne izleyicisiyim ki “keyfimin içine limon sıkılıyor” diye hayıflanayım...***Sadece bir konu var...Bakan Hanımefendi’ye söylemek istediğim... Televizyonlar, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullar değiller ki, tedrisatından hükümet sorumlu olsun...Çoğu ortalama mediokr insanların ayçekirdeği çıtlattığı komedi programlarına dönüştü...İnsanlar bu programlar sonunda evlendiklerinde, gelecekten bir şey bekliyorlar mı bilmiyorum...Ama izlerken eğlendiklerinden eminim...Televizyon bir eğitim aracı olduğu kadar, bir eğlence aracı da Selma Hanım...Ucuz bir komedi de görülebilir...Her şeyin Milli Eğitim tedrisatına uygun olması gerekmiyor ayrıca öyle değil mi?..
“Yasak” kelimesi bu hafta ne kadar sık duyduğumuz bir kelime oldu değil mi? “Osmanlı’yı rezil ediyor” diyerek bir dizinin yasaklanması konusunda yükselen sesler, bir okulda kız ve erkek öğrencilerin birbirine 45 cm’den fazla yaklaşmalarının yasaklandığı haberleri, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun çıkardığı içki yasağı ile ilgili yeni yönetmelik... İşte Reha Muhtar ile bu hafta çok sık duyduğumuz kelimeyi “yasakları” konuştuk.* Bir dizi yapılıyor ki bu bir belgesel değil sadece bir dizi, bir kurgu, bir yorum. Ama tarihsel gerçekler üzerine yapılan bir yorum... Bir bakıyorsunuz ortalık birbirine giriyor. Radyo ve Televizyon Üst Kuruluna 2010 yılının dokuz aylık döneminde 64 bin 664 vatandaş şikayette bulunurken, “Muhteşem Yüzyıl” dizisiyle ilgili 11 Aralık-6 Ocak tarihlerinde 74 bin 911 şikayet geliyor. Bu nasıl bir tepki?Güya demokratik bir tepki... Ağır oturaklı bir sürü düşünce önderi konumunda bir sürü adam çıkmış televizyonlara “Bu insanlar incindi... Bu insanları incitmeye hakkımız yok... Dizi insanları incitti... Bunu dikkate almamız lazım...” diyebiliyor... Bu sözleri sıradan insanların değil, bazı düşünce önderlerinin söyleyebilmesi, utanç verici bir durum. Kardeşim Jean Paul Sartre Fransız ordusu Cezayir’i işgal ederken, ayağa kalkıp Fransa’nın Cezayir’i işgalini kınadı... Kanuni’nin hayatını anlatırken Harem’i göstermek, milleti incitiyor diye karşı çıkacaksak, Sartre’ın o günlerin Fransa’sında lime lime edilip ve doğranması lazımdı. Ayıptır aydın bir insan, entelektüel olduğunu söyleyen, düşünce önderi bir insan, bu kadar ucuz popülizm yapmaz... * Üç kıtaya sahip olmuş bir hükümdarın haremini, içki sofrasını göstermek onun büyük başarılarını yok mu ediyor?Bir liderin hayatını ve insani özelliklerini hatta zaaflarını anlatmak, o lideri “insanlara sevdirir...” Bunu söyleyenler iletişimin temel kuralından bile bihaberler... Bir lider, insan olduğu ölçüde geniş kitleler tarafından sevilir. Süpermen olduğunda değil. Prenses Diana ölürken kocası Charles’ın değil Mısırlı sevgilisi Dodi El Fayed’in arabasındaydı... Yaşamı iniş ve çıkışlarla doluydu, saray için yaşam tarzı bir prensese hiç yakışmıyordu. Zaafları vardı. Oysa o zaaflar insanlara Lady Diana’yı sevdirdi. Yüz binler cenazesine aktı. İnsanlar kendilerinden bir şeyler buldular, Diana’da. İnsanlar süpermenleri putlaştırırlar. Kendilerinden olanı ise severler, çünkü onu insani bulurlar. Kanuni Sultan Süleyman ilk kez gözümüzde insanlaşıyor. Aşkı, sevgisi, kadınlarının onun için mücadelesi bize onda kendimizden bir şeylerin varlığını gösteriyor. Duygulardan ve yaşamdan kopartılan kahramanlıklar, insanlara bir şey ifade etmezler. Kanuni şimdi güzel ve sempatik benim gözümde...* Geçen günkü yazınızda, “Mustafa” filminde Atatürk’ün içki sahnelerine hiç itiraz etmeyenlerin bu dizide Osmanlı’nın ve Kanuni’nin aşağılanmasından, bunun kabul edilemez olduğundan söz etmelerinin acı bir çelişki olduğunu söylemişsiniz. Gerçekten bu ne yaman çelişki?Evet o yazıdan sonra herkes Mustafa ile Muhteşem Yüzyıl dizisini karşılaştırmaya ve gerçekleri yazmaya başladı. Ben Mustafa filminin birkaç yerinde hüngür hüngür ağladım. Yanımda kızım Ayşe Nazlı da ağladı. Maddi hatalara bir şey söyleyemem. Ancak ne olmuş yani Mustafa Kemal, Çankaya’da kendini yalnız hissetmişse... İçkisini içip, uzaklara bakıp kalmışsa. Ayıp mı bunlar? Karizma mı çiziyor bu davranışlar? Hiç mi içkimizi içip, uzaklara bakarak dalıp gitmedik? Kendimizi yalnız ve bazen çaresiz hissetmedik? Mustafa Kemal insan değil miydi? Bu memleketin en önemli şairi, “Ne ölümden korkmak ayıp... Ne de düşünmek ölümü...” diyor. Şimdi Nazım Hikmet’e “Ölümden korktu” diye, ‘korkak’ mı diyeceğiz... * Tartışılmaz başarılar sağlamış, kahramanlıklarıyla isimlerini ölümsüzleştirmiş kişilerin aynı zamanda etten kemikten birer insan olduğunu unutup onları tabulaştırmak büyük bir haksızlık değil mi?Şimdi Muhteşem Yüzyıl dizisi, sadece harem ilişkilerini anlatır da dersin ki, “Kardeşim bu kadar önemli bir adamın, hayatında harem mi vardı sadece?..” Öyle değil, Alexandra’nın hareme gelmesi, Hürrem olması, gözde cariyelerin kısmına atlaması, Valide Sultan tarafından bodrumda parmaklıklar arkasına atılması, Kanuni’nin bunu öğrenince, annesine bozulması ve Hürrem’e sahip çıkması anlatılıyor. Hangimizin hayatında anneyle, kadınımız arasında yaşanmamış olay var. Kanuni bunlardan muaf mıydı? Bu olaylar Hürrem Sultan’ın oluşumunu anlatıyor. Harem’in şehvet gecelerini değil. * Başarılarını takdir etmekten uzaklaşıp, tabulaştırdığımız birçok şeyi tartışmaya başlamamız konusunda bu tür filmler, diziler faydalı olmuyor mu sizce de? Gerçi bu “yasaklanmalı” zihniyetine pek tartışmak denmez ama...Şöyle veya böyle oluyor bir türlü... En azından tarihten biraz kırıntılar öğreniyor bu toplum. Çünkü esasen tarih falan bilmiyoruz biz...“Viyana kapılarına dayandık, üç kıtaya nam saldık...” gibi tekerlemelerden ibaret tarih bilgimiz. Buna tarih denmez. “Böbürlenme ya da şişinme” denir. En azından tarih merakını geliştiriyordur bu dizi.* Muhteşem Yüzyıl dizisini ben kendi adıma son derece lezzetsiz buldum ama kişisel olarak beğenmediğim bir şeyi izlememek gibi bir tercihim var. Niye bu kadar zor hoşlanmasak bile beğenenlere saygı göstermek?Valla açık söyleyeyim... İzlediğim bölümler bir dizi standardında gayet iyiler. Bu belgesel değil... Bu bir sinema filmi de değil... Bu bir televizyon dizisi. Ve bir televizyon dizisi olarak hiç de fena değil... Tek bir sahnenin nasıl çekildiğini, kaç saat aldığını biliyorum ben. Seninle Show Haber’de beraber çalıştık. Tek bir kare görüntüyü bulup da montajlamak için evimize gitmediğimiz oluyordu. Sonra birileri çıkıp, rahat koltuklarından “Pek de beğenmedim...” diyebiliyordu. Bunu söyleyenler, kalksınlar yapsınlar, onların da bir boyunun ölçüsü göreyim.Türkiye’nin gerçek anlamda alkolle bir problemi yok ki!* İşte bir başka yasak tartışması... Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun çıkardığı içki yasağını içeren yeni yönetmelik konusunda ne düşünüyorsunuz?Gereksiz bir tartışma, gereksiz bir düzenleme ve gereksiz bir çatışma diye düşünüyorum. Çocukları ve gençleri korumak için tek başına önlem aldın mı kimse bir şey söyleyemez. Ancak kırdaki düğünde, içki ruhsatı yoksa içki içilmez dersen, millet ne oluyoruz der. Bir festivalde düzenlenen kokteylde içki ikramı yapabilmek için işi yokuşa sürüyorsan, insanların kafasında soru işareti uyandırırsın. Mesela karayollarının üzerindeki tesislerde içki satılmaması dibine kadar doğru bir karar... İtalya’da Fransa’da böyle bir uygulama yapılamaz ancak, Türkiye’de olabilir. Bunu anlarım... Şoförün içki içip, şehirlerarası yola çıkmasını engeller. Fakat kır düğününde içecek adamdan ne izni istiyorsunuz? Festival ya da bir sanat etkinliğinin açılışında ikram edilecek içki kadehini niye tartışıyorsunuz? Türkiye’nin gerçek anlamda bir alkolizm problemi yok. Zorla alkolü insanlara düşündürtmenin de alemi yok.* Evet alkolizm korunulması gereken bir tehlike ama bu yönetmelik kişilerin yaşam tarzlarına yönelik doğrudan bir müdahale değil mi?Ona da “sorulu cevaplı bir açıklama” yayınladı hükümet. Burada çok önemli bir nokta var. Toplumsal hayatta, alkol kullanımını düzenlemede dine referans yapılmaması lazım. “Bizim dinimiz çok hoşgörülü... Dinde dayatma yoktur...” gibi sözler, bu tartışmayı çok tehlikeli yerlere sürüklerler. Dinde dayatma var veya yok. Biz Müslümanlığı tartışmıyoruz burada. Dinimizde dayatma yoksa, ala Müslümanlık bir hoşgörü dinidir. Toplumsal hayatımız dini hükümlerle şekillenmez. Çoğulcu, demokratik, çağdaş, laik Avrupa insan hakları müktesebatına uygun şekillenir. Biz bu kuralları referans almalıyız. Dini vecibeleri uygulamak insanın kişisel tercihi... Topluma öyle bir tercih dayatamazsınız. O zaman dayatmacı olursunuz.* Son bir haftada duyduğumuz “yasak” olaylarından sadece birkaçı bunlar... Hangi görüşten olursa olsun insanların kendi gibi düşünmeyenlere karşı gösterdiği bu tepkiler, bu “yasaklansın” çığlıkları nereye kadar böyle devam edecek? Nereye kadar devam edeceğini bilmiyorum... Bildiğim ben çocuklarımı, kendisinden olmayanı “ötekileştirmeyen” bir yaşam felsefesiyle yetiştireceğim. Kimseyi küçük görmemeli, hor görmemeli onlar. Paranın, şöhretin, iktidarın ve gücün esiri olmasın onlar. Günlük başarının değil, evrensel olarak “değerli olanın” peşinde koşsunlar. Gerçek bir demokrat olsunlar. Gerçek bir demokrat olurlarsa zaten laik olurlar. Yalana ve sanala itibar etmesinler. En önemlisi de sahi olsunlar, gerçek olsunlar. Önyargısız ama ilkeli yaşasınlar. Nemalanmak için değerlerini satmasınlar. Aynı zamanda kişisel kinlerini de “ilke” diye yutturmasınlar. İnsan olsunlar. İnsan gibi yaşasınlar.* Hoşgörü ve empati ile ilgili sözlerinizle bitirelim mi sohbetimizi, biraz umutla...Hoşgörü kelimesini doğru bulmuyorum... Çünkü hoşgörü, snobize bir davranış biçimi. Sanki “Ben daha büyük ve değerli bir adamım da, başkalarını da hoş görüyorum...” Bana başkalarını hoş görebilme hakkını kim veriyor... “Beni başka insanlardan daha değerli” yapan kıstas ne? Yok böyle bir şey... Ben ancak insanların yaşam tarzlarına, hayatlarına, düşüncelerine saygı duyabilirim. Onlardan da bana ve aileme saygı göstermelerini beklerim. Empatiye gelince... Sana bir itirafta bulunayım... 7 yıl televizyonda haberleri birinci yapmamızın nedeni “empati” duygumuzdu. Kendimizi diğer insanların yerine koyabilme yetimizdi. Keşke daha fazlasını da kurabilseydik...Beyaz Türkler yaşam tarzlarının kısıtlandığını ve kısıtlanacağını düşünüyor* Gelelim başka bir “yasak” konusuna... Mersin’de Nevit Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi’nde erkek ve kız öğrencilerin birbirlerine 45 santimden daha yakın olmasının yasaklanması ile ilgili tartışmalar vardı gündemimizde. Sizin de söylediğiniz gibi ne garip bir tartışma değil mi, aileleri bir arada olmalarını isterken okul yönetimi bunu nasıl sakıncalı bulabiliyor?O yazılardan sonra Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu çıktı, kız ve erkek öğrencilerin 45 santimden fazla yaklaşmamaları haberini yalanladı. “Böyle bir olay yok... Haber asparagas...” dedi. Eğer haber doğru değilse çok büyük bir yalan ve provokasyon var demektir ortada. Bu tip asparagas haberleri geçmişte de gördük. Yalan haberlerin üzerine inşa edilen provokasyonları da çok yaşadık. 6-7 Eylül olayları Atatürk’ün Selanik’teki evine Yunanlılar’ın bomba attığını söyleyerek çıkartıldı. Sonra o olayı kimin yaptığı ortaya çıktı...Ancak şöyle de bir durum var. AKP iktidarı, kız erkek öğrencilerin birlikte eğitimi, alkollü hayatın yasakları ve özgürlükleri gibi “çok hassas” konularda çok kesin direktifler vermeleri gerekiyor yetkililere. Burada oluşan yanlış anlamalar ya da yanlış uygulamalar, toplumun en hassas yerini bıçaklıyor. Beyaz Türkler yaşam tarzlarının kısıtlandığını ve kısıtlanacağını düşünüyorlar. Onların “korkularını” daha fazla tetiklememek lazım... İktidarın şu anda onlara uzatacağı el, diğer kesimlere uzattığı elden daha yumuşak ve sevecen olmalı.
Bir televizyon dizisinin tarihten kırpıştırdığı kırıntılar, atalarımızın hayatlarını bizler gibi “insan” gibi yaşadığını gösteriyor...Viyana kapılarına dayanan, üç kıtaya bayrak diken Muhteşem Süleyman da bizim gibi aşık oluyor...O da gülüyor...O da bir kadının cilveleriyle kendinden geçiyor...Onu elde etmek için de iki kadın savaşıyor...Onun annesi Valide Sultan da bu savaşta ilk erkek çocuğu Mustafa’nın annesi Mahidevran Sultan’ı tutuyor...Yeni olan Hürrem’i zindana attırıyor...***Çok değerli bir erkek evlat...Bir anne ve ona çocuk verip aralarında kıyasıya savaşan iki kadın...Ne kadar bize benzeyen bir öykü bu...Annesinin “Hürrem’i zindana attığını” öğrendiğinde, ertesi sabah hergün ziyaret ettiği annesini ziyaret etmeyen Kanuni ne kadar gerçek hayatın içinden bir parça...Ne kadar sevimli...Aşık bir erkek haliyle ne kadar duyarlı... ***Osmanlı’nın bu muhteşem imparatorunun, hayatının insani yönleriyle bilinmesinin ve izlenmesinin, onun “muhteşemliğini ve karizmatikliğini zedeleyeceğini” düşünmek, onun anısını rencide edeceğini varsaymak, hayatı yok saymak demek...Lady Diana‘nın ölümünü hatırlayorum şimdi...Diana, Prens Charles’ın karısıyken, Mısırlı bir işadamının arabasında kaza geçirdi...Kraliyet ailesi, tıpkı bizde “Kanuni dizisinin yasaklanmasını isteyenler gibi”, Diana’yı aforoz ettirmeye çalışıyor, onun cenazesine katılmamayı düşünüyordu...Günlerce Londra dışındaki şatolarında kaldılar, sırf cenazeye katılmamak için...Oysa halk, inişli çıkışlı hayatı olan, kendilerine benzettikleri duygusal Diana’yı sevmişti...***Diana’nın hayatı İngiliz Kraliyet ailesi için aforoz edilecek bir hayat olabilirdi...Ne ki, halk çiçeklerle, sevgi seli haline gelen gözyaşlarıyla Diana’yı uğurlamak istiyordu...Kraliçe Elizabeth‘i, İngiliz Başbakanı Tony Blair neredeyse ültimatom vererek ikna edebildi...Diana kazanmıştı... Halk kendisi gibi olan kadını, çok sevdiği Kraliçe’ye karşı ezdirmemişti...Çünkü Diana onlar gibi etten, kemikten, duygudan ve zaaflardan oluşan bir insandı...***Viyana kapılarına dayanmış...Babasının ve dedesinin yapamadığını yapmış Rodos’u almış...Üç kıtaya Osmanlı’nın bayrağını dikmiş...Bunlar bir “kahramanın” kahramanlıklarından kesitler...Ancak o kahraman, bir süpermen değil...O kahraman bir insan...Bizim gibi etten, kemikten...Duygudan, sevgiden...Onun da aşık olduğu bir kadın var...Onun için de savaşan bir başka kadın var...Onun da bir annesi var...O annenin oğlunun bir ara ortada kaldığı bu gönül savaşında tuttuğu taraf var...Onun da annesine karşı serzenişleri var... ***Kanuni’yi sevdim...Hayatındaki kesitlerden sevdim...Hürrem’e olan aşkıyla sevdim...Hürrem’in cilvelerinden, gerçek bir erkek gibi etkilenmesinden haz aldım...Aşık olduğu Hürrem’i, sarayın hakimi annesine karşı korumasından keyif aldım...İnsan Kanuni’yi, zafer kazandıran Kanuni’den daha büyük bir ilgiyle izledim...***Çünkü kahramanların kahramanlıkları zaten tarih kitaplarında yazıyor...Oysa kahramanların “insanlıkları, hayatları, cesaretleri, zaafları, iradeleri” bizden olan tarafları daha bir ilginç, daha bir yakın...Ben iddia edilenin aksine Mustafa filmini de ağır duygusal türbülansların içinden geçerek seyrettim...O filmi izledikten sonra hiç de bazılarında olduğu gibi, Atatürk gözümde küçülmedi...Tersine büyüdü...Yalnızlıkları ve insanlıkları, beni ondan uzaklaştırmadı...Beni ona yakınlaştırdı...***Dün interneti karıştırırken, şair Mustafa Çimen tercümesinden Kanuni’nin büyük aşkı Hürrem’e yazdığı Gazel’i okudum...***KANUNİ’NİN HÜRREM’E YAZDIĞI GAZELBenim birlikte olduğum, sevgilim, parıldayan ayım,Can dostum, en yakınım, güzellerin şahı sultanım.Hayatımın, yaşamımın sebebi Cennetim, Kevser şarabım,Baharım, sevincim,günlerimin anlamı, gönlüme nakşolmuş resim gibi sevgilim, benim gülen gülüm,Sevinç kaynağım, içkimdekilezzet, eğlenceli meclisim,nurlu parlak ışığım, meş’alem.Turuncum, narım, narencim, benim gecelerimin, visal odamın aydınlığı,Nebatım, şekerim, hazinem, cihanda hiç örselenmemiş, el değmemiş sevgilim.Gönlümdeki Mısır’ın Sultanı, Hazret-i Yusuf’um, varlığımın anlamı,İstanbul’um, Karaman’ım,Bütün Anadolu ve Rum ülkesindeki diyara bedel sevgilim.Değerli lal madeninin çıktığı yer olan Bedahşan’ım ve Kıpçağım, Bağdad’ım, Horasan’ım.Güzel saçlım, yay kaşlım, gözleri ışıl ışıl fitneler koparan sevgilim, hastayım!Eğer ölürsem benim vebalim senin boynunadır, çünkü bana eza ederek kanıma sen girdin, bana imdad et, ey Müslüman olmayan güzel sevgilim.Kapında, devamlı olarak seni medhederim, seni överim, sanki hep seni öğmek için görevlendirilmiş gibiyim.Yüreğim gam ile, gözlerim yaşlarla dolu, ben Muhibbi’yim, sevgi adamıyım, Bana bir şeyler oldu, sarhoş gibiyim. Bir hoş hale geldim.
Muhteşem Yüzyıl dizisine “Toplumun milli ve manevi değerlerine aykırı yayın” gerekçesiyle “uyarı” cezası verildi...Bir daha “milli ve manevi değerlere aykırı” oldu diye uyarı alırsa 1 ile 12 kez durdurulacak dizi...Gel de şimdi senarist Meral Okay‘ın yerinde ol da dizinin bundan sonraki senaryosunu “yaratıcılığını ve yazarlığını kullanarak” yaz yazabiliyorsan...***RTÜK’ün ilk başkanlarından biri babamın üniversiteden oda arkadaşıydı...Sonraki başkanlarından birisi ise benim okul arkadaşım, şu anda haftanın en az iki gününü bebarer geçirdiğim Fatih Karaca...Arada nice başkan ve yönetici yakın dostum, tanıdığımdı...Hiç farketmezdi arkadaşlık, tanışıklık...Toplumda önce bir infial!!! oluşturulur, sonra kamuoyunun rencide olduğu fikriyle RTÜK baskı altına alınır, arkasından da “iblislere” cezalar yağdırılırdı...O günlerde “milyonlarca doların bir elden bir ele geçtiği belden aşağı ticari rekabetler” vardı...Televizyon kanallarından bazıları adamları üzerinden, RTÜK’ü habire şikayet yağmuruna tutardı... Şikayetler geldikten sonra gerisi kolaydı...“Toplumda oluşan hassasiyetler ve incinme! duygusu” kapatmalar ve uyarılar için yeterliydi...***Hiçbir zaman demokratik olmadı televizyon yayıncılığı Türkiye’de...Kimin önyargılarına, tabularına aykırı birşey yapılıyorsa basardı kalayı “yasaklansın” diye...Hangi hükümet geldiyse bundan yararlandı...Devlet zaten alabildiğine faydalanıyordu...Hangi güçlü medya organı varsa rakiplerine karşı bu silahı sınırsızca kullandı...Televizyonu olan gazetelerde ne kadar özgürlükçü! görünen yazar çizer takımı varsa sansür için bağırdı...Herkes kendi çıkarına, kendi önyargısına, kendi tabusuna, kendi kafasına göre “sansür” çağırdı bu ülkede...***Şimdi yapılanın o günden hiç farkı yok...Ne demek oluyor şimdi milli ve manevi değerlere aykırı yayın?..Kim belirleyecek milli ve manevi değerleri?..Bu mühendislik mi ki bilecek senarist RTÜK’teki adamın kafasının içinden geçen milli ve manevi değerleri?..Senarist ne yapmalı milli ve manevi değerlere uygun olabilmek için?..Bir yaratıcının “elini tutmanın, özgürlüğünü kısıtlamanın ne büyük bir günah olduğunu bilir misiniz?..”“Aman dizi kaldırılacak” diye senaryo yazmanın ne kadar zor olacağını bilir misiniz?..***Meral Okay’a benden ne milli manevi değerler ne de rating için başarısı şaşmaz bir öneri... Malkoçoğulları’ndan, Yahyapaşazade Malkoçoğlu Bali Bey‘in Belgrad’ı almasını acilen senaryoya eklesin Meral Okay... Yahyapaşazade Malkoçoğlu Bali Bey, Malkoçoğulları’ndan olup Belgrad’ın alınmasında imzası olan komutanlardandır...Ünlü Mohaç seferindeki üstün başarıları bilinir Malkoçoğlu Bali Bey’in...***Bu bölümleri Malkoçoğlu Bali Bey namına Cüneyt Arkın oynamalı, beyaz bir atın üzerinde, dıgıdık dıgıdık dıgıdık giderek...Muhteşem Yüzyıl dizisi, hem Kanuni hem Malkoçoğlu’yla birlikte harmanlanır, ratingi düşmez, toplumun derin hassasiyetlerini de incitmez!..Milli ve manevi değerlere uygun bir muhteviyata kavuşur...Hatta bence, Malkoçoğlu Cüneyt Arkın arada bir ufka bakmalı ve geçmiş Türk kahramanları hatırlamalı...Flashback’lerle bu sahnelerde Kartal Tibet ve unutulmaz kurdu Tarkan‘ı oynamalı... Viyana seferini çekmeye gerek yok...Çünkü Viyana’yı alamadan dönüş milli ve manevi duygularımızı rencide edebilir...***Ne gerek var şimdi durup dururken 500 yıl sonra kendimizi toptan rencide etmeye?..Hürrem’i bir kere dizide hemen öldürmeye bakın...Hürrem’den sonraki sekiz senesini uzun çekersiniz Kanuni’nin...***Harem mi?..O ne ola ki?..Harem Topkapı Sarayı’nda değildi ki!!, İstanbul Üniversitesi’nin olduğu yerdeydi o zamanlar...Olmayan bir yeri orada varmış gibi çekmek tarihi tahrif etmek demek...Tüh tüh tüh... Allah vermesin, tarihe tahrifat, milli manevi değerlere karşı olmaktan da beter...Vebali altında ezilir insan Alimallah!!!Şimdi marş marş...Beyaz bir at, boz bir kurt...Bir Halit, bir Cüneyt bir de Kartal Tibet...Çeksin şimdi Meral...Milli ve manevi değerlere uygun bir “devr-i saadet...”*****ALKOL MESELESİNE DİNİ REFERANS...Önceki gece televizyonların haber kanallarındaki tartışmaları izlerken, gözüm çarptı ona...Bekir (Hazar) Ateş Hattı programına konuk olarakçağırdığı bir Hoca’dan bahsetmişti...“Babanızın da yakın arkadaşı” demişti Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı Hoca için...Kuran tefsirini iyi bilen çağdaş bir ilahiyatçıydı Bayraktar Hoca...Çok güzel bir program geçirdiğimizi hatırlıyorum...***Önceki gece onu NTV’de son içki yönetmeliği hakkında konuşmasını izlerken, içimden “çok zorluyorsun Hoca” demek geldi... “Alkol meselesine muhafazakar açıdan bakan”lar, dinde zorlama olmadığını söylüyorlar...“Alınan kararlar içilmesin diye önlemdir... Yoksa yasak getirilmiyor... İsteyen içebilir... Burada zorlama yok...” diyorlar...Bayraktar Hoca da mealen bunları söyledi...***Mesele dinde alkol konusunda zorlama olup olmaması değil ki...Dinde zorlama olmaması güzel bir şey...Ancak mesele, toplumsal yaşamın “dini referans alarak” belirlenmemesi...Herkes dini referanslarla yaşamak zorunda değil...İnsanlar dini referansların yol göstericiliğinde bir hayat tarzına göre, şekillenmek zorunda da değil...Gençleri ve çocukları alkole özendirmeyeceğiz...Bu sağlıkla ve sağlıklı toplumla ilgili bir kural...Dini referans değil...***Trafikte alkollü araç kullanmayacağız...Alkollü yapılan kazalar sonucu insanlarımız hayatlarını kaybetmesinler...Bu da dini bir referans değil, sağlıklı ve düzgün toplumsal yaşamın kuralı...Sürekli sarhoşluğu ve alkolizmi de teşvik etmeyeceğiz...Alkolizme saplanan toplumlar sağlıklı beyinler ve değerler üretemezler... Bu da demokrasiye, çoğulcu yaşam tarzına ve laikliğe aykırı değil...Demokrasiye ve çoğulculuğa aykırı olan dinin toplumun bütün hayatı üzerinde referans alınıyor gözükmesi...Bayraktar Hoca’nın “Dinde zorlama yoktur” diye ısrarının bir anlamı yok...Dinde zorlamanın olmaması Müslüman’lığın bir hoşgörü dini olduğunu gösterir...Ancak toplumsal hayatta “hoşgörülü bir dinin” referans alınması, demokratik çoğulculuğu ve özgürlük duygusunu zedeler...***Dün hükümet çıkan tartışmaların önünü kesmek için “Alkol yönetmeliğindeki soruları ve cevapları” yayınladı... Birçok kuşkulu noktaya yanıt vermeye çalıştı...Oysa bu konuların dünyada ve Türkiye’de “yaşam tarzlarıyla ilgili çok hassas” konular olduğunu bilmesi gerekmiyor mu bu yönetmeliği hazırlayanlar?..Nurtopu gibi bir tartışmamız oldu sonuçta...Dünya basınının projektörleri üzerimize çevrildi...Arupa Birliği komisyonları, son yönetmeliği bir taraflarına not etti...Her önyargıdan ve referanstan uzakta, özgür ve demokrat olabilmek bu kadar zor mu acaba?..