Gençliğimle hesaplaşıyorum!..

9 Aralık 2010

Ne kadar ne kadar çaresiz, ne kadar kötü hissederdim o günlerde kendimi...CHP’li Süheyl Batum‘a “Gidin buradan üniversiteler bizim”, AKP’li Burhan Kuzu‘ya “yumurta atıldığı” o fakültenin gazetecilik okulunda dört yıl okudum ben...Gazeteciliğe başladığım için okulda ders bırakmıştım... Beş-beşbuçuk yılda bitti o üniversite...Toprağını, zeminini, amfisini, havasını, protestosunu, boykotunu, işgalini, polisini, ‘sivil’ini iyi bilirim oraların...Cebeci‘dir orası...Gençliğin siyasi mücadeleler ve kavgalar tarihi yatar orada...***İşgallerin, tutuklamaların, boykotların, panzerlerin, silahlı saldırıların, yurt odalarındaki zula “alet”lerin tarihi merkezidir oralar...Ölümlerden korktuğumuz, ölümlere meydan okuduğumuz, sorunlara çare ararken, çaresizliklerle kıvrandığımız, kendimizi anlatırken, duvarlara boş konuştuğumuz amfilerdir oralar...“Bu büyükler neden hiç gençlik meseleleriyle ilgilenmezler” diye gece gündüz hayıflanır dururdum...O yıllarda “büyümüşlerin” sorunlarını halletiklerine, artık gençlere ve çocuklara dönmeleri gerektiğine inanırdım...Hayret ederdim!..“Neden gençlikle hiç ilgilenmez bu büyükler acaba” diye... ***Sonra büyüdüm...Büyüdükçe gördüm ki, kimse aslında kolay kolay büyümüyor...İnsanlar büyüdükçe, yine sadece kendilerini dünyanın merkezine oturtuyor...Büyüyorlar, güçleniyorlar insanlar, ama hala sadece kendilerini dünyanın merkezinde sanıyorlar...Gençliklerini unutuyorlar...O günlerdeki “çaresizlik”lerini iplemiyorlar...Bir zamanlar “ne olacaklarını kestiremedikleri belirsiz bir dünyada, nasıl huzursuz, nasıl çaresiz olduklarını” hatırlamıyorlar...***Yaşlanan ve büyüyen insanlar, inanılmaz bir bencillikle bu kez gençlerin onları anlamalarını bekliyorlar...Sanki gençler hayatı tatmışlardır...Bir yerlere “tutunmuşlardır...”Sanki her şeylerini çözmüş, şimdi kendinden yaşlıları “takdir edecek” düzeye erişmişlerdir...Bilmezler ki büyüyenler, o gençler daha hiçbir şeyi görmemişlerdir...Yaşayacaklar, görecekler, sevecekler, sevilecekler, iş yapacaklar, para kazanacaklar, itibar sahibi olacaklar, hayata bir yerden asılacaklardır... Henüz “genç ve protest olmanın” dışında hayatta bir aidiyetleri yoktur...Oysa büyüyen ve yaşlananların, işleri vardır duygularını tatmin edecek...Eşleri vardır sevme ve sevilmeye tekabül edecek...Çolukları çocukları vardır geleceğe garanti verecek...Muhtemelen bir miktar paraları vardır; kendilerini güvende hissedecek...***O gittikleri ve protesto yedikleri amfide, “kolektif yumurta festivaline hoşgeldiniz” diyen gençlerin, “Hepiniz dışarı üniversiteler bizim” diye haykıran öğrencilerin, “ellerinde olduğunu sandıkları tek şey kuru bir üniversite” amfisidir...Bir süre sonra polis nezaretinde alınıp götürülecekleri bir amfi, panzerlerin dışarıya konuşlanmasıyla, girilip dağıtılacakları, polis minübüslerine götürülüp “içeri” alınacakları bir kampüstür topu topu “üniversite” diye haykırdıkları...Onların olan tek şey “hiçbirşeyin onların olmadığı” gerçeğidir...Henüz hiçbir şeyi olmadığı için protesttir, doludur, sinirlidir, öfkelidir...***Bu siyasi bir yazı değil, insani bir yazıdır...Bu bir zamanlar çaresizliği buram buram hisseden, “bizi niye anlamıyor bu büyükler” diye hayıflanan, karşısında hep panzerler, otomatik silahlar, zulada “alet”leri gören, ölümden korkup, ölüme meydan okuyan bir gencin yaşadıklarıdır...O günlerde çaresizliğin ve adam yerine konmamanın öfkesini, yüreğinde hisseden, çıkan olaylarla, çıkamadığı okulda mahsur kalan eski bir Mülkiye’linin yaşadıklarıdır...Yumurta atmışlar, protesto etmişler...Onları yaparken biliyorlar ki bir süre sonra, apar topar götürülecekler...Gençleri barışçı yapmak yaşlıların görevidir...Çünkü yaş almak demek, dışardaki dünyaya barış, anlayış ve huzur getirebilecek tecrübeyi kazanmak demektir...Bu gençleri “haklı” bulan bir yazı değildir...Bu gençliği zamanında anlayamayıp, öfke selinin taşmasına bir şey yapmayan, yaşını almış büyükleri, haksız bulan bir yazıdır...Yaşını başını almış koskoca adamların “Gençler bizi anlamıyor...” demesi ne acıklı bir paradoks...Anlayış gösterilmesi gereken, büyükler değil ki, özgürlüklerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayan gençler...Amfisini, tozunu, toprağını, çimenini, zulada “alet” saklanan yurdunu, boykotunu, işgalini, polisini, panzerini, yumruğunu, dayağını, ‘sivil’ini, otomatiğini görmüş bir gencin, “dipten çaresiz, görüntüde ise aktivist” günlerinin anısına yazılmış bir yazıdır bu...Çok ciddiye almasanız da olur...Zaten almıyorsunuz!..*****ÖLÜMÜ BİLMEYENLER YAŞAMI FARKEDEMEZLER!..Ölüm yaşamın zıttıdır...Yaşam ölümün zıttı...Ölümü bilmezsen yaşamı bilmezsin...Bir gün öleceğini bilmezsen, yaşarken hayatı hırpalarsın...Hayat hepimiz için bir gün bitecek...Biteceğini bilirsen, yaşarken sefilleşmezsin...***Büyük acılar, tabii felaketler, depremler, savaşlar, kitleleri öldüren saldırılar, insanlarda “dayanışma” duygusunu uyandırırlar...Çünkü onlar insana “ölüm”ü hatırlatırlar...“Ölüm”ü hatırlayan insan, çaresizliğini kavrar...Çaresizlik “birbiriyle dayanışma ve paylaşma gerçeğine” götürür...Ölümü unutanlar, yaşamayı bilmezler...Ölürken, vakt-i zamanında kötülük yaptıklarınla “helalleşmek istemek” ondandır...Ölüme giderken insan yaptıklarına hayıflanır... Yaptıkları ancak o zaman onun için anlamsız kalır...Oysa yapılan yapılmıştır...Kötülük zehirli tohumunu zamanında bırakmıştır...İnsanlar o kötülüklerle kirlenmiş, hayat o kötülüklere bulanmış, zehir o kötülüklerle vücutlara akmıştır...***Ölünün arkasından “helal edilen haklar” affedicidir...Sevgi, barış ve insanı çağırır...Ölümü bilmeyenler, hayatı bilmezler...İhtirasla yaşarlar, arsız egolarına hükmedemezler...İnsanın insana kötülük yapma duygusu, “ölümü” hatırlarsa törpülenir...Ne zaman ki bir gün toprağın altına gideceğini bilir, o gün toprağın üstündeki hayatı daha iyi düşünür...Doğal afetler insana “ölümü” gösterdiği için, dayanışmayı, sevgiyi ve barışı güçlendirir...Ölümü hatırlamayanlar, hayatı “adil” yaşayamazlar...Savaş kötüdür...Ama savaş; “barış”ı hatırlatır...Kıymetini artırır...Kötülük yapanlar bilmelidirler ki...Her kötülüğün “iyilik” olarak bir karşılığı vardır...

Devamını Oku

Gazetecilik yoksa ajanlıkla atbaşı mı gidiyor?..

8 Aralık 2010

Bize gazete koridorlarında ve üniversitede “haber” diye bir şey öğrettiler... Bir gazeteci için “önüne gelen haber, sadece haberdi...”Bunun tartışması olmazdı...Haber, kime hizmet ediyor, kimi hedef alıyor, niye hedef alıyor?..Gazeteci bu soruların cevaplarını kendi içinde yanıtlamalı, ama salt haber gerçeğine göre, haberi işleyip başlıklayıp yayınlamalıydı...Biz bu kalkanla korunuyorduk...Onun için dünyanın neresinde olursam olayım, “basın kartını çıkartır, saygı göreceğime inandığım bir yüz ifadesiyle olayın göbeğine bodoslamasına dalardım...”Karşımdaki kişi, büyükelçi, bakan, başbakan olmuş farketmezdi...Ben gazeteciydim ve “salt haber” denilen gerçeğin peşinde koşuyordum...Onun için karşı konulmaz bir özgüven geliştirmiştim...Bir tür dokunulmazlıktı bu...***Kimse “haber” gibi bir kutsal olgu peşinde koşan gazeteciye bir şey yapamazdı...Yapmamalıydı, sadece saygı duymalıydı...Yönettiğim her yerde her gazeteciye bu şiarı aşılardım...Benim “sadece haber ve görüntü peşinde koşan gazeteci kutsallığına duyduğum saygı ve özgüveni” çalışanlar bilir, durumu arada bir kaşırlardı:-”Abi haber peşindeyken kameramanımıza saldırmışlar?-Nasıl saldırmışlar kim saldırmış?..-Maydanoz Showland’da saldırmışlar...”Yayına çıkardım, kameramana saldırı görüntülerini yayınlar, hızımızı alamaz, “Sizi sarımsağa çeviririm...” derdim...***Atina’da 7 yıl, Show’da 7 yıl, Ankara’da 4 yıl, İstanbul’da 7 yıl hep “haber sadece haberdir...” şiarıyla kendimizi “başka bir sınıf gazeteci sınıfı olarak” görerek çalıştım...Çalışma arkadaşlarımın “kimsenin adamı olmasına izin vermezdim...”Çünkü ben de kimselerin adamı değildim...***Oysa bir süre sonra farkettim ki, aslında gazetecilik bazı gazeteci görünümlü kişiler için sadece gazetecilik değildir...Gazeteler, televizyonlar, çok etkili mecralar...Binbir türlü çıkar çevresi, gazeteleri, televizyonları, haberleri, yazıları manipüle etmek istiyorlar...Bu doğaldı, ancak doğal olmayan, bu mihrakların artık “gazeteci değil, direkt tetikçi” tercih etmeye başlamalarıydı...Artık haberleri, yazıları, yorumları ve entelijansyayı kontrol etmek isteyen “mihrak”lar, gazetecileri etkilemeye çalışmak yerine bizzat adam tutarak, onları önemli bir yerlere getirtmeye uğraşıyorlardı...Faaliyet bir gazeteci etkileme faaliyetinden ziyade yarı kadrolu çalıştırma moduna getirilmişti...***Etraf, birilerinin adamı olan insanlarla dolup taşmıştı...Ana görevleri, adamı oldukları grubun, kişinin, ülkenin ya da partinin istekleri doğrultusunda istihbarat yapmak, haber ve yazı yazmaktı...Öyle ki karşıt menfaat gruplarının haberlerinin yayınlanmasını engellemek bile bu grupların faaliyet alanındaydı...Her şeyin kirlendiği pis bir dünyaydı ve bu kirli işi yapanlar benim “mukaddes bulduğum” haber yapıyormuş gibi yapıyorlardı...“Yani ben gazeteciyim, yaparım” diyerek...Açık dezenformasyona çanak tutarak...Medyada istediğin biçimde yer almak, çok pahalı bir iş haline gelmişti...Yer almak isteyenler, hayatı yönetenler de direkt adamlarını oraya buraya yerleştirerek medya düzenindeki yerlerini alıyorlardı...***Ben de böyle adam çalışmasın diye çok uğraşırdım...Bir gün bir üniversite arkadaşımın Ankara büroda etrafa “Mesut Yılmaz’a çok yakın olduğunu” söylediğini duydum...Doğru düzgün çalışmıyor, bizim kutsal dediğimiz haber çıkarmıyor, Mesut Yılmaz’a yakın olduğu imajını yayarak büro içinde etkin olmaya çalışıyordu...Benim o sıralarda ne Mesut Yılmaz’la ne başka bir siyasi liderle bir meselem yoktu...Olamazdı...Ben onların arasındaki “güç dengesinden” beslenmezdim, işimden ve haberden beslenirdim...Mesut Yılmaz’la hiçbir alıp veremediğim olmadığı halde, bir akşam toplantıda haberi yine iyi yapamamış üniversite arkadaşıma “Yeter artık” dediğimi hatırlıyorum, “Yapmayacaksan bırak git... Öyle Mesut Yılmaz’dan falan da bahsedip durma, haber merkezinin ortasında... İstersen ona da ilet böyle söylediğimi...”Kim bilir nasıl söyledi?..Ondan sonra Mesut Yılmaz’ın benle yıldızı bir türlü barışmadı...Oysa onla ilgili değildi konu, salt habercilik yapılmasını savunuyordum o anda...***Şimdi değişik büyükelçiliklere yakın ilişkiler içindeki gazetecilerden bahsediliyor...Ülke içindekine tetikçi denirdi...Bunu ülke dışıyla yapanlara “ajan” deniyor... Elbette ülke içi gazeteci ajanları da unutmamak lazım...Otuz yıldır hiçbir zaman şunu anlamadım.“Arkadaş bu kadar güzel bir mesleği yaparken, niye başka bir mesleğe alet olup da, bu mesleği bozayım?..Ajan olacak olsam, zaten üniversiteyi bitirdiğimde sınava girer ajan olurdum...Ajanlığı seçmeyip gazeteciliği seçtiğime göre, içine Matruşka bebek gibi niye bir de ajanlığı sokayım?..Vardır elbet bir bildikleri...“Kolay yükselmek” istemiştir belki bazıları...Bir taraflara dayanmanın, güven duygusunu hissetmek ihtiyaçları vardır belki bazılarının kim bilir?..Biraz da oradan para ve çıkar sağlarım, yurtdışına giderim demişlerdir bilinir mi?..Bana gelince hayatımda gazetecilik dışında tek bir iş yaptım:“Beşiktaş Yönetim Kurulu Üyeliği...”Türkiye benimle gurur duymuyor olabilir...Ama ben kendimle gurur duyuyorum!.. *****ÖLÜRKEN KOCASIYLA HELALLEŞMEK İSTEDİ CEYLA...Hürriyet; Ceyla Gölcüklü’nün son saatlerinde, büyük tazminat alarak boşandığı kocasını görmek ve “helalleşmek” istediğini yazıyor...Araları yokmuş yıllardır...Boşanma davasında bozuşmuşlar...Ceyla Gölcüklü alacağını almış, ama sonra bir daha birarada olmamışlar...Ölürken genç kadın kocasını görmek istemiş...Helalleşip öteki dünyaya gitmeyi arzulamış...***Kocası geldiğinde kim bilir neler oldu o çok yakından bildiğim yoğun bakım odasında?..Eşi kabul etti mi acaba “helalleşmeyi”?..Ettiyse neler yaşandı acaba, o sırada?..Hangi sözcükler fısıldandı birbirine karşı...Ölüm döşeğinde, nasıl bir şeydir acaba karşılıklı helalleşmek...Gerçekten pişman mıdır eskiden yaptıklarına helalleşenler, yoksa usul öyle diye mi yaptılar?..Birbirlerini gerçekten affettiler mi?..***Bütün bu hengamede, ben en çok “bu helalleşme seansına” takıldım...Çünkü hayat esasen orada...Yaşarken birbirini öldüresiye yaralayanların, ölürken birbirlerine karşı ne hissettikleridir hayatın esas draması...Acaba ölüm döşeğinde Ceyla, bozuk ayrıldığı kocasına ne dedi?..Ondan ne istedi?..Kocası ona ne dedi?..Kızları orada mıydı?..Bu helalleşmeye şahit oldu mu?.. Ne hissetti annesiyle babasını öyle görünce?..Birkaç gün önce bir hastanın yatağının başucunda durduğum o yoğun bakım odası kimbilir ne hakiki hayat sahnelerine sahne oldu, bir ölüm anında?..Benimle ölüm döşeğinde kim helalleşmek ister bilmiyorum...Ben helalleşeceklerimle hayattayken helalleşmeye çalışacağım...Ölüm döşeğinde helalleşmek için kimseyi çağıracağımı ise hiç zannetmiyorum!..

Devamını Oku

Ceyla Gölcüklü'nün 38 yaşında yakalandığı ölüme götüren pankreas kanseri...

7 Aralık 2010

Güzel ve alımlı bir kadındı... 38 yaşındaydı... Biriki ay önce, kız arkadaşıyla restoranda öğle yemeği yerken görmüştüm onu...Gördüğümüzde selamlaşır arada bir iki laf ederdik...Beraber olduğu kadın arkadaşlarını iyi tanırdım...Azeri işadamı kocasından 100 milyon dolar aldığı söylenerek ünlenmişti...Gazeteler o zamanki doları çarpıp bölmüşler, 140 trilyon tazminat aldı diye ilan etmişlerdi...Gerçekten o kadar almış mıydı, çevresindekiler “olay bildiğiniz gibi değil” diyorlardı...Ama Robert Kolej mezunu olan aileden “iyi halli olduğu” bilinen güzel kadın, her zaman çok şık gezer, şık yerlerde yemek yer, gazetelere malzeme olurdu...***Kocasından ayrıldıktan sonra sevgilisi olan adamla yaşadıkları, tartışmaları, beraberlikleri, ayrılıkları hep gündemde kalmış, “bu güzel sosyete hanımının hayatı” basının ilgisinden hiç düşmemişti...Bu yılın Temmuz ayı yıldız haritalarına göre, çok kişi için zor bir aydı... Ama Ceyla Gölcüklü’nün ne yaşadığını bilenler, başkalarının hayatında olanlara zor demezlerdi...O yaz sabahı karnında şiddetli ağrılarla uyandı Ceyla Gölcüklü...Doktora gitti, karın ağrısı dayanılmazdı...Amerikan Hastanesi’nde MR’a girdi...MR’da, doktorlar pankreas kanserinin, tüm vücuda yayılmış olduğunu görüp “durumun çok ciddi olduğuna” hükmettiler...***Rahmetli Ufuk Güldemir de arkadaşlarıyla düzenlediği meşhur Salı toplantılarına katılacağı bir gün ağır hissedip doktora gitmiş ve “pankreas kanseri olduğunu” öğrenmişti...İki yıl savaştı o hastalıkla Ufuk...Özhan Canaydın, Osman Yağmurdereli, yıllarca deli gibi savaştılar bu hastalıkla...Eski Bakanlardan Ersin Faralyalı 5 yıl savaşarak bu rekoru elinde bulunduruyor... En hızlı metastas yapan (yayılan) kanser türü pankreas kanseri...Erken teşhiste, kanserle “bir süre mücadele ediliyor...”Ama Ceyla Gölcüklü şanssızdı...Apartopar Amerika’ya gitti...Doktorlar fazla yapılacak bir şeyin olmadığını söylediler ona...***Haberler yayıldı...Ne zordur böyle günlerde, kendinle, hastalığınla, ya da ağır sorunlarınla uğraşacağın yerde bir de gazete haberleriyle uğraşmak...Katmerli gelir belalar...Belanın kendisiyle uğraşırken, elalemin meraklı gözlerle sordukları soruları cevaplamak zorunda kalırsınız...Berbat bir durumdur...Ceyla Gölcüklü de öyle yaptı...Bir dargın birbarışık sürdürdüğü ilişkisindeki erkek arkadaşı “yok böyle bir şey” dedi, “midede bazı problemler var... Tedavi oluyor... Başka bir şeyi yok...”O günlerde hafif bir toparlanma yaşadı Ceyla Gölcüklü...Kurban Bayramı’nı arkadaşlarıyla Cannes’da geçirdi...Hava değişimi ve terapi iyi gelir umuduyla...Sonra yeniden fenalaştı...Bu yaz, bir Temmuz sabahına hiçbir şeyciği yokken uyanmıştı Ceyla Gölcüklü...Çok değil dört ay sonra Aralık’ın başında, hastanede günlerdir uyutulmuş bir şekilde yatıyordu...Internet siteleri dün “vefat ettiği” haberini geçtiler...Dün bu yazıyı yazdığım akşam saatlerinde, 14 gündür yoğun bakımda yatıyordu ve beyin ölümü gerçekleşmişti...Ancak ailesi fişinin çekilmesine izin vermemişti...***Genç, güzel, hayat dolu bir kadındı Ceyla Gölcüklü...Hali vakti yerindeydi, sağlığına harcayacağı parası, herşeyi yapabilecek maddi gücü ve kuvveti var gibi görünüyordu...Pankreas kanseri nasıl bir hastalıktır ki, aniden ortaya çıkıp dört ayda genç, sağlıklı hayat dolu bir insanı öldürebilecek düzeye getirmektedir?..Restoranın dışındaki kare masalarda, kadın arkadaşlarıyla tatlı tatlı sohbet edip yemek yiyişini hatırlıyorum...Güzelliğini, şıklığını, çekiciliğini ve albenisini...Hastaneye son yattığında, görenler tanıyamamış onu...O muhteşem güzellikteki kadını aramışlar...Bulamamışlar onu...Bitkin iyice zayıflamış bir kadın uyuyormuş yatakta...Hayret...Yattığı yoğun bakım odasında babamı ziyarete gitmiştim...Seperatörlerle ayrılmış, florasan aydınlatmalı, hafif karanlık bir bölümdü yoğun bakım...Demek oralarda babacığımın yatağının hemen yanındaki bir yatakta uyumaktaymış...Nedense farketmedim onun orada yattığını...Tanıyamadım yüzünü...Bilemedim ölümün bir yatak kadar yakınımda gezindiğini...***ÖLÜM VE YAŞAM...Çocukken “ölümün bir mahşeri kalabalıkla” herkesi kapsayacak şekilde gerçekleşeceğini sanırdım...Biz hep beraber öleceğiz, mahşere hep beraber gideceğiz, o ölüm günü çok büyük bir gün olacak diye tahayyül ederdim...Sonra bilinçaltımın bir yerinde öyle bir görüntü saklı kaldı...Çok da üzerinde düşünmedim canım sıkılmasın diye...Ama hep mahşeri bir kalabalığın olduğu “büyük bir gün” olarak geldi benim gözüme...***Oysa çevremde, hiç tahmin edemeyeceğim ölümler ve sonrasındaki hayatın düzlüğü, bana ölümün çok büyük bir olay değil, sıradanlaştığını gösteriyor...Ölüm sıradanlaşınca, hayat da daha bir sıradanlaşıyor gözümde...Yıllar bana, hayatı daha iyi anlamamı sağlıyor...Artık bu hayatta nasıl bir insan olduğumu, çevreme neler kattığımı düşünüyorum...Ne çok yalan ve sahtelikle uğraşmışım ben...Ne çok katakulli ve kepazelikle uğraştırmışlar beni...Ne kadar yalan, dolan, rezillik, pespayelik, kirlilik ve ihanet akmış etrafımdan...Hayret...Ben bu kadar şeyin etrafımda olabileceği kadar “büyük, önemli ve zengin” bir adam değilim...Yoksa hayatımın üzerine yürüyenler mi çok haris ve açtılar?..Bilmiyorum...***Ama ölümlerin sıradanlığı bana hayatı sıradanlaştırıyor...Güzel yaşlanmayı umuyorum...Taze kalmayı, naif duyguları barındırmayı, hayatı meyve veren ağaç gibi cıvıl cıvıl yaşamayı arzulamaktayım...Kendim ve çocuklarım için...Annem ve babama, huzur ve mutluluk vermeyi istiyorum... Çok bir şey değil...Sıradan mutluluklar arzu ediyorum artık...Büyük kahramanlıklar, büyük kırılmaları, büyük ihanetleri, büyük yalanları getirebilir...Ölümlere bakıyorum...O büyük hayatlar ne kadar sıradan veda ediyorlar...Madem sıradan veda edeceğiz...Madem çocukluğumda hayalini kurduğum gibi mahşeri bir kalabalığın toplandığı bir büyük ölüm günü gerçekleşmeyecek...O zaman sonuna kadar hakkını vererek yaşayalım bari...

Devamını Oku

Vicdan sızlatan bir aşkın gizli notları...

4 Aralık 2010

Kadınların deyimiyle “Kıvama gelmiş bir adamdı...”36 yaşında, şöhret “atlamaya” başlamıştı...O güne kadar varolan şöhreti, o günlerde ülke çapında bir başka boyuta kanatlanıyordu...Popüler kültürün zirvesine doğru yol almaktaydı...Para, pul, şan, şöhret; dışardan her şeyi var görünüyordu...Ünlüydü...Çok popüler bir iş yapıyordu...Ve yapmakta olduğu popüler işte en popüler figürdü...Henüz zengin sayılmazdı...Ama zenginler düzeyinde yaşamakta olduğu bir hayatı vardı...15 yıllık geceli gündüzlü bir çalışma meyverelerini vermiş görünüyordu...***Bir akşamüstü cep telefonu çaldı...Bilmediği bir numaraydı...Karşıdan bir kadın sesi geliyordu...“Ben .... ....” dedi...“Güzeller güzeli, seksi ve çok çekici bir kadındı...” arayan...Kendisini birebir tanımıyordu, ismini biliyordu ve güzelliği dillere destandı...“Güzel kadın” onu çok beğendiğini söyleyerek konuşmasına başladı...Kadınlarla ilişkilerde “Üniversite eğitimimi çok ünlü bir ülkede aldım” dediği uzak diyarlardan gelse de, ruhunun içindeki “naif”lik, onu “tecrübeli ve kaşer erkekler” sınıfına sokmuyordu...***Hele hele o zamanlar, “şöhretli aşklar ve birliktelikler” konusunda iyiyce çömez sayılırdı...Güzel kadınla konuşmaya başladılar...Güzel kadınla buluşmaya karar verdiler...Bir akşam, şehrin kenarda, köşede kalmış bir deniz kıyısı balıkçısında buluştular...Akşam saatleriydi...Restorana erken gitti...“Ne olur ne olmaz resimlerindeki gibi değildir... Tanımam rezil olurum...” diye düşündü ve kapıyı gören köşe masalardan birine yerleşti... Bir süre sonra güzel kadın, etrafında huzme yaratırcasına restorandan içeri girdi...O kadar dikkat çekiciydi ki, genç adam tedirgin oldu, “Şimdi herkesin gözleri buraya dikilecek” diye içinden geçirdi...***Evli değildi, yaptığı bir kaçamak falan da değildi... Gizli bir sevgili korkusu da yoktu...Ne ki, gazete sayfalarında boy boy resimlerinin çıkmasından o günlerde de daha sonra da hep tedirgin olacaktı...Yazık ki gazete sayfaları onun bu talebini hiç tınmayacak, o günlerde ve onu izleyen günler ve yıllarda, genç adamı sayfalarına sıkça baştacı edeceklerdi... O geceden sonra, sık sık buluştular...Birlikte oldular...Bir ilişki yaşıyorlardı yaşamasına ama, nasıl bir ilişki yaşadıklarını tam oturtamıyordu adam...***Genç kadın içki ve sigara kullanmıyordu...Spor yapıyordu, gayet fit bir vücudu vardı...Kendisine bakıyor, sağlıklı besleniyor ve birlikte oldukları zamanlarda, genç adama hep “sağlıklı beslenme” üzerine öğütler veriyordu...Bazen ton balıklı kepekli makarna gibi, yemekler yapar, adama yedirirdi...Güzel kadın, hayatta çok şey yaşamıştı...Manşetlerden kolay kolay inmemişti...Kadın o sıralarda tam 35 yaşındaydı ve 15 yıldır manşetlerin ortasındaydı...Adam 36 yaşında, henüz o dünyalarla tanışmamıştı...Sağlıklı beslenme ve yaşama günlerinden çok uzaklardaydı...Acayip stres dolu, rekabetçi bir işi vardı...Başarıya odaklı bir hayat yaşıyordu...“Sağlıklı yaşam” onda o sıralarda, masal etkisi bırakmaktaydı... ***Afra tafra da yapsa erkekler, bir süre sonra beraber oldukları kadının gizli yörüngesine girerler... Genç adam bir süre sonra ilk günlerdeki tedirginliğini bıraktı...Bir gün şehirden biraz uzakta bir deniz kenarına kasabasına gitmişlerdi...Sahilde otururken, bir kadın geldi, “Ah” dedi “Ne güzel sizi görmek... Beraber bir resim çektirebilir miyiz?..”Adam uyanmamıştı, “olabilir”miş gibi bakıyordu...Oysa “Güzel Kadın” bir atmaca gibi atladı...“Hayır” dedi, “Resim çekmeyin lütfen...”Talepte bulunan kadın öylesine kaldı, ısrar etmedi ve hemen uzaklaşıverdi...Sezon bitiyordu, yaz geliyordu...İşinde çok başarılı bir sezonu geride bırakmıştı adam...Altı haftalık bir tatil almıştı...“Hadi yürü gidelim” dedi, “Burada rahat yaşayamıyoruz ilişkiyi...”Kendisi de çok zor günler geçirmiş, dünyayı keyfince dolaşıp, tadını çıkarmayı çok özlemişti...Paris’ten başlayacaktılar, New York’a gideceklerdi...Hatta sonrası için Atina ve Londra’yı da düşünmüştü genç adam...Nasıl olsa İstanbul’da rahat rahat görüşemiyorlardı, dışarısı daha rahat olacaktı... ***Paris, New York sonra yeniden Paris...Adamın tam da yerli yerine oturtamadığı ilişkileri başlayalı birkaç ay olmuştu...New York’ta yolda rahat yürüyebildikleri söylenemezdi...“Hayır” tanındıkları için değil...Herkes “kadın”a bakıyordu...Erkek kadın herkes...O derece alımlıydı kadın New York caddelerinde...Kendisine öyle bakılmasına haliyle alışkındı...Hatta biraz bu durumu oyuncak haline getirmiş oynuyordu...“Güzel bir kadının, imkansız olan her şeyi yapabileceğine” o tatilde kanaat getirdi adam...Daha önceki çok güzel sevgilisi, bu oyunu bu kadar açıktan oynamazdı...Güzel kadın herhangi bir garsonu, yoldan geçen bir adamı, oteldeki bir görevliyi, tek bir bakışıyla altüst ediyordu...O bu oyunu sırf “eğlenmek için” oynuyordu... Yanındaki erkeğin bu durumda iki yolu vardı...Ya pek de sevmediği bu oyuna istemeden katılacak...Ya da içinden sinirlenip dışına taşırmayacak...Genç adam, Fransız erotik film fantazyalarını çağrıştıran bu tür oyunlardan pek zevk almazdı...Bu durumda yapacak tek bir şey kalıyordu...Sinirlense de fazla dışarı taşırmayacaktı...***O da öyle yaptı...Genç kadın “eğleneceli oyununu istediği zamanlarda oynuyordu...”O akşam çok kalabalık ve geniş bir kafe-bar’a oturduklarında saat 19 sularıydı...Masalarda değil ama, bar üstünde sigara içilebiliyordu o sıralarda New York’ta... Kadın bara oturduğunda zaten barın müdavimleri, barmenler herkes ilgiyi bu ikiliye çevirdiler...Günlerdir devam eden bu ilgi artık adamın canını sıkmaya başlamıştı...Tepki vermiyordu, çünkü bunu “salakça” buluyordu...Ne ki, tepki vermemesi durumdan hoşnut olduğu anlamına gelmiyordu...Orada o anda sonradan ettiğine pişman olacağı sözcükler sözcükler çıkıverdi ağzından:“Bak sevgili ....” dedi, “Sen çok güzel bir kadınsın...Hayatının zirvesini yıllardır yaşadın ve yaşıyorsun... Şimdi 35 yaşındasın ve zirvede herkesin ilgisinin odağındasın...Bense bir erkeğim... Hayat merdivenlerini daha yeni yeni çıkmaktayım... Şimdi zirveye yaklaşmaktayım...Bundan sonra erkek olarak benim yıllarım başlayacak...Sen yıllar içinde düşüşe geçeceksin...”***Cin gibi bir kızdı...Gözlerinin içi parıldadı bir an, şeytanca bir gülümseme yayıldı yüzüne...Anlamıştı adamın ne dediğini!..İtiraz etmedi hiç...Genç adam bu işlerde toy sayılırdı...Güzel kadının oynamakta olduğu oyunu, “Hayatın kadın erkek arasındaki farklılık gerçeğiyle” eşitlemeye çalışıyordu...Çok kırıcı değildi...Zaten güzel kadın da önemsemedi, güldü geçti...New York’ta çekişmelerle dolu tatilleri bitti, Paris’e geçtiler...Paris’e indikleri gün genç kadın “Benim İstanbul’da işlerim var... Yetişmem lazım... Bugün hemen gidelim İstanbul’a gitmeliyiz...” dedi ısrar etmeye başladı...İsteği aniydi ve ben bunun niye olduğunu genç adam anlamamıştı...O birkaç gün daha kalmak istiyordu, hayallerinin şehri Paris’te...Çok çalışmış, zor bir sezon geçirmiş, bir süre daha gözlerden uzak dinlenmeyi planlamıştı...***Kadın ise “Bugün gidelim, bugün gidelim” diyordu...Genç erkek “kadının ani gelişen travmatik yörüngesine” girmeyi reddetti; “Senin biletini değiştirelim, akşama alalım...” dedi... “Seni bırakırım... Ame ben kalacağım Paris’te...”Paris’te -bilenler bilir- ayrılığın da başka bir tadı vardı...Şöyle bir Pont Neuf’e (Dokuzuncu Köprü’ye) gider, üzerinden Saint nehrinin bulanık akan sularına dalar giderdiniz...Genç adam da öyle yaptı ve ışıl ışıl bir Paris gecesinde, köprü üzerinde Saint nehrinin bulanık akan sularına daldı gitti bir süre...***Yıllar belki de on yıl geçti bu olayın üzerinden...Bir gün çok sevdiği bir kız arkadaşıyla oturmuş yemek yiyor ordan burdan sohbet ediyordu adam...Artık 36 değil, 46 yaşına gelmişti...Köprülerin altından çok sular akmıştı...O günlerde yaklaşmakta olduğu popüler kültür zirvelerinde uzun yıllar kalmış, sonra çok başka mecralara yelken açmıştı...Sevdiği kız arkadaşının telefonu acı acı çaldı...Arayan bir gazeteciydi ve “Çok Güzel Kadın”ın, kriz geçirdiğini ve acele hastaneye yatırılması gerektiğini söylüyordu...Kaldıracak kimse yoktu...Kızı hastaneye yatmaya ikna edecek kimse olmadığı gibi...Arayan da “Adam”ın yardım edebileceğini düşünmüştü...Telefonlar etti tanıdığı doktorlara Adam...Çok Güzel Kadın’la ertesi günü konuşup, ikna etmeye çalıştı onu doktora gitmeye...İstemiyordu ve bir şeyinin olmadığına inanıyordu çünkü... O gece derin bir üzüntü duydu adam...Vicdanı sızlıyordu...On yıl önce bir New York kafe-bar’ında, güzel kadının erkeklerle oynadığı eğlencelik oyuna tepki duymuş, “Artık senin değil, benim yıllarım başlıyor” mealinde sözler söylemişti...***Sanki o sözleri söylediği için, Çok Güzel Kadın, şimdi çok kötü durumdaydı...Sanki o sözler müssebbibiydi, güzel genç kadının izleyen yıllardaki zikzaklarının...Yalnızlığının, mutsuzluğunun...Kim söylemişti şimdi hatırlamıyordu: “Kadınlar 40’ına kadar güzellikleriyle hayat merdivenlerinden çıkarlar... 40’ından sonra ise sadece kendileriyle...”Vicdan azabı duyuyordu adam?..O günden sonra, hep 35 yaş ve sonrası kadın güzelliklerini, muhteşemliğini irdeler oldu adam...O muhteşem cazibeleri yazdıkça, 15 yıl öncesinin vicdanındaki yara kapanmaya yüz tutuyordu...Adı kadar emindi ki şu anda...Genç ve çok güzel kadın, yine çok güzeldir...Üzerine muhtemelen bir de cazibe eklemiştir...

Devamını Oku

Felaket bize insanlığımızı hatırlatır mı?..

3 Aralık 2010

“Bir mucize için dua ediyoruz” diyor İsrail Cumhurbaşkanı...Çünkü Haifa itfaye müdürü, İsrail tarihinin en ölümcül doğa felaketi olan yangının “komşu ülkelerden yardım gelmezse söndürülemeyeceğini” söyledi...Yangın söndüren uçakların bulunduğu ülkeler, “Yunanistan, Güney Kıbrıs, Türkiye ve Rusya...”Türkiye’nin hemen gönderilen iki uçağı yanan ormanı kontrol altına almaya çalışırken, İsrail Başbakanı Netanyahu, Tayyip Erdoğan‘ı arıyor... “Şu anda İsrail’de herkes Türk uçaklarının yangını söndürmek için uçtuğunu görüyor... Ben de görüyorum... Kendimin ve halkımın minnetarlığını iletmek için sizi arıyorum...” diyor...***Bizim “felaketimiz olan Gölcük depremi”nden 13 gün önce, şimdi 42 kişinin öldüğü Haifa kentine gitmiştim...Küçücük bir sahil kentiydi...Kumla kaplı geniş plajında, orta direk İsrailliler denize giriyor, dinleniyor, top oynuyorlardı...Deniz dalgalı hava rüzgarlıydı...Beşiktaş maçını izlemeye giden bizim gazeteciler plajda tavla oynuyorlardı... “Bu kadar mütevazi bir yer mi İsrail?..” demiştim...Bir saat mesafedeydi başkent Tel Aviv‘e...***O günlerde Türkiye’de her şey iyiydi, uçuyor gibiydik...İsrail’in mütevazi hali bize pek bir külüstür gelmişti...İstanbul’a döndükten sadece 12 gün sonra, İzmit’te perişan olmuş mahallelerde, yarıkların üzerinde kuru toprakta, yıkıntıların arasında canlı yayın yapıyordum...İnsanlar aç, bilaç, dışarda sabahlıyorlardı...Binalar uçmuş, bazısı denizin içine gömülmüştü... Birkaç gün önce mütevazi, sönük ve biraz da külüstür gördüğüm İsrail, yayın yaptığım Gölcük görüntüsünün yanında Paris gibi kalırdı...***Şimdi o Haifa yanıyor...42 gardiyan diri diri yandılar ve öldüler...Tarihinin en büyük felaketini yaşarken, Türkiye’den yardım istediler...Biz de gönderdik...Doğal felaketlerde insanlar nasıl davranırlar acaba?..“Ben İsrailliyim, şunları yaparım mı?” derler... Ya da “Ben Rus’un yangından korkmam” diye mi bağırırlar...“Ben Türk’üm bana bir şey olmaz” nidaları mı atarlar?..Felaket millet, etnisite, din, dil, ırk dinler mi Abidin?..Felaketin dinlemediğini insanlar niye dinliyorlar ki?.. Herkes insan değil mi?..Herkes yangın karşısında aynı tepkiyi vermiyor mu?..Aynı korkuyu duymuyor mu?..Alevler tutuştuğunda aynı şekilde yanmıyor mu?.. Aynı şekilde kurtarılmıyor mu?..***İsrail’deki felaket bize insanlığımızı hatırlatmıştır...Hepimizin insan olduğunu, hepimizin aynı olduğunu, hepimizin etten kemikten olup aynı kaderi paylaştığımızı...Belki Tanrı’nın gösterdiği bu gerçek, Türkiye ve İsrail’i uyandırır...Dinler, diller, ırklar, kavgalar, savaşlar...Bir yangında kül olup gitmektedirler...***“ERKEKLERİN DEĞİL, GAY’LERİN BEĞENİSİ GERÇEK GÜZELLİKTİR...”O da benim gibi tek çocuklar familyasındandır... 20 yıldır bu ülkenin çekici, en seksi en güzel şarkıcılarından biri, belki de birincisi Ayşegül (Aldinç)...Üç yıl önce Nilgün‘ü (Belgün) de alır, üçümüz saatlerce yemekler yer sohbet ederdik...Can kızdır...Erkeklerin sırtına basarak şöhret olanlardan değildir...Kimsenin parasıyla puluyla sahne tozu yutmadı...Kafasının estiğiyle, gönlünün arzu ettiğiyle aşk yaşadı, sanatını da bildiği gibi yaptı...***O uzun buluşmalarımız sırasında dizilerde oynuyordu, sinema filmlerinde rol alıyordu, gazetede yılların köşe yazarı olan babası gibi yazı yazıyordu...Müzikten kopmuş gibiydi...Yapımcı firma son albümünde parasını ödememiş, ama daha önemlisi ona yeterince “özen” göstermemişti...Eskilerin “ihtimam” dediği şey, Ayşegül gibi bir sanatçının tek gıdasıydı...O da bir miktar kızmış, küsmüş, sanatı müziğin dışındaki alanlara kaydırmıştı...***Son iki yılda iki üç kez ya gördüm ya göremedim Ayşegül‘ü...Son 1 aydır ilginç bir olay oldu...Çevremde bir sürü kişi sürekli Ayşegül‘den bahseder oldu... “Son klibinde Ayşegül’ü gördünüz mü?.. Nasıl güzel ve seksi?.. Pes valla!..” Bir iki üç, her yerde Ayşegül‘ün yeni imajından söz ediliyor... Hayatla o kadar meşgulüm ki, hayatın bu muhteşem güzelliğine elimi atıp bakamıyorum...İnternette klibini açıp izlemiyorum...***“Babacığın nasıl oldu?..” diye mesaj düşünce, “Yahu” dedim, “Ben ne ayıp ettim... Kız klip yaptı, imaj yeniledi, bütün Türkiye onun gençliğinden, güzelliğinden, cazibesinden söz eder oldu... Ben hala kıza bir telefon açmadım...”“Babamı hastaneden çıkartayım, seni öğlen yemeğe götüreyim” dedim...Dün buluştuk... Kadınlığının, seksiliğinin, cazibesinin ve tazeliğinin zirvesinde Ayşegül... 10 yıl sonra Sezen Aksu‘nun bestesini yapıp, sözünü yazdığı şarkıyla yeniden “merhaba” diyor müziğe ve sahnelere...“O kız...” parçanın adı...“Nasıl bu kadar muhteşem oldun?..” dedim...“Erkeklerin değil Reha, Gay’lerin ölçülerine göre güzelleştim...” dedi... “Anlamadım” dedim...“Erkekler balık eti de olsan, hafif dolgun da olsan, bir kadını çok beğenebilirler... Ama Gay’ler öyle değil... Onlar vücudundaki en ufak bir pürüzde seni acımasızca eleştirirler... Ben de Gay arkadaşlarımın acımasız eleştirel kollarına bıraktım kendimi... En ufak bir sarkmaya tahammülleri yoktur onların vücut ölçülerinde... Onların vicdanına bırakınca kendini, böyle fit oluyorsun işte...”***“O kız seni çok seviyor” diye yazmış single’ın üzerine... Yakında Günay‘da çıkacak...Bir de “ünlü bir şarkıcıyla sahne düşüncesi var ki” akıllara ziyan...Söyleyemem...Çünkü, daha bir düşünce, proje bile değil...İkincisi bunu benim söylemem ahlaki değil...Üçüncüsü ve en önemlisi...“Bunu ben söyleyemem...”Hadi çözebiliyorsanız çözün bu bulmacayı...

Devamını Oku

Amerikan Büyükelçiliği'ne fısıldayan gazeteciler kimler?..

3 Aralık 2010

Ankara’da gazetecilik yaptığım 20’li yaşlarımın başında, büyükelçiliklerden sürekli davetiyeler gelirdi...İngilizler’in Milli Günü, Fransızlar’ın Bayramı, Amerikalılar’ın resepsiyonu, Bulgarlar’ın daveti derken, her akşam diplomatik muhabirler aramızda “Sen gidecek misin?.. Gitsek mi acaba?..” diye birbirimizi yoklardık... Hepimiz, haber dediğimiz “av”ımızı, orada tanıştığımız veya tanışacağımız bir diplomattan yakalamaya çalışırdık...Bir süre sonra yabancı diplomatlardan alacağımızdan çok, diplomatlara vereceklerimizin daha fazla olduğunu anlamaya başlamıştık...Konuştuğumuz yabancı diplomatlar da Ankara’da neler olduğunu bizden öğrenmeye çalışıyorlardı...Bizim onlardan ülkeleriyle ilgili öğreneceğimizden fazlasını onlar bizden alıyorlardı...***Sonradan yurt dışında görev yaparken farkettim ki, bizim büyükelçilikteki diplomatlar da aynı gazeteciler gibi çalışmaktalar...Yani kaynaklara yönelip, onlardan bilgi edinmeye uğraşmaktalar...O zamanlardan beri yabancı elçiliklerin resepsiyonlarına daha seyrek gider oldum...Hep bir şeyler soran adamlardan sıkılmıştım...Ben sormak istiyor ve cevapları haber yapmak istiyordum...***Ben kendime gazeteciliği daha doğrusu haberciliği şiar edinmiştim ama, çevremde yavaş yavaş farkediyordum ki, hatırısayılır oranda meslektaşım,gizli bir zevk almaktadır “kendilerine Türkiye ile ilgili soru sorulmasından...”Yavaş yavaş gerinmekte ve büyük yorumcu olarak ahkam kesmektedirler...Kendilerini bu şekilde “önemli bir politik analist, üst düzey bir yorumcu ve gelişmeleri etkileme kabiliyetine sahip yüksek kapasiteli zevat” olarak görmektedirler...Yabancı diplomatlar, böyle tipleri çabuk abluka altına alırlar...Gururlarını okşar, haberlerini okuduklarından ve çok beğendiklerinden dem vurur, kendini ispat etmek için hazırolda bekleyen gazeteci kimliklerden, mümkün olduğunca istifade etmeye bakarlardı...***Oyunu çabuk kavramıştım...Onlar benden, bilmediklerini alacaklar, ben onlardan pek bir şey almayıp, gururumu tatmin edecektim...Kendimi birşey zannedecektim...Bana yaramazdı, çünkü ucunda bana yarayacak manşetlik haber yoktu...Önceleri yeşil çimler üzerinde buzlu viski, cintonik içip, sıcak kanepelerden tatmak çok havalı görünüyordu...Bir süre sonra o da 20’li yaşlarındaki genç gazeteci için çekiciliğini kaybetti, çok önemli olmadıkça pek bir resepsiyona katılmaz oldum...WikiLeaks kriptolarının sızmasından sonra, baktım hangi gazeteci Amerikan büyükelçisi ile yemek yemiş, kimler diplomatlarla sıkı fıkıymış bunlar üzerinde iz sürülüyor... Hele internet sitelerinde çıkan bir haberde, “18 Şubat 2005’te Bebek’te bir İtalyan lokantasında ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris ile birlikte, MİT eski müsteşarı Sönmez Köksal, TESEV Başkanı Can Paker, emekli Büyükelçi ve eski TRT Genel Müdürü Cem Duna ile gazeteciler Hasan Cemal ve Cengiz Çandar’ın akşam yemeği yediğini” yazıyor...“Bu ekibi buluşturan ne?..” başlıklı yazı yemeğin bir çeşit gizli buluşma olduğunu ve ortaya çıkartıldığını bildiriyor...***Hakikaten ağzım açık kaldı...Amerikan büyükelçisi, gazeteciler, emekli büyükelçiler, sivil toplum örgütü temsilcileri ile akşam yemeği yemeyecekler de kimle yemek yiyecekler acaba?..Bu dediğiniz yemekler ve faaliyetler, diplomatların ve gazetecilerin mesleklerini yürütebilmek için yaptıkları olmazsa olmaz faaliyetler...Atina‘da Büyükelçi Nazmi Akıman‘ın kısıtlı sayıdaki konuğa verdiği akşam yemekleri geldi aklıma...Arada bir beni de çağırır, “Kısıtlı konuklar arasında onların düzeyinde bir Türk gazetecisinin de Atina’da olması, beni güçlendiriyor...” derdi... Hey gidi hey...Mesleğin raconu, şu anda sorgulanmaktadır...***Arkadaşlar, kimin ne ajanı olduğunu bilmem...Kimin Amerikalılar’a sistematik haber sızdıranlardan olduğunu da çözemem...Ama bu yemekleri, “gizli kapaklı zirveler ve kirli işlerin çevrildiği toplantılar” olarak gösterirseniz, benim 30 yıllık mesleğimi rezil edersiniz...Ayıptır arkadaşlar...Bu yemekler olmazsa diplomasi ve gazetecilik olmaz...Geçelim bunları...Sızıntı Bebek’teki deniz kenarında akşam yemeğinde olmaz...O bilgi alışverişidir...Sızıntı karanlıkta olur...Onu bulmak başka maharetler gerektirir...WIKILEAKS’İN “KİRLİ ODA”SINDA ATATÜRK FOTOĞRAFLARI...VATAN yazı işlerindeki arkadaşlar, WikiLeaks sitesinin “Bize destek verin” posterindeki Atatürk fotoğrafının ne anlama geldiğini bulabilmek için fotoğrafı büyütmüş ve ince bir çalışmaya girmişler...Son yüzyıla damgasını vurmuş kirli olayların ve skandalların yer aldığı posterin bir köşesinde kalpaklı Atatürk fotoğrafı var...Afganistan savaşı, Kennedy suikasti, cinayetler, banka krizleri, Watergate skandalını hatırlatan Nixon fotoğraflarının yanında bir adet kalpaklı Atatürk fotoğrafı...Burası sitenin kirli belgelerinin yer aldığı “kirli oda”sı...***Fotoğrafın altında “Artık arşivleri açma zamanı geldi” diyor...Reklamı yapanlar Yunanlı Agents of Chaos diye bilinen Kaos Elçileri isimli Yunan anarşist gençlik grubu...Muhtemelen geçmişteki Ermeni Rum olaylarının arşivlerinin açılmasına atıfta bulunuyorlar...Kimin elinin kimin cebinde olduğunun kolay anlaşılamadığı kirli bir oyun bu...

Devamını Oku

İsviçre hesapları ve Başbakan...

1 Aralık 2010

Kaynaklar “İsviçre’de 8 ayrı hesabı olduğunu söylüyorlar” demiş Başbakan için...Tayyip Erdoğan da inanılmaz derecede öfkelenmiş “Söyleyenler ve araştırmadan manşete taşıyanlar alçaktırlar...” demiş...Gazeteciliğin bir trik noktası var...Birisi bir demeç verir, felaket bir demeçtir, suçlamaların bini bir paradır...Gazeteci başına ve sonuna bir tırnak koyar, haberi manşetten köpürterek verir...Suçlanan gazeteyi aradığında “Kardeşim ne yaptınız siz” dediğinde, cevap hazırdır:“Biz yapmadık... Adam demeç vermiş... Biz demeci yayınladık...”Gazeteci çarpıcı manşet bulduğu için tatmin, söyleyen söylediğinin manşete taşınmasından mutlu, suçlanan ise muhatap bulamamanın üzüntüsüyle mağdurdur...***Geçenlerde biriki gazetede, benimle ilgili bir haber çıktı...Yalan yanlış, yazanın “Yok bu haber doğru değildir” dediği bir haber...O gazetede çalışan yazı işleri müdürlerinden bir arkadaşımla konuşurken, “Bu yaptığınız doğru mu?..” dedim...“Adliye haberiydi verdik” dedi...Gazeteci triğine başvurmaktaydı...“Bu haberin doğru olduğuna inanıyor musun?” dedim, “Bu haberin yalan unsurlar içerdiğini sen bilmiyor musun” dedim... “Hayır inanmıyorum... Doğru olmadığının da farkındayım...Ama Adliye haberiydi verdik” dedi...Ona şöyle söyledim:Gazetecilik “ne yapayım adam demeç vermiş, adliyede dava açılmış ben sadece haberini yaptım” değil...Çünkü böyle yaparak aslında yalan bir haberi kurnazlıkla okuyucuya iddia olarak veriyorsun... Yani yalan haber gazetende yayınlanıyor ve sen bu haberin aslında yalan olduğunu biliyorsun, ama iddia diye verebiliyorsun...***Şimdi gelelim Başbakan’ın iddia edilen İsviçre‘deki gizli hesaplarına...Boru değil, kaynaklara dayanarak Amerikalı diplomatlar yazmışlar bunu...Bu iddia gazetede verilmeli...“Amerikalı diplomatlar kaynakların böyle söylediğini yazdılar” diye...Ama belgesi olmayan bu derece ağır bir suçlama bir manşet olmaz... İki mutlaka bu işin karşı görüşü, savunması bir yerlerden alınır...Rahmetli Abdi İpekçi iki taraflı ‘check’ edilmeden ve karşıt görüş alınmadan haberi koydurmazdı gazeteye...Başbakan’ın gizli hesapları haberi, Başbakanlık’tan ya da Başbakan’dan görüş alınmadan konursa gazeteye eksik kalır...Hele manşete bir tarafı güdük konursa, haber eksik ve haksız olur...Ama gazeteciliğin Abdi İpekçi ekolünden gelen ilkeleriyle değil de korkudan ya da yaltaklanma kaynaklı görülmüyorsa ona da “yağdanlık” denir... Mesele yağdanlık yapmadan, ama insanın da onurunu ayaklar altına almadan gazetecilik yapabilmek...Bu söylediklerimi anlayabiliyorsa, umut var demek...Yoksa yağdanlıklarla, onurları ayaklar altına alan haysiyet cellatları arasında daha çok gideceğiz ve geleceğiz demek...SIĞINAKTAN DÜNYAYI SARSAN GİZLİ BELGELERİ YAYINLAYANLAR KİMLER?..WikiLeaks’in dünyayı sarstığı belgeleri topladığı ve yaydığı sığınağının fotoğraflarını görünce, gizli bir “in”in görüntülerini görmüşcesine heyecanlandım...Yakalanamayan ve bilinmeyen, her zaman çekmiştir beni...Yunanistan‘da arka arkaya “en hassas hedeflere” suikastler düzenleyen 17 Kasım Örtgütü vardı...Bir türlü ortaya çıkartılamazdı...Kimdiler, neydiler, neyin nesiydiler?..Yunan ana muhalefet liderinin milletvekili damadından, CIA istasyon şefine, bu arada birçok Türk diplomata, Yunanistan’ın ünlü zenginlerine suikast düzenlerdi 17 Kasım...Arkasında hiçbir iz bırakmadan...***İz bırakmadıkça gizemi artardı...WikiLeaks sitesi de yerin 30 metre altında bulunuyor...Bir internet sitesi olmasına karşın silahlı kişiler tarafından korunuyor...Soğuk Savaş döneminde sığınak olarak inşa edilen yere, İsviçreli ünlü mimar Albert France-Lanort yeni bir dizayn yapıyor...Yerin 30 metre altında çiçekli yerler var...Görevli, çiçeklerin plastik olmadığını söylüyor...Stockholm‘un dışındaki bu “gizemli merkez”e 50 santimetre kalınlığındaki metal kapıdan geçilerek giriliyor...Sığınaktaki tek hol, ‘server’ların bulunduğu dört odaya çıkıyor...***Herhangi bir saldırıya karşı tutulmuş silahlı korumalar...İfade özgürlüğünde çok gelişmiş olduğu için İsveç’i tercih ediyorlar merkez olarak...Merkezin ismi Pionen...Ve Genel Müdürü Karlung aynen şöyle söylüyor:“Datalar öyle bir yerde korunuyor ki, dünyanın bütün data merkezleri ortadan kalkar, ama buraya bir şey olmaz...Askeri saldırılar bile burası için bir tehlike oluşturmaz..”Pionen, hidrojen bombasından bile etkilenmeyecek kadar sağlam bir sığınak...Üzerinde kayalar var...***Bu merkezde saklanıyor dünyayı altüst eden belgelerin dataları...Amerikan kriptolarını nasıl ele geçirdikleri bir muamma...Ancak 2008 yılında merkez inşa edildiğine göre, hazırlıklar önceden yapılmış...Dün Abdullah Gül‘ün sözleri çok ilginç ipuçları içeriyordu:“Kimin çıkarına geliyor ona bakmak lazım...” diyor Abdullah Gül...“Hangi ülkenin belgesi yok onlara bakmak lazım...”Cumhurbaşkanı Gül’ün İsrail Mossad bağlantılarını ima ettiğini sanıyorum...Bu operasyonun dünya çapında zengin ve ünlü olmak isteyen bir internet sitesi macerasından çok, uluslararası bir propaganda, enformasyon ve dezenformasyon çalışması olduğunu düşündüklerini sanıyorum...Hangi belgeler hangi tasnife göre piyasaya sürülüyor...O belgelerin ortaya çıkması, ne sonuçlar doğuruyor...***17 Kasım örgütüne gelecek olursak...Yıllar yılı her türlü spekülasyon yapıldı durdu, Yunanistan’da, Türkiye’de, hatta Amerika’da...Bana mısın demedi...Nihayet Yunanlılar Olimpiyat’ların Atina’da yapılması hakkını aldılar...Olimpiyatı yapacak olanlar bir şart öne sürdüler:“17 Kasım terör örgütü falan olmayacak Olimpiyatlar esnasında...”25 yıldır gizemini koruyan örgüt aniden çökertildi...Bir matematik profesörü Alexandros Yiatopulos örgütün beyni çıktı...Ege’de bir adada Türkiye’ye kaçmak isterken yakalandı...Adamın yüzüne bakmıştım...Ege adasında orta halli bir tavernada haftanın 3-4 gününü geçiren, Fransız kız arkadaşıyla mütevazi bir düzende yaşayan, dünya dursa “kuşkulanamayacağınız” bir adamdı Yiatopulos... 17 Kasım’ın beyni oydu...Ama o beyinle temas halindeki perde arkası beyinler kimdiler?..Onu hiçbir zaman öğrenemedik...Mutlaka “bir karanlık güç vardı ki” Olimpiyatlar düzenlenecek dendi ve aniden örgüt çökertildi...Pionen‘deki sığınağa bakıp Türkiye’yi ve dünyayı altüst eden kriptoları düşünürken, aklıma 17 Kasım geldi...Hayret!..

Devamını Oku

Amerika üzerinden manşet olmak...

1 Aralık 2010

Yıllar önce Milliyet gazetesinde diplomasi ve uluslararası muhabir olarak çalışıyordum...Sami Kohen gazetenin önemli dış politika yazarıydı...Bir gün Milliyet’i açtık...Dokuz sütuna manşet Amerikalılar‘ın ünlü dergisi Newsweek‘in Türkiye üzerine bir haber analiziydi...Mürekkebi bol tutulmuş, kalın puntolarla Newsweek dergisinden alıntı yapılıyordu...“Türkiye’de inanılmaz şeyler oluyor” türünden çarpıcı bir manşet atılmıştı...Sami Kohen yanımdaydı...Gazetedeki manşeti görünce önce gülmeye sonra söylenmeye başladı...***Yüzüne bakıyordum...“Ya böyle şey olur mu Reha?..” dedi, “Haber analizi Newsweek dergisine yazan benim... Çünkü derginin Türkiye muhabiriyim... Dergi benim yazımı kullanıyor...Benim gazetem de bunu Newsweek yazdı diye manşete taşıyor...Ben her gün bu yorumu Milliyet’te yapıyorum...Kendi köşemin dışında sayfaya bile manşet olmuyor...Yazan aynı kişi ben...Yorumlayan aynı kişi yine ben...Birini Newsweek’e yazıp gönderdim...Diğerini Milliyet’e...Milliyet’e yazdığım kendi köşemde kaldı...Newsweek’e yazdığım döndü dolaştı kendi gazeteme manşet oldu...Bundan böyle önemli bir şey yazacaksam Milliyet’e değil, Newsweek yazayım bari...Sonra dolaşsın dönsün, kendi gazetemde manşet olsun...”***Şimdi diyorlar ya hani...“Kardeşim çok önemli bu belgeler...”Doğru önemli...Ama bunların önemli olması için, “kaynakların Amerikalı diplomatlara söylemeleri, onların kripto halinde yazmaları, o kriptoların da bize manşet olarak geri dönmeleri mi?..” gerekiyordu...Hayatta biz neden kendimiz önemli değiliz?..Kendimizi ve söylediklerimizi neden önemsemeyiz?..Niye ciddiye almayız biz kendimizi?..Yoksa söylediklerimizde ciddi değil miyiz?..Kendi söylediğimizi bir süre sonra, başkasından duyduğumuzda neden önemsemeye başlarız?..Bu derin bir komplekse işaret etmez mi?..***Neyse çok iyi oldu Amerikalı diplomatların kriptoları...Şimdi Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan’a soracak “bunlar doğru mu” diye...AKP, CHP’ye “Bak senin hakkında neler yazmışlar” diye vurmaya kalkacak...Herkes kendine bir pozisyon alacak, “Ben öyle demedim, ya da şunu demek istedim” diye... Türkiye’de şeffaflaşma vazifesi görecek bu Amerikan kriptolar...Biz kendimizi ciddiye almadığımıza göre...Amerikan kriptolar iyi gündem olurlar...Daha bizle ilgili 26-27 tanesi çıkmış...8 bin tane mi ne var?..Bozdur bozdur harca...***“AYNAYA BAKIYORUM VE TEHLİKELİ BİR YÜZ GÖRMÜYORUM...”Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu‘na soruyorlar gazeteciler hem de belgelerin gittiği Washington‘da:“Sizi çok tehlikeli buluyorlarmış?..”“Aynaya bakıyorum ve tehlikeli bir yüz görmüyorum...” diye ironik ve esprili yanıt veriyor...Yanıt estetik olarak güzel...Ama Davutoğlu bilmeli ki, bölgede birbirini bu kadar tehlikeli bulan Türkiye ve İsrail kutuplaşması, bizi çok tehlikeli mecralara götürür...Tamam İsrail çoğu konuda haklı değil...Farkındayım ki, içimizi dışımızı da kaşımaktalar...PKK üzerinden, Amerika’daki Yahudi lobisinden, ve “Laikliğin teminatı ordu ne yapmaktadır” sorularından karaciğere çalışmaktadır...***Ancak bu kadar savruldunuz mu İsrail’den öteye, rahatsız alanlarda su bulursunuz bu bölgede...Biz, bu bölgede İsrail’le, Arap ve İslam dünyasının arasındaki köprü olmalıydık...Köprü kalktı, biz ile İsrail iki kutuplu bir dünya oldu bu bölgede...Ahmet Davutoğlu, elbette aynaya baktığında tehlikeli bir şey görmüyor...Yüzü gayet temiz ve masum bir yüz...Bence aynaya bakmasın...Haritaya baksın...Tehlike haritada, aynada değil!..***HAYATA ÇÜRÜK BAKMAK!..Ortaokuldan beri arkadaşımdı...Zaman zaman yaklaşır, zaman zaman uzaklaşmak zorunda kalırdık birbirimizden...Son zamanlarda çok yakındık yine...“Çürümüş bu ilişkiler” dedi, “Etraftaki ilişkiler çürümüş...” “Çürük çürük devam ediyor... Onun için insanlar çürük bakıyorlar hayata...” dedim...Yıllar önce Marks’ı okurken farketmiştim “yabancılaşma” kavramını...İnsanın yarattığı üretim değerlerine yabancılaşmasına, insanın giydiği, kullandığı, yaşadığı şeylere yabancılaşmasına ve gitgide kendine yabancılaşmasına...***Bense hayatı yabancılaşarak değil, sahicileşerek ve içselleşerek yaşayanlardanım...Çünkü biliyorum ki kendime, yarattıklarıma, ürettiklerime ve değerlerime yabancılaşırsam, ben çürürüm...Şeftalinin çürük tarafı, koyudur ağızda kekremsi bir tat bırakır...Kütür şeftalinin, güzel tadını bozar, ezik ve çürüktür o taraf... Ben şeftalinin sahiciliğinden ve tazeliğinden uzaklaşarak çürümek istemiyorum...***Yazılar yazıyorum, hayatı okumaya anlamlandırmaya ve okuyucularıma aktarmaya çalışıyorum...Çürük okursam hayatı, çürük aktarırım yaşamı...Sanıyorum, çürümemiş bir insan olarak idame çocuklarıma miras bırakacağım hayat macerasını...Onlar da hiçbir çürümeye tevessül etmesinler...Bütün arzum bu... ***JOSE MOURİNHO DENİLEN DAHİ!..Özellikle Ahmet Çakar, duruşunu, deli tavırlarını, agresif tutumunu, seyircilerle, rakiplerle alaycı tonunu çok sever Jose Mourinho‘nun...Ben de herkes kadar tepki duymazdım, bu dünyanın en büyük futbol dahisine!..“Olur bunlar” derdim, “Gittiği her takımı şampiyon yapıp, süper kupa aldırırsa normaldir...”Ne zaman ki Barcelona‘da, İtalyan Inter takımının başında Barcelona‘yla maçını izledim geçen sene, bu adama duyduğum bütün sempati gitti...Evet Barcelona takımını çok seviyorum bu doğru...Ama Jose Mourinho‘yu da seviyordum...Önümde Inter denilen o dünya devi takıma o kadar “pis” bir taktik verdi ki, bütün sempatim gitti...90 dakika savunma yaptırdı takıma...Futbolcuları yere düştüler, dakikalarca kalkmadılar, maçı soğuttular...Jose Mourinho maçı alayım da nasıl alırsam alayım hesabındaydı...Hani Schuster‘in 60’ların futbolu dediği futbolla...İstediğini aldı kazandı gitti o gece Nou Camp’dan Jose Mourinho...***Ama dün aynı statta, aynı Barcelona’nın aynı hocası Guardiola karşısında perişan oldu Real Madrid‘in başındaki adam olarak...O ukala adam, o insanları snobize eden futbol dehası önceki gece, yedek kulübesindeki yerinden bile kalkamadı?..Barcelona 5 çekerken Real Madrid’e, yerinden kıpırdayamadı...Ahmet Çakar böyle egzantrik tipleri sever...Ben de severim, ama eğer insanları fazla aşağılamıyorsa...Futbol pintisi olarak oynattığı Inter maçının intikamıdır Real Madrid hezimeti...Barcelona... Barcelona...

Devamını Oku