Haberin Devamı
Benim çocukluğumun, gençliğimin ve ilk gazetecilik yıllarımın Ankara’sı, “modern” olmaya çalışan bir başkentti...
Elbette Anadolu’nun çorak coğrafyası üzerine “Atatürk’ün başkent yapma isteğiyle” kondurulmuş bir kentti Ankara...
Ticaret merkezi değildi ki söz gelimi New York gibi; birbirinden farklı zengin insan figürleri ve hayatları sunabilsin...
Borsa ve finans merkezi değildi ki, sözgelimi İstanbul gibi; “paranın cüretkar sınırtanımazlığı hayata egemen olsun...”
Moda merkezi değildi ki, söz gelimi Milano gibi, her caddesi sokağı rengarenk bir estetiğe sahip olabilsin...
Ankara, Ankara’ydı işte...
Atatürk’ün Anadolu’nun çorak arazisinin üzerinde, bir Cumhuriyet yaratmaya çalıştığı ve ona başkent olarak armağan ettiği şehirdi...
Sefaretler, kordiplomatik, bakanlıklar, Başbakanlık, Genelkurmay ve oluşturduğu askeri erkan, bu şehrin ana damarlarıydı...
New York‘la Washington arasında Amerikan ölçeğinde nasıl bir fark varsa, İstanbul’la Ankara arasında da öyle bir fark vardı...
Asker ve sivil bürokrasinin başkentiydi Ankara...
Atatürk’ün başkentiydi...
Genç Cumhuriyet’in başkentiydi...
Geçen yıl büyük boy Atatürk posteri ve Türk bayrağı taşıyan askerlerin, Atatürk’ün Ankara’ya gelişini anmak üzere, “Vatan sana canım feda”, “Vatan, şeref vazife, saygı” diye “Garnizon Koşu”sunda koştukları sırada balkonlara çıkan Ankaralılar’ın onları ağlayarak alkışladıklarını okuduğumda “Ankara bu işte” demiştim...
Bu şehrin, kendisini yapan Ata’sına karşı özel bir vefası vardır...
Çünkü Ankara’nın esbab-ı mucibesi “Atatürk”tür...
Bütün Türkiye Atatürk’ü sever...
Ama Ankara başka sever Atatürk’ü...
Ankara Valiliği’nin “Atatürk Bulvarı, Sıhhiye Meydanı, Necatibey Caddesi, Gençlik Caddesi istikametinden Anıtkabir’de sona eren” Garnizon Koşu’suna “Ana caddelerde yaşamı olumsuz etkileyecek programların yasaklaması” kararıyla izin vermemesi, “duyarsız” bir davranıştır...
Başkentin ortasından habire askeri birliklerin geçmesi, çok “demokratik ve sivil” görünmeyebilir...
Bunun bir askeri bilek gösterisi şeklinde geçmemesi de gerekir...
Ama Atatürk’ün şehrine Atatürk’ün gelişinin askerlerce kutlanmasının engellenmesi, hoş değil...
Ankara’yı çok renkli bulmayabilirsiniz...
Liberal aydınların iddia ettiği gibi, Sofya, Bükreş, Moskova gibi eski Doğu Bloku ülkelerinin başkentlerini andırdığını da söyleyebilirsiniz...
Fazlaca bürokratik ve askeri bir havanın egemen olduğunu da belirtebilirsiniz...
Ama Atatürk’ün yarattığı bozkır ortasında kurulmuş bir başkentin, kendisini kuranlara ve yaratanlara gösterdiği buncacık vefayı gözardı edemezsiniz...
Duyarlılık Ankara’ya gösterilmeliydi...
Tıpkı İzmir’in duyarlılıklarına saygı gösterilmesi gerektiği gibi...
Tıpkı Konya’nın, Maraş’ın Diyarbakır’ın duyarlılıklarını gözettiğimiz gibi...
Ankara da sonuçta bu ülkenin başkentidir çünkü...
ANKARA KOLEJ’Lİ AİLELERİN ÇOCUKLARIYLA İÇKİLİ RESTORANDAKİ PROTESTO YEMEĞİ...
Benim okuduğum Ankara Koleji Mezunları Derneği, tam da Kolej’e uygun bir davranış gösterip, “Çocuklarıyla beraber, geçtiğimiz günlerde içki içiliyor diye Çayyolu’nda polis baskınına uğrayan restorana” gitmişler...
“Ailelerinin yanındaki çocuklara kısıtlama getirilmesini” protesto etmek için...
Çocuklarla yenen bu yemek, valiliğe ve polise “yaşam tarzımıza müdahale etmeyin” yemeğidir...
Bu yemekler, gizli odaklarca planlanmıyor...
Bunun eylemin arkasında gizli bir el yok...
Ben Kolej’liyim ve gayet iyi bliliyorum ki hiçbir Kolej’li ve ailesi Çayyolu’nda insanların yeme içme alışkanlıklarına müdahale eden bu tavrı benimsemez...
Kürtler’in ana dillerinde konuşmaları, yazmaları, şarkı söylemeleri ne kadar doğruysa...
Aleviler’in üzerlerindeki kısıtlamaların kalkması, kendi yaşam tarzlarını ve dini öğretilerini kendi inaçlarına göre öğrenmeleri nasıl haklarıysa...
Başörtüsü nasıl kadınların özgürlük alanlarının içindeyse...
İnsanların çoluklarıyla çocuklarıyla, yedikleri ve içtikleri de onların özgürlüğüdür...
Herkesin hayatının özgürlüklerine saygı duyarsak, bize de herkes saygı duyar...
TAYYİP ERDOĞAN’IN KÜRT MESELESİNDEKİ ÇIKIŞI!..
Meseleye “Kürt meselesi” demişti zaten Tayyip Erdoğan...
Bu konuda diğer liderlerden bir adım ilerdeydi...
İlk başlarda kendisine çok oy kaybettirmesine karşın “Demokratik açılımı” da o getirdi ve arkasında durdu... .
TRT Şeş’di, Kürtçe yasakların kaldırılmasıydı, konuşma ve yazma dili olarak Kürtçe’nin benimsenmesiydi derken, bu konularda da alabildiğine mesafe aldı...
Kürt sanatçıların, düşünürlerin iade-i itibarı da bu dönem sağlandı...
Önceki günkü konuşması ise, bir Başbakan’ın durması gerektiği yeri göstermesi açısından önemliydi...
“Demokratik açılımlara evet, Kürtçe ve Kürt sorunuyla ilgili” sorunları da ele almaya “evet” diyordu...
Ama “Bu ülke üzerinde ameliyat yaptırtmayız... Ortak dilimiz Türkçe... Özerkliğe de karşıyız...Bu millet çaresiz değil...” derken belli ki Türkiye’nin Başbakanı konuşuyordu...
Gerektiği yerde, gerektiği zamanda “dur” demesini bilmesi gerekiyor bir Başbakan’ın çünkü...
Tayyip Erdoğan’ın çıkışı ve zamanlaması doğru ve gerekliydi...

