Yasaklarla toplumun korkularını daha fazla tetiklemeyelim

Reha Muhtar ile Buluşmaları; Defne Doğan

Haberin Devamı

“Yasak” kelimesi bu hafta ne kadar sık duyduğumuz bir kelime oldu değil mi? “Osmanlı’yı rezil ediyor” diyerek bir dizinin yasaklanması konusunda yükselen sesler, bir okulda kız ve erkek öğrencilerin birbirine 45 cm’den fazla yaklaşmalarının yasaklandığı haberleri, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun çıkardığı içki yasağı ile ilgili yeni yönetmelik... İşte Reha Muhtar ile bu hafta çok sık
duyduğumuz kelimeyi “yasakları” konuştuk.

* Bir dizi yapılıyor ki bu bir belgesel değil sadece bir dizi, bir kurgu, bir yorum. Ama tarihsel gerçekler üzerine yapılan bir yorum... Bir bakıyorsunuz ortalık birbirine giriyor. Radyo ve Televizyon Üst Kuruluna 2010 yılının dokuz aylık döneminde 64 bin 664 vatandaş şikayette bulunurken, “Muhteşem Yüzyıl” dizisiyle ilgili 11 Aralık-6 Ocak tarihlerinde 74 bin 911 şikayet geliyor. Bu nasıl bir tepki?
Güya demokratik bir tepki... Ağır oturaklı bir sürü düşünce önderi konumunda bir sürü adam çıkmış televizyonlara “Bu insanlar incindi... Bu insanları incitmeye hakkımız yok... Dizi insanları incitti... Bunu dikkate almamız lazım...” diyebiliyor... Bu sözleri sıradan insanların değil, bazı düşünce önderlerinin söyleyebilmesi, utanç verici bir durum. Kardeşim Jean Paul Sartre Fransız ordusu Cezayir’i işgal ederken, ayağa kalkıp Fransa’nın Cezayir’i işgalini kınadı... Kanuni’nin hayatını anlatırken Harem’i göstermek, milleti incitiyor diye karşı çıkacaksak, Sartre’ın o günlerin Fransa’sında lime lime edilip ve doğranması lazımdı. Ayıptır aydın bir insan, entelektüel olduğunu söyleyen, düşünce önderi bir insan, bu kadar ucuz popülizm yapmaz...

* Üç kıtaya sahip olmuş bir hükümdarın haremini, içki sofrasını göstermek onun büyük başarılarını yok mu ediyor?

Bir liderin hayatını ve insani özelliklerini hatta zaaflarını anlatmak, o lideri “insanlara sevdirir...” Bunu söyleyenler iletişimin temel kuralından bile bihaberler... Bir lider, insan olduğu ölçüde geniş kitleler tarafından sevilir. Süpermen olduğunda değil. Prenses Diana ölürken kocası Charles’ın değil Mısırlı sevgilisi Dodi El Fayed’in arabasındaydı... Yaşamı iniş ve çıkışlarla doluydu, saray için yaşam tarzı bir prensese hiç yakışmıyordu. Zaafları vardı. Oysa o zaaflar insanlara Lady Diana’yı sevdirdi. Yüz binler cenazesine aktı. İnsanlar kendilerinden bir şeyler buldular, Diana’da. İnsanlar süpermenleri putlaştırırlar. Kendilerinden olanı ise severler, çünkü onu insani bulurlar. Kanuni Sultan Süleyman ilk kez gözümüzde insanlaşıyor. Aşkı, sevgisi, kadınlarının onun için mücadelesi bize onda kendimizden bir şeylerin varlığını gösteriyor. Duygulardan ve yaşamdan kopartılan kahramanlıklar, insanlara bir şey ifade etmezler. Kanuni şimdi güzel ve sempatik benim gözümde...

* Geçen günkü yazınızda, “Mustafa” filminde Atatürk’ün içki sahnelerine hiç itiraz etmeyenlerin bu dizide Osmanlı’nın ve Kanuni’nin aşağılanmasından, bunun kabul edilemez olduğundan söz etmelerinin acı bir çelişki olduğunu söylemişsiniz. Gerçekten bu ne yaman çelişki?

Evet o yazıdan sonra herkes Mustafa ile Muhteşem Yüzyıl dizisini karşılaştırmaya ve gerçekleri yazmaya başladı. Ben Mustafa filminin birkaç yerinde hüngür hüngür ağladım. Yanımda kızım Ayşe Nazlı da ağladı. Maddi hatalara bir şey söyleyemem. Ancak ne olmuş yani Mustafa Kemal, Çankaya’da kendini yalnız hissetmişse... İçkisini içip, uzaklara bakıp kalmışsa. Ayıp mı bunlar? Karizma mı çiziyor bu davranışlar? Hiç mi içkimizi içip, uzaklara bakarak dalıp gitmedik? Kendimizi yalnız ve bazen çaresiz hissetmedik? Mustafa Kemal insan değil miydi? Bu memleketin en önemli şairi, “Ne ölümden korkmak ayıp... Ne de düşünmek ölümü...” diyor. Şimdi Nazım Hikmet’e “Ölümden korktu” diye, ‘korkak’ mı diyeceğiz...

* Tartışılmaz başarılar sağlamış, kahramanlıklarıyla isimlerini ölümsüzleştirmiş kişilerin aynı zamanda etten kemikten birer insan olduğunu unutup onları tabulaştırmak büyük bir haksızlık değil mi?

Şimdi Muhteşem Yüzyıl dizisi, sadece harem ilişkilerini anlatır da dersin ki, “Kardeşim bu kadar önemli bir adamın, hayatında harem mi vardı sadece?..” Öyle değil, Alexandra’nın hareme gelmesi, Hürrem olması, gözde cariyelerin kısmına atlaması, Valide Sultan tarafından bodrumda parmaklıklar arkasına atılması, Kanuni’nin bunu öğrenince, annesine bozulması ve Hürrem’e sahip çıkması anlatılıyor. Hangimizin hayatında anneyle, kadınımız arasında yaşanmamış olay var. Kanuni bunlardan muaf mıydı? Bu olaylar Hürrem Sultan’ın oluşumunu anlatıyor. Harem’in şehvet gecelerini değil.

* Başarılarını takdir etmekten uzaklaşıp, tabulaştırdığımız birçok şeyi tartışmaya başlamamız konusunda bu tür filmler, diziler faydalı olmuyor mu sizce de? Gerçi bu “yasaklanmalı” zihniyetine pek tartışmak denmez ama...

Şöyle veya böyle oluyor bir türlü... En azından tarihten biraz kırıntılar öğreniyor bu toplum. Çünkü esasen tarih falan bilmiyoruz biz...“Viyana kapılarına dayandık, üç kıtaya nam saldık...” gibi tekerlemelerden ibaret tarih bilgimiz. Buna tarih denmez. “Böbürlenme ya da şişinme” denir. En azından tarih merakını geliştiriyordur bu dizi.

* Muhteşem Yüzyıl dizisini ben kendi adıma son derece lezzetsiz buldum ama kişisel olarak beğenmediğim bir şeyi izlememek gibi bir tercihim var. Niye bu kadar zor hoşlanmasak bile beğenenlere saygı göstermek?

Valla açık söyleyeyim... İzlediğim bölümler bir dizi standardında gayet iyiler. Bu belgesel değil... Bu bir sinema filmi de değil... Bu bir televizyon dizisi. Ve bir televizyon dizisi olarak hiç de fena değil... Tek bir sahnenin nasıl çekildiğini, kaç saat aldığını biliyorum ben. Seninle Show Haber’de beraber çalıştık. Tek bir kare görüntüyü bulup da montajlamak için evimize gitmediğimiz oluyordu. Sonra birileri çıkıp, rahat koltuklarından “Pek de beğenmedim...” diyebiliyordu. Bunu söyleyenler, kalksınlar yapsınlar, onların da bir boyunun ölçüsü göreyim.

Türkiye’nin gerçek anlamda alkolle bir problemi yok ki!

* İşte bir başka yasak tartışması... Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun çıkardığı içki yasağını içeren yeni yönetmelik konusunda ne düşünüyorsunuz?

Gereksiz bir tartışma, gereksiz bir düzenleme ve gereksiz bir çatışma diye düşünüyorum. Çocukları ve gençleri korumak için tek başına önlem aldın mı kimse bir şey söyleyemez. Ancak kırdaki düğünde, içki ruhsatı yoksa içki içilmez dersen, millet ne oluyoruz der. Bir festivalde düzenlenen kokteylde içki ikramı yapabilmek için işi yokuşa sürüyorsan, insanların kafasında soru işareti uyandırırsın.
Mesela karayollarının üzerindeki tesislerde içki satılmaması dibine kadar doğru bir karar... İtalya’da Fransa’da böyle bir uygulama yapılamaz ancak, Türkiye’de olabilir. Bunu anlarım... Şoförün içki içip, şehirlerarası yola çıkmasını engeller.
Fakat kır düğününde içecek adamdan ne izni istiyorsunuz? Festival ya da bir sanat etkinliğinin açılışında ikram edilecek içki kadehini niye tartışıyorsunuz? Türkiye’nin gerçek anlamda bir alkolizm problemi yok. Zorla alkolü insanlara düşündürtmenin de alemi yok.

* Evet alkolizm korunulması gereken bir tehlike ama bu yönetmelik kişilerin yaşam tarzlarına yönelik doğrudan bir müdahale değil mi?

Ona da “sorulu cevaplı bir açıklama” yayınladı hükümet. Burada çok önemli bir nokta var. Toplumsal hayatta, alkol kullanımını düzenlemede dine referans yapılmaması lazım. “Bizim dinimiz çok hoşgörülü...
Dinde dayatma yoktur...” gibi sözler, bu tartışmayı çok tehlikeli yerlere sürüklerler. Dinde dayatma var veya yok. Biz Müslümanlığı tartışmıyoruz burada.
Dinimizde dayatma yoksa, ala Müslümanlık bir hoşgörü dinidir. Toplumsal hayatımız dini hükümlerle şekillenmez. Çoğulcu, demokratik, çağdaş, laik Avrupa insan hakları müktesebatına uygun şekillenir. Biz bu kuralları referans almalıyız. Dini vecibeleri uygulamak insanın kişisel tercihi... Topluma öyle bir tercih dayatamazsınız. O zaman dayatmacı olursunuz.

* Son bir haftada duyduğumuz “yasak” olaylarından sadece birkaçı bunlar... Hangi görüşten olursa olsun insanların kendi gibi düşünmeyenlere karşı gösterdiği bu tepkiler, bu “yasaklansın” çığlıkları nereye kadar böyle devam edecek?

Nereye kadar devam edeceğini bilmiyorum... Bildiğim ben çocuklarımı, kendisinden olmayanı “ötekileştirmeyen” bir yaşam felsefesiyle yetiştireceğim. Kimseyi küçük görmemeli, hor görmemeli onlar. Paranın, şöhretin, iktidarın ve gücün esiri olmasın onlar.
Günlük başarının değil, evrensel olarak “değerli olanın” peşinde koşsunlar. Gerçek bir demokrat olsunlar. Gerçek bir demokrat olurlarsa zaten laik olurlar. Yalana ve sanala itibar etmesinler. En önemlisi de sahi olsunlar, gerçek olsunlar.
Önyargısız ama ilkeli yaşasınlar. Nemalanmak için değerlerini satmasınlar. Aynı zamanda kişisel kinlerini de “ilke” diye yutturmasınlar. İnsan olsunlar. İnsan gibi yaşasınlar.

* Hoşgörü ve empati ile ilgili sözlerinizle bitirelim mi sohbetimizi, biraz umutla...

Hoşgörü kelimesini doğru bulmuyorum... Çünkü hoşgörü, snobize bir davranış biçimi. Sanki “Ben daha büyük ve değerli bir adamım da, başkalarını da hoş görüyorum...” Bana başkalarını hoş görebilme hakkını kim veriyor... “Beni başka insanlardan daha değerli” yapan kıstas ne? Yok böyle bir şey... Ben ancak insanların yaşam tarzlarına, hayatlarına, düşüncelerine saygı duyabilirim. Onlardan da bana ve aileme saygı göstermelerini beklerim.
Empatiye gelince... Sana bir itirafta bulunayım... 7 yıl televizyonda haberleri birinci yapmamızın nedeni “empati” duygumuzdu. Kendimizi diğer insanların yerine koyabilme yetimizdi. Keşke daha fazlasını da kurabilseydik...

Beyaz Türkler yaşam tarzlarının kısıtlandığını ve kısıtlanacağını düşünüyor

* Gelelim başka bir “yasak” konusuna... Mersin’de Nevit Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi’nde erkek ve kız öğrencilerin birbirlerine 45 santimden daha yakın olmasının yasaklanması ile ilgili tartışmalar vardı gündemimizde. Sizin de söylediğiniz gibi ne garip bir tartışma değil mi, aileleri bir arada olmalarını isterken okul yönetimi bunu nasıl sakıncalı bulabiliyor?

O yazılardan sonra Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu çıktı, kız ve erkek öğrencilerin 45 santimden fazla yaklaşmamaları haberini yalanladı. “Böyle bir olay yok... Haber asparagas...” dedi. Eğer haber doğru değilse çok büyük bir yalan ve provokasyon var demektir ortada. Bu tip asparagas haberleri geçmişte de gördük. Yalan haberlerin üzerine inşa edilen provokasyonları da çok yaşadık. 6-7 Eylül olayları Atatürk’ün Selanik’teki evine Yunanlılar’ın bomba attığını söyleyerek çıkartıldı. Sonra o olayı kimin yaptığı ortaya çıktı...

Ancak şöyle de bir durum var. AKP iktidarı, kız erkek öğrencilerin birlikte eğitimi, alkollü hayatın yasakları ve özgürlükleri gibi “çok hassas” konularda çok kesin direktifler vermeleri gerekiyor yetkililere. Burada oluşan yanlış anlamalar ya da yanlış uygulamalar, toplumun en hassas yerini bıçaklıyor. Beyaz Türkler yaşam tarzlarının kısıtlandığını ve kısıtlanacağını düşünüyorlar. Onların “korkularını” daha fazla tetiklememek lazım... İktidarın şu anda onlara uzatacağı el, diğer kesimlere uzattığı elden daha yumuşak ve sevecen olmalı.

DİĞER YENİ YAZILAR