Bu hafta Reha Muhtar’la bir pazar sohbeti yaptık. Önce CHP kurultayı ve kadınların siyasetteki yerini konuştuk, ardından konuşmaktan hep keyif aldığı bir konu var ya “futbol”... Futbol ve futbolculara ödenen astronomik rakamlara değindik. Sonunda futbol hakkında bilgileri son derece sınırlı olan ben, konuyu değiştirip “kadınlar ve iltifat” araştırmasına geçtim. Bence çok da iyi oldu, Reha Muhtar’dan ilginç yorumlar geldi.Kapitalizm, Che Guevara ve Deniz Gezmiş’i içini boşaltarak efsane yapıyor * CHP kurultayının ardından çok yazıldı, çok konuşuldu. Bazıları CHP’den yana umutlarının artığını, bazıları da olumlu havanın çok abartıldığını düşünüyor. Siz kurultayı nasıl değerlendiriyorsunuz, sizce artık yeni bir CHP’mi var?Yenilenmeye çalışan bir CHP var... Artık eskisi kadar devletçi değil CHP... En azından Kemal Kılıçdaroğlu- Gürsel Tekin ikilisi değil... Ama CHP 1973’te Ecevit döneminde dönüştüğü kadar dönüşemedi henüz, halkçı ve sivil bir çizgiye... O günlerin Ecevit’ini bugün savunmak değil sivilleşme ve halklaşma süreci... Bugün daha sivil bir noktaya gelmesi gerekiyor CHP’nin... Umut var, ama durumu na-tamam...* Halkın bir liderin peşinden gitmesi için hem o lideri kendinden biri gibi hem de kendinden üstün görmesi gerekiyor. Peki Kılıçdaroğlu’nun konuşmasına bu pencereden baktığınızda, hangi yönlerin öne çıktığını hangilerinin eksik kaldığını düşünüyorsunuz? Kılıçdaroğlu rahat ve kompleksiz bir adam... İçsel olarak da demokrat bir kişilik. Demokrasinin kurum ve kuruluşlarına inanıyor. Otorityen değil... Muhtemelen evinde ailesi arasında da otoriter değil, demokrat... Hitabeti kişiliğinin yansıması olarak çok iddialı değil... Biraz sıradan görünüyor. Ama bence bu “oy potansiyeli açısından” olumsuz bir tablo değil... Halk kendi gibi adamları sever. Kılıçdaroğlu da öyle birisi... Tepeden inmeci değil.* Salı günkü yazınızda Kılıçdaroğlu’nun Che Guevara beresi taktırılmış resmini eleştirerek abartıldığını vurguladınız. Niye yapılıyor sizce bunlar?Şimdi moda Ahmet Kaya’ya ağıt yakmak... Deniz Gezmiş’leri hatırlamak... Che Guevara’lara öykünmek... Deniz Gezmiş ve Che Guevara gibi gençlik liderleri gerçek kişiliklerinden ve fikirlerinden uzaklaştırılarak bir kapitalist toplum metası haline getirildiler... Efsaneleştirirken onları, anlamlarını ve kişiliklerini ve değerlerini yitirtmeye uğraşıyorlar. Che Guevara tişörtleri satılıyor Amerika’da her yerde. Oysa Che Guevara Bolivya’da, Amerikan destekli güçler tarafından Amerika’ya karşı savaşırken öldürüldü. Deniz Gezmiş de 12 Mart Darbesi sürecinde asıldı. Onların o gün söylediği şeyleri, bugün söylemek cesaret ister. Şimdi insanlar, zamanında onlara yapılanlara karşı sessiz kalmanın “günahını çıkartıyorlar.” Yeni moda, onlara sempati olunca, CHP kurultayında Kemal Kılıçdaroğlu’na Che Guevara beresi takmak gibi komiklikler de oluyor. Kılıçdaroğlu’yla, Che Guevara’nın hiçbir ilgisi yok. Komiklik yapmanın da alemi yok. Tarihi ve hayatı bilmeyenler için, her şey bir moda ve tüketilecek bir meta olabiliyor. Yazık bir durum...* Kadınların siyasetteki yerini nasıl görüyorsunuz, neden sizce kadınlar siyasette daha fazla yer almıyor?Hâlâ kadın kotasından söz ediliyorsa, demek ki kadın siyasetin içinde istendiği gibi giremedi. Belirli bir sayıyı içeren kadın kotası olumlu bir şey gözükebilir ama kotanın varlığı bile kadın ile erkeğin siyasette eşit olmadığını kanıtlar. Kadınların kot olmadan, yani pozitif ayrımcılığa ihtiyaç duymadıkları gün, siyaset doğal mecrasına girecek.* Kadınlar siyasetin içerisinde yer aldıklarında sizce gerçekten erkeklerden farklı bir bakış açısı sergiliyorlar mı, yoksa erkeğin egemen olduğu siyasette onlar da ağırlıkta bu pencereden mi bakmak zorunda kalıyor?Kadın her halükarda erkekten farklı düşünür, farklı gözler, farklı hareket eder... Deniz Baykal’ın kaseti ortaya çıktığında, Nesrin Baytok’un yanında sadece kadın milletvekili Nur Serter vardı. Merve Kavakçı türbanıyla Meclis’e girdiğinde de sadece Nazlı Ilıcak o kadar tepkiyi Kavakçı’nın yanında göğüsledi. Kadın her zaman farklıdır.* Kadın sayısının erkeklerle neredeyse aynı olduğu bir meclisi gözünüzde canladırsanız, sizce nasıl olurdu?Normal ve olması gerektiği gibi bir meclis olur... Yani toplum ve siyaset kendi doğal nehir yatağını bulur.Dizi oyuncusunun aldığı paraya ses çıkarmıyorsan futbolcuya da çıkaramazsın* Pek çok kadın gibi futbolla pek haşırneşir olduğum söylenemez. Ancak cuma günkü yazınızda Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın “futbolculara ödenilen astronomik rakamları aşağıya çekmeliyiz” önerisi dikkatimi çekti. Çünkü hep hayret etmişimdir o rakamlara. Futbolla bu kadar içiçe olan Reha Muhtar bu konuda ne düşünüyor?Bir dizi oyuncusunun bölüm başına 40 bin lira almasına karşı çıkıyor musun? Hayırsa, o zaman futbolcuya da karşı çıkılmaz. Bu işler arz talep meselesi... Futbol dünyanın izlediği, inanılmaz rağbette bir spor... Bu kadar talep varsa, en iyiler iyi alacaklar... Çünkü herkesin gözünü diktiği alanda en iyi olmak da çok zor. Menajerlerin, bazı kulüp çevreleriyle şişirdiği futbolcu transfer paraları var. Buna şiddetle karşıyım. Ama Qerasma gibi bir futbolcunun yıllık 3.5 milyon Euro’sunda, Guti’nin 2.5 milyon Euro’sunda gözüm olmaz. Onun Real Madrid’ten gelip İstanbul’da oynaması o kadar kolay değil.* Sizce Yıldırım’ın bu isteği gerçekleştirilebilir mi?Aziz Yıldırım, biraz aşağı çekelim derken, kulüplerin UEFA kriterlerine göre, borçsuz harçsız bir yapıya kavuşmalarını istiyor. Biri transfer yaptı mı, öteki de yapmak zorunda hissediyor kendisini çünkü. Taraftar baskısı var. Aziz Yıldırım’ın çabasını destekliyorum. Ama bakalım Aziz Yıldırım ve Yıldırım Demirören Adanaspor’lu Ersan Gülüm konusunda söylediklerinin ne kadar arkasında duracaklar... Şimdiden Ersan için başlayan rekabet, futbolcunun fiyatını tavan yaptırdı.* Bu arada ne olacak bu Beşiktaş’ın hali? (Üzgünüm sormadan duramadım.)Beşiktaş’ta Schuster’le uğraşanlar, ya menfaati zedelenenler ya da Beşiktaş’ın başarılı olmasını istemeyenler...* Schuster iyi bir antrenör mü?..Bilemem... Belki mükemmel değildir. Ama Schuster olmasa bugün Querasma, Guti, Simao, Fernandez ve belki Almeida Beşiktaş’ta olmayacaktı. Bu yıldızları Beşiktaş’lı yapan bir faktör de Schuster’in varlığı. Bu bile Schuster’ın Beşiktaş’ta olmasını açıklar.Kadın “Göğüslerin çok güzel” iltifatını pornografik çağrışım yaptığı için duymazlıktan gelir * Gelelim enteresan bir konuya... Çok merak ediyorum bu konudaki yorumlarınızı. 87 milyon kullanıcısı olan bir site araştırma yapmış ve sonuçlar ilginç; Türk kadınları en çok “Bacakların çok güzel” iltifatından hoşlanıyormuş, ne diyorsunuz bu konuda?Kadın iltifatı sever...“Bacakların güzel”i de sever... “Gözlerin çok güzel” iltifatını da... “Göğüslerin çok güzel ya da kalçan çok güzel” lafı cinsel hatta pornografik çağrışım yaptığı için, o iltifatı almaz görünür. Yoksa kadın iltifatı sever. Bacakların çok güzel iltifatı da hem estetik bir güzelliği anlatıyor, hem de direkt cinsel çağırışım yapmıyor. Mükemmel bir iltifat.* Bu tabii ki kişiden kişiye değişir ancak sizce bir kadına ya da erkeğe yapılacak en doğru iltifatlar neler?İltifatın mühendisliği olmaz. İçten gelecek ve gözlerin içine bakarak söylenecek.* İnsanların içindeki güzelliğin ya da çirkinliğin yüzüne yansıdığını düşünüyorum, sizce?Tamamen yansır... İçi gerçekten güzel olanlar, güzel görünürler... Emin ol bundan. Kalbin güzel, sen kişilikliysen yarattığın aura, insanları çeker.* Biz konumuzu Sappho’nun “En güzel, kişinin sevdiğidir” sözüyle bitirelim mi Reha Bey. Ne dersiniz?Güzel bizim kafamızda... Hayatın kendisinde değil... Yıllar öncesinde kalmış sevgiline bak mesela... “Bu adamda ya da kadında ne bulmuşum ki o kadar aşık olmuşum” dersin. Ve o anda hiçbir şey ifade etmez o güzellik sana. Neden? Çünkü o insana, o anlamı yükleyen senin beynindir. O zaman yüklüyordu. Aradan yıllar geçtikten sonra duygular değiştiğinden o güzelliği yüklemez. O zaman da eski güzellikten eser kalmaz. Karşımızda gördüğümüz güzellik, bizim beynimizin eseridir. Eski bir pop şarkısının şu nakaratı çok anlamladır:“Sen yarattın beni...Bendeki güzeli...Bu güzellik seni...Bana mahkum etti...”tiyatroİsteyene Almanca isteyene Türkçe FaustAlman Edebiyatçı Johann Wolfgang von Goethe’nin (1749-1832) en çok beğenilen eseri olan ve dünya literatürünün köşe taşlarından biri olarak kabul edilen ‘Faust’ İstanbul’da. Oyunu, Beyoğlu’ndaki Suriye Pasajı’nda Salı günü Türkçe, Çarşamba günü ise Almanca izleyebilirsiniz. Tek kişilik dramatik oyunda Haydar Zorlu, Faust, Mephisto ve Gretchen karakterlerinin yanı sıra dört karakteri daha canlandırıyor. Ve her bir karakterden diğerine geçişleri kitap okurken bir sayfadan diğerine geçmek kadar yumuşak yapıyor. Tanrısal, insani ve şeytani anlatımları barındıran oyunda Zorlu’nun, vücut dilini kullanımı da oldukça başarılı. Çok az dekorun yer aldığı sahnede kah yerde sürünüyor kah sahnenin tepesinden bakıyor... sergiFarklı bir Nuri İyem sergisiİş Bankası Kibele Sanat Galerisi Türk resim sanatının önde gelen sanatçılarından Nuri İyem’in, daha önce bir araya gelmemiş eserlerinden oluşan bir seçkiyi sanatseverlere sunuyor. “100 Koleksiyondan, 100 Nuri İyem” başlıklı sergi 19 Şubat’a dek Kibele Sanat Galerisi’nde; 2 Mart- 16 Nisan 2011 tarihleri arasında ise İş Bankası İzmir Sanat Galerisi’nde ziyarete açık olacak. Sanat yaşamı boyunca, bağımsız bir ressam olarak yaşamını sürdürmeyi başarmış ressamlarımızdan olan Nuri İyem, bu sergide farklı bir açıdan ele alınıyor. Sanatçının soyut eserlerinden kadın yüzlerine, nü’lerinden göç resimlerine, natürmortlarından gerçek insan portrelerine 100 tablosu bu sergide yan yana görülebilecek.
Dört yıl evli kaldım...Bu dört yıl içinde bir günü hatırlıyorum...Niye çok sinirlenmiştim bilmiyorum ama, ikimiz yatağın kenarında durduyorduk...Selin’i o sinirle yatağa doğru iki elimle ittiğimi hatırlıyorum...Dönüp odadan hemen dışarı çıkmıştım...Babam da benim gibiydi...Evde veya dışarda anneme yönelik hiçbir taşkınlığına şahit olmamıştım...Aralarında tartışırlar, sonra da susar otururlardı...Sanırsam ben de ilk zamanlar öyleydim...Sonra evliliğimin son günlerinde bir kadınla tartışmanın “yararsız ve anlamsız olduğuna” karar verdim...Derin görüş ayrılıklarında, ya da karşıdakinin bilinçli çıldırtmalarında, iterek kaçma ve hiç tartışmama yolunu tuttum hep...Çünkü bir kadınla korakor tartışılmayacağını öğrenmiştim... Yakın ilişkide bir kadınla tartışmanın hiçbir yarar getirmeyeceğini de...Böyle durumlarda sessizleşir içime döner, dış dünyayla bağlantıyı kesip, günlerce sürecek “kendi dünyasına kapanma moduna” girerdim...***Medyaya sosyete sayfalarından giren manşetlik “dayak olaylarının” ise hep perde arkasında başka hesapların, abartının ve köpürtmenin olduğuna inanırdım...Buzda Dans’ta yarışan ve muhtemel rating hesaplarıyla dansçısıyla ‘yakın’ ilişkiler sergileyen Zeynep Tokuş isimli eski Türkiye güzeli kocası Jinekolog Doktor Alp Nuhoğlu tarafından tekme tokat dayak yediğini söylemişti...Dokuz sütuna manşetler atılırken, kocası “Bu kadın hasta... Böyle bir şiddet olayı yaşanmadı...” diyordu...***Nasıl bir şiddet yaşandığını bilmiyorduk, ama sosyetede bu işlerin para için, hukuk savaşını kazanmak ve karşı tarafı çaresiz bırakmak için zaman zaman kullanılan bir hukuki vasıta olduğunun farkındaydık...Türkiye’de ezilen milyonlarca kadının sorunu “Kafa koparan kadınla”, 42 yaşında kocasından dayak yiyip, tecavüze uğrayan, devletten koruma isteyip, koruma alamayan, sonunda da kocası tarafından bıçaklanarak öldürülen Ankaralı Ayşe Paşalı’nın hakkının karıştırılmasıdır...***Bir sosyetik aşklar, beraberlikler ve “haber ve reklam olma amacıyla piyasaya sürülen” dayak olayları var...O kadar ucuz, o kadar şişirme, o kadar sanal ki, bu tip haberlerin manşetlerden bolluğu, Türkiye’de kadınların yaşadığı gerçek dramı perdeliyor...İstikbal Yetkin, karısını dövüyor, o halde tecavüz ediyor, yüzünü gözünü şişiriyor, ‘sonra beni affet’ deyip, çaresiz kadından davasını geri çektiriyor...Bir süre sonra aynı tehditlerden korkup, koruma isteyen ama koruma verilmeyen kadını köşebaşında sıkıştırıp on bıçak darbesiyle öldürüyor... Psikopat koca dehşeti göz göre göre ölümü çağırıyor, ölümü getiriyor...Hiçkimse hiçbir şey yapmıyor...Manşetler sosyete aşklarının, köpürtülmüş, şişirilmiş, yalan yanlış sanal kavgalarının, paraya tahvil edilecek kirli taktiksel haberleriyle dolu...Ayşe’ler ölüyorlar...Çünkü onlar taktik yapmasını bilmiyorlar...Ayşe’lerin kafası kopartılıyor...Çünkü Ayşe’ler kafa kopartacak kadınlar kategorisine girmiyorlar...*****GENÇ KADIN KENDİSİNİ DÖVEN PSİKOPAT KOCASINI NASIL ÖLDÜRDÜ?..7 yıl kadar önceydi...Star’da “Hayatın İçinden” diye bir program yapıyordum...Bir gün “çocuklarını bırakıp evini terkeden bir annenin” haberi geldi, haber merkezine...Şaşırmıştım...Bir anne çocuklarını bırakıp nasıl kaçardı?..Babayla, babaanne yana yakıla “anneyi” geri çağırıyorlardı eve...Bizim kameralara konuşmuşlar, bizden de anneyi bulmamız konusunda “yardım” istemişlerdi...Hiçbir yerde bulamıyorlardı...Yer yarılıp yerin dibine girmişti sanki anne...Haberi dramatik bir şekilde işledi arkadaşlar... Yayınladık, arkasından benim konuşmama sıra geldi...Ben annenin ortaya çıkmasını söyleyen onu çağıran konuşmayı yaptım ve yayını bitirdim...On onbeş dakika geçmişti ki, arkadaşlar annenin telefonda olduğunu söylediler bana...***Alışıktım o günlerde bu tür telefonlara...Herkes bizim haber merkezinin üzerinden buluşurdu...Fakat bu sefer bir gariplik vardı...“Sizinle görüşmek istiyor anne” dediler... “Ne istiyormuş gelsin işte, buluşsunlar çocuklarına kavuşsun” dedim...“O kadar basit değil... Koca psikopatmış dövüyormuş...Anne eğer ortaya çıkarsa, yine kendisini dövüp hastanelik edeceğini biliyormuş... Onun için kaçmış evden... Bir akrabasına sığınmış... Oraya gelirim. Reha Bey’le görüşürüm... Ama beni kocama geri vermesin... Dövecek beni...” diyormuş...***Çağırdık anneyi...İki tecrübeli arkadaşımı görevlendirdim ki, kocayı bir daha dayak olmasın diye ikna etsinler...Koca yerlere kapanıyor, binlerce defa af diliyor, “karımı bana ve çocuklarıma bağışlayın...” diyordu...Göz göre göre bir hata yapmak istemiyordum, ama anneyle konuşunca anladım ki, onun da hayatta yapacak fazlaca bir şeyi yoktur...Parası pulu, gidecek yeri, kalacak evi, kendisine kol kanat gerecek bir ailesi mevcut değildir...Biraz da metazori kocaya yemin billah ettirdik ki dövmeyecek kadını...Ama hepimiz anlıyoruz ki adam af dileme şeklinden zaten psikopattır...***Evlerine gittiler, bir süre sonra kız yeniden kaçtı ve gidecek yeri olmadığından bu sefer tek bildiği yere televizyona sığındı...Televizyonda bir süre telefonlara baktı, üç beş kuruş para verildi, birkaç geceyi de televizyonda geçirdi...Bir süre sonra haber aldık ki, psikopat koca gelmiş televizyon güvenlik elemanlarının önünde olay çıkarmış, güvenlikçiler de “Biz kimseyi buralarda tutamıyoruz... Başımıza problem gelir...” diye bizim çocuklara haber vermişler...Genç anne televizyondan ayrıldı, kocasına döndü...Kocasından dayak yedi, yeniden ayrıldı...Gidecek yer bulamadı, tekrar döndü...Ama artık kendisini sürekli döven adama inanılmaz bir hınç besliyordu...Yıllar yıllar geçti...***Sabah gazetesindeydim...Köşe yazıyordum...Bir gün bir gazeteci meslektaşım sanırsam Bayrampaşa Cezaevi’nde kadınlar koğuşuna girmiş röportaj yapmıştı...Beni telefonla aradı...“Size oradaki bir mahkumun bir mektubu var... Onu vermek istiyorum...” dedi...Gazeteye geldi, mektubu verdi...Mektup genç annedendi...Yıllar yılı dayak yedikten, hınç besledikten ve bir türlü adamdan kurtulamadıktan sonra, bir gün bıçağı kaptığı gibi adama saplamış ve onu öldürmüştü...Öldürdükten sonra, kaçmaya falan çalışmamış adalete teslim olmuştu...Şimdi kalacağı bir koğuş vardı en azından...Çocukların ne olduğunu bilmiyordum...“Siz benim hayatımdaki inandığım tek dostumsunuz... Belki bir avukat konusunda yardımcı olursunuz...” diyordu...İçimin ezildiğini hissettim...Yüreğim sıkıştı...Psikopat adamların yanında hayatları mahvolan kadınları düşündüm...Yıkılmış hayatları...Sonra sosyete sayfaları geldi gözümün önüne...Para koparmak uğruna köpürtülmüş dayaklar...“Kadın hakları” kisvesi altında, kafa kopartan sosyetik manevralar...Uçuşan tazminatlar, belden aşağı haberler, egolar, savaşlar ve kafa koparan saldırılar...İsmi Ebru’ydu galiba...Yoksa başka mıydı adı bilmem?.. Gözü gözlerimin önünde ama...Sessiz ve mağdur bir kızdı...Şimdi cinayetten yatmakta...Mutludur...En azından kalacak bir yeri var hapiste...Çocuklar mı?..Kim bilir ne oldu onlar?..
“Seni tepe noktalarda görmek istiyorum... Ankara’yı öğrendin... Şimdi yurtdışına en zorlu merkeze, Atina’ya gönderiyorum seni... Orayı da öğren... Sonra İstanbul’u öğreneceksin...” dediğinde Aydın Doğan ben henüz 25 yaşındaydım...Beş yıllık Ankara gazetecisiydim, ama daha çocuktum Atina’ya tek başıma gittiğimde...İlk gece spor muhabiri Spiro Zenginoğlu beni Plakaya’da bir tavernaya götürmüştü...Ne dinlediğim müzikten, ne de yediğim yemekten doğru düzgün bir şey anlamamıştım...Lokantadan çıktıktan sonra Atina sokaklarından otele dönerken, “25 yaşında gencecik bir Türk gazetecisinin, her gün düşmanlığın dizboyu olduğu bir ülkede, yalnız başına ne yapacağını düşünüyordum...”***Yunan başkentinde tek başına ev tuttum, büro kurdum, teleks, faks, telefoto cihazlarını oturttum, bir tercüman yardımcımla 7 yıl en tehlikeli yerlerden fotoğraf tab ettirip geçtim, yazı, haber, röportaj gönderdim... Teknolojinin, bugüne oranla t’sinin olmadığı ortamda...Bir gün Gümülcine’de camiye saldırı olmuş, bütün Batı Trakya kaynıyordu...Elimde fotoğraf geçmek için 6-7 kilo ağırlığında koskoca bir telefoto makinesi, uçağa bindim Kavala’ya gittim...Oradan arabayla iki saat İskeçe-Gülümcine’ye geçtim...Sağcı, fanatik Yunanlılar toplanmış, Gümülcine ve İskeçe’deki Türk dükkanları ve ahalisinin üzerinde terör estiriyordu...Yüzlerce sivil polis beni Gümülcine’de caddede karşıdan karşıya bile geçirmiyordu...O halde saldırıya uğrayan mescide gittim, resimler çektim, röportajlar yaptım...Türklere sürekli saldırıyorlardı...Yunanlılar “Türk gazetecileri buraya gelmesinler” diyordu... Resimleri Gümülcine’de tab ettirebileceğim bir yer yoktu...Üstelik her an saldırıya uğrayıp fotoğrafların negatiflerini kaybedebilirdim...Ani bir kararla, 2 saatlik yolu yapıp, yeniden Kavala’ya dönüp, resimleri orada tab ettirmeye, elimde taşıdığım koskoca telefoto makinesiyle İstanbul’a resimleri geçmeye karar verdim... ***Olayların göbeğinde, sivil polislerin taciz eden takiplerinden geçerek, apar topar Kavala’ya gittiğimi hatırlıyorum...Resimleri 1 saatte tab ettirdiğim o anı...Tek bir fotoğrafın her bir rengini 20 dakikada geçen, dört rengi 1.5 saatte tamamlayan telefoto makinesini...O kadar saldırının, tehdidin, olayın ve tehlikenin üzerine 4 saatlik çabayla gönderebildiğim resimlere İstanbul’dan “geldi” müjdesiyle yaşadığım o hazzı düşünüyorum...Her an, Yunan yetkililerin otele gelip “bu resimleri gönderemezsiniz” demesini bekliyordum...Aydın Doğan haklı çıkmıştı...25 yaşında gencecik bir gazeteciden, “tek başına çalışan ve işini tek başına gören bir profesyonel” çıkarmıştı... Kendimi zaman zaman Matilda filminde oynayan profesyonel tetikçi Jan Reno’nun gazeteci versiyonu olarak görürdüm...Tek başına her türlü tehlikeye karşı, elindeki kısıtlı cihazlarla mutlaka işini yapan bir gazeteci...Erzurum depreminden bundan beter koşullarda haber gönderdim, Kıbrıs Rum Kesimi’nden çok daha başka koşullarda... Benim gibi olan, Savaş Ay, Coşkun Aral, Tunca Bengin gibi isimler vardı...Birbirimizi bilir, birbirimizin olduğu yerde birbirimize karşı silahları gömerdik...Çünkü haber rekabetinde çıkacak savaşı sona erdirmemiz bir daha mümkün olmazdı...***Bulgaristan’da zulümden kaçan 9 Bulgar Türk’ü Atina’ya sığınmıştı...Gazetecilikte meslektaşlarımı atlatmak uğruna, 9 Türk’ü Atina’da kimsenin bilmediği bir otelde tutup, Türk Büyükelçiliği’nden bile kaçırmıştım...O günlerdeki Atina Büyükelçisi Nazmi Akıman sıyasi müsteşarına beni aratmıştı:“Lütfen Bulgaristan’dan kaçan Türkler nerede söyler misin Reha?.. Ankara’dan Dışişleri’nden soruyorlar... Çok zor durumda kalıyoruz...”“Bilmiyorum” demiş, adamları kimselere haber vermeden Türkiye’ye götürmenin yollarını aramaya devam etmiştim...Birkaç gün tutuldukları Yunan cezaevindeki resimlerini, ziyaret eden eşlerine makine vererek çektirmiş, onları Milliyet’te yayınlıyordum...Meslektaşlarım ifrit oluyorlardı bana...***Dün bütün bu olayları ve flashback’leri Doğan Medya Grubu’nun Bilgi İşlem Merkezi’ndeki bir arkadaş, bana telefonda “uygulamayı bildirdiğinde” düşündüm...İstanbul’un ortasında oturuyordum...Dedim ya, Jan Reno’nun profesyonel tetikçi kimliğinin, profesyonel gazeteci versiyonu olarak tam 30 yıl çalışmıştım... “İmkansızı bilmezdik... Çünkü imkansız olduğunu bilmiyorduk...”Böyle yaşamıştık...Şimdi aynı kentte, gazeteye her gün yazdığım yarım sayfa yazıyı gönderemeyecek hale sokmuşlardı beni...Bilgisayarlar ve internet bağlantıları sık sık bozuluyordu...Bozulduğunda ise, “kurulu sistemlere yardım etmeme kararı almıştı...” bilgi işlem merkezi...Herkes bildiği gibi çözecekti sorununu...Telefon açtım “Arkadaş” dedim, “Ben sevgilime mektup yazmıyorum... Gazeteye yazı yazıyorum... Günde yarım sayfa, hafta sonu üç sayfa... Buna destek olmayacaksın da neye destek olacaksın?..”“İcra Kurulu kararı” dedi, telefondaki arkadaş...Eski günlerimde olsa bir koşu Kavala’ya gider oradan gönderirdim yazıyı...Şimdi göndermeyeceğim...Eğer çıkmazsa bilin ki “bu ucube kararın sonucu” yazılar size ulaşamıyor...Aydın Doğan’ın Milliyet’i aldığı ilk yılı hatırlıyorum şimdi...Ben de 20 yaşında 1 yıllık gazeteci olarak o gazeteden içeri adım attığım günü...Tesadüfe bak ki 31 yıl sonra yine hala yazı ve haberin girmesi için aynı grupta saaatlerce uğraşıyorum...O kararı aldığını söyleyen genç arkadaş, acaba rahat rahat oturduğu o Medya Plaza’ların kimlerin hangi emekleriyle oluştuğunu bilir mi?..Benim sadece bu medya grubunda 15 yıllık emeğim var...Çevresine bir baksın...Altan Abi (Öymen) 60. yılını kutladı... Geçmişi olmayanın geleceği olmaz...Bunu hiç unutmasın!..***11 YAŞINDA ADNAN POLAT’IN, ALİ SAMİ YEN’İN PARMAKLIKLARINDA KALDIĞI AN...“Ali Sami Yen’in ya açıldığı ya da Galatasaray’ın orada ilk maçlarından birini yaptığı gündü...” dedi Adnan Polat, “11-12 yaşındaydım... Maça turnikeden girmem ne mümkün... Parmaklıkların arasından kafamı sokmuş, vücudumu geçirmeye çalışıyordum... Polis geldi... Gel lan buraya...” dedi...“Gelmeye çalışıyorum geri gidemiyorum, stat tarafına geçtim parmaklıklardan, polis beni kovalıyor ben kaçıyorum...”Ali Sami Yen Stadı’nın açılışındaki anısını dün 52 bin kişilik Türk Telekom Arena Stadı’nı gezdirirken anlatıyor Adnan Polat bana...Bizim Gökmen Özdenak, stada girince topu buldu topla oynuyor...Adnan Polat’ın neşesi yerinde...Galatasaray’ın efsanevi santrforuna sallıyor:“Sanki topu çok iyi bilir de, topu gördü mü oynamaya başladı Gökmen... Az mı kanser etti tribünlerde bizi...”***Muhteşem bir stat yapmışlar...Her tarafı loca... Sahanın bittiği yerden tribünler başlıyor...Seyirci baskısı sahanın her yerinden hissediliyor...Bir şey farkediyorum...Tribünlerin önüne çok yüksek olmayan tel örgü çekmişler...O anda Beşiktaş yönetiminde saatlerce yaptığımız tartışmayı hatırlıyorum...Yıldırım Demirören, “Tel örgü olmayacak... Artık aşmamız lazım... Seyirci sahaya atlamayacak... Biz alacağız bunun önlemini...” demişti...Yönetimden ısrarlar olmuş, “Başkan ne olur ne olmaz... Başımıza bir felaket gelir... Bu haldeyken atlıyorlar sahaya... Tel örgüsüz iyice korumasız oluruz...” demişlerdi de dinlememiş ve tribünleri tel örgüsüz yapmıştı...Hakikaten de o tribünlerden maç oynanırken atlayan olmadı... Dikkat ettim, Galatasaray tribünlerinin önünde tel örgü bulunuyor...Bence bu kararı gözden geçirsin Adnan Polat...Galatasaray seyircisine tel örgü gerekmez...Türk futbolunda taraftara güvendiğimizi gösterirsek,onlar güvenimizi boşa çıkarmazlar...Galatasaray TV’den gelip sordular stadı nasıl buldunuz diye?.“Ellerine sağlık herkesin... Galatasaray’a ve Türk futboluna kazandırdıkları bu değerli eser için...”
Bugünlerde herkes 21 Aralık tutulmasıyla ilgili, astorolojik kehanetlerde bulunuyor...Samimi olarak söyleyeyim...Ben gazetelerdeki astoroloji eklerini, sayfalarını, kehanetlerini okumam...Astrolojik bulguları, Amerika’dan gelen nispeten bilimsel araştırmalardan okur, oralardan bilgi sahibi olmaya çalışırım...Fakat dün Milliyet’in tam sayfa verdiği Hakan Kırkoğlu imzalı “yıllık horoskop”un manşetini okuduğumda “pes” dedim, “bu adam nereden alıyor acaba astrolojik bilgileri?..”***Benim de burcum olan Yengeç burcuna tam sayfa ayırmış Milliyet ve manşeti aynen şöyle:“Aşkın Kanununu Yeniden Yazın...”Hani kendi üstüme almak istemem ama, aynen şöyle diyor yazının spotunda:“Yengeçler 2011’de kabuğunuzdan çıkıyorsunuz...Uykuda olan başarma arzunuz zirvelere çıkacak gibi görünüyor...2008 yılından beri evlilikte, yakın ilişkilerde yaşamış olduğunuz acıtıcı deneyimler sonucu şimdi beraberliklerinize daha akılcı yöntemlerle bakmaktasınız...Kısaca söylemek gerekirse aşkta daha akılcı daha kontrollü olmaya başladınız...Bununla birlikte, yine de Pluton sizi bağlayan beraberliklerin ve ilişkilerin sözkonusu olabileceğini açıklamakta...”***Gazete “Aşkın kanununu yeniden yazın” manşetini atıyor Yengeçler için, bu öngörülere dayanak alarak...“2003’ten beri hayatınızda olan Satürn’ün son 7 yılda sizi hep sınırlayan ve disipline eden etkisinin biteceğini” belirtip, “Ortalığı yıkıp geçeceğiniz o cesur günleriniz geri geliyor...” diyor... 7 yıldır bizi düzenleyen, sınırlayan ve disipline eden süreç...İçimizi acıtan tecrübeler...Ve aşkın kanununu yeniden yazacağımız günler...Hadi rastgele...Hoş geliyor gibisin 2011...*****KAMERALARDAN KAÇMAK UĞRUNA KATILAMADIĞIM DOĞUM GÜNLERİ...Önce mimar dostum Murat Tabanlıoğlu‘nun 50. yaşını kutladığı doğum günü partisi vardı... Dünyanın en iyi 40 mimarı arasında yer alan eşi Melkan kaç kere aradı ki kendi yaptıkları Türkiye’nin en yüksek binası İstanbul Sapphire‘in 54. katında olacak doğum günü partisi...Biliyorum ki sevgili kardeşimin 50. yaşgünü kutlaması muhteşem olacak, bütün tanıdıklar orada olacaklar...Ne var ki, yine biliyorum ki, bir sürü kamera, fotomuhabiri arkadaş o gece bütün spot ışıklarını binanın önüne kuracaklar...Kimler geliyor, kimler eğleniyor, kimler ne diyor diye haber peşinde koşacaklar...***Bense bugünlerde eğlence mekanlarının önünde, hiç kameralara görünmek ve konuşmak istemem...Çünkü bu işin dışarıdan algısı berbattır...Siz oraya yakın dostunuzun doğum gününü kutlamak üzere gidersiniz...Kameralar girişinizi, çıkışınızı çekince, orada “vur patlasın çal oynasın” bir gecenin başaktörü olarak tüm Türkiye’ye lanse edilirsiniz...Oysa ben bugünlerde hiç de öyle vur patlasın çal oynasın bir hava içinde değilim...Olmayan bir havayı, millette varmış gibi gösterecek halim yok ya...***“Gelmeye çalışırım” diyorum, “hafta sonu bebekler bende” diye mazeret üretiyorum...Murat’ın baldızı Özlem “bebekler yattıktan sonra gelirsin...” diyor...Anlatamıyorum ki, kamera görüp, konuşacak hiç halim yok...Leyla Bilginer de doğum gününü ertesi günlerde kutladı...Kız aradı durdu ki geleyim diye doğum günü partisine...“İçerde gazeteci yok rahat ol” diyor...Benim derdim içerde ya da dışarda gazeteci olması değil ki...Benim derdim, “vur patlasın çal oynasın” diye milyonlara lanse edilen bu gecelere, vurdumduymaz kelayvaz pozisyonlarda katılıyor görünmek...Öyle olsam öyle görüneyim...Ama öyle bir havada değilim ki öyle görüneyim... Sonunda iki sevdiğim insanın da doğum gününe katılamadım...Onların o özel günlerinde orada olamadım...Kendi doğum günüm de bu yıl kapalı kapılar arkasında keyifsiz geçmişti... 2010’da doğum gününden yana nasibimiz yokmuş demek...Çıkartacağız elbet acısını, gün gelecek...Nice yıllara sevgili arkadaşlar...İyi ki doğdunuz ve varsınız...*****LEFTER’E...Taraftar grupları her zaman kavga, şiddet ve ölüm çağırmıyorlar...Onları hep öyle gösterirseniz, siz de kavgayı, olayları, şiddeti ve ölümü çağırmış olursunuz...Beşiktaş seyircisinin ortak olduğu olaylardan dolayı Antalya’da seyircisiz maç oynama cezasını çekerken, Çarşı grubu bir ilan gönderdi bana...Fenerbahçe‘nin bugünlerde yaşam mücadelesi veren efsanevi futbolcusu Lefter‘le ilgili bilinmeyenler, dostluk ve sevgi vardı o ilanda...Bu ilanları yayınlarsanız taraftaların sevgisini çağırırsınız...Sadece kan ve şiddeti yayınlarsanız, futbolda “ölüm” çağırmış olacağınız gibi... Çarşı’ya tebrik, Lefter’e sevgi...
Önceki gece yazıları bitirdim, saat 21 sularında Kanaltürk’e geçiyordum Son Kale programı için...Nispetiye Caddesi’nin üzerinde bir zamanlar Irish pub olarak hizmet bir mekanın önü, çiçeklerle kaplıydı...İnsanlar dükkandan taşmışlardı...Kameralar, foto muhabirleri caddede bekliyorlardı...“Bir davet var herhalde...” dedim ve trafiği sıkışan yolda yavaş yavaş geçtim...***Televizyon programına geçtik bir süre sonra...Canlı yayında “Aziz Yıldırım ve Arda’nın karşılaşması” ve Fenerbahçe Başkanı’nın “Ulan sen de mi buradasın Arda” sözü duyuluyordu...Sonra Arda’yla Aziz Yıldırım öpüşüyorlar...Lafa kimyası bozulan Arda “Ben futbolu bıraktım biliyorsunuz...” diye öpüşürken espiri yapıyordu... Nereden baksanız ortada “garip” bir durum vardı... Aziz Yıldırım biraz önce Nispetiye’de önünden geçtiğim açılışı yapılan işkembeciden içeri girdiğinde, ona yakın futbolcuyla karşılaşıyordu...Kendi futbolcusu Emre oradaydı...Galatasaray’dan Sabri, Arda...Beşiktaş’tan Hakan Arıkan ilk gözüme çarpanlardı...***Belli ki Aziz Yıldırım futbolcuların o açılışta olmasına sinirlenmiş, hıncını da ilk gördüğü Arda’dan çıkarmıştı... Ancak dışardan bakıldığında “Fenerbahçe Başkanı Galatasaray Kaptanı’na fırça çekiyor” görüntüsü vardı...Erman Toroğlu “Böyle rezalet olmaz” diyor, zamanında kendisini seyirciye hedef gösterenlerin inanılmaz bir takdir-i ilahiyle “ne hale düştüklerini” göstermeye çalışıyordu...Ahmet Çakar önce eleştirmiş, Galatasaray’dan iki yöneticinin ve ultra aslanın Arda’ya sert tepki göstermesi üzerine “Arda’nın üstüne çok gitmeyin” diye feveran etmeye başlamıştı...***“Su testisi su yolunda kırılır...”Arda’nın bu olayda büyük bir hatası yok...Programda da söylediğim gibi “Aziz Yıldırım öyle söyledi diye, 24 yaşında bir futbolcu çocuk kulüp başkanına kafa mı atacak?..”Sonuçta zaten Aziz Yıldırım biraz da çocuğu gibi haşladığı Arda’ya sarılıp öpüyor...Tablo hoş değil, ama orada Arda’nın cevap verip kulüp başkanı düzeyinde bir büyüğe saygısızlık yapması daha büyük bir ayıp...Ama Arda artık kendine dur demeli, Galatasaray da Arda’nın kaptanlığını elinden almalı... Neden?..Çünkü Arda daha çok genç ve Galatasaray kaptanlığını taşıyamıyor, kendine de kaptanlığa da yazık ediyor... Galatasaray kaptanı, sürekli açılışlarda yanında sevgilisiyle poz vermez...Son model arabalarla, ünlü dizi oyuncularıyla diskoya gider gibi kendi arkadaşlarının ter döktüğü maça gitmez...Yok sinema salonu kapattı, yok davetlerde gördüğü mikrofonlara açıklamaydı, bunlar bir Galatasaray kaptanının kamuoyunun önünde arz-ı endam etme yerleri değil...Arda yıldız bir futbolcu...İstediğini yapar, istediğiyle gezer, gençliğini yaşar, topunu da oynar...Bunlara kimsenin itiraz olamaz...Ama Galatasaray kaptanlığı bunlardan fazla bir şeydir... Ve o fazlalık henüz Arda’da mevcut değildir...***Aziz Yıldırım’ın hafif haşlaması Arda’yı kendiyle yüzleştirmeli... Futbolunu oynamalı...Kaptanlığı askıya almalı...***AZİZ YILDIRIM EMRE’YE SİNİRLENİP, HINCINI ARDA’DAN ÇIKARIYOR!..Dün Aziz Yıldırım’ın neden sinirlendiğini en yakınında bulunan bir dostumdan öğreniyorum...Fenerbahçe Başkanı açılışa girdiğinde Arda’ya doğru giderken, kendi futbolcusu Emre’yi görüyor...Ona sinirleniyor...Ona da ağır bir fırça kayıyor...“Senin bu açılışta ne işin var?..” diye...O sinirli anında Arda’ya da “ulan” sözü çıkıyor ağzından...Bu olayları Fenerbahçe Başkanı’nın Galatasaray Kaptanı’na “fırçası” olarak görebilirsiniz...Ben öyle görmüyorum...Hayatı ve yaşamın getirdiklerini bilenler, bu tip olayların zaman zaman istenmeden olabileceğini bilirler...“Ulan” kelimesine ağır saygısız anlamlar yükleyip, buradan bir Fener-Galatasaray kavgası çıkartmak, hayatı absürd okumak demektir...Gönlünü alırlar Arda’nın biter gider...Sonuçta ortada Fenerbahçe ve Galatasaray’la ilgili bir durumdan gelmiyor “ulan” sözcüğü...Kendi kaptanını da fırçaladığı bir disiplin meselesi...Arda sadece şunu düşünmleli:“Bir daha bu durumlara düşmemeli...” ***EŞİNİZİN Mİ BEBEĞİNİZİN Mİ KURTULMASINI TERCİH EDERSİNİZ?..Fallon Devaney 25 yaşında İngiltere’de Nottingham’da oturan genç bir kadın...5 aylık hamile...Domuz gribine yakalanıyor...Queen’s Tıp Merkezi’ne kaldırılıyor... Eşi David Bowler hastaneye gittiğinde acı gerçekle karşılaşıyor...Doktorlar genç kadının durumunun kritik olduğunu, ona aktarıyorlar...Karnındaki bebekle gücünü paylaşmak zorunda olduğu için, bebek veya anneden birini tercih edebileceklerini söyüyorlar...Bu konuda karar verecek olan kişi ise baba...***Ne trajik ve zor bir karar...David Bowler muhtemelen anneyi kurtarıp, 5 aylık erkek bebeğinden vazgeçecek...Kararı kendi vermek zorunda kaldığı için de hayat boyu vicdanında bebeğinin ölümünü sorgulayacak...Eşinden feragat edip, 5 aylık bebeğini yaşatmaya çalışması ise hiç etik olmayacak... Dün 21 Aralık’tı...Ne kadar zor bir gün geçirdiğinizi, nelerin sizi etkilediğini, bilmiyorum...Ama sıkıntınız ve üzerinizdeki baskı ne kadar ağır olursa olsun, David Bowler’ın durumunu düşündüğünüzde, kendi haliniz size “şükür” duygusu uyandırabilir... Çocuğunu kaybetmek üzere olan bir baba var orada...Ve diğer çocuklarını yanına alıp, sadece “dua etme” şıkkını tanıdı hayat ona...Şükredin isterseniz hayatınıza...Duanızı da esirgemeyin Fallon Devaney’den...***SARTRE’IN NOBEL ÖDÜLÜNÜ REDDETMESİ VE ELİF ŞAFAK’IN MARKA ÖDÜLÜ...Elif Şafak’a çok kızmış “Marka ödülünü almak için ta Londra’lardan kalkıp İstanbul’lara geldi” diye...Taraf gazetesinin Telesiyej köşesini yazan arkadaş, “Jean Paul Sartre’ın nobel Edebiyat Ödülü’nü bile reddettiğini” hatırlattığı yazısında, Satre’ın “Ben resmi payelere hep dirsek çevirdim... Siyaset, toplum ya da edebiyat meselelerinde bir tutumu benimseyen yazar, bence sadece kalemini, kağıdını kullanmalıdır... Kabul edeceği paye, okurlarını etki altında bırakır... İmzamı Jean Paul Sartre diye atmakla, Jean Paul Sartre 1964 Nobel’i demek aynı değildir...” sözlerini hatırlatmış...***Sartre’ı ve felsefesini hatırlatmak açısından güzel bir yazı...Ancak hayatı böyle anlamlandırdınız mı, Nobel Edebiyat Ödülü’nü mutlulukla alan, Bernard Shaw’u, Ernst Hemingway’i, Bertand Russel’ı, Albert Camus’yü, Pablo Neruda’yı, Giorgios Seferis’i, Gabriel Garcia Marquez’i ve onlarca dünya çapında edebiyatçıyı nereye koyacaksınız?..Bu yazarların hiçbiri Nobel Edebiyat Ödülü’nü almayı reddetmediler...Jean Paul Sartre’ın tutumunu anlatmak ve övmek başka şey, oradan bir çıkarma yapıp Elif Şafak’ı eleştirmek başka...“Kalemin ucundan çıkan değerle, kasanın tuşundan çıkan değer (marka), taban tabana zıt, uzlaşmaz bir ana çelişkiye sahip iki değerdir... Kısaca bir edebiyatçı marka ödülü almayacak arkadaşlar...Alırsa kendi markası deşifre olur çünkü...” Kabul etmeliyim ki, “sosyalist düşünceyle harmanlanmış güzel bir yazı...” Ama Elif Şafak için fazla bir şey ifade etmiyor...Bana gelince...Bazen geçerli olmasa da, eleştirinin lezzeti, ağzımda muhteşem bir tat bırakır...Telesiyej eleştirisi de nostaljik bir tat bıraktı bende... Biraz ‘sol’ ve ‘sekter’ olsa da...
Ecevit mavisi gömlek giydiğinde, genel başkan seçilirken kafasına kasket geçirdiğinde, anlaşılır buldum onu ve çevresindekileri...İnönü-Baykal ‘devletçi’ çizgisine karşı, ‘daha bir halkçı, daha bir sivil, daha bir demokrat daha bir özgürlükçü’ lider havasıydı verilmek istenen...CHP’den uzak tutulan Ecevit ve çizgisi, Rahşan Hanım‘ın onur konuğu olarak gelişiyle, CHP’ye kök salıyordu...Anlaşılabilirdi...***Ama posterler ve pankartlarla Kemal Kılıçdaroğlu‘na biçilen kaftan son kongrede iyice zıvanadan çıktı...Pankart açmış CHP’li arkadaşlar...“68 ruhuyla halkın iktidarını kuruyoruz” deyip, Deniz Gezmiş‘le, Che Guevara beresi taktırılmış Kemal Kılıçdaroğlu resmini pankartın iki tarafına koyuyorlar...Evet son zamanlarda “tarih” yeniden yazılıyor Türkiye’de...Evet, Deniz Gezmiş‘ler, Yusuf Aslan‘lar, Hüseyin İnan‘lar bir başka hatırlanıyorlar televizyon programlarında...Doğru askeri darbeler değil, Bolivya dağlarında ülkesindeki devrimi ihraç etmek isterken yakalanıp öldürülen Che Guevara‘lar modadır artık dünyada...Tarih yeniden yazılıyor ve mazlum ile mağdurlar, temiz yürekleriyle eşitlik için mücadele eden gençlik liderleri hakettikleri yere NİHAYET konuyorlar tarih sahnesinde...***Poyraz ile Mina tesadüfen Deniz’lerin asıldığı 6 Mayıs’ta doğunca ben de çocuklarımın isimlerinin yanına Deniz ismini koydurdum...Mina Deniz ve Poyraz Deniz oldular minik bebekler...Tarihi hatırlamak, insanlığın ve gençliğin demokrasi, eşitlik ve özgürlük için yaptığı mücadeleyi anmak “geçmişten geleceğe uzanan bir köprü” olduklarını hissetmeleri için eklendi o isimler...Ancak abartmanın alemi yok...“Tarihsel değerleri ve rolü”, bugünün CHP’sinin mücadelesiyle hiçbir ilgisi olmayan Che Guevara beresinin, Kemal Kılıçdaroğlu‘nun kafasında ne işi var?..Ne alaka?..Hem Che Guevara‘ya saygısızlık hem Kemal Kılıçdaroğlu‘na... ***“68 ruhuyla halk iktidarı kuruluyormuş...”Yok böyle bir şey!..CHP kendi ruhuyla, söylemiyle, sloganıyla, mücadelesiyle gelecektir iktidara eğer gelebilirse...Böyle “Che Guevara beresi takmak gibi çocukça davranışlara” gerek yok...Solcu değerlere sahip çıkmak güzel bir şey...Demokrasi ve özgürlük mücadelelerine saygı duymak da güzel...Ama Kemal Bey oturup bir düşünmeli...“Benim Che Guevara ve beresiyle ne işim var” diye bir çevresini sorgulamalı...Kaldı ki kendisini iktidara taşıyabilecek geniş kitlelerin böylesi bir talebi de yok CHP liderinden...Che Guevara ve Deniz Gezmiş‘ler için istenen, 40 yıl sonra milletin onların beresini ve parkasını giymesi değil...Talep edilen, onların “pis bir anarşist, vatan haini, millet düşmanı komünistler olarak öldürüldükleri” tarihin değişmesi ve yeniden yazılması...Onların yurtseverliklerinin, halk düşmanı değil, halkçı olduklarının, bu uğurda ölümü bile göze alacak namusta ve cesarette olduklarının tescil edilmesi...***Tarihi değerlere sahip çıkmak başka bir şey...Tarihi değerlerin “beresi ve parkasıyla” mücadele ediyor gösterilmek başka...Mina ve Poyraz‘a; Deniz ismini “bere taksınlar da Bolivya dağlarına gitsinler, devrim ihraç etsinler, veya Amerikan Büyükelçisi Robert Comer’in arabasını yaksınlar” diye koymadık elbet...Bir demokrasi ve gençlik mücadelesinin anısını yaşatmak için koyuyoruz o isimleri...68 kuşağının devrimci mücadelesinden etkilenmiş, 78’lere taşımış birisi olarak, Kemal Kılıçdaroğlu‘na Che Guevara beresi takan çevreye şöyle söyleyebilirim:“Komiklik yapmayın... Geçmişe ve bugüne saygısız davranmayın...”Gandhi Kemal iyidir...Fazla abartmaya gerek yok!..***BUGÜN 21 ARALIK... HERKES İÇİN ÇOK ZOR BİR GÜN...Yaşamı anlamlandırmaya çalışan çok değişik parametreler var...Modern insan, artık Quantum‘a uzak durmuyor...Şaklabanlık olarak değil ama bilimsel olarak ele alınan astrolojik gerçeklerden haberdar olmaya çalışıyor...Yaşamını, kupkuru bir düzenek içinde geçirmemeye çalışıyor...Geçtiğimiz günlerde İstanbul’a gelen Amerika’nın en ünlü astrologu Susan Miller, “Amerika’da ünlüler bana sormadan dışarı çıkmazlar” diyebilecek kadar iddialı konuştu...***Susan Miller gibi astrologları, Ronald ve Nancy Reagan gibi Amerikan Başkan’ları ile eşlerinin sürekli dinlediğini biliyoruz...Ben modern etütlerin, gerçeği aramada önemli roller üslendiklerini düşünürüm...Bugün 21 Aralık...Astrolojik konuşursak, yıldız haritalarınızda “çok önemli ve güçlü bir tutulma” günü...Bütün burçların etkileneceği bir tutulmadan söz ediyorum...***Ben de bu işlerde “ne oluyor ne bitiyor” diye ciddi biçimde sorguladığımda, “tutulma” kelimesine, ifrit olmuştum...Benim için hiçbir şey ifade etmiyordu “tutulma...”Sonra tutulmaların o kadar da benden uzak ve basit olmadığını farkettim...Genelde pek istemediğimiz şeyler oluyor “tutulma günlerinde...”Ama o istemediğimiz şeyler, aslında bizim gözümüzü, gönlümüzü açan, çevremizde olan olayların farkına varmamızı sağlayan ve kişisel gelişimimizi tetikleyen olaylar...***Yani bir “tutulma esnasında” farkına vardığınız olaylar, size baştan çok zor ve istenmeyen bir şey olarak gelseler de, aslında zaman içinde sizi geliştirici, terakki edici bir rol oynuyorlar...Onun için zor ve meşakkatli olan tutulmalar, hayatın insanlar için itici gücü konumundalar...Bugün 21 Aralık...Ve İkizler burcunda yer alacak ay tutulması, bütün burçları etkileyecek...Bazılarımızın üzerindeki etkisi şok biçiminde olacak...Dün bu işin uluslararası uzmanlarının, bilgilerine girerek, sizler için çok kaba bazı bilgiler hazırladım...Tutulmalar yaşamınıza açılan pencereler...O pencerelerden gelecek yeni bilgiler, sizin hayatınızda yeni dönemleri başlatıyor, eski bir dönemi sona erdiriyor...***Burçlarınıza göre bugün karşılaşmanız ve dikkat etmeniz olası olaylar şöyle:BALIK BURCU: Eviniz, ailenizin bir mülkü, bir ebeveyninizle ilgili beklemediğiniz haberler alabilirsiniz...Duygusal hayatınızda zorluklarla karşılaşacağınız bir gün...Fazla üzülmeyin bugün herkes bir türlü etkilenecek...KOÇ BURCU: Yaşamınızda bir dönem hiç aklınıza gelmeyecek bir şekilde bitiyor... Aslında bugün siz günü, siz diğer burçlara göre bir nebze daha rahatsınız...Etrafınızda stres dolu olan yakınlarınıza iyi davranın...BOĞA BURCU: Bir dönem ya da bir ilişkiniz bitebilir... Gelir kaybı olabilir... Bir süre sonra yeniden gelir elde edebilirsiniz...İKİZLER BURCU: Bu tutulmayı en fazla hissedecek burçsunuz...Sağlık konusunda bugün çok dikkatli olun... Herhangi bir durumda doktora gitmekten çekinmeyin...Bu tutulmada biri ya da bir şey hakkındaki duygularınız tamamen netleşecek...Ortaya çıkacak şey partneriniz ya da sevgilinizle ilgili olacak, gelişmeleri izleyin...***YENGEÇ BURCU: Size çok yakın bir kadın ayrılabilir, ya da sıkıntıda olabilir...Yakınınızdaki bir kişi hastaneye gidebilir, siz ziyaret etmek zorunda kalabilirsiniz...Bugün “önemli bir sırrı” öğrenmeniz sözkonusu...Bu sır sizi sarsabilir...ASLAN BURCU: Tutulma dostluk evinizde oluşuyor...Bir arkadaşınız çok uzağa taşınabilir ve siz onu göremeyeceğiniz için çok sinirlenebilirsiniz...Para yüzünden bir problem çıkabilir...Olayların gelmekte olduğunu görmeyeceksiniz...Aniden gelişecek olay...BAŞAK BURCU: Kariyerinizle ilgili bir şeyin sonu geliyor... Bi işinizle ilgili olabilir... Olmaya da bilir...Çalıştığınız işyerinde size yakın bir kadın yönetici ayrılıyor olabilir... Bu tutulmada iş ve statü eviniz etkilenecek...İş ortağınız problem olabilir, kendinizi ihanete uğramış hissedebilirsiniz...***TERAZİ BURCU: Birlikte çalıştığınız ya da altınızda çalışan biri ya da bir proje konusunda gerginlik yaşayacağınız bir gün olacak bugün...Aslında bunları 3 ve 17 Aralık’ta da yaşadınız ve en ufak bir gerginlik çöküntü getirebilir...AKREP BURCU: Kariyerinizde engelleme yaşayabilirsiniz...Para konusuna çok dikkat... Herhangi bir finansal anlaşma yapmak için hiç doğru bir zaman değil...YAY BURCU: Bu tutulmayla birlikte yeni bir eve taşınabilir, sevgilinizden ayrılabilirsiniz...Aile fertlerinden bir haber gelebilir...Şu anda çok inişli ve çıkışlı bir dönem geçiriyorsunuz...Tutulmadan koruyan güçler var yanınızda...***OĞLAK BURCU: İşyerinde güvendiğiniz bir yardımcınız, ya da çocuk bakıcınız ayrılabilir...Şirket merkeziniz bile değişebilir...Beklenmedik bir olay olacak...Sizin için gizemli bir konu berraklaşacak ve ne yapmanız gerektiğine karar vereceksiniz...KOVA BURCU: Bu tutulma gününde en rahat burçlardan birisiniz... Bazı yanlış konuşmalar nedeniyle sevgiliniz veya çocuğunuzla sorun yaşayabilirsiniz... Ama bugün sizi çok olumsuz etkilemeyecek...Uzun zamandır uğraştığınız para konusu yine gündeminizde olacak...***Astroloji aslında olabilecek olayların çerçevesini çiziyor...Yoksa sizin hareketlerinizi bir alın yazısı gibi belirlemiyor...Öngörülerle davranışlarınızı kontrol etmeye çabalıyor...Astrolojiyi böyle görürseniz, size yararlı bir bilgi akımı olabileceğini hissedersiniz...Aksi halde “kader” gibi görürseniz, işin içinden çıkamazsınız...Modern insan, çağımızda artık olaylara yön veren tüm etkileri araştırıyor...Quantum, astroloji hayatı ve evreni anlayabilmek için kullandığımız kavramlar...Bir yol haritası olarak, değerlendirmeniz dileğiyle...Kolay gelsin...
Yalnız günler yaşıyordu...Etrafında insanlar ve kadınlar vardı...Ama o yalnızdı...Çevresinde hareketli bir sosyal yaşam vardı...Ancak o, sosyal ama çürümeye yüz tutan yaşantının insanlarından oldukça uzaktaydı...Yazı yazdığı birkaç metrekarelik küçük bir odası vardı... Duvara yaslanmış bir kitaplık, küçük bir televizyon...Akşam yedibuçuk sularında yazılarını bitirir, arabasına atladığı gibi, yalnız başına arkadaşlarının oturduğu, mahalle barı, kafesi, brasserie’si kıvamındaki mekanına giderdi...Bir tabak yemeğini iki kadeh kırmızı şarapla yerdi...“Lezzetli” akşam geçirmeyi severdi...Lezzetli muhabbet olursa kalır, kadınlar, erkekler ve insanlar lezzetsiz havaya bürünürse, hafiften uzardı...***Şehir hayatının, “tek başına”lığı egemen kıldığı filmleri, genelin aksine severdi...Newyork’ta yalnız yaşayan bir dedektif, mahalle barına tek başına takılıp arkadaşlarıyla sohbet eden bir gazeteci, akşam köşebaşındaki Çin lokantasından yemek ısmarlayıp, tek başına televizyon karşısında zaman geçiren bir avukat, onun görünmez kahramanlarıydı...Kalabalıktı etrafı...Ama yalnızlığı seçmişti...Her yalnız kalan değil, ve fakat yalnızlığı seçen insan, hayatından memnundur...Ama zaman zaman, yaşamını paylaşacak özel birilerini arar...Kalbi her zaman, özgür ama öksüz kalmayı sindiremez...Dipten dipten, bir yerlerde bir kuytuda, köşede, kendi “ruh ikizi” olacağına inandığı kadını arar...***Bir gün bir tesadüf onu “genç bir kadınla” karşı karşıya getirdi...Genç kadın, “sorunlu bir aşktan ve ilişkiden” yeni çıkmıştı...Biran önce bulunduğu yerlerden uzaklaşmak, sonsuzlara ve özgürlüklere uzanmak, yeni bir hayata “merhaba” demek istiyordu...Karşılaşma tesadüfiydi, ama yakınlaşmanın pek tesadüfi olduğunu söyleyemeyiz...***Adamın kadınlar karşısında ilk başlarda pasif sayılacak bir tarzı vardı...Kimseye askıntı olmazdı...Kadınlardan direkt istek ve talep gelmedikçe, hiç topa girmezdi...Çocukluk yıllarından kalan bir alışkanlık ve gittiği bir ülkede gördüklerinin senteziydi bu davranışı...Rahip değildi, tam tersine bir sürü kız arkadaşı olmuştu...Ama hiçbir kız arkadaşına kendisi direkt beraber olma teklifinde bulunmazdı...Hiç kovalamazdı...Hep kaçardı...Arada bir kız arkadaşlarından bazıları “uyanık” çıkar, “dur şunu ben bir halledeyim” der ve “kaçan”ı oynamaya kalkarlardı...O yine oralı olmaz, kaçana “kaçabilirsin” derdi...Bu sefer kadınlar sinirlenip saldırganlaşırdı...***Yeni ve sorunlu bir ilişkiden çıkmış genç kadın, adama aniden yaklaştı...Adam tesadüfen karşılaştığı genç kadını beğenirdi...Her yakınlaşmaya “evet” demezdi...Ama bu yakınlaşmaya ses çıkarmadı, “gönüllü davrandı...”Bir süre sonra bulundukları yerde “rahat olamayacaklarını” anlayıp uzaklara kaçtılar...Uzaklarda zaman geçirip, kafasını boşaltmak istiyordu adam...Uzaklarda, sakin ve huzurlu bir beraberlik oluştururlar diye geçirdi aklından...Ne ki genç kadının eski sorunlu ilişkisi, sorunlar ve olaylar çıkartarak bitmek bilmezcesine “hayatlarına egemen oluyordu...”Her gün bir başka olay, bir başka bombardıman...***Önce aldırmadı adam...Kendisi kız arkadaşlarından ayrıldığında, önceleri acı çeker, ayrılmayı hazmetmeye gayret ederdi...Sonra kafasında bitirdikten sonra dönüp bakmazdı arkasına...Hiçbir eski kız arkadaşının, sevgilisinin, sonra beraber olduğu adamlarla, hayatlarla, olaylarla ilgilenmemişti...Bitti mi biterdi...Gitti mi giderdi...Peki bu olaylar niye bitmiyordu?..Bitmiş ilişkinin patolojisi, psişiği neydi, geçmişteki adam, niye heryerde olay çıkarıyordu?..***Günler haftalar geçti...Sonra aylar...Hiç durmuyor, durulmuyordu olaylar...Geçmişte kalan aktör, “adamın hayatını zindan etmek için her yolu” deniyordu...Onu işinden attırmaya çalıştı...Kariyerini altüst etmeye uğraştı...Adamın hayatını takip altına aldı...Telefonlar tacizler, dinlemeler, izlemeler, bitmek bilmeyen iftiralar, çamurlar...Hayatında yaptığı herşeyin elinden tek tek kaydığını o zaman farketmeye başladı adam...Bir türlü anlam veremediği, nedenini çözemediği bir bataklığın içinde gibiydi...İyi yüzme bilmesi fayda etmiyordu...Yüzemiyordu, hep aşağıdan çekiliveriyordu...***Beraber olduğu genç kadın, bu savaşa alışıktı...Onun da işi gücü elinden gidiyordu...O da her geçen gün elindekilerin kayıp gittiğini görüyordu...Ama bir türlü onunla savaşa devam ediyordu o...Cevap veriyordu, onun yaptıklarına...Didişiyordu, üstüne kafa yoruyor taktik geliştiriyordu...Bir acayip “oyun”du bu...Aylarca gündemleri, patolojik vakanın günlük saldırılarına verecekleri cevaplardan oluşmaya başlamıştı...Adam bir sabah uyandı...Sevgilisi yakın dostlarıyla, yine o günün “savaş mönüsü”nü konuşuyordu...Canına tak etmiş, bu oyunun “boş ve anlamsızbir oyun olduğunu” farketmişti...Artık cevap verilsin istemiyor, başka bir gündem olmayacaksa ilişkinin sona ermnesini istiyordu...İçinden gelen isteği buydu... “Artık bu savaşı dinlemek istemiyorum” dedi...“Senin de savaşla ilgilenmeni istemiyorum... Bu savaş, bu ilişkinin gündemi haline geldi... Ben eski aşklarla savaş gündemli bir ilişki istemedim...”***İlhan Şeşen’in bir parçası vardı, o günlerde popüler olan...Şöyle diyordu parçanın bir pasajı:“Hani bu son demiştim ya...O gün sondu...”Parça adamın radyosunda çalıyordu...“Artık istemiyorum” dediği gün, aslında o da artık istememişti zaten...Parça doğruydu...“Hani bu son demiştim ya...O gün sondu...”***Bir süre içine kapandı adam...Bir ay sürdü içine kapanması...Düşündü, taşındı, ölçtü, biçti, tarttı...Duygularını yalnızken “terbiye etmesini, taşkınlıklarını giderip, fazlalıkları kesmesini” ilk gençlik yıllarındaki tecrübelerle öğrenmişti...Böyle durumlarda, yatağına girer, üstünü örten yorganın ısıtan güvencesinde, kendini tek başına emniyette hissederdi...O yorganın altında, yatağın içindeyken kimseler ona birşey yapamazdı, öyle inanmıştı...Bir çocukluk anısı ve ritüeliydi bu...Öyle yaparak Kelopatra’yı seyretti, Sezar’ın ölüme gidişine bir kez daha tanıklık etti...Sonra Kleopatra’nın, ölen Sezar’ın en güvendiği komutanı Andonius’la başlayan aşka ve o aşkın getirdiği felaketleri izledi...Onları izlerken kendi aşkı geldi aklına...7 ay kadar olmuştu kendi aşkı başlayalı...Her günü yeni bir felakete gebe olarak başlayan 7 ay...***Sezar’a ve Andonius’a baktı...Dünyaya hükmeden imparatorun Kleopatra gibi bir kadınla ilişkisinin, onu adım adım nasıl ölüme götürdüğünü farketti...Mısır’da kalmasını istemişti Kleopatra Sezar’ın...Sezar Mısır’da kalırken, Senato’daki muhalifleri harekete geçmişti...İsyanı ve muhalefeti bastımak için gittiğinde çok geçti Sezar için...Senato’nun önünde öldürdüler onu...Yeğeni Brütüs son bıçağı sapladı...“Sen de mi Brütüs” lafını o zaman söyledi Sezar...Sezar’a saplanan o bıçak, “sezaryen” doğumlara isim babalığı yapacaktı...Kleopatra arkasındaan, hiçbir şey olmamış gibi Sezar’ın ona göz kulak olması için gönderdiği komutanı Andonius’la büyük bir aşk yaşayacak, o da felaketle sonuçlanacaktı...O filmi izlediği bir gece sabaha karşı saat 4’te, “artık açıklamalıyım” diye kararı vermişti adam...Topu topu 7 ay geçmişti, ilişkinin başından bitimine kadar...Her dakikası “duygusal kıyımlarla” dolu bir ilişkiydi yaşadığı...Sesini elbette ki çıkarmayacaktı...Sessiz bir şekilde veda etti sevgilisine...***Aşklar, çoğu zaman arzulananı yanında taşımazlar...Hayaller, hayal kırıklıklarıyla dolar taşar...Hayaller ne kadar büyükse, hayalin kırıklıkları da o derece büyük olacaktır...Hayal kırıklığı ne kadar büyükse, yarattığı içsel tepki o derece yürek dağlayacaktır...Tarih yazmaz, ama Kleopatra’nın Brütüs’e bir teşekkür borcu vardır...Onun bıçağı, Sezar’ın Kleopatra’ya olan hayal kırıklığını söylemesini engelledi...Tarihe Sezar’ın “Sen de mi Brütüs” sözü geçti...Oysa yaşasaydı “Yazıklar olsun sana Kleopatra” diyecekti...
Mutlu başlar hep birliktelikler... Önce heyecan, içinizdeki kıpırtı, yüreğiniz ağzınızdan çıkacak gibidir çoğu kez... Evinizi, hayatınızı, kendinizi, yüreğinizi paylaşırsınız... Sonra çocuklarla bu birlikteliği ödüllendirir ve tarif edilemeyen, sadece yaşadığında anlaşılan o inanılmaz duyguları yaşarsınız...Peki ya sonra... Ya anlaşamayıp ayrıldığınızda hayat arkadaşınızdan her şey yerle bir mi olmalı... Ya hayatınızda size tarif edilemez duygular yaşatan çocuklarınız, sizden uzak mı olmalı... Anne-baba olmadan anlaşılmaz denilen, tarif etmeye çalışırken gözlerin ışıldadığı ancak yeterli kelimelerin bulunamadığı duygularınız yok mu oluyor sanki... İşte Reha Muhtar’la bu haftaki söyleşimizde o tarif edilemeyen duyguları; “Babalar ve Çocukları”nı konuştuk.* Reha Bey, hayatta her zaman “sonsuza kadar mutlu” dediğimiz birliktelikler, evlilikler yaşanmıyor malum. Hatta ayrılıklar, boşanmalar hızla artıyor. Peki ama eşler birbirinden ayrıldığında çocuklarından da mı ayrılıyor?Maalesef, çocuk anne veya baba tarafından “benim çocuğum” denilen sürece giriyor. Çocuk bir pazarlık konusu oluyor anne ile baba arasında. Oysa onlar insan. Büyüyecekler ve yaşamı sağlıklı yaşayacaklar izin verilirse. Çocuk anne ile baba arasında bir pazarlık metası değil. Onların ayrı ayrı annelik ve babalık yapacakları bir değer. Çocuk hem annenin hem babanın... Aslında hiçbirisinin... Onu ancak ortak sahiplenebilirsiniz. Tek başına hiçbirinizin değil. İkiniz olursanız o iyi yetişecek.* Ayrı evlerde yaşandığında çocukların sağlıklı büyüyebilmesi için sizce nasıl bir denge kurulmalı?Mesele ayrı evlerde yaşaması değil. Mesele çocuğun anneden anneliği, babadan babalığı alabilmesi, hissedebilmesi... Annenin rolü var, babanın rolü var... Her ikisi de elzem ve gerekli.* Hep “annelik başka duygudur” denir, çok da doğrudur. Çünkü her şeyden önce babadan farklı olarak bedensel de bir bağı vardır. Evet annelik doğal bir süreç, peki bu babalığın daha az önemli olduğunu mu gösterir?Hayır... Bana ateşlendiğimde hep annem baktı. Derslerimle, yemeğimle, öğretmenlerimle, okulumla hep annem ilgilendi. Ama ben babamı hep anlayışlı ve yakın buldum kendime. Ben babamın hep orada bir yerde olduğunu ve beni düşündüğünü biliyordum. Babam hiç tartışmasız annem kadar önemlidir benim hayatımda. Babaya bu görevi ve hakkı vermezseniz çocuğu topal bırakırsınız.Erkek hangi kadınla evliyse ondan olan çocuklarını önemsiyor* Siz de bir babasınız ve çocuklarınızı belli aralıklarla görebiliyorsunuz. Bir baba için çocuklarının büyürken günlük hayatında yaptığı, öğrendiği birçok şeyi kaçırması çok zor değil mi? Mesela ilk adımını, ilk hecelerini, ilk sorularını yani gün be gün büyümesini görememek, yaşamına dair pek çok şeyi kaçırmak iç acıtıcı bir duygu değil mi?Eğer babaysanız bunların hepsine elinizden geldiğince şahit olacaksınız, çocuğa sevgiyi ve kollanma duygusunu aktaracaksınız... O duyguları ve olayları çocuklarım için kaçırmamaya çalışacağım. Bakalım ne kadarı elimden gelecek...* Erkek artık “eş” değilse, “baba” olma hakkı da elinden mi alınıyor ?Biraz öyle... Çünkü baba olmak bir başkasının iki dudağından çıkacak kararla olmaz, olmamalı... Bir insan “baba”lık gibi en kutsal duyguyu bir başkasının izin ve onayıyla yapma noktasına gelirse bu olayı “içselleştiremez.” Ne “baba”lık ne “anne”lik diğer ebeveynin izin ve onayıyla yapılmaz. Onun için birçok erkek karısından ayrıldıktan sonra, yeni birisiyle evlendiğinde ondan olan çocuklarını önemsiyor, ötekileri ihmal ediyor... Çünkü hangi kadınla birlikteyse ondan olan çocukları ona daha fazla kendi çocuğu gibi geliyor... Oysa bir baba için çocuk annesinden bağımsızdır.n Hepsi erkeğin çocuğu, bunun ayrımı olur mu?Ama anne sahiplenmesi, erkeği başka yerlere savuruyor...* Baba olmak annelik gibi değil, sonradan öğreniliyor. Eşler ayrıldığında babalar annelere göre daha mı sorumsuz davranıyor?Öyle gibi görünebilir... Bir insan karar sahibi olduğu, hak sahibi olduğu bir şeye daha fazla sevgi duyar, kendinden hisseder...* Bir erkek ne olacağına karar veremediği bir çocuğu kendi çocuğu olmasına karşın ne kadar içselleştirebilir?Bazı anneler burada kendi topuklarına sıkıyorlar...* Yollar ayrıldığında bazı anneler çocuklarını babalarından uzak mı tutuyor? Babanın karar verilen zaman da değil de istediği zaman kendi kanından, canından olan çocuklarını görmesi gerekmez mi?Elbette öyle olması gerekir... Kendi çocuğunu görmenin, sevmenin, ilgilenmenin önşartı olmaz. Çocuk koz değil, birbirine karşı kullanacağın... Karı koca olmak, sevgili olmak, erkek ve kadın olmak ayrı; anne baba olmak ayrı...Çocuklarımla bir başkasının onayıyla görüşmemeliyim* Sizce bazı kadınlar çocuk hasretini yaşatarak bir şekilde intikam mı alıyor eski eşlerindenBana gelen yüzlerce anne maili, ilk başlarda kadının karşı tarafın canını acıtmak için böyle şeyler yaptığını, sonradan olayların normalleştiğini söylüyor...Bir süre sonra biraz daha rayına giriyor olabilir... Ama burada esas yanlış, taraflardan birinin çocukları sahiplenme duygusu. Ben kendi çocuğumla bir başkasının onayıyla, iki dudağının arasından çıkacak ‘evet’ veya ‘hayır’la görüşmem, görüşmemeliyim... Çocuğa böyle sevgi veremez bir baba.* Mina ve Poyraz doğduğunda bir röportajınızda “Çocuğunuzun olması nasıl bir duygu” diye sorulmuştu ve siz Ayşe Nazlı’dan bahsederek “Ben zaten babaydım” demiştiniz. Sahip olma sorumluluğu gösteren babalar da çocuklarına anneleri kadar sahip değil midir?Bence öyle...* Özellikle kız çocukları için baba figürü çok önemlidir. Peki çocuklarından ayrı kalan babalar nasıl etkiler sizce o çocukların hayatını?Benim ‘babasız kadınlar’ yazım onları anlatan bir yazıdır... Bütün sanal alemde aylarca dolaştı durdu o yazı... Mina’ya mektuplar kitabına koymuştum o yazıyı...* Belki de bu soruyu bir de tersinden sormak gerekiyor, çocuklarından ayrı kalan babaların hayatı nasıl etkilenir?Ben ölüm dışında çocuklarımdan ayrı kalmam; onlara bu haksızlığı yapmam... Tanrı buna müsaade etmez...