Haberin Devamı
Futbola “şiddet yasası” getirmek güzel de, futbola önce bir “mantık, akıl ve zeka yasası” getirmek gerek...
Günlerdir spor programlarında Beşiktaş’ın Almeida, Simao ve Fernandez’den oluşan yeni transferleriyle ilgili yapılan “yorumları” izliyorum...
Ya arkadaş, bir yorum bu kadar mı “içten pazarlıklı, bu kadar mı izan ve mantık dışı, bu kadar mı sallapati” olur?..
Yaşamımda fikir özgürlüğüne de saçmalama özgürlüğüne de laf söylemedim...
Demokrasinin olduğu yerde fikir özgürlüğü olacak elbet...
Sadece fikir özgürlüğü değil, fikir adı altında sallama ve saçmalama özgürlüğü de olacak...
Ama saçmalığın bilgiyi ve fikri bu kadar ezdiği dünyada nerede görülmüştür bilmiyorum...
Tabata’nın alınmasını eleştir tamam...
Guiza’ya neden bu kadar para verildi de hesap sor buna da tamam...
Avrupa çapında bir futbolcu Misimoviç; onu Galatasaray’dan göndermeyin de bunu da anlayayım...
Ama insanda bir akıl, izan ve insaf olur...
Almeida, Simao ve Fernandez’in neyine karşı çıkıyorsunuz bana söyler misiniz?..
Parası desen, Almeida’nın bonservisi sadece 2 milyon euro...
Fernandez kiralık...
Simao’nun bonservisi 900 bin euro...
Arkadaş manavdan portakal mı alıyorsun yoksa dünya çapında yıldız mı?..
Bu paralara bu yıldızları Türk futboluna ve Beşiktaş’a kazandırmak, ayakta alkışlanacak bir başarı...
Bunu eski futbolcu hasetiyle, rakip takım aidiyeti kaygısıyla, ya da “ne kadar sallarsan o kadar iyi yorumcu olursun” zırvasıyla yapanlar Türk futboluna işledikleri günahın bedelini gün gelir öderler...
Almeida “uluslararası fonla alınmış da” SPK uygulamalarına aykırıymış...
Arkadaş bu haberi yazıyorsan, söylüyorsan ayıp olmazsa git araştır öyle söyle...
Bilgi sahibi ol, ondan sonra nasıl fikir sahibi oluyorsan öyle ol...
Almeida’nın bonservisi 2 milyon euro...
Fon geliyor Beşiktaş’a, anlaşıyorlar...
2 milyon euroyu fon ödüyor...
Karşılığında Almeida’nın bonservisinin yüzde 55’i Beşiktaş’ın, yüzde 45’i fonun oluyor...
SPK açısından sorun olur mu diyorlar...
Beşiktaş’ın aktifine “Almeida’nın bonservisinin yüzde 55’i bizimdir yazılırsa niye sorun olsun?” deniyor...
Peki anlaşma ne?..
Beşiktaş veya fon Almeida’ya “en az” 10 milyon euroluk alıcı bulduğunda, Beşiktaş isterse Almeida satılacak...
Satılırsa 5.5 milyon euroyu Beşiktaş, 4.5 milyon euroyu fon alacak...
Yani ne olacak?..
Beşiktaş bu satışta hiç bonservis parası ödemediği Almeida’dan 5.5 milyon euro kazanacak...
Satmak istememe hakkı da Beşiktaş’ta...
10 milyon euro veya fazlasına satmak istemiyorsa fona 3.5 milyon euro verecek, bütün haklarını alacak Almeida’nın...
Almeida sözleşmede belirtildiği gibi 3.5 yıl Beşiktaş’ta oynar ve sözleşmesi uzatılırsa ne olacak?..
Beşiktaş uluslararası fonun, şimdi verdiği 2 milyon euroyu banka faiziyle fona verecek ve iş bitecek...
Şimdi bana bu anlaşmanın neresinde Beşiktaş’a zarar verecek, Türk futbolunu yerin dibine batıracak bir yer var söyler misiniz?..
Ben yönetimlerin yaptığı her işi beğenip, alkışlayan bir yazar değilim...
Öyle olsam 1 seneyi bulmadan Beşiktaş yönetiminden istifayı basıp gitmezdim...
Kimseye müdana edecek, ya da nemalanacak halim de yok...
Fenerbahçe’ye Niang’ın alınmasını ne kadar alkışladıysam, Almeida ve Simao’yu da aynı şekilde alkışlıyorum...
Boşver Yıldırım ve Aziz başkanlar, boşverin Serdal ve Cengiz kardeşler...
Siz doğru yolunuzda devam edin...
Bunları eleştirenler;
1) Ya eski günlerinden kalma hasetlerinden...
2) Ya rakip takım hesapları endişesinden...
3) Ya da kendi ratinglerini oraya buraya sallayarak yükseltme hesabından yapıyorlar bu işleri...
Başka bir şık daha var...
O da bilgisiz ve kara cahil oldukları...
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, beyin olmadan kafayı taşımak gibi bir şey...
Allah vermesin!..
VÜCUDUMU TARAYAN ALETE GİRDİĞİMDE...
Nihan’ı (Ertürk) Cannes’a gittiğimde tanımıştım...
Orhan’la (Ülger) İtalyanlar’ın ünlü Riva teknelerinin temsilciliğini yapıyorlardı...
Miami’de üniversite okumuş genç bir kız Nihan...
Bu arada Brezilyalı bir yaşam gurusuyla karşılaşıyor...
Kadın “sürdürdüğü yaşam guruluğunda önemli deneyimler kazanacağı” inancıyla İstanbul’da yaşamaya karar veriyor...
Nihan’la tanışıyorlar...
Brezilyalı yaşam gurusu kadının üzerinden, beni tanıştıracağı Biyolojik Geri Bildirim Uzmanı Ünal Uluer’le tanışıyor...
Beni alacaklar SCAO dedikleri sistemle “Bilgisayardaki virüs tarama sistemi gibi, vücudumu baştan aşağı tarayacaklar... Vücudumun her türlü zayıflığını araştıracaklar...”
İki saat boyunca Ünal Bey ve yardımcısı Sezin Hanım, vücudumda neresi aksıyor, neresi aksamıyor, nereleri iyi frekans vermediği için hastalanmaya müsait, nerelerde blokajlar var, bunu ortaya çıkartacaklar...
Ekranda kendi “içimi göreceğim...”
Sonra eksik ya da fazla yerler aletten verilecek frekansla, düzeltilecek...
Çok uzun yıllar önce, böyle bir makineye sokmuşlardı, ama pek bir şey anlamamıştım...
Bu sefer üç saat boyunca beni ve vücudumu hallaç pamuğu gibi attılar...
Her tarafını incelediler...
Nerelerden hastalanırım?..
Hangi tip duygular ve düşünceler beni bloke ediyor...
Hangi organlarımda problemler var?..
“Bizim amacımız hastalıkları ortaya çıkarmak değil, hastalanacağınız yerleri, bölgeleri ortaya çıkartıp, uygun frekanslar verip, çalışmalarla sağlıklı hale getirmek...” diyor...
Quantum fiziği prensiplerine göre çalışıyor sistem...
Ne mide kaldı, ne bağırsak, ne karaciğer...
“Neremde blokaj var, vücudumun neresine enerji iyi gitmiyor, olumsuz düşünceler neler, bilinçaltında neler var”, bütün soruların cevabını, el ve ayak bileklerinize bağlanan kablolardan gelen frekanslarla karşıdaki plazmada görebiliyorsunuz...
Bir tür otopsi yapılıyor vücuduma...
Önceki gün gittiğim ilk seansıydı...
2.5 saat sürdü...
Sonra Ünal Uluer elleriyle ve nefesiyle öyle bir enerji yüklemesi yaptı ki, kalktığımda o enerjiyle maça çıksam 90 dakika nizami sahada futbol oynardım...
Sistemdeki amaç, vücudun aksak yerlerine belirli frekansları verdikten sonra, onun kendi kendini mucizevi bir şekilde yenilemesi ve tedavi etmesi...
İkinci seans bir ay sonra...
Bu olayı ve yaşadıklarımı size anlatmaya çalışacağım...
Felsefesiyle birlikte...
İlk söyleyebileceklerim şunlar:
“Bana birşeyler oluyor!..”
YILBAŞINA NASIL GİRERSENİZ ÖYLE Mİ GİDER YENİ YIL?..
Dün akşam Kenan Erçetingöz’ün konuğu İzzet Çapa’yı izliyordum Bloomberg TV’de...
Kendisi İstanbul’un en eğleneceli ve ünlü mekanlarının sahibi olan İzzet “Herkes neden 365 gün gideceği mekanlara özellikle yılbaşı gecesi gitmek ister hiç anlamam” dedi...
Sonra da ekledi:
“Yılbaşını eğleneceli geçirmek önemli değil... Yıl boyu eğlenceli geçsin o önemli...”
Benin tecrübelerim pek o yönde değil...
Epey bir zamandır geçirdiğim yılbaşılara bakıyorum, gece nasıl geçmişse, yıl da aşağı yukarı o şekilde geçmiş...
Vur patlasın çal oynasın eğlecesinden bahsetmiyorum... de girer yıla...
İster evde ister dışarda, keyifle, mutlulukla ve huzurla geçmişse yılbaşım, yıl da üç aşağı beş yukarı öyle geçiyor...
Eğer hafif sıkıntılı, üzerimde baskılı, pek de bir rahat geçirmemişsem yılbaşı gecesini, yılım da aynı havada geçiyor...
Onun için İzzet’e katılamayacağım...
Yılbaşı nasıl geçerse, yeni yıl da öyle geçer inancımı koruyacağım...
Ne mi yapacağım?..
İzzet’in eğleneceli mekanlarından birine gideceğim...
O eğlenecenin ve keyfin 2011’de bana yansıması için içimden dua edeceğim...

