Josep Guardiola 39 yaşında genç ve mesleğinin zirvesinde bir adam... Dünyanın şu anda en iyi takımı olan Barcelona‘yı çalıştırıyor...Çalıştırdığı takımı son 3 yıl içinde bir defa Şampiyonlar Ligi Şampiyonu yaptı...Barcelona onun zamanında iki defa İspanya Şampiyonluğu, birer kez İspanya Süper Kupası ile Kral Kupalarını, bir kez de UEFA Süper Kupası’nı kazandı... Daha 39 yaşında ve hayatında bir daha hiçbir zaman göremeyeceği teklifi önceki gün aldı...Bir Rus kulübü olan CSKA Moskova, Guardiola’ya tam tamına yılda 22 milyon euro (yaklaşık 45 milyon lira) para teklif ediyordu... ***Guardiola ise dünyanın en iyi takımını çalıştırıyor ama, kendi kulübünden yılda sadece 1 milyon euro kazanıyordu...Teklif tamı tamına 22 katıydı...Eğer teklifi kabul etmez kendi kulübünde kalırsa, ancak 22 yıl çalıştıktan sonra 61 yaşına geldiğinde, bu paraya sahip olabilecekti...Futbol gibi istikrarsız bir sektörde aynı kulüpte 22 yıl çalışmak da pek mümkün olamayacaktı...Diğer yandan, onun Moskova’ya gitmesine karşı çıkanlar, şöyle diyorlardı:“Orada böyle bir başarıyı kazanması imkansız...” Başarısız olduğunda da “Barcelona’da olduğu için başarılıydı” diyecekler ve onu sonu bilinmeyen bir macera bekleyecek...“Oysa Barcelona’da kalırsa, ne zaman isterse bir yere gider... Belki bu paraya değil, ama şu andakinden fazlasına... Onun için gitmemeli kalmalı...”***Siz olsanız ne yapardınız?..Hayatınızı garanti edecek 22 katı paraya “Evet” deyip, arkanıza bakmadan gider miydiniz?..Yoksa “Burada arkam sağlam... Başarı zaten kendiliğinden geliyor...” deyip, kendinizi anlamsız riske sokmaz, 22 kat kazancı elinizin tersiyle geri mi çevirirdiniz?..Hayat mühendisliği sorusudur bu...Ve çok zordur cevaplaması...Guardiola bu yaman çelişkiden nasıl çıkacak bilmiyorum...Bildiğim hayatın püf noktasının, sadece kazanılacak maaşta ve gelirde olmadığı gerçeği...Çalıştığınız yerdeki ortam nasıl?..Size kendi yeteneklerinizi ve yaratıcılığınızı geliştirecek fırsatları veriyorlar mı?..Yoksa, her şey istikrarsız mı?..Ne zaman ne olacağını, kimin borusunun ne zaman öteceğini bilmeyeceğiniz bir düzene mi gidiyorsunuz?..***Sorunun “yaşam guruluğu” açısından doğru cevabı huzurunuzun olacağı yerdir...Hangisinde daha huzurlu ve iyi hissedeceksiniz kendinizi?..Hangisinde daha yaratıcı ve daha özgür yapabileceksiniz işinizi?..Hangisi size olumlu enerji verecek?..Hangisine siz daha pozitif ve sevgi dolu yaklaşacaksınız?..Barcelona, CSKA Moskova...Şu anda çalıştığınız yer veya sizi isteyen yer...Aradaki fark 22 katı da olsa hiç farketmez...Siz işinizi zevkle ve hobi gibi yaptığınız yerde mutlu olacaksınız...Para da kazanacaksınız... Kazanacağınız para 22 katına denk gelmeyebilir...Farketmez, çünkü 22 katı para kazanırken, huzursuz ve mutsuzsanız, onun keyfine öteki kadar varamayacaksınız...Parayı huzurla kazanmalısınız ki huzurla parayı yiyebilesiniz...Huzursuz kazanılan paranın çokluğu, insana huzur vermez çünkü...*****AMERİKALILAR’IN HAYALLERİNİ SÜSLEYEN ŞEHİR... İSTANBUL...Ben yıllar önce Atina’ya gittiğimde, Amerikalı, Avrupalı ve zengin Arap turistlerin bütün ilgisi Yunanistan üzerineydi...Adalar, tavernalar, buzukiler, sirtaki, uzo, şarap, Zorba ve Ege’nin sonsuz mavilikleri dünyayı altüst eden bir moda halindeydi...Atina yakınlarındaki 5 yıldızlı otellerde yaz boyu kalantor Amerikalı turistler olurdu...Poros adası zengin Alman’ların geldiği adaydı...Mikonos bütün dünyanın çılgınca eğlendiği bir cazibe merkeziydi...***Sonra yavaş yavaş tenhalaşmaya başladı Yunanistan...Her yıl biraz daha tenhalaştı...Önce Amerikalılar gittiler...Geriye sadece yaz tatilini baba topraklarında geçirmleye gelen Yunan kökenli Amerikalılar kaldılar...Sonra onlar da yavaş yavaş tüydüler, dünyadaki başka tatil merkezlerine, çok daha moda ve “in” olan yerlere...Avrupalı zenginler, artık Yunhanistan’a hiç gelmez oldular...Bir süre sonra, özgürlük arayan hippiler Mikonos’un çıplaklar plajında görüldüler...Adalardaki küçük tavernalarda çok ucuza yemek yiyorlar, gezip tozup hemen hiç para bırakmadan ülkelerinin yolunu tutuyorlardı...Bir gün baktı ki Yunanlılar turist niyetine hiç kimse kalmamış...Kimsecikler, Yunan tavernalarını, buzukilerini, sirtakilerini, uzolarını, şaraplarını merak etmez olmuş...Atina’da Plaka’daki turist kaynayan müzikli tavernalar, birer birer soldular... O kadar ki Plaka semti bile eski havasını yitirdi gitti...***Bunları Newyork Times gazetesinde “Amerikalıların hayalini süsleyen kent... İstanbul” başlığını gördüğümde hatırladım...Newyork Times Amerika’nın en saygın gazetelerinden biri...Amerika’lılara “2010 yılını nereye gitmek isterdiniz” diye soruyor...Kamuoyu yoklamasına katılanların büyük çoğunluğu “İstanbul” cevabı veriyor...İnanılmaz bir İstanbul modası var, Avrupa’da ve Amerika’da...Herkes so yılların parlayan yıldızı İstanbul’u görmek istiyor, iki kıtayı ve farklı kültürleri ve dinleri birleştiren bu tarihi şehri merak ediyor...***İstanbul’da otel üstüne otel inşa ediliyor...İnşaattan geçilmiyor, gayrımenkul fiyatlarnının patlayacağı haber veriliyor...Alışveriş merkezleri, dünyaca ünlü restoranlar açılıyorlar...İstanbul parıldayan yıldız şimdi bu doğru...Ancak dünyaya baktığınız zaman, “Geçmişte parıldayan bir sürü yıldız şehrin, gün gelip yok olup gittiğini görüyorsunuz...”Bir kentin dünya yıldızı olarak kalabilmesi için, Newyork, Londra, Paris ve Roma gibi her daim bir cazibe merkezi olması gerekiyor...Modası hiç geçmeyecek şehirlerden biri olmalı İstanbul...Yoksa biliyorum o turistler geldikleri gibi adam adım çekiliyorlar...Şehri kendi başına bırakıyorlar...O gidişin kasvetini yaşadım ben...Umarım bir daha yaşamam...
Ben profesör bir babayla, öğretmen bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldim...Çocukluk günlerimde babamın olmasa da annemin, “para ilişkin sözlerinin”, pek de iyi çağrışımlar yapmadığını hatırlıyorum...Anneme ve babama göre, “Para esasen biraz kirli” bir durumu ihtica eder...Para kazananlar çok büyük olasılıkla parayı yasadışı ya da ahlakdışı yollardan kazanırlar... Para peşinde koşmak, “etik bir değer değildir...”Çok para kazananlar mutlaka “pis ya da kirli işlerin içerisindedirler...”Parayla iş yapanlar, mutlaka “ahlak dışı eylemler yaparlar...”***mucizebilinci.com‘un sahibi “iyi yaşam gurusu” Mustafa Öktem dün bana “Türk insanının paraya karşı davranışı olumsuzdu... Biz çocuklukta, para hep biraz kirli işlerin parçası olarak gösterildi... Çocuk bu bilgileri emer...” dediğinde bunu düşündüm...Hayatımda hiç “para kazanmak için bir iş yapmamıştım...”Yaptığım işlerden para kazanmıştım, ama hiçbir işe hayatımda para kazanmak için girmemiştim... Doğruydu söylediği “Ben esasen sadece para için bir iş yapmayı etik bulmuyordum...”“Amerika’da böyle değil...” dedi...“Para ve zenginlik çocukluktan kutsandığı için, büyüdüklerinde Amerikan halkının parayla ilişkisi bir sevgi ilişkisi oluyor... Bizimki bir sevgi ilişkisi değildi...”***Elbette, kara paranın, vurgun yapanın, spekülatörün, dolandırıcının, ahlaksızca cukkalayanın parasını hoşgörmeyeceğiz...Fakat, ahlaksız ve dolandırıcı parayla, “çocukluğumdaki paraya karşı olumsuzluk duygusu” farklı şeyler...Yılbaşı günü bizim Tuluhan Tekelioğlu‘nu gördüm... Nişantaşı’na gidiyordu, biraz sohbet ettik...Bermutat benle röportaj yapma talebini iletti bana...Artık alıştım... Ne zaman görsem röportaj istiyor benden...Laf lafı açarken, “nefes alma biçimimizin yaratacağı mucizeler” üzerine seanslar yapan bir “iyi yaşam gursu” Mustafa Öktem‘den söz etti bana... Çantasından bir 5 liralık bir de 20 liralık çıkartarak...“Bunların üzerindeki Atatürk fotoğraflarını görüyor musunuz?..” dedi...“Gülümsüyor Atatürk orada...”Önce anlamadım ne dediğini...“Eskiden ciddi fotoğrafları vardı... Şimdi gülümsüyor... Mustafa Öktem, Atatürk‘ün gülümseyen fotoğrafları paraya konduğundan beri Türk parasının bereketinin arttığını söylüyor” dedi... Önce hatırlamadım Atatürk‘ün 5,10, 20, 50,100 liralıklar üzerindeki fotoğrafının gülümseyen fotoğraf olduğunu...Sonra Tuluhan’ın çıkarttığı paralara baktım gerçekten de Atatürk gülümsüyordu...***Ben pek Atatürk‘ün gülümseyen fotoğrafına aşina olmadığımdan, önce o fotoğrafları süzdüm...Ne güzel gülüyordu...Hep Kurtuluş Savaşı’nda, askerde, cephede, ya da devrimler esnasında pozlarını gördüğüm adamın, gülümseyen fotoğrafları içimi ısıttı...Hayret bir şey...Koskoca Atatürk cebimde gülümsüyor, benim haberim yok!..Mustafa Öktem’le böyle tanıştım... “Dikkat edin... Atatürk‘ün ciddi bakan değil, gülümseyen fotoğraflarının paranın üzerine konması, paradan sıfır atıldığı tarihte yani 2005 yılında oldu... O gülümseme fotoğrafı bereketi artırıyor... Çünkü para bütün toplmumun sinerjisinin üzerinde buluştuğu yer... Bir şeyi severseniz o sizi sever... Oradaki gülümseme, bilinçaltımıza Türk parasını sevdiriyor... Ve Türkiye’nin ekonomik rakamlarına bakın... Gayrısafi milli hasıla ne kadar arttı... 2002’de biz kriz yaşarken son dünya krizinden en az etkilenen ülke olduk...Türk parası bereketi artırdı Bunda tamamlayacı unsurlardan birisi bilinçaltımızda seçtiğimiz gülümseyen Atatürk fotoğrafı...”***Mustafa Ökten 2005 yılında Türk parasına konan gülümseyen Atatürk fotoğraflarının bilinçli bir karar olduğunu düşünüyor...Dünyada Yeni Düşünce Akmımı olarak ortaya çıkan disiplinler, içinizdeki şeyi yaşadığınızı gösteriyor...Mustafa Öktem bu noktada Secret’ten Quantum’a kadar bütün düşünce disiplinlerine rehberlik eden Willam Walker Atkinson‘dan söz ediyor...Onun söz ettikleri daha profesyonel çalışmak isteyenlere...Bize gelince...Cebinizden çıkartın bir kağıt para...Hangisi olsa farketmez...Atatürk‘ün gülümseyen fotoğrafına bir süre bakın...Uzun zamandır bunu farketmediğinize hayıflanacaksınız...Atatürk ne de güzel gülüyormuş diyeceksiniz...Onu bir kez daha seveceksiniz...Ve Türk parasını “gülümseyen Atatürk’ten dolayı” daha bir seveceksiniz...Emin olun sizin de paranızın da bereketi artacak...Sevgiyle mutlu bir yıl geçirin...*****NAHİDE’DE EĞLENCELİ BİR YILBAŞI...İzzet Çapa‘ya mesaj atmıştım...“Bu yılbaşı anneyi babayı biraz gülümseyecekleri, bir mekana götürmek istiyorum... Nereyi uygun görüyorsan ayarla...”Çocuğun beş tane mekanı var...Artık hangisinde ne var bilmiyorum...Gece hayatım bitmiş, içki içmiyorum...Gecenin bir saatinden sonra, “yüksek müzikle” coştuğum ve coşacağım günler geride kalmış... Nahide‘de karar kalıyoruz sonuçta...Yılbaşına üç gün var, “Yerin var mı diyorum?..”“Sana yer mi bulamayacağız” diyor ama benim içim gidiyor...Çünkü biliyorum gidecek en iyi yerden masa yapacak...Başka gece olsa önemli değil...Kim bilir yılbaşı gecesi bana ayıracağı o masanın fiyatı ne kadar?..Bunlardan feragat edecek, benden hesap alırken “özel müşteri hesabı” uygulayacak, bir süre istemediğim durum...Ama yapacak birşey yok... Anne babayı eğlendirmek lazım...İhtiyaçları var...***Gittik Nahide‘ye...Koskoca salon, Noel babalarla süslü masalar, muhteşem bir ambiyans...Annem “ne kadar büyük yermiş burası” diyor...Onların hayata “yalın” tepkiler vermelerine bitiyorum...Hayatı, evlerinde, dost sohbetlerinde arkadaş toplantılarında yaşadıklarından, her gece vur patlasın çal oynasın eğlenen İstanbul’u gördüklerinde küçük dillerini yutmuş gibi oluyorlar...Çok şey yaşadılar ve çok şey gördüler onlar...Ama yine de İstanbul’un çılgın eğlencesi onları hayrete düşürüyor...“Türkiye’de bunlar da mı oluyor” gibi bir hava içindeler...***Her zamanki gibi bir İzzet Çapa gecesi aslında...Şovlar, danslar, yemekler, içkiler, ambiyans, samimiyet, sıcaklık...Babam hastaneye kaldırdıldığından beri doğru düzgün yürüyemiyor...İki arkadaş iki koluna girip Nahide‘nin merdivenlerinden teker teker çıkartıyorlar onu...Anneme ise bir görevli destek oluyor...İzzet “Herkes babayı seviyor... Ben anneni sevdim” diyor...Yapacak bir şey...Adamın hayatı ters...Babam Osmanlıca ve Arapça profesörü...“Nahide mi buranın adı” diyor...“Evet” diyoruz...“Nahide Arapça’da iri göğüslü kız demektir...” diyorİzzet “Bilmiyordum... Çok iyi oldu öğrendiğim...” diye gülümsüyor...***Saatler geçiyor...Şovlar birbiri ardına sahneleniyor...Yeni yıla giriliyor...Onları mutlu etmek, beni mutlu ediyor...“Aldığın zaman değil, esas verdiğin zaman mutlu olursun” der bilgeler...Ne doğru bir sözdür o...Yeniden iki görevli, babamın iki kolunda...Bir diğer görevli annemin yanında...Ben kasadakilerin “İzzet bey bizi atar” uyarısına, kulak asmayarak, görevli çocuklara cebir ve şiddet uygulayarak (!) kafamda belirlediğim hesabı karttan çektiriyorum...İstanbul gecesinde arabadayız şimdi...Haris Alexiou çalıyor... “Odos Aristotelus...”Aristotelus Yolu demek...Atina ve Selanik’teki Aristotelus Yol‘ları gözümün önüne geliyor o anda...Ruhum Atina’daki Aristotelus Yol‘unda kalıyor...Vücudum İstanbul’da...Eve dönüyorum...Mutluyum...
Yeni yıl... Yeni beklentiler... Yeni umutlar... Kimimiz geçen senelerin artıları, eksileri, doğruları, yanlışlarını toplar, çıkarır ve gelecek için kararlar alır, kimimiz hayatın akışına kendini bırakır. Ama ne olursa olsun, kaç yaşında olursak olalım hep yeni beklentiler, yeni umutlar vardır içimizde. Evet yeni bir yıl başladı ama sonuçta her şeyi silip yeni bir sayfa açmadık. Sorunlarımızın, sıkıntılarımızın üzerini çizip yok etmedik. Fakat yeni yıla girerken belki de sorunlarımızın, hayallerimizin altını umutla çizebilme heyecanını duyduk. Bu nedenle Reha Muhtar’la yeni yılın bu ilk pazarında hem gündemimizdeki konuları hem de umutları konuştuk.* Başbakan Erdoğan “çift dillilik” ve “demokratik özerklik” konusunda yumruğunu masaya vurdu. Hükümet sözcüleri rahatsızlıklarını dile getirse de Başbakan bir süre sessizliğini koruduktan sonra çok net bir ifadeyle “Türkiye’de kimseye ameliyat yaptırmayız” dedi. Reha Bey, Başbakan’ın bu çıkışından sonra demokratik açılımın geleceği sizce nasıl şekillenir?Daha iyi şekillenir... Türkiye’nin Başbakanı elbette değişik çevrelerin, devletin, hassas dengelerin, kaygılarını belirtecek ve ona göre konuşacak. Temsil ettiği güç orası... O da arada bir, birşey söylemezse insanlar bu konuda iyice kendini boşlukta hisseder. Demokratik açılım, sonuna kadar doğru bir politika... İnsanların Kürtçe’yle, Alevilik’le, içkili lokantalarla, başörtüsüyle veya modern yaşam tarzıyla sorunlarının olmaması, üzerlerinde baskı hissetmemeleri lazım. İnsanlar rahatlamalı... Ama bu rahatlık, bir ülkede yaşadığımız gerçeğini değiştirmiyor. Özgür ve rahat bir ülkede hep birlikte yaşamalıyız. Bu çok acayip ve olmayacak bir istek değil...Ayrı yaşamak isteyene de ayrıca bir sözüm yok, o bunu söyleyebilir. Ama Başbakan, ülkenin pozisyonunu belirtme konumunda. * Sizce Başbakan bu konuda son noktayı koydu mu?Bu süreç zamana ve şartlara göre, daha gelişir. Tarih değişmeden durmaz. Değişse tarih olmazdı zaten; bugün olurdu... Nokta demeyelim, ama bir çerçeve koydu Başbakan...* Sizin de geçen günkü yazınızda belirttiğiniz gibi Kürt meselesinde bir çok iyi adım atılmışken böylesine keskin bir tavır tüm kapıların kapanmasına sebep olur mu yoksa daha çözüme yakın bir platformda buluşulur mu?Ben kimsenin bu saatten sonra, eski noktalara döneceğini sanmıyorum...Erkek, kafa kopartan kadın için “av”; kafası kopartılan kadın içinse “kısmet” tir * Cumartesi günkü yazınızda “kafa koparan” ve “kafası koparılan” kadınlardan bahsetmiştiniz. İkisi de kadın ama ne büyük bir uçurum, ne büyük bir çelişki var değil mi?Provokatif sorular soruyorsun Eylem...* Kafa koparan kadın tanımlamasını biraz açalım mı; hangi özelliklere sahipler; yaş, sosyal statü...? Ne bileyim yaşam tarzları falan çok farklılık gösteriyor mu, ortak paydaları neler?Kafa koparan kadın, planlıdır. Kafa koparmayı hedefler. Özel bir sosyal statüsü olmaz. Her statüde olabilir... Öyle yetişmiştir, ya da olaylar onu o hale getirmiştir. Kafa kopartan kadın, erkeğe bir “av” olarak bakar. Kafası kopartılan kadın ise “kısmet” diye.* Evlendiğinde işini geri plana atmak zorunda kalmış ya da çocuk doğurup iş ve para kazanma yarışını bırakıp çocuğuna emek harcamış olan kadınlar, boşanırken alışık olduğu standardı, sürdürebileceği imkanları istemekte haksız mı?Hayır elbette ki değil... Boşanma ya da ayrılık istenmeyen bir durum... Ayrılıkta beylerin “beraber oldukları dönemde kazandıklarını paylaşmasının” ne sakıncası var?.. Elbette doğal olanı bu. Mesele, karşınızdakine bir “av” olarak mı; “eş ve sevgili olarak mı” bakıyorsunuz? Bir erkek eşine arkasını dayayamayacaksa, nereye dayayacak? Bir kadın kocasına güvenmeyecek de nereye güvenecek? Kadın ve erkek birbirlerinin “av”ı değil, birbirlerinin “dayanağı...”* Tabii ki her evliliğin iç yapısı çok farklı ancak ayrıldıklarında erkeklerin eski eşlerini ve çocuklarını mağdur etmemesi gerektiğini ve zaten travmatik olan ayrılma olayının bir de bu tür konularla daha da üzücü hale getirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıldıktan sonra mağdur olan pek çok kadın var, nasıl bir yol izlenmeli sizce her iki tarafın da mağdur olmaması için?Mağdur olan kadın da var, erkek de var. Hayatta kimseye haksızlık yapmayacaksın. Kendine yapılan haksızlığı da yapılmamış varsaymayacaksın. Başka bir kuralı yok.2010 zor bir yıldı...2011’de biraz mutlu olmaya çalışacağım, olabilirsem* Yeni yıla girdik... Nasıl bir yıl olarak geçti 2010 sizin için? 1987 yılı benim için geçtiğimiz sene gibi geçmişti... Çok zor, ağır, mücadelelerle dolu. Karımdan ayrılmıştım. Yunanistan’da savaşa giden bir krizi yaşamıştım. Kitap yazmıştım. Dört uluslararası radyoya, televizyona ve bir gazeteye çalışıyordum. Ve bunların üstüne yıllık izinlerimi birleştirerek askerliğimi yapıp işimin başına dönmüştüm. 2010 da öyle oldu. Gazete yazıları, televizyon programı, röportajlar... Hepsini hiçbir yardımcım olmadan tek başına yapmasını öğrendim. 6 aydır ne sekreterim ne şoförüm var. Sigarayı zaten bırakmıştım. İçki olarak sadece arada bir şarap içiyordum. Onu da bıraktım. 10 kilo verdim. Eşimden ayrıldım. Üç çocuğuma güvenli bir hayat kurabilmek için bir baba olarak elimden geleni yapmaya çalıştım, çalışıyorum. Zor bir yıl oldu...* Bugün yeni yılın ilk Pazar’ı... Yeni bir yıl, yeni bir başlangıç? Ne hissediyorsunuz 2011 için?Yeni bir dönem başlıyor benim için... Astrolojik olarak bu Satürn’ün ev ve aile ilişkilerinde 30 yıl önceki ziyaretinden sonraki yeni ziyareti... Hemen herşeyin değişeceğini biliyorum... Zorlukların ve yeni ihtiyaçların olacağının da farkındayım... Hayatın getireceği yeniliklere hazırım... 2011... Bu sene olabilirsem biraz mutlu olmaya çalışacağım... * Yeni yıla girme heyecanı çoğu zaman günler öncesinden ışıl ışıl olan sokaklardan, dükkanlardan yansır insanın içine. Bu sene bu heyecan pek yoktu galiba...Hayır yok... AK Parti yılbaşı konularında nedense cimri davranıyor... Daha önce Filistin’deki katliam gibi gerekçeler vardı...Bu sene bir gerekçe de yok, ama yılbaşı şehrin ışıl ışıl parladığı bir güzellikte ve tazelikte olmadı... Belediyeleri yönetenler sevmiyorlar yılbaşını. Bu anlaşılıyor... Ama sevmedikleri halde, destekleseler, şehrin ışıl ışıl olmasına cevaz verseler, türbana yönelik hoşgörü çok daha fazla olacak... Eğer benim özgürlüğümü takdir eder desteklersen, ben de senin özgürlüğünü takdir eder desteklerim... Basit bir empati kuralı bu... Ama bunu yapmak o kadar kolay olmuyor. Niye bir yılbaşı konseri olmadı mesela? Niye cıvıl cıvıl insanlar sokaklarda eğlenmediler mesela? Biz niye herkesin kendi hayatında özgür olabileceğini ve bunun kimse için bir tehdit olmayacağını anlayamıyoruz? Bu çok zor bir hedef mi? Bence değil. Sadece empati herşeyi çözecek... * “Yeni yıla nasıl girerseniz öyle geçer” denilir sizce de öyle mi?Evet... Benim tecrübelerim öyle gösteriyor. İzzet Çapa öyle demiyor ama ben öyle inanıyorum. * Reha Muhtar nasıl girdi yeni yıla, nasıl umutlar, nasıl dilekler taşıyorsunuz 2011 için?Annemle babamı İzzet Çapa’nın mekanlarından birine götürdüm... Oradaki şovları izlediler, güldüler, eğlendiler. Onlarla yılbaşı gecesi oturup ciddi ciddi yemek yiyip sohbet etmeyi doğru bulmadım açıkçası. Eğlensinler, gülsünler... Şu ömre bir kahkahılık gece katsınlar istedim... Son zamanlarda çok üzülmüşlerdi...* Yeni yıla nasıl girmiş olursak olalım umarım güzel günler geçirir ve gerçekten yaşadığımızı hissederiz. Sizin yeni yıl ile ilgili sözlerinizle bitirelim isterseniz bu keyifli sohbeti.Mutlu yıllar Türkiye... Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsan...
Bugün yılın son günü...Gece herkes ailesiyle yılbaşını kutlayacak...Habertürk gazetesi dün şerefsizce yapılmış yalan bir haberi, bana pislik olarak fırlatmaktan çekinmemiş...Bir yıldır yüzünü bile görmediğim bir dostumu “sevgili olarak evime taşındığını” söyleyecek kadar, adice bir yalanı sayfalarına taşımış...Şaşırmadım...O gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı, yıllar önce, şimdiki patronu Turgay Ciner için “Bu kişi nasıl medya patronu olabilir” diye soruyor ve onu “itibarsızlaştırarak medyadan uzaklaştırmak için” elinden geleni ardına koymuyordu...Sonra bunları hiç söylememiş gibi paşa paşa gitti Turgay Ciner’in gazetelerine genel yayın müdürü oldu...***Şimdi yönettiği gazetede, sanki onları söyleyen kendisi değilmiş gibi, inanılmaz bir pişkinlikle başkalarına saldırıyor... Hiç şaşırmadım...“Benim, bir yıldır yüzlerini tesadüfen bile görmediğim dostlarımı, evime soktuğumu söyleyecek kadar çirkefleşebiliyorlar... Bir senedir görüşme fırsatı bile bulamadığım insanlarla, evimde aşklar yaşadığımı” yazacak kadar adileşmiş satırlara yer verebiliyor...Ben başkaları gibi değilim...Yaşadığım aşklarla gurur duyarım...Onları saklamam...Yazı işlerinde, Brüksel’lerde, evli barklı gizli kapaklı işler çevirmem...***Ama bu konu bir aşk konusu değil...Esasen, 6 aydır “çocuklarına güvenli bir gelecek için mücadele eden bir baba”ya her türlü “kalleş haberi ve namert çamuru atarak”, çocuklarıyla mutluluğunu engelleme günahıdır...Bugün yılbaşı...Herkes bu akşam ailesiyle, sevgilisiyle, dostuyla arkadaşıyla kutlayacak yılbaşını...2010’un bu son gününde, bu hayasız haberi, yalanlamak zorunda kaldığım için üzgünüm...“Çünkü evimde çocuklarımın boş yatağından başka kimsecikler yok...”***Evinde çocuklarının boş yatağını, hafta sonları için saklayan bir babaya, bu yılbaşı gününde “evinde aşklar yaşıyor” gibi yalan haberlerle saldırmak bir tıynet meselesi... Şaşırmadım...Yıldıray Oğur’un geçenlerde yazdığı yazı geldi aklıma... Yazının başlığı “Acaba biz şerefsiz miyiz”di...*****“ACABA BİZ ŞEREFSİZ MİYİZ?..”“Ne tesadüf; Devlet-PKK görüşmelerinin başladığı 1997 yılında, aniden Lübnan’ın Bar Elias kentinde Öcalan’la görüşen, bu görüşmesi terörle mücadele yasası yüzünden Kanal D’de yayımlanmayınca (giderken bunu bilmiyor muydu), ham kasetleri MİT’e teslim etmiş (bizzat kendisi yazdığı için biliyoruz), bu görüşmeyle ilgili Yenimahalle’de MİT’e brifing vermiş;***1996’da Kardak’ta bayrak dikmiş, Öcalan İtalya’dayken İtalya’ya gitmiş İtalyan sokaklarında eylem yapmış...***1998’de üniversite kapısında gösteri yapan başörtülü kadınlara “fahişe” demiş, daha yakın zamanda “Yolda önümü kesen başı örtülü bir bayan bana; ‘Büyüklerimiz başörtülülerin okullara üniversitelere girmesi için uğraşıyorlar... Lütfen programınızda bu talebi dile getirin... Biraz da başörtülülerin kötü yola düşmelerini engellemek için uğraşsınlar... Ekonomik güçlükler nedeniyle para karşılığı fuhuş yapan başörtülüler tanıyorum’ dedi” gibi saçmalamış...***18 Mart 2002’de Radyo D’de insan hakları savunucusu Eren Keskin için “Bu kadını ilk gördüğüm yerde cinsel tacizde bulunmazsam namerdim” demiş...***Televizyonlarda orduyu eleştiren bir yazar için “O gün o programa katılanlardan olsaydım, Türk ordusuna saldıran hanımefendiye tek bir soru sormak isterdim... ‘Hanımefendi o ordu aslında neyi korumak istiyor biliyor musunuz?..’Büyük ihtimalle demokrasiden, ordunun siyasete müdahalesinden, Güneydoğu’dan falan söz ederdi... Bense ona çok kısa bir yanıt verirdim...Hanımefendi belki farkındasınız belki değilsiniz ama ordu sizin bacak aranızı da koruyor..” diye yazabilmiş...***Serdar Ortaç’ın bile nedamet getirdiği Ahmet Kaya linci için, yazdığı iğrenç yazılar için, küçük bir özür dilemektense “Şerefsiz misiniz” diye meydan okumuş, bunu yapan herkese “Yavşaklar” diyebilmiş... Bir adamın, büyük paralar akıtılarak kurulan son büyük gazetenin, en zarif aşk yazarından, en vicdancı solcu yazarına kadar onlarca aklı başında insanın, yüzlerce yetenekli gazetecinin tepesinde oturduğu bir ülkede;***Bütün bunlara karşı hiçbir şey diyemediğimiz için ve hiçbir şey yapamadığımız, hala oturup bu medya düzeninde yazı yazmaya konu aradığımız için; Galiba hepimiz onun dediği gibi...” ***Bizler tüm bunlara hiçbir şey yapamadığımız ve bu medya düzeninde yazdığımız için...Yıldıray Oğur’un dediği gibi:“Bizler miyiz şerefsiz olan yoksa?..”Hoşçakal 2010...
Futbola “şiddet yasası” getirmek güzel de, futbola önce bir “mantık, akıl ve zeka yasası” getirmek gerek...Günlerdir spor programlarında Beşiktaş’ın Almeida, Simao ve Fernandez’den oluşan yeni transferleriyle ilgili yapılan “yorumları” izliyorum...Ya arkadaş, bir yorum bu kadar mı “içten pazarlıklı, bu kadar mı izan ve mantık dışı, bu kadar mı sallapati” olur?.. Yaşamımda fikir özgürlüğüne de saçmalama özgürlüğüne de laf söylemedim...Demokrasinin olduğu yerde fikir özgürlüğü olacak elbet...Sadece fikir özgürlüğü değil, fikir adı altında sallama ve saçmalama özgürlüğü de olacak...Ama saçmalığın bilgiyi ve fikri bu kadar ezdiği dünyada nerede görülmüştür bilmiyorum...***Tabata’nın alınmasını eleştir tamam...Guiza’ya neden bu kadar para verildi de hesap sor buna da tamam...Avrupa çapında bir futbolcu Misimoviç; onu Galatasaray’dan göndermeyin de bunu da anlayayım...Ama insanda bir akıl, izan ve insaf olur...Almeida, Simao ve Fernandez’in neyine karşı çıkıyorsunuz bana söyler misiniz?..Parası desen, Almeida’nın bonservisi sadece 2 milyon euro...Fernandez kiralık...Simao’nun bonservisi 900 bin euro...Arkadaş manavdan portakal mı alıyorsun yoksa dünya çapında yıldız mı?..Bu paralara bu yıldızları Türk futboluna ve Beşiktaş’a kazandırmak, ayakta alkışlanacak bir başarı...Bunu eski futbolcu hasetiyle, rakip takım aidiyeti kaygısıyla, ya da “ne kadar sallarsan o kadar iyi yorumcu olursun” zırvasıyla yapanlar Türk futboluna işledikleri günahın bedelini gün gelir öderler... ***Almeida “uluslararası fonla alınmış da” SPK uygulamalarına aykırıymış...Arkadaş bu haberi yazıyorsan, söylüyorsan ayıp olmazsa git araştır öyle söyle...Bilgi sahibi ol, ondan sonra nasıl fikir sahibi oluyorsan öyle ol...Almeida’nın bonservisi 2 milyon euro...Fon geliyor Beşiktaş’a, anlaşıyorlar...2 milyon euroyu fon ödüyor...Karşılığında Almeida’nın bonservisinin yüzde 55’i Beşiktaş’ın, yüzde 45’i fonun oluyor...SPK açısından sorun olur mu diyorlar...Beşiktaş’ın aktifine “Almeida’nın bonservisinin yüzde 55’i bizimdir yazılırsa niye sorun olsun?” deniyor...Peki anlaşma ne?..Beşiktaş veya fon Almeida’ya “en az” 10 milyon euroluk alıcı bulduğunda, Beşiktaş isterse Almeida satılacak... Satılırsa 5.5 milyon euroyu Beşiktaş, 4.5 milyon euroyu fon alacak...Yani ne olacak?..Beşiktaş bu satışta hiç bonservis parası ödemediği Almeida’dan 5.5 milyon euro kazanacak...Satmak istememe hakkı da Beşiktaş’ta...10 milyon euro veya fazlasına satmak istemiyorsa fona 3.5 milyon euro verecek, bütün haklarını alacak Almeida’nın...Almeida sözleşmede belirtildiği gibi 3.5 yıl Beşiktaş’ta oynar ve sözleşmesi uzatılırsa ne olacak?..Beşiktaş uluslararası fonun, şimdi verdiği 2 milyon euroyu banka faiziyle fona verecek ve iş bitecek...***Şimdi bana bu anlaşmanın neresinde Beşiktaş’a zarar verecek, Türk futbolunu yerin dibine batıracak bir yer var söyler misiniz?..Ben yönetimlerin yaptığı her işi beğenip, alkışlayan bir yazar değilim... Öyle olsam 1 seneyi bulmadan Beşiktaş yönetiminden istifayı basıp gitmezdim...Kimseye müdana edecek, ya da nemalanacak halim de yok...Fenerbahçe’ye Niang’ın alınmasını ne kadar alkışladıysam, Almeida ve Simao’yu da aynı şekilde alkışlıyorum...Boşver Yıldırım ve Aziz başkanlar, boşverin Serdal ve Cengiz kardeşler...Siz doğru yolunuzda devam edin...Bunları eleştirenler;1) Ya eski günlerinden kalma hasetlerinden...2) Ya rakip takım hesapları endişesinden...3) Ya da kendi ratinglerini oraya buraya sallayarak yükseltme hesabından yapıyorlar bu işleri...Başka bir şık daha var...O da bilgisiz ve kara cahil oldukları...Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, beyin olmadan kafayı taşımak gibi bir şey...Allah vermesin!.. *****VÜCUDUMU TARAYAN ALETE GİRDİĞİMDE...Nihan’ı (Ertürk) Cannes’a gittiğimde tanımıştım...Orhan’la (Ülger) İtalyanlar’ın ünlü Riva teknelerinin temsilciliğini yapıyorlardı...Miami’de üniversite okumuş genç bir kız Nihan...Bu arada Brezilyalı bir yaşam gurusuyla karşılaşıyor...Kadın “sürdürdüğü yaşam guruluğunda önemli deneyimler kazanacağı” inancıyla İstanbul’da yaşamaya karar veriyor...Nihan’la tanışıyorlar... Brezilyalı yaşam gurusu kadının üzerinden, beni tanıştıracağı Biyolojik Geri Bildirim Uzmanı Ünal Uluer’le tanışıyor...Beni alacaklar SCAO dedikleri sistemle “Bilgisayardaki virüs tarama sistemi gibi, vücudumu baştan aşağı tarayacaklar... Vücudumun her türlü zayıflığını araştıracaklar...” ***İki saat boyunca Ünal Bey ve yardımcısı Sezin Hanım, vücudumda neresi aksıyor, neresi aksamıyor, nereleri iyi frekans vermediği için hastalanmaya müsait, nerelerde blokajlar var, bunu ortaya çıkartacaklar...Ekranda kendi “içimi göreceğim...”Sonra eksik ya da fazla yerler aletten verilecek frekansla, düzeltilecek...Çok uzun yıllar önce, böyle bir makineye sokmuşlardı, ama pek bir şey anlamamıştım...Bu sefer üç saat boyunca beni ve vücudumu hallaç pamuğu gibi attılar...Her tarafını incelediler...Nerelerden hastalanırım?..Hangi tip duygular ve düşünceler beni bloke ediyor...Hangi organlarımda problemler var?..“Bizim amacımız hastalıkları ortaya çıkarmak değil, hastalanacağınız yerleri, bölgeleri ortaya çıkartıp, uygun frekanslar verip, çalışmalarla sağlıklı hale getirmek...” diyor...Quantum fiziği prensiplerine göre çalışıyor sistem...***Ne mide kaldı, ne bağırsak, ne karaciğer...“Neremde blokaj var, vücudumun neresine enerji iyi gitmiyor, olumsuz düşünceler neler, bilinçaltında neler var”, bütün soruların cevabını, el ve ayak bileklerinize bağlanan kablolardan gelen frekanslarla karşıdaki plazmada görebiliyorsunuz...Bir tür otopsi yapılıyor vücuduma...Önceki gün gittiğim ilk seansıydı...2.5 saat sürdü...Sonra Ünal Uluer elleriyle ve nefesiyle öyle bir enerji yüklemesi yaptı ki, kalktığımda o enerjiyle maça çıksam 90 dakika nizami sahada futbol oynardım...Sistemdeki amaç, vücudun aksak yerlerine belirli frekansları verdikten sonra, onun kendi kendini mucizevi bir şekilde yenilemesi ve tedavi etmesi...İkinci seans bir ay sonra...Bu olayı ve yaşadıklarımı size anlatmaya çalışacağım...Felsefesiyle birlikte...***İlk söyleyebileceklerim şunlar:“Bana birşeyler oluyor!..”*****YILBAŞINA NASIL GİRERSENİZ ÖYLE Mİ GİDER YENİ YIL?..Dün akşam Kenan Erçetingöz’ün konuğu İzzet Çapa’yı izliyordum Bloomberg TV’de...Kendisi İstanbul’un en eğleneceli ve ünlü mekanlarının sahibi olan İzzet “Herkes neden 365 gün gideceği mekanlara özellikle yılbaşı gecesi gitmek ister hiç anlamam” dedi...Sonra da ekledi: “Yılbaşını eğleneceli geçirmek önemli değil... Yıl boyu eğlenceli geçsin o önemli...”***Benin tecrübelerim pek o yönde değil...Epey bir zamandır geçirdiğim yılbaşılara bakıyorum, gece nasıl geçmişse, yıl da aşağı yukarı o şekilde geçmiş...Vur patlasın çal oynasın eğlecesinden bahsetmiyorum... de girer yıla...İster evde ister dışarda, keyifle, mutlulukla ve huzurla geçmişse yılbaşım, yıl da üç aşağı beş yukarı öyle geçiyor...Eğer hafif sıkıntılı, üzerimde baskılı, pek de bir rahat geçirmemişsem yılbaşı gecesini, yılım da aynı havada geçiyor...***Onun için İzzet’e katılamayacağım...Yılbaşı nasıl geçerse, yeni yıl da öyle geçer inancımı koruyacağım...Ne mi yapacağım?..İzzet’in eğleneceli mekanlarından birine gideceğim...O eğlenecenin ve keyfin 2011’de bana yansıması için içimden dua edeceğim...
“If tears could build a stairwayAnd memories a laneI’d walk right up to the heavenAnd bring you home again...”Kanserden ölen Ceyla Gölcüklü‘nün 15 yaşındaki kızı Lara koydu bu şiiri Facebook’taki sayfasına...Türkçe’ye kendi kelimelerimle tercüme etmek istedim size, belki dizelerinden fışkıran duygularını bir parça aktarabilirim diye...“Eğer gözyaşları bir merdiven, Hatıralar, bir yol oluşturabiliyorsa,Cennete kadar yürürdümSeni yeniden eve getirebilmek için...”***Ölüm galiba bir anne veya baba için çocuğuna erken yaşta veda etmek zorunda kaldığında çok acı geliyor...Giden için de, kalan için de...Dün Lara‘nın yazdıklarına bakarken, son aylarda yaşadığım olayların, tek bir korku tortusu bıraktığını hissettim üzerimde... O korku bir canlının kendisiyle ilgili değil, yavrusuyla ilgili korkuydu...“Ya daha büyümeden çocuklarım gözüm arkada gidersem...” korkusu...Lara Facebook’ta “Cennetten gel ve beni cehennemden kurtar...” (Come down heaven and save me hell) diye yazmış annesine...Oysa cenazede hiç ağlamamıştı...Okula da düzenli olarak gitmeye devam etmişti...***Babası Sherry Shahnavaz kızını alıp Londra’ya gitmek istiyor...Anneannesi ona izin vermeli...Lara babasının yanında güvende ve emniyette olacak...15 yaşında bir kız çocuğu bundan sonra çokça “baba”ya ihtiyaç duyacak...Bana gelince; Ayşe Nazlı 15’e doğru hızla ilerliyor...Ya minikler;Onlar 15 yaşına geldiklerinde “baba”ları nerde olacak acaba?..***Yaşamdan çok “ölüm”ü kutsayan bir gençlikten geliyor onların babası...“Devrimciler ölür ama, devrimler durmaz sürer” diye yaşayan bir kuşakta geçti ilk gençlik yılları...Saldırıların, suikastlerin, olayların, tehditlerin göbeğinde, 30 yıldır süren bir gazetecilik serüvenine girdi sonra babaları...Ne kalp, ne ciğer, ne stres bırakmazcasına yaşıyordu yılları...“Acı hiçbir zaman kaybolmaz... Sadece nasıl başa çıkabileceğini öğrenirsin zamanla...” diye not düşmüş Lara’cık...***Son zamanlarda bir şeyler oldu bana...Babam söylerdi ben çocuken “Gözüm arkada kalsın istemem...”Minikler kim bilir ne yapıyorlardır şimdi?..Gözlerinin içi gülüyor mudur?..Oynuyorlar mıdır?..Yaşamayı nasip edecek midir acaba bize Tanrım?.. Çocuklarımızdan yana gözümüzün arkada kalmaması için!..*****İNSANIN İÇİNDEKİ İYİLİK VE KÖTÜLÜK ARASINDAKİ SAVAŞ... Son zamanlarda Quantum’la ilgili söylenen sözlerin, yazılan kitapların, anlatılan felsefelerin, aslında geçmişteki “tasavvufun günümüzdeki yansıması” olduğu çok ciddi çevrelerce belirtilir oldu...Ortak ve benzer noktalarının çok olduğu aşikar...Bugün “insanın içindeki iyilikle (Hürmüz), kötülük (Ehrimen) arasındaki savaşı anlatan” bir pasaj aktaracağım...Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi Efendi’nin Amak-ı Hayal isimli eserinden meal yoluyla çıkartılan bir pasajdır bu...Önce okuyun...Sonra kendiniz üzerinde düşünün...***“İnsanın içinde HÜRMÜZ (iyilik, aydınlık) ile EHRİMEN (kötülük, karanlık) arasında bir savaş olduğu anlatılır...Bir gün bu iki zıtlık arasındaki savaş başlar...Her biri kendi pehlivanını çıkarır meydana...Pehlivanlar meydan okur insana...Her zaman olduğu gibi EHRİMEN (kötülük, karanlık) başlar önce ve ilk pehlivanını çıkarır kötülük dolu gururla..EHRİMEN’in ilk pehlivanı NİFAK pehlivandır...Düştüğü yeri yok eden NİFAK, atıldığı yere korku veren NİFAK.....Buna karşılık HÜRMÜZ tarafından MUHABBET pehlivanı çıkar...Öyle bir pehlivandır ki MUHABBET, onun karşısında durmak zordur ve sonuçta MUHABBET pehlivan NİFAK’ın üstesinden gelir.....Daha sonra EHRİMEN tarafından GAZAP pehlivan belirir...Gazap (Öfke, hiddet, kızgınlık) geldiğinde MUHABBET pehlivanı dayanamaz yenilir, geri çekilir...Bunun üzerine GAZAP’a karşı HİKMET pehlivan savaş verir..“Hikmet”li (Sağduyu) bir şekilde GAZAP’ı bir hamlede öldürüverir....Bunun üzerine EHRİMEN tarafından en büyük koz olan NEFİS pehlivan çıkar gelir...Şu NEFİS (arzu ve kötü istekler anlamında) yok mu, herkes onun esiridir..HİKMET (sağduyu) ile uzun bir savaşa başlarlar...Ancak, NEFİS’in ne kadar güçlü olduğu gülmesinden bellidir...Sonunda HİKMET daynamaz, ama HİKMET’i NEFİS...Kendine esir eder..Savaşı tam EHRİMEN (kötülük,karanlık) kazanacaktır ki.....Meydana bir başka pehlivan çıkar...İhtişamından kimse yüzüne bakamaz...İnsanın yüreğini yakar..Bu pehlivanın adı AŞK’tır...Herkes şaşırır ama HÜRMÜZ (iyilik) tarafı sevinir...AŞK isimli pehlivanın önünde NEFİS de olmak üzere herkes eğilir...AŞK pehlivan HÜRMÜZ tarafına geçer, iyiliği ve aydınlığı seçer..Her taraf iyilikle aydınlıkla kendinden geçer...” ***Tasavvufun önemli eserlerinden biridir Amak-ı Hayal...Sadece Quantum’dan değil, bu köşede tasavvufdan da parçalar eklemek istedim hayatınıza...Belki içimizdeki iyilikler AŞK’tan güç alırlar... Kötülükleri ve içimizdeki EHRİMEN’i yenerler...
Benim çocukluğumun, gençliğimin ve ilk gazetecilik yıllarımın Ankara’sı, “modern” olmaya çalışan bir başkentti...Elbette Anadolu’nun çorak coğrafyası üzerine “Atatürk’ün başkent yapma isteğiyle” kondurulmuş bir kentti Ankara...Ticaret merkezi değildi ki söz gelimi New York gibi; birbirinden farklı zengin insan figürleri ve hayatları sunabilsin...Borsa ve finans merkezi değildi ki, sözgelimi İstanbul gibi; “paranın cüretkar sınırtanımazlığı hayata egemen olsun...”Moda merkezi değildi ki, söz gelimi Milano gibi, her caddesi sokağı rengarenk bir estetiğe sahip olabilsin... Ankara, Ankara’ydı işte...Atatürk’ün Anadolu’nun çorak arazisinin üzerinde, bir Cumhuriyet yaratmaya çalıştığı ve ona başkent olarak armağan ettiği şehirdi...***Sefaretler, kordiplomatik, bakanlıklar, Başbakanlık, Genelkurmay ve oluşturduğu askeri erkan, bu şehrin ana damarlarıydı...New York‘la Washington arasında Amerikan ölçeğinde nasıl bir fark varsa, İstanbul’la Ankara arasında da öyle bir fark vardı...Asker ve sivil bürokrasinin başkentiydi Ankara...Atatürk’ün başkentiydi...Genç Cumhuriyet’in başkentiydi... Geçen yıl büyük boy Atatürk posteri ve Türk bayrağı taşıyan askerlerin, Atatürk’ün Ankara’ya gelişini anmak üzere, “Vatan sana canım feda”, “Vatan, şeref vazife, saygı” diye “Garnizon Koşu”sunda koştukları sırada balkonlara çıkan Ankaralılar’ın onları ağlayarak alkışladıklarını okuduğumda “Ankara bu işte” demiştim...Bu şehrin, kendisini yapan Ata’sına karşı özel bir vefası vardır...Çünkü Ankara’nın esbab-ı mucibesi “Atatürk”tür...Bütün Türkiye Atatürk’ü sever...Ama Ankara başka sever Atatürk’ü... ***Ankara Valiliği’nin “Atatürk Bulvarı, Sıhhiye Meydanı, Necatibey Caddesi, Gençlik Caddesi istikametinden Anıtkabir’de sona eren” Garnizon Koşu’suna “Ana caddelerde yaşamı olumsuz etkileyecek programların yasaklaması” kararıyla izin vermemesi, “duyarsız” bir davranıştır...Başkentin ortasından habire askeri birliklerin geçmesi, çok “demokratik ve sivil” görünmeyebilir...Bunun bir askeri bilek gösterisi şeklinde geçmemesi de gerekir...Ama Atatürk’ün şehrine Atatürk’ün gelişinin askerlerce kutlanmasının engellenmesi, hoş değil...Ankara’yı çok renkli bulmayabilirsiniz...Liberal aydınların iddia ettiği gibi, Sofya, Bükreş, Moskova gibi eski Doğu Bloku ülkelerinin başkentlerini andırdığını da söyleyebilirsiniz...Fazlaca bürokratik ve askeri bir havanın egemen olduğunu da belirtebilirsiniz... Ama Atatürk’ün yarattığı bozkır ortasında kurulmuş bir başkentin, kendisini kuranlara ve yaratanlara gösterdiği buncacık vefayı gözardı edemezsiniz...Duyarlılık Ankara’ya gösterilmeliydi...Tıpkı İzmir’in duyarlılıklarına saygı gösterilmesi gerektiği gibi...Tıpkı Konya’nın, Maraş’ın Diyarbakır’ın duyarlılıklarını gözettiğimiz gibi...Ankara da sonuçta bu ülkenin başkentidir çünkü...*****ANKARA KOLEJ’Lİ AİLELERİN ÇOCUKLARIYLA İÇKİLİ RESTORANDAKİ PROTESTO YEMEĞİ...Benim okuduğum Ankara Koleji Mezunları Derneği, tam da Kolej’e uygun bir davranış gösterip, “Çocuklarıyla beraber, geçtiğimiz günlerde içki içiliyor diye Çayyolu’nda polis baskınına uğrayan restorana” gitmişler...“Ailelerinin yanındaki çocuklara kısıtlama getirilmesini” protesto etmek için...Çocuklarla yenen bu yemek, valiliğe ve polise “yaşam tarzımıza müdahale etmeyin” yemeğidir...Bu yemekler, gizli odaklarca planlanmıyor...Bunun eylemin arkasında gizli bir el yok... Ben Kolej’liyim ve gayet iyi bliliyorum ki hiçbir Kolej’li ve ailesi Çayyolu’nda insanların yeme içme alışkanlıklarına müdahale eden bu tavrı benimsemez...***Kürtler’in ana dillerinde konuşmaları, yazmaları, şarkı söylemeleri ne kadar doğruysa...Aleviler’in üzerlerindeki kısıtlamaların kalkması, kendi yaşam tarzlarını ve dini öğretilerini kendi inaçlarına göre öğrenmeleri nasıl haklarıysa...Başörtüsü nasıl kadınların özgürlük alanlarının içindeyse...İnsanların çoluklarıyla çocuklarıyla, yedikleri ve içtikleri de onların özgürlüğüdür...Herkesin hayatının özgürlüklerine saygı duyarsak, bize de herkes saygı duyar...*****TAYYİP ERDOĞAN’IN KÜRT MESELESİNDEKİ ÇIKIŞI!..Meseleye “Kürt meselesi” demişti zaten Tayyip Erdoğan...Bu konuda diğer liderlerden bir adım ilerdeydi...İlk başlarda kendisine çok oy kaybettirmesine karşın “Demokratik açılımı” da o getirdi ve arkasında durdu... .TRT Şeş’di, Kürtçe yasakların kaldırılmasıydı, konuşma ve yazma dili olarak Kürtçe’nin benimsenmesiydi derken, bu konularda da alabildiğine mesafe aldı...Kürt sanatçıların, düşünürlerin iade-i itibarı da bu dönem sağlandı...***Önceki günkü konuşması ise, bir Başbakan’ın durması gerektiği yeri göstermesi açısından önemliydi...“Demokratik açılımlara evet, Kürtçe ve Kürt sorunuyla ilgili” sorunları da ele almaya “evet” diyordu...Ama “Bu ülke üzerinde ameliyat yaptırtmayız... Ortak dilimiz Türkçe... Özerkliğe de karşıyız...Bu millet çaresiz değil...” derken belli ki Türkiye’nin Başbakanı konuşuyordu...Gerektiği yerde, gerektiği zamanda “dur” demesini bilmesi gerekiyor bir Başbakan’ın çünkü...Tayyip Erdoğan’ın çıkışı ve zamanlaması doğru ve gerekliydi...
Sevgili Mina,Dün seni gördüğmüde “çok güzelleşmiş olduğunu” farkettim...Çok güzel bir kız olacağın doğduğun gün belliydi...Ama bunu her hafta farketmek, bir baba için tarifsiz duygular yaratıyor...Mutlulukla kaygı atbaşı gidiyor...Sanıyorum ilerde “Çok Güzel Bir Kadın” olacaksın...“Çok güzel bir kadın olmak”, her zaman çok güzel bir kadere sahip olmak anlamına gelmiyor yavrum... Çok güzel kadınların hayatta yaptıkları şeyler, bazen onları hiç istemedikleri noktalara götürür...Yaşam bunun sayısız örnekleriyle dolu...***Ben sen daha dünyaya gelmemişken, annen hayatımda yokken, sanki doğacakmışın gibi “Mina’ya Mektuplar” diye “meçhule adreslenmiş” bir kitap yazmıştım...O kitapta “Güzel kadın şanssızdır” diyordum...O yazı yanda...Senin ve senin gibi doğan bütün güzel bebeklerin şanssız kaderlerinin olmamasını diliyorum...Adorno “Yararsız Güzellik” (L’Inutile Beauteb) isimli pasajında şöyle yazar “Çok Güzel Kadınlar” için... ***“Olağanüstü güzel kadınlar mutsuzluğa yazgılıdır...Aile, servet ve yetenekten yana talihli olanlar, rastlantıların yardımını görenler bile sanki kendilerini ve girdikleri bütün ilişkileri tahrip etme tutkusuyla kemiriliyorlardır...Bir kahin, iki yıkımdan birini seç demiştir onlara sanki... Seçeneklerden birinde, güzelliklerini kurnazca başarıya tahvil etme vardır... Mutsuzluktur bunun bedeli; sevme yeteneklerini yitirdikleri için kendilerine duyulan aşkı da zehirleyecek ve böylece elleri boş döneceklerdir...Öte yandan, güzelliğin ayrıcalığı, ilişkilerde karşılıklılığı reddetmelerini sağlayan bir cesaret ve güven verir onlara...Hayatı düşünerek ve hesaplayarak yaşamazlar...Herkesin hayranlığı, kendi değerlerini peşinen kanıtlamak zorunda olmadıklarına inandırmıştır onları...***Gençliklerinde, her istediklerini yapabilecek, her istediklerini seçebilecek durumdadırlar...Bu yüzden de seçici davranmak zorunda kalmazlar...Hiçbir şey kesin ve nihai değildir onlar için, her şeyin yerine bir başkasını koyabilirler...İnce eleyip sık dokumadan çok genç yaşlarda evlenirler ve böylece kendilerini sıradan ve sıkıcı bir yaşama mahkum ederler...***Sonsuz olasılıkları elde tutma ayrıcalığından feragat edip insanların düzeyine inmişlerdir...Ama aynı zamanda, yarın daha iyi bir şeyle değiştirilebilecek olan imkanları har vurup harman savurmaya devam ederler...Böylece, “yıkıcı” kişiliğin de en tipik örneği olurlar... Vaktiyle hors de concours [rekabet üstü, rakipsiz] oldukları için rekabette başarılı değildirler; tam da bu yüzden bir rekabet manisine (korkusuna) kapılırlar... Cazibenin kendisinde çoktan yok olduğu halde, üzerlerine sinmiş olan karşı konulmazlık jesti onlarda kalır... Sihir sadece umudu temsil etmeyi bırakıp evcillikte karar kıldığı anda silinip gider...O zaman bir zamanlar çok güzel olan kadının konulabilirliği, aynı zamanda bir kurban durumuna da düşürür onu...***Bir zamanlar çok yükseğinden uçtuğu düzenin tutsağı olur... Cömertliği cezalandırılacaktır şimdi...Düşmüş kadın da saplantılı olan gibi mutluluğun kurbandır...İçerilmiş güzellik zamanla varoluşun hesaplanabilir bir öğesi haline gelir. Kendine ve başkalarına karşı mutluluk vaadini yerine getirememiştir...Ama vaadini tutarmışcasına hareket edip, bir “yıkım kadınına bürünür;” kendisi de felakatin seline kapılıp gider...Aydınlanmış dünya böylece güzel kadın “mit’ini” tümüyle özümleyip çözmüş olur...Tanrıların kıskançlığı, “Çok Güzel Kadın”lardan daha uzun ömürlü çıkmıştır...”***Sevgili yavrum...Senin üzerinde ve içinde ne zaman ne kadar, etkili olabileceğimi henüz bilmiyorum...Onun için bu mektupları yazıyorum...Adorno’nun söylediğinden çıkarmanı istediğim şu sanki;“Her istediğini yapabilecek ve seçebilecek durumda olduğunu görüp, hayatının bütün güzelliklerini har vurup harman savurma...Güzelliğinin; her şeyin ve herkesin yerine bir başkasını koyabilme imkanı sağlayacağını düşünmek gibi yakıcı ve yıkıcı bir duyguya kapılma...” Bu felaketini getirir...Güzel şeyler değerlidirler...Değerli şeyler kolay kolay ikame edilmezler...Değerli şeylerin değerini bil yavrum...Güzelliğin o değerli şeylere sahip olmanı sağlıyorsa, aynı güzelliğin, onları har vurup harmana savurmana yol açmasın...Seni her şeyden çok seven Baban...***PAZAR SABAHI...Dün sabah Poyraz’la beraber geldi Mina...Ayşe Nazlı da öğleye doğru...Üç kardeş biraraya geldiler...Ben bilgisayarın başında çalışırken, onlar keyifle salonda oynuyorlar...Arada bir açık kapıdan geçip bana geliyorlar, sonra beni bırakıp tekrar oyuncaklarına geçiyorlar...Ayşe Nazlı kendisi için yazdığım o yazıyı, hafta içinde annesinin okuttuğunu anlattı bana...İki ünlü kadın ve onlardan bana üç çocuk...Kadınlar çok uzakta...Çocuklar Cumartesi sabahtan Pazar akşam üstüne kadar yanımda...Okul günlerim gibi geçmeye başladı hafta sonlarım yıllar sonra...Okuldayken de Cumartesi sabahını iple çekerdim...İki günlük tatilin ilk saatlerinde, kıpır kıpır olurdu yüreğim...Koskoca iki gün var görünürdü gözüme...Keyifle, huzurla ve mutlulukla geçireceğim bir tatil olarak görünürdü Cumartesi-Pazar’ları gözüme...Sonraki yıllarda hiçbir Cumartesi Pazar o duyguyu hissedemedim nedense...Ne vardı bilmiyorum o çocukluk duygusunun içinde, ama tatilde de olsam o duygu kaplamadı yüreğimi bir daha...Ta ki birkaç hafta öncesine kadar...Şimdi üç çocuğum da yanımda...Sanıyorum bir “tamamlanma duygusu”ymuş çocukken yaşadığım... Çünkü şimdi “tamamlanmış” gibi hissediyorum kısa süreliğine de olsa kendimi... ***Güzel kadın şanssızdır...Kadın güzel olmak ister...Kadın güzel olmak için her şeyi yapar... Hayatta çok şey kadının güzel olması için vardır...Güzel olan kadın sevilir... Güzel olan kadına bütün bakışlar çevrilir. Güzel olan kadın hemen kabul görür...Güzel bir kadın olmak bu kadar güzel olsa da, güzel olmak şanssız bir durumdur.Hayatın şansı çoğu zaman güzel kadınlardan yana durmaz... Hayat, güzele verdiği avantajları bedelsiz bırakmaz... Borçları tahsil ederken, güzelin duyduğu üzüntüye aldırmaz... Hayat güzelliğin avantajlarını, şanssızlıkla dengeler... Doğa dengesini böyle kurar... ***Güzel kadın olmak güzeldir...Ama çok güzel kadın olmak şanssız bir şeydir... güzel kadınlar çok sevilmezler... Rahat kanka bulamazlar... Diğer kızlar çok güzel kadınlarla çıkmak istemezler...Bakışların kendi üstlerinde olmamasından rahatsız olurlar... Kendilerine dönmemesine hastadırlar... Güzelin yanında gölge olmaktan şikayetçidirler... Güzel kadınlar büyüdükleri zaman da şanssızlıklarını yenemezler... Eş dost davetlerinin aranan kişisi bir türlü olamazlar... Herkes kocasını ya da sevgilisini elinden alacağını düşündüğünden, davetlerde sohbetlerde onları düşünmezler...Kadın kadına kaynatmalarda yan yana olsalar da, kocalarının ve sevgililerinin yanında bahis konusu edilmezler... Güzel kadınlar kocalarla fazla tanıştırılmazlar... Güzel kadınlar, erkeklerle yaşanan dertlere pek ortak edilmezler...Kanka yapılıp sohbetin içine sokulmayan çok güzel kadınlar, sohbet dışında kaldıklarında da rahat bırakılmazlar... Bulanmadan rahat edilmezler... Kafası çalışmayan boş güzellik olarak adlandırılmadan yaşayamazlar... Güzelliklerindeki artı, zekalarındaki gerilikle dengelenir... Öyle bir gerilik olmasa da, zeka geri olarak tescillenir...Her halükarda güzel ama aptal kadın olmak kader gibi belirlenir...Onun için çok güzel kadınlar, hep kendilerini ispatlarlar... Güzel değil, akıllı olduklarını söylerler... Güzellikleriyle değil, kafalarıyla iş yaptıklarını bildirirler... Güzel oldukları halde, aptal olmadıklarını ispat için var güçleriyle savaşırlar...Bilmezler ki ne yaparlarsa yapsınlar, etraf onları öyle algılayarak rahatlayacaktır... Zekalarını görmedikçe kendilerini eşit hissedecektir...Onlar aptal bulundukça çevredekiler kıymetlenecektir...Güzel şansız oldukça diğerleri şanslı olacaktır. Onların avantajları dezavantaja dönüştükçe, başkaları avantajlanacaktır...***Güzel kadınlar çok kolay erkek bulurlar... Güzel kadınlar çok kolay erkek buldukları için çok kolay erkek kaybederler... Kazanmadaki kolaylık, kaybetmedeki umursamazlıkla eşdeğerdir...Kaybetmedeki umursamazlık, umursar hale geldiğinde genelde geçtir... Güzel kadın erkeği kazanmak için çok çaba harcamaz... Çaba harcamadan kazandığı için, elinde tutmasını da çok bilmez...Kazanırken çok uğraşmadığı için, kaybederken ne yapacağını öğrenmez... Erkek de çok güzel kadını kolay taşımaz... Her istediğini elde edeceğini bildiğinden fazla güven duymaz... Güzel kadının ilişkileri, bu güvensizlikle her zaman çok güzel olmaz...Ama esas çok güzel kadın, kendi güzelliğine dönük yaşadığından, kocası tarafından hoş karşılanmaz... Kendi egosunu doyuramayan adam, güzel kadını aldatmakta sakınca görmez... Güzel bir kadın olmak güzel bir şeydir... Ama çok güzel bir kadın olmak, güzel olsa da şanssız bir şeydir...