Haberin Devamı
Ne kadar ne kadar çaresiz, ne kadar kötü hissederdim o günlerde kendimi...
CHP’li Süheyl Batum‘a “Gidin buradan üniversiteler bizim”, AKP’li Burhan Kuzu‘ya “yumurta atıldığı” o fakültenin gazetecilik okulunda dört yıl okudum ben...
Gazeteciliğe başladığım için okulda ders bırakmıştım...
Beş-beşbuçuk yılda bitti o üniversite...
Toprağını, zeminini, amfisini, havasını, protestosunu, boykotunu, işgalini, polisini, ‘sivil’ini iyi bilirim oraların...
Cebeci‘dir orası...
Gençliğin siyasi mücadeleler ve kavgalar tarihi yatar orada...
İşgallerin, tutuklamaların, boykotların, panzerlerin, silahlı saldırıların, yurt odalarındaki zula “alet”lerin tarihi merkezidir oralar...
Ölümlerden korktuğumuz, ölümlere meydan okuduğumuz, sorunlara çare ararken, çaresizliklerle kıvrandığımız, kendimizi anlatırken, duvarlara boş konuştuğumuz amfilerdir oralar...
“Bu büyükler neden hiç gençlik meseleleriyle ilgilenmezler” diye gece gündüz hayıflanır dururdum...
O yıllarda “büyümüşlerin” sorunlarını halletiklerine, artık gençlere ve çocuklara dönmeleri gerektiğine inanırdım...
Hayret ederdim!..
“Neden gençlikle hiç ilgilenmez bu büyükler acaba” diye...
Sonra büyüdüm...
Büyüdükçe gördüm ki, kimse aslında kolay kolay büyümüyor...
İnsanlar büyüdükçe, yine sadece kendilerini dünyanın merkezine oturtuyor...
Büyüyorlar, güçleniyorlar insanlar, ama hala sadece kendilerini dünyanın merkezinde sanıyorlar...
Gençliklerini unutuyorlar...
O günlerdeki “çaresizlik”lerini iplemiyorlar...
Bir zamanlar “ne olacaklarını kestiremedikleri belirsiz bir dünyada, nasıl huzursuz, nasıl çaresiz olduklarını” hatırlamıyorlar...
Yaşlanan ve büyüyen insanlar, inanılmaz bir bencillikle bu kez gençlerin onları anlamalarını bekliyorlar...
Sanki gençler hayatı tatmışlardır...
Bir yerlere “tutunmuşlardır...”
Sanki her şeylerini çözmüş, şimdi kendinden yaşlıları “takdir edecek” düzeye erişmişlerdir...
Bilmezler ki büyüyenler, o gençler daha hiçbir şeyi görmemişlerdir...
Yaşayacaklar, görecekler, sevecekler, sevilecekler, iş yapacaklar, para kazanacaklar, itibar sahibi olacaklar, hayata bir yerden asılacaklardır...
Henüz “genç ve protest olmanın” dışında hayatta bir aidiyetleri yoktur...
Oysa büyüyen ve yaşlananların, işleri vardır duygularını tatmin edecek...
Eşleri vardır sevme ve sevilmeye tekabül edecek...
Çolukları çocukları vardır geleceğe garanti verecek...
Muhtemelen bir miktar paraları vardır; kendilerini güvende hissedecek...
O gittikleri ve protesto yedikleri amfide, “kolektif yumurta festivaline hoşgeldiniz” diyen gençlerin, “Hepiniz dışarı üniversiteler bizim” diye haykıran öğrencilerin, “ellerinde olduğunu sandıkları tek şey kuru bir üniversite” amfisidir...
Bir süre sonra polis nezaretinde alınıp götürülecekleri bir amfi, panzerlerin dışarıya konuşlanmasıyla, girilip dağıtılacakları, polis minübüslerine götürülüp “içeri” alınacakları bir kampüstür topu topu “üniversite” diye haykırdıkları...
Onların olan tek şey “hiçbirşeyin onların olmadığı” gerçeğidir...
Henüz hiçbir şeyi olmadığı için protesttir, doludur, sinirlidir, öfkelidir...
Bu siyasi bir yazı değil, insani bir yazıdır...
Bu bir zamanlar çaresizliği buram buram hisseden, “bizi niye anlamıyor bu büyükler” diye hayıflanan, karşısında hep panzerler, otomatik silahlar, zulada “alet”leri gören, ölümden korkup, ölüme meydan okuyan bir gencin yaşadıklarıdır...
O günlerde çaresizliğin ve adam yerine konmamanın öfkesini, yüreğinde hisseden, çıkan olaylarla, çıkamadığı okulda mahsur kalan eski bir Mülkiye’linin yaşadıklarıdır...
Yumurta atmışlar, protesto etmişler...
Onları yaparken biliyorlar ki bir süre sonra, apar topar götürülecekler...
Gençleri barışçı yapmak yaşlıların görevidir...
Çünkü yaş almak demek, dışardaki dünyaya barış, anlayış ve huzur getirebilecek tecrübeyi kazanmak demektir...
Bu gençleri “haklı” bulan bir yazı değildir...
Bu gençliği zamanında anlayamayıp, öfke selinin taşmasına bir şey yapmayan, yaşını almış büyükleri, haksız bulan bir yazıdır...
Yaşını başını almış koskoca adamların “Gençler bizi anlamıyor...” demesi ne acıklı bir paradoks...
Anlayış gösterilmesi gereken, büyükler değil ki, özgürlüklerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayan gençler...
Amfisini, tozunu, toprağını, çimenini, zulada “alet” saklanan yurdunu, boykotunu, işgalini, polisini, panzerini, yumruğunu, dayağını, ‘sivil’ini, otomatiğini görmüş bir gencin, “dipten çaresiz, görüntüde ise aktivist” günlerinin anısına yazılmış bir yazıdır bu...
Çok ciddiye almasanız da olur...
Zaten almıyorsunuz!..
ÖLÜMÜ BİLMEYENLER YAŞAMI FARKEDEMEZLER!..
Ölüm yaşamın zıttıdır...
Yaşam ölümün zıttı...
Ölümü bilmezsen yaşamı bilmezsin...
Bir gün öleceğini bilmezsen, yaşarken hayatı hırpalarsın...
Hayat hepimiz için bir gün bitecek...
Biteceğini bilirsen, yaşarken sefilleşmezsin...
Büyük acılar, tabii felaketler, depremler, savaşlar, kitleleri öldüren saldırılar, insanlarda “dayanışma” duygusunu uyandırırlar...
Çünkü onlar insana “ölüm”ü hatırlatırlar...
“Ölüm”ü hatırlayan insan, çaresizliğini kavrar...
Çaresizlik “birbiriyle dayanışma ve paylaşma gerçeğine” götürür...
Ölümü unutanlar, yaşamayı bilmezler...
Ölürken, vakt-i zamanında kötülük yaptıklarınla “helalleşmek istemek” ondandır...
Ölüme giderken insan yaptıklarına hayıflanır...
Yaptıkları ancak o zaman onun için anlamsız kalır...
Oysa yapılan yapılmıştır...
Kötülük zehirli tohumunu zamanında bırakmıştır...
İnsanlar o kötülüklerle kirlenmiş, hayat o kötülüklere bulanmış, zehir o kötülüklerle vücutlara akmıştır...
Ölünün arkasından “helal edilen haklar” affedicidir...
Sevgi, barış ve insanı çağırır...
Ölümü bilmeyenler, hayatı bilmezler...
İhtirasla yaşarlar, arsız egolarına hükmedemezler...
İnsanın insana kötülük yapma duygusu, “ölümü” hatırlarsa törpülenir...
Ne zaman ki bir gün toprağın altına gideceğini bilir, o gün toprağın üstündeki hayatı daha iyi düşünür...
Doğal afetler insana “ölümü” gösterdiği için, dayanışmayı, sevgiyi ve barışı güçlendirir...
Ölümü hatırlamayanlar, hayatı “adil” yaşayamazlar...
Savaş kötüdür...
Ama savaş; “barış”ı hatırlatır...
Kıymetini artırır...
Kötülük yapanlar bilmelidirler ki...
Her kötülüğün “iyilik” olarak bir karşılığı vardır...

