Haberin Devamı
“Seni tepe noktalarda görmek istiyorum... Ankara’yı öğrendin... Şimdi yurtdışına en zorlu merkeze, Atina’ya gönderiyorum seni... Orayı da öğren... Sonra İstanbul’u öğreneceksin...” dediğinde Aydın Doğan ben henüz 25 yaşındaydım...
Beş yıllık Ankara gazetecisiydim, ama daha çocuktum Atina’ya tek başıma gittiğimde...
İlk gece spor muhabiri Spiro Zenginoğlu beni Plakaya’da bir tavernaya götürmüştü...
Ne dinlediğim müzikten, ne de yediğim yemekten doğru düzgün bir şey anlamamıştım...
Lokantadan çıktıktan sonra Atina sokaklarından otele dönerken, “25 yaşında gencecik bir Türk gazetecisinin, her gün düşmanlığın dizboyu olduğu bir ülkede, yalnız başına ne yapacağını düşünüyordum...”
Yunan başkentinde tek başına ev tuttum, büro kurdum, teleks, faks, telefoto cihazlarını oturttum, bir tercüman yardımcımla 7 yıl en tehlikeli yerlerden fotoğraf tab ettirip geçtim, yazı, haber, röportaj gönderdim...
Teknolojinin, bugüne oranla t’sinin olmadığı ortamda...
Bir gün Gümülcine’de camiye saldırı olmuş, bütün Batı Trakya kaynıyordu...
Elimde fotoğraf geçmek için 6-7 kilo ağırlığında koskoca bir telefoto makinesi, uçağa bindim Kavala’ya gittim...
Oradan arabayla iki saat İskeçe-Gülümcine’ye geçtim...
Sağcı, fanatik Yunanlılar toplanmış, Gümülcine ve İskeçe’deki Türk dükkanları ve ahalisinin üzerinde terör estiriyordu...
Yüzlerce sivil polis beni Gümülcine’de caddede karşıdan karşıya bile geçirmiyordu...
O halde saldırıya uğrayan mescide gittim, resimler çektim, röportajlar yaptım...
Türklere sürekli saldırıyorlardı...
Yunanlılar “Türk gazetecileri buraya gelmesinler” diyordu...
Resimleri Gümülcine’de tab ettirebileceğim bir yer yoktu...
Üstelik her an saldırıya uğrayıp fotoğrafların negatiflerini kaybedebilirdim...
Ani bir kararla, 2 saatlik yolu yapıp, yeniden Kavala’ya dönüp, resimleri orada tab ettirmeye, elimde taşıdığım koskoca telefoto makinesiyle İstanbul’a resimleri geçmeye karar verdim...
Olayların göbeğinde, sivil polislerin taciz eden takiplerinden geçerek, apar topar Kavala’ya gittiğimi hatırlıyorum...
Resimleri 1 saatte tab ettirdiğim o anı...
Tek bir fotoğrafın her bir rengini 20 dakikada geçen, dört rengi 1.5 saatte tamamlayan telefoto makinesini...
O kadar saldırının, tehdidin, olayın ve tehlikenin üzerine 4 saatlik çabayla gönderebildiğim resimlere İstanbul’dan “geldi” müjdesiyle yaşadığım o hazzı düşünüyorum...
Her an, Yunan yetkililerin otele gelip “bu resimleri gönderemezsiniz” demesini bekliyordum...
Aydın Doğan haklı çıkmıştı...
25 yaşında gencecik bir gazeteciden, “tek başına çalışan ve işini tek başına gören bir profesyonel” çıkarmıştı...
Kendimi zaman zaman Matilda filminde oynayan profesyonel tetikçi Jan Reno’nun gazeteci versiyonu olarak görürdüm...
Tek başına her türlü tehlikeye karşı, elindeki kısıtlı cihazlarla mutlaka işini yapan bir gazeteci...
Erzurum depreminden bundan beter koşullarda haber gönderdim, Kıbrıs Rum Kesimi’nden çok daha başka koşullarda...
Benim gibi olan, Savaş Ay, Coşkun Aral, Tunca Bengin gibi isimler vardı...
Birbirimizi bilir, birbirimizin olduğu yerde birbirimize karşı silahları gömerdik...
Çünkü haber rekabetinde çıkacak savaşı sona erdirmemiz bir daha mümkün olmazdı...
Bulgaristan’da zulümden kaçan 9 Bulgar Türk’ü Atina’ya sığınmıştı...
Gazetecilikte meslektaşlarımı atlatmak uğruna, 9 Türk’ü Atina’da kimsenin bilmediği bir otelde tutup, Türk Büyükelçiliği’nden bile kaçırmıştım...
O günlerdeki Atina Büyükelçisi Nazmi Akıman sıyasi müsteşarına beni aratmıştı:
“Lütfen Bulgaristan’dan kaçan Türkler nerede söyler misin Reha?.. Ankara’dan Dışişleri’nden soruyorlar... Çok zor durumda kalıyoruz...”
“Bilmiyorum” demiş, adamları kimselere haber vermeden Türkiye’ye götürmenin yollarını aramaya devam etmiştim...
Birkaç gün tutuldukları Yunan cezaevindeki resimlerini, ziyaret eden eşlerine makine vererek çektirmiş, onları Milliyet’te yayınlıyordum...
Meslektaşlarım ifrit oluyorlardı bana...
Dün bütün bu olayları ve flashback’leri Doğan Medya Grubu’nun Bilgi İşlem Merkezi’ndeki bir arkadaş, bana telefonda “uygulamayı bildirdiğinde” düşündüm...
İstanbul’un ortasında oturuyordum...
Dedim ya, Jan Reno’nun profesyonel tetikçi kimliğinin, profesyonel gazeteci versiyonu olarak tam 30 yıl çalışmıştım...
“İmkansızı bilmezdik... Çünkü imkansız olduğunu bilmiyorduk...”
Böyle yaşamıştık...
Şimdi aynı kentte, gazeteye her gün yazdığım yarım sayfa yazıyı gönderemeyecek hale sokmuşlardı beni...
Bilgisayarlar ve internet bağlantıları sık sık bozuluyordu...
Bozulduğunda ise, “kurulu sistemlere yardım etmeme kararı almıştı...” bilgi işlem merkezi...
Herkes bildiği gibi çözecekti sorununu...
Telefon açtım “Arkadaş” dedim, “Ben sevgilime mektup yazmıyorum... Gazeteye yazı yazıyorum... Günde yarım sayfa, hafta sonu üç sayfa... Buna destek olmayacaksın da neye destek olacaksın?..”
“İcra Kurulu kararı” dedi, telefondaki arkadaş...
Eski günlerimde olsa bir koşu Kavala’ya gider oradan gönderirdim yazıyı...
Şimdi göndermeyeceğim...
Eğer çıkmazsa bilin ki “bu ucube kararın sonucu” yazılar size ulaşamıyor...
Aydın Doğan’ın Milliyet’i aldığı ilk yılı hatırlıyorum şimdi...
Ben de 20 yaşında 1 yıllık gazeteci olarak o gazeteden içeri adım attığım günü...
Tesadüfe bak ki 31 yıl sonra yine hala yazı ve haberin girmesi için aynı grupta saaatlerce uğraşıyorum...
O kararı aldığını söyleyen genç arkadaş, acaba rahat rahat oturduğu o Medya Plaza’ların kimlerin hangi emekleriyle oluştuğunu bilir mi?..
Benim sadece bu medya grubunda 15 yıllık emeğim var...
Çevresine bir baksın...
Altan Abi (Öymen) 60. yılını kutladı...
Geçmişi olmayanın geleceği olmaz...
Bunu hiç unutmasın!..
11 YAŞINDA ADNAN POLAT’IN, ALİ SAMİ YEN’İN PARMAKLIKLARINDA KALDIĞI AN...
“Ali Sami Yen’in ya açıldığı ya da Galatasaray’ın orada ilk maçlarından birini yaptığı gündü...” dedi Adnan Polat, “11-12 yaşındaydım... Maça turnikeden girmem ne mümkün... Parmaklıkların arasından kafamı sokmuş, vücudumu geçirmeye çalışıyordum... Polis geldi... Gel lan buraya...” dedi...
“Gelmeye çalışıyorum geri gidemiyorum, stat tarafına geçtim parmaklıklardan, polis beni kovalıyor ben kaçıyorum...”
Ali Sami Yen Stadı’nın açılışındaki anısını dün 52 bin kişilik Türk Telekom Arena Stadı’nı gezdirirken anlatıyor Adnan Polat bana...
Bizim Gökmen Özdenak, stada girince topu buldu topla oynuyor...
Adnan Polat’ın neşesi yerinde...
Galatasaray’ın efsanevi santrforuna sallıyor:
“Sanki topu çok iyi bilir de, topu gördü mü oynamaya başladı Gökmen... Az mı kanser etti tribünlerde bizi...”
Muhteşem bir stat yapmışlar...
Her tarafı loca... Sahanın bittiği yerden tribünler başlıyor...
Seyirci baskısı sahanın her yerinden hissediliyor...
Bir şey farkediyorum...
Tribünlerin önüne çok yüksek olmayan tel örgü çekmişler...
O anda Beşiktaş yönetiminde saatlerce yaptığımız tartışmayı hatırlıyorum...
Yıldırım Demirören, “Tel örgü olmayacak... Artık aşmamız lazım... Seyirci sahaya atlamayacak... Biz alacağız bunun önlemini...” demişti...
Yönetimden ısrarlar olmuş, “Başkan ne olur ne olmaz... Başımıza bir felaket gelir... Bu haldeyken atlıyorlar sahaya... Tel örgüsüz iyice korumasız oluruz...” demişlerdi de dinlememiş ve tribünleri tel örgüsüz yapmıştı...
Hakikaten de o tribünlerden maç oynanırken atlayan olmadı... Dikkat ettim, Galatasaray tribünlerinin önünde tel örgü bulunuyor...
Bence bu kararı gözden geçirsin Adnan Polat...
Galatasaray seyircisine tel örgü gerekmez...
Türk futbolunda taraftara güvendiğimizi gösterirsek,onlar güvenimizi boşa çıkarmazlar...
Galatasaray TV’den gelip sordular stadı nasıl buldunuz diye?.
“Ellerine sağlık herkesin... Galatasaray’a ve Türk futboluna kazandırdıkları bu değerli eser için...”

