Onun toprağı İstanbul... Fenerbahçe Lefter'i hemen İstanbul'a getirmeli...

17 Aralık 2010

Paleo Faliron semtinde yürürken ayağını kırıyor...Şekeri 500’e fırlıyor...Kalbinde ödem oluşuyor...Yere yığılıyor...İstanbullu Rumlar’ın Türkiye’den göçettikten sonra, Atina’da bataklık halindeki bölgenin üstüne kurdukları lüks semtin adıdır Paleo Faliron... Deniz kenarına dizilmiş kafeleri, İstanbul’dan gelen pastırması, sucuğu, kalkanı, peyniriyle Atina’da Rumlar tarafından yaşatılan İstanbul‘dur orası...Dönercisi, kebabçısı, manavı, balıkçısı orada yaşar orada bulunur...***Lefter de, bütün İstanbullu Rumlar gibi, Atina’ya gittiğinde Paleo Faliron’a gider...Aslında Atina’da Paleo Faliron dediğiniz yer zaten bir nevi İstanbul’dur...Eski toprak İstanbullu Rumlar, Yunanlılar’la kolay kaynaşamazlar...Bir zamanlar onlara Yunanistan’da aşağılamak için Turcosporos derlerdi, “Türk tohumu” anlamında...Yani Rum olmasına Rumlar ama, Türk tohumu karışmış anlamında kendileriyle farklılık vurguluyorlar...Fenerbahçe‘nin efsanesi Lefter ise Atina’ya göçeden Rumlar’dan bile değil...O İstanbul’da kaldı, Türkiye’yi terketmedi, topu topu 3000 Rumla beraber...***Geçen gün Büyükada‘yı ziyaret eden Fenerbahçeliler ona marşlar söylerken, dikkat ettim, gözünden yaşlar geliyordu büyük Usta’nın...Şimdi hastanede yatıyor Atina’da...Yaşı epey var Lefter Küçükandoniyadis‘in...Onla 20 yıl önce röportaj yaptığımda bana “Ben Büyükadalıyım... Buraları bırakıp nereye giderim?.. Benim ata toprağım buralar...” demişti...Türkiye’de Lefter’le birlikte kalan 3000 Rum; 6-7 Eylül olaylarına rağmen, 64 ve 74’teki Kıbrıs olaylarına rağmen, “Vatandaş Türkçe konuş” diye yapılan telkinlere karşın İstanbul’da kalmaktan vazgeçmediler...Onların toprakları İstanbul’dur...İstanbul’da ömür boyu yaşamak için çok büyük bedeller ödediler...Fenerbahçe bir an önce Lefter’i memleketine getirmeli...Memleket havası Lefter’i kendine getirecektir...*****KIŞ GELDİ... BİR YIL NELER GETİRİP NELERİ GÖTÜRDÜ?..Sabah dışarda karı gördüm...Hafif sulu septik ama yine de beyaz beyaz yağıyordu... Karı gördüğüm an kışın geldiğine ikna oluyorum...Hafif bir titreme kaplıyor içimi...Çocukluğumun Ankara‘sı geliyor aklıma...Kar yağdığında yollar buz tutardı...Okula gitmesi zor olurdu...Kayar düşerdiniz kaldırımlarda...Bir ürperti girerdi içinize hep...Kar yağınca yine ürperdim işte...***Biraz içim titredi...Biraz çaresiz hissettim kendimi...Koca bir 2010 bitiyordu işte...Zor geçeceği yılbaşı gecesinden belli olmuştu zaten...Herkes sağlıklıydı, çok şükür...Geniş bir yılbaşı sofrasıydı toplandığımız bin şükür...Ama nedense bir keyifsiz geçirdim Yılbaşı’nı...Tam saatler 24’e gelirken Ahmet Çakar, telefon mesajıyla berbat bir şaka yaptı bana...Adını şimdi vermeyeyim “ölümcül bir hastalık” teşhisi konduğunu söyledi kendisine...Önce inanmadım...Sonra üç kez “Tam yılbaşı saati... Dalga geçilecek saat değil... Doğru söyle” dedim... Tınmadı şakaya devam etti...Doğru muydu değil miydi derken, biraz da keyifsiz havanın etkisiyle, moralsiz girdim yeni yıla...O şaka yaptığını yeni yılın ilk dakikalarında söyledi...Ama iş işten geçmişti...***Bütün bir yıl, çok keskin virajlardan, çok derin mücadelelerden geçtim...Doğum günümü de “çok mutsuz” kutladım...Yıla nasıl başlarsanız öyle gider derler...Keyifli başlamadı, keyifli de gitmedi...Ama, çok sağlam mücadelelerle geçti bu yıl ve aslında sanırsam kendimle derinden derine bir parça gurur duydum... 50 yaşında, bu derece güçlü savaşabildiğime...***Neyse...Umuyorum ki 2011 daha keyifli geçer...Yine kar var dışarda...Hafif sulu septik ama beyaz beyaz yağıyor işte...Hafif bir ürperti kaplıyor içimi...Kolej’deki çocukluk günlerim geliyor aklıma...Lapa lapa kar yağdı mı, önce sevinir, sonra okula nasıl gideceğim diye ürperirdim!..Şimdi okul yok...Ama hayat sınavlarına devam ediyor hala...Bu yaşta hala sınava giriyor, sınavdan çıkıyorum...Yine kar...Yine bir ürperti var içimde...*****CHP YÜZDE 30’LARDAYSA KILIÇDAROĞLU BAŞARILI!..Adil Gür’e yaptırdıkları araştırmada CHP yüzde 31, AKP yüzde 44, MHP yüzde 10 çıkıyor... Bu tablo artı eksi bir-iki puan oynasa bile, bu haliyle Kemal Kılıçdaroğlu için önemli bir başarı...Eğer yüzde 23’lerden yüzde 30’lara çıkmışsa CHP, bu fark tamamen Kemal Kılıçdaroğlu‘nun hanesine yazılmalı... Bugün Ankara’da parti meclisi seçimleri yapılacak...Gandhi Kemal kendi yönetim kadrosuyla bu seçimlere girmeli...Lidere bu kredi sonuna kadar verilmeli...CHP oylarında hiç sıçrama olmasa bile, bu onun hakkı...Ali Dürüst, Galatasaray’da başkanlığa adaylığını koyduğunu açıkladığı Son Kale programında “Neden daha önce aday olmadınız” sorusuna şu cevabı vermişti:“Başkan Adnan Polat’ın ikinci dönem başkanlık yapma hakkına saygı duydum... Galatasaray’ın ananesinde bu vardır...”***Ali Dürüst‘ün ikinci dönem görev yapmasını hak gördüğü ve saygı duyduğu bir demokratik geleneğe CHP de sahiptir...Bu seçim Kemal Kılıçdaroğlu‘nun ilk seçimi...Kadro seçimi tamamen kendi hakkıdır...

Devamını Oku

Guti kaptanlığı İbrahim Üzülmez'den almalı...

17 Aralık 2010

Hayat değişiyor... Hayat değiştiği için hayatla beraber Beşiktaş da değişmek zorunda hissediyor...Beşiktaş’ın önünde iki yol var... Ya konvansiyonel sistemiyle, futboluyla ve futbolcusuyla devam edecek ve 3-4 yılda bir şampiyonluk görecek...Ya da değişecek...İspanyol, Portekizli dünya çapında usta yıldızlarla, genç, hırslı, yetenekli ve savaşçı altyapı futbolcularından oluşan bir harman yapıp, Avrupa’da yükselişe geçecek...***Birinci şıkkın Beşiktaş’ta yıllar yılı sembol olmuş konvansiyonel isimleri belli...Deli İbrahim bunların başında gelir...Kaleci Rüştü bir diğeri...Beşiktaş’tan gidip, tekrar dönen Nihat konvansiyonel kategori futbolcularındandır...Keza Aurelio da böyle...Bütün çabasına ve mücadelesine karşın Mert Nobre de, Fatih Tekke de, uluslararası yıldızlarla, altyapı kaynaklı genç yeteneklerin harmanlanacağı yeni bir takımın futbolcusu değiller...***Bu yıl İbrahim Üzülmez’in yerine daha çok İsmail Köybaşı’nın oynaması zamanı geldi... İsmail Köybaşı oynamalı, ama İsmail Köybaşı; Guti’nin, Quaresma’nın, Simao’nun, Fernandez’in, Almeida veya bir başka yıldızın oynadığı takımda sol bekteki yerini almalı...O yıldızlar topluluğunun arasına Ersan konmalı mutlaka...Kalede genç yetenek Cenk olmalı...Necip zaman zaman girmeli oynamalı...Ali Kuçik, Ekrem Dağ bu takıma monte edilmeli...O zaman Beşiktaş konvansiyonel bir takım olmaktan çıkıp, genç yeteneklerle, yıldızların, uluslararası düzeyde harmanlandığı yepyeni bir takım haline gelir...O takım Avrupa’da ilerleyecek, Türkiye’de yeni bir rüzgar estirecektir...Bu takıma vizyon verecek kaptan da uluslararası bir maestro olan Guti olmalı...Hayat gün gelir değişir...Hayat değiştiğinde her canlı, her organizma gibi Beşiktaş da değişmelidir...Hayatın değişikliğine ayak uyduramayanlar, atıl kalırlar...Geçmişte ve takıntılarla yaşarlar...Beşiktaş bugün Avrupa’da grup birincileri veya şampiyonlar ligi üçüncüleri arasından çıkacak çok güçlü bir rakiple eşleşebilir...Beşiktaş’ın yeni yolu ve vizyonu böyle muhteşem bir takım yaratmak olmalıdır...***AZİZ YILDIRIM ROBINHO’YU ALMIYOR AMA ERSAN’IN DURUMU ORTADA...Geçen hafta internet sitelerinde Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın, yazın ilgilendiği ve Beşiktaşla sıkı bir rekabete girdiği Milan’da kiralık oynayan Manchester City’nin futbolcusu Robinho’yu devre arasında alacağı söylendi... Beşiktaş’la Fenerbahçe, yazın Robinho konusunda birbirlerine girmişlerdi...Sonunda Robinho ikisine de yar olmamış Milan’da karar kalmıştı...Parası çok yüksek Robinho’nun...Fener’de de Beşiktaş’ta da bütün dengeleri altüst eder...***Yine de Beşiktaş’la Fenerbahçe arasında bir Mehmet Topuz olayını yaşamış benim gibi biri için, deli paraların Robinho’ya sayılması sürpriz olmayacaktı...Birkaç gün önce Aziz Yıldırım’ı gördüm...Bana geldi, “Robinho’yu alıyormuşum öyle mi?..” dedi gülümseyerek...Sonra kendi sorusunu kendi yanıtladı...“Yok böyle bir şey... Bu paraları aşağı çekmezsek hepimiz batarız... Destek ol bütün takımlar harcamaları aşağı çekelim...”İyi niyetliydi bunları söylerken...Gerçekten yapmak istiyordu bu söylediğini...Ama o rekabet var ya o rekabet...En sıcak anında, o egolar hiçbir şeyi görmezdiler...Yaşadım biliyorum...***Robinho’ya pek ihtimal vermem... Ama Kartal Yuvasıyla, Fener camiasına bir haberim var...Bu Ersan Gülüm işi, yavaş yavaş sarpaa sarıyor...Bu işin içinde Adana var, Beşiktaş var, Fenerbahçe var...Bir de Ersan var...Olmasın da yeni bir Mehmet Topuz olayı...Fiyatların havalarda uçtuğu, Nihat’ın astronomik transferine sebep olduğu, futbolcu kaçırmalarıyla süslenmiş o garip süreç...Ben boşuna konuşmam...Söylemiş olayım da...***ADNAN POLAT’LA ALİ DÜRÜST GS BAŞKANLIĞI İÇİN KARŞI KARŞIYA GELİR!..Haftalardır içim dışım Galatasaray oldu... Galatasaraylılar için durumu şöyle özetleyeyim;Adnan Polat kolay kolay Galatasaray’dan ayrılmaz...2012’deki seçimlere de Başkan adayı olarak gidecek...Öyle bırakıp gitmeyi falan düşünmüyor...Buna karşın Ali Dürüst başkanlık için artık geri dönemeyeceği noktaya geldi...Artık kolay kolay istese de Bşakan adaylığından vazgeçemez... Eski Başkan Faruk Süren başta, birçok kişi Ali Dürüst’ü sahneye ittiler...***Ali Dürüst bugüne kadar başkanlık için hep çekingen davranan bir isimdi...“Herkes uzlaşmadan başkan adayı çıkmam” derdi...Bu kez kendisinden aldığım hava, Adnan Polat çıksa da çıkmasa da 2012’de Galatasaray’a başkan adayı olarak çıkacağı...Adnan Polat’ın iki dönem yaparak ne yapacağının belli olduğunu düşünüyor ve bir dönem daha başkanlık hakkı olmadığına inanıyor...Polat stadı açacak...Önümüzdeki yıl için çok iyi transferler yapacak... Ve Mart 2012’de Galatasaray’ın iyi bir yerde olmasına çabalayacak...O rüzgarla kongreye gidecek...Adnan Polat ve Ali Dürüst’ün iki ayrı listeyle Galatasaray Başkanlığı için yarışmaları, Galatasaray için büyük kazançtır...Bu yarış Galatasaray’a kaos değil, kalite getirir...

Devamını Oku

Ayşe Nazlı... Yaptığın iyilik sana mucize olarak döner...

16 Aralık 2010

Merdivenlerden çıkıp odaya girdiğim anı dün gibi hatırlıyorum... Güneşli bir gündü, oda aydınlık ve bembeyazdı...Mini minnacık yatağında yüzü koyun uyumaktaydı...“Yavrucuk” dedim içimden ona; “Annenle başladığım aşkı esasen sen doğurdun... Senin yüzünden yaptığımız tartışmalar bizim ilişkimizi başlattı...”Gerçekten de öyle olmuştu...Annesinin yeni albümü çıkmış, bizim programa katılmak istediği menajeri tarafından arkadaşlarıma iletilmişti...Ben de o günlerde Ayşe Nazlı‘yı “evlat” edindiğini bildiğimden, “Evinde bebekle de çekim yapalım... Öyle yayına alalım...” demiştim...Annesi kabul etmemişti bu isteği...Ben de onun kabul etmemesini etmemiştim...***Böylece tartışmaya başlamış, o tartışma ilişkiyi başlatmış, ne annesi ne ben inadımızdan vazgeçmediğimizden canlı yayın gerçekleşmemişti...Şimdi o odada mini minnacık yatan Ayşe Nazlı‘yı, birlikte olduğum kadının çocuğu olarak seyrediyordum...Sonra ağlamalarını, ciyaklamalarını, yürümelerini, konuşmalarını gördüm...Üzerinden aylar geçti...Bir Aralık günü annesine “Bana ‘Baba’ desin artık” dedim...O bunu diyeceğine göre ben de bu hakkımdan bir daha feragat etmeyecektim...“Biz nasıl olursak olalım, Ayşe Nazlı yaşadığım sürece bana ‘baba’ diyecek...”***Doğumgünleri, tatiller, kameraya alınan yuvadaki partiler...Üstünden yıllar geçti, gün geldi annesiyle ayrıldık Ayşe Nazlı‘nın...Ama küçücükken o daha minicikken ona bir söz vermiştim:“Annesiyle nasıl olursak olalım, Ayşe Nazlı yaşadığım sürece bana ‘baba’ diyecekti...”İnsan ayrılınca birbirine karşı çok “sıcak” olamıyor...Bir-birbuçuk ay geçti, hiç konuşmuyorduk annesiyle...Ayşe Nazlı zaten yeni konuşmaya başlamıştı...Kızımın nasıl olduğunu ne yaptığını bilmiyordum...Fazla düşünmemeye çalışıyordum...Arada bir aklıma geldiğinde burnumun direği sızlıyordu...Yüreğimde acı hissediyordum...***21-22 Temmuz bizim kızımla 41 yıl arayla dünyaya geldiğimiz doğum günlerimiz...Sanıyorum iki aya yaklaşmıştı görmediğim kızımı...Elimde baba-kız çektirdiğimiz bir fotoğrafımız vardı...Gittim ona bir doğumgünü hediyesi aldım...Sonra o fotoğrafı yanına yerleştirdim...Arkasına Ayşe Nazlı‘ya hitaben bir not yazdım:“Doğum günün kutlu olsun kızım... Annenden izin al da doğum gününü anneninkinin yanısıra ikimiz bir de beraber kutlayalım...”Hakan diye bir yardımcım vardı...Ona verdim “bu hediyeyi kızıma götür” dedim...Bir süre sonra bakıcısı aradı...“Ayşe Nazlı doğum gününde gelecek...”***Sonra öğrendim ki, göremediği o iki ay boyunca Ayşe Nazlı sürekli huysuzlanmış...“Babam nerede” demiş, “niye görmüyorum babamı” demiş...Sonraki yıllarda hemen hemen hiç aksatmadan birbirimizi görmeye çalıştık...Zor günler de geçirdik, göremediğimiz zamanlar da oldu birbirimizi...Ama bir türlü aramızdaki sıkı fıkı samimi iletişimimiz hiç kopmadı manevi kızımla...Bazı kalpsizler benim Ayşe Nazlı‘yla ilişkimi, kendi ruhlarında böyle bir duygu olmadığından anlamadılar...Bunu bir gösteriş, ya da imaj olarak adlandırmak istediler...Oysa yıllarca hiç kimselere göstermek bile istemiyordum Ayşe Nazlı‘yla ilişkimi...Tesadüfen bizi gören ve resim almak isteyen gazeteci arkadaşlara rica ediyordum, “bizi almayın” diye...Ayşe Nazlı‘ya hissettiğim benim kalbimden kopan bir demet sevgiydi, hepsi buydu başkaca hiçbir amacı yoktu...***Sevgiden hiçbir karşılık bekleyemezdi ki insan...Ama yıllar sonra öyle bir karşılık aldım ki, Tanrı’nın ve evrenin sevgiye karşılık verme gücünü bir kez daha anladım...Yıllar yıllar geçti bu olayın üzerinden...Ayşe Nazlı‘nın üzerine, yıllar sonra iki biyolojik çocuğum oldu...Ona kardeşlerinin olacağını söylediğimiz anı hatırlıyorum...Arabadaydık, arka koltuğun ortasında oturuyordu...Önce inanamadı, kısa bir süre düşündü, sonra çok sevdi kardeş fikrini...Geçtiğimiz Pazar günü kardeşleri gelmişti bir ay sonra...Kış gelmişti anneleri bebekler için kışlık bir şeyler istiyordu...“Hadi Ayşe Nazlı yürü” dedim, “Kardeşlerine bir şeyler alacağız... Ben bilmiyorum sen bana göster oradan alalım...”***Aldı beni pek de iyi bilmediğim dükkanlara götürdü...Kendi seçti, “bunlar bunlar olsun” dedi, herşeylerini aldı...Sonra eve gittik, onlara ablalık yaptı, onlarla oynadı, onları güldürdü, eğlendirdi...Bebekler gittikten sonra baş başa kaldık onunla...Bilgisayarın başında oturmuş internette geziniyordum, kucağıma geldi oturdu...Bana “bizi” sordu...Ona bizim geçmişimizi anlattım...Sonra uzun zamandır düşündüğüm bir gerçeği farkettim...Annem babam yaşlanmıştı ve artık onlar çocuklaşmıştılar...Bebekler de daha 18 aylıktılar...Hayatımda yakınımda bana yardımcı olacak tek kişi bir zamanlar o aydınlık odada gördüğüm Ayşe Nazlı‘ydı...Şimdi 10 yaşındaydı ve babasının hayatındaki en sıkı dostuydu şu anda...Manevi güç aldığım en önemli desteğim, bir zamanlar minik yatağında okşadığım, minik kızımdı...Kardeşleri giderken “Bebekler gelecek hafta gelmeyecekler mi baba?..” diye sordu...Buruk bir ifade vardı yüzünde...“Bilmiyorum yavrum...” dedim, “Şimdilik 15 günde bir görünüyor...”Yüzü asıldı, “niye gelmeyecekler ki?” diye sordu...Ona büyüklerin dünyasını anlatmakta güçlük çekiyordum...Ama şimdi söyleyebilirim...“Anneleri mesaj attı... Gelebilecekler Ayşe Nazlı...”*****AJAN GAZETECİLER...Bir gazetecinin yabancı istihbarat kaynaklarının “ajanı olmasının” koşullarını ortaya koyalım...Son zamanlarda işler iyice “gargaraya” getirilmeye başlandı çünkü... Bazıları şöyle diyor:“Efendim gazeteciler açık bilgi kaynaklarıdır... Yabancı büyükelçilikler gazetecilerden aldıkları bilgileri ne yapsınlar?.. Onlar siyasetçiler ve sivil toplum örgütleri temsilcileriyle görüşürler...” ***Olayları gerçek boyutundan ne kadar uzaklaştıran bir bakış...Hiç öyle değil...Gazeteciler, hele bu işlere meraklı gazeteciler, yabancı diplomatlar için biçilmiş kaftandırlar...Çünkü gazeteci, “Türkiye’de neyin niye yapıldığını” bilir... Kimin sertlik yanlısı, kimin hükümet içinde güçlü, kimin etkin olduğunun farkındadır... Kimi borusu ötüyor, kim ne yapıyor her şeyi görmektedir... Üstelik gazeteci her bildiğini de yazmaz, yazamaz...Örneğin hükümet içinde kim güçlü, kimin borusu ötüyor, kim güçsüz, kimin ne hesabı var, bunları yazıya dökmez hiçbir zaman gazeteci...Mesleğini yaparken bu bilgileri kullanır, ilişki ağını kurarken bunlardan yararlanır...Ama oturup bu bilgileri içeren haberler ve yazılar yazmaz...Oysa tam da bu noktada bu bilgiler yabancı diplomatlar için hayati önemdedirler...***Sanılanın aksine bu bilgileri yabancı elçilikler ve diplomatlar, “siyasilerden veya sivil toplum örgütlerinden” alamazlar...Birkaç nedenle;Siyasiler “ben güçlüyüm hükümette, o güçsüz” demezler...Üçüncü bir göz olarak gazeteciler bu konularda ötmeye meraklıdırlar...Sivil toplum örgütü temsilcileri bu işleri bilmezler... Onlar kendi davalarını savunmakta mahirdirler...Hülasa yabancı elçilikler ve diplomatlar için en önemli istihbarat kaynağı “olayların ehli gazetecilerdir...”***Peki bir gazeteci diplomatla hiç konuşmayacak mı?..“Beni ajan mı yapıyorlar” bunlar deyip, her yerden sıvışacak mı?..Hayır...Elbette resepsiyonlarda davetlerde karşılaştığınız diplomatlarla, fikir alışverişi yaparsınız...Doğaldır ki zaman içinde samimi olduğun diplomatlarla da, arada bir yemek yer, ondan alır, ona verirsiniz... Ancak bu işi “sürekli ve her daim yapıyorsanız...”Periyodik ya da periyodiğe yakın aralıklarla temaslar halindeyseniz...Onlarla aşırı sıkı fıkı ilişkilere girmişseniz... Mesleki kariyerinizin inişlerinde ve çıkışlarında onlara danışıyor, onların yardımlarını istiyorsanız...Sizin onların içine girmenize imkan yok, ama onlar sizin içinize girmişse... Kısaca onlar tarafından bir şekilde korunuyorsanız...Siz de ajan gazeteci sınıfına giriyorsunuz demektir...Bu iş gayetle sarihtir...Gargara yapmayın lütfen...

Devamını Oku

İçki içerken bu yazıyı yazamazdım!..

14 Aralık 2010

Çocukken, zaman zaman Ankara’da Marmara Otel’e, Kent Otel’e, Anadolu Kulübü’ne yemeğe giderdik...Birkaç aile toplanılır, Pazar öğle yemeğine gidilirdi...Babam hayatında ağzına rakı koymamıştı...Sevmezdi rakının kokusunu...Muhtemeldir ki bu nedenle pek rakıcı, akşamcı arkadaşları olmazdı babamın...Dost meclislerinde arada bir kırmızı şarap, bazen de bira içerlerdi... Evde veya otellerde açık büfelerde, kırmızı şarabın servis edildiği, Pazar yemekleri çok keyifli olurdu...Ben çocuktum...Bana konmazdı kırmızı şarap, ya da bira...Kola içerdim her çocuk gibi...***Ankara mazbut bir kenttir...Aile ilişkileri güçlü, arkadaşlıkları ve dostlukları derin, hayatı daha bir samimidir...Fazla sarhoşu, alkoliği, barı meyhaneyi eğleneceyi bütün bir kente taşımaz...Ancak tahminlerin ötesinde bir Batı’lıdır...Kırmızı şaraplı restoranları, Fransız, İtalyan lezzetleri gelişmiş bir kenttir...Çay Yolu’nda ünlü bir et lokantasını sivil polisler yemek yenir kırmızı şarap içilirken, “Çocuklar içkili ortamda anne babalarıyla da olsa bulunamazlar” diyerek basmışlar...Çok acıklı bir tablo bu... Avrupa’nın Amerika’nın herhangi bir kentinde bir kafeden çocukların gönderilmesi gibi bir durum bu...Tüm bu ülkelerde kafelerde de her türlü alkollü içki bulunur...“Kafelere çocuklar giremez” derseniz sizi deli zanneder tımarhaneye gönderirlerler...***Hele “anne baba şarap veya bira içerken, çocuklar yanınızda bulunamaz” derseniz, sizi mekandan atma ihtimalleri fazladır...Çoluksuz çocuksuz, bekar ve gamsız içki içtiğim yıllarda olsa bu yazıyı şimdiki kadar rahat yazamazdım...Muhafazakar çevrelerin “Sen ne anlarsın aile düzeninden, çocuk yetişmesinden türü” laflar edip “haklı” görünmelerini istemezdim...Şimdi çocuklarım var...Üstelik içki de içmiyorum...Dostlarla toplandığımızda eğer “şarap” içiyorlarsa, gelen şarabı tadıyorum ve beğenirsem masaya servis yaptırtıyorum...Tatma dışında kendi kadehime koydurtmuyorum...Hiçbir doktor tavsiyesi olmadan bıraktım şarap içmeyi de...Bıraktığıma göre, “çok da heveslisi değilim kimsenin içki içmesine...”***Sigara konusunda kapalı alanlarda çok hassasım...kanser eder o allanlarda sigara içmek...Yasağın sonuna kadar uygulanmasından yana oldum, savundum, uygulayanlara destek oldum...Barlara ve meyhanelere, pavyonlara 18 yaşından küçük çocukların gitmesine de karşıyım...Bu yasaktan da yanayım...Ama Ankara’da herhangi bir restoranda çocuklarıyla yemek yiyen aileye, “Bu içkili yerde çocuklar olmaz” demek, “tamamen başka bir anlayış demektir...”Bu muhafazakarlık da değil...Bu yasalardaki boşluklardan yararlanıp, insanlara “zorla başka şeyleri yaptırtmaya çalışmak” demek...Bu olayı ailelerinin önünde yaşayan çocukların “içki konusunda ilerde ne düşüneceklerini” bilmem...Ama annelerinin babalarının sivil polis karşısında, içtikleri içkiden dolayı onların önünde sorun yaşamalarının “hazin” tablosunu hiç unutmayacakları kesindir...***Bu size hazin gelmeyebilir...Ama emin olun, benim gibi içkisi, sigarası olmayan çok mazçbut bir aileden gelen bir çocuk için bile “hazin”dir...İyi ki babamın veya annemin bir restoranda kadehinin sorun edildiğini çocuk başıma görmedim...Umarım bundan sonra da bizim çocuklarımız görmez...***KADIN, NÜKLEER SİLAHLARIN GİREMEDİĞİ YERE GİRERSE...Assangea dünyayı altüst eden kriptoları yayınlayan sitenin sahibi...Bir adamın Amerikan Dışişleri’nin bütün kriptolarını yayınlayabilmesi ve dünyayı altüst edebilmesi için, derin ilişkileri, çözülemeyen bağlantıları ve çok güçlü perde arkası ittifaklarının olması gerek... Boru değil bu...Kayalıkların altında nükleer silahların bile yok edemeyeceği bir yerde bilgileri saklıyorsunuz...Asssangea ne olduğu belli olmayan, ama kendisine birşey yapılırsa “dünyayı çok tehlikeli başka şeyleri de açıklamakla” tehdit eden bir adam...***Bu kadar komplike, çetrefilli ilişkilerin adamın, hayatta çok zor hata yapmasını beklersiniz değil mi?..Oysa yakın arkadaş olan iki kadınla ayrı ayrı girdiği cinsel ilişki, o ilişkilerde prezervatif kullanmaması gibi nedenlerle, içeri alında Assangea...Ne acıklı bir durum!..Bir erkek ne kadar gizemli, derin, çetrefil ilişkilerin içinde, derin bir adam olursa olsun, “kadın konusunda gösterdiği zaaflar, her zaman bir çocuğun göstermeyeceği zaaflar” oluyor...Sen git, bütün dünyayı altüst ederken, kadınlar yüzünden içeri gir...Berlusconi, İtalya’da futbol kulüplerinin, medya organlarının sahibi, üstelik bir de Başbakan...Mültimilyarder ve Avrupa’nın en güçlü ekonomilerinden birinin başında...Hangi olayla konuşuluyor yıllardır Berlusconi?..İtalyan ekononomisinin mucizevi başarılarıyla mı, modadaki İtalyan esintilerle mi, Milan’ın dünya çapındaki futbol zaferiyle mi, yoksa G-7 ülkelerinin dünya krizine karşı aldığı süper önmemlerle mi?..Hiçbiriyle değil...Oysa İtalyan Başbakanı bunlardan herhangi biriyle anılmalıydı...Berlusconi ise, bir fahişenin “evinde grup seks yaptırıyordu...” iddilarıyla gündemde...***Şimdi iyice bunalmış “kafamı daha fazla bozarsanız alır yatımı denize açılırım...” diyor... Assangea’dan, Berlusconi’ye erkek hep “kocaman bir çocuk...”“Kadın” dendi mi akan suları duran...Nasıl da kedinin fareyle oynadığı gibi oynularlar adamlarla...Doğanın dengesi, daha doğrusu dengesizliği hiç bilinmeyen bir yerde...Ama klişelerden, kimse çözemiyor “şeytanın gör dediği” ayrıntının nerede gizlendiğini?..***KIZININ DOĞUM GÜNÜNÜ BÖYLE Mİ KUTLAYACAKSIN DENİZ’CİĞİM?..Deniz (Akkaya) kızının doğum gününü kutlamış...Boy boy resimler her tarafta...Bütün arkadaşları gelmiş ama kocası Efe gelmemiş doğum gününe...“buruk” bir doğum günü olmuş...Manşetten kinayeli veriyorlar ki “Nerde çocuğunun doğum gününde bu koca?..”***Bir dönem Pişti programını beraber yapmıştık Deniz’le (Akkaya)...Nasıl görünür bilmem size, ama harbi kızdır, dost kızdır...Üstelik eski kocası olacak adam, son olarak adını ve mesleğe yaptığı kötülükleri anmak bile istemediğim bir televizyon figürünü, benim üzerime salmaya kalkmış biridir...Halini, hareketlerini, hayatını, yaşantısını hiç doğru bulmam, fazla da hazetmem...***Durum böyle ama, ne yazık ki Deniz (Akkaya) bu olayda kötü bir oyun oynuyor...Yanına Ferruh isminde yapımcı bir sevgili almış...Kızını da kucağına...Boy boy fotoğraf çektirmiş, “Babası kızının doğum gününe gelmedi” diye de yakınır bir havaya bürünmüş...Eğer amacınh gerçekten kızına doğru düzgün bir doğum günü düzenleyeceksen, bunun yolu “moda kadınlarla resimleri ve skandallarıyla ünlü yapımcıları” iki günde sevgili diye yanına alıp doğum günü kutlanmaz...Bebek daha bir yaşığnda...Senin sevgili niyetine gezdirdiğin yapımcı televizyoncu adamla ilişkin henüz 15 günlük bir aylık...Adamın geçmişinde, bir günlük evlilikler, iki günde bir yaşanıp biten aşklar!! var...Çocuk işi o kadar basit değil sevgili Deniz!..Çocukları, eski kocanızla sorunlarınız için orta yerde kullanmayın...***İki gündür koluna takıhp gezdirdiğin televizyon yapımcılarının, hayatları, geçmişleri, ilişkileri, “bir yaşında günahsız bir bebeğin doğum gününü” kutlayacak düzeye ne zaman geldi de, oralarda baş köşelere oturdular?..Sonra da “Babası kızının doğum gününe gelmedi” öyle mi?..Çocuğu kullanma Deniz’ciğim...Ben de babası olsam, o doğum günü partisinin yanından geçmezdim...Sen benim dostumsun...Dost olan dostça ve acı söyler...Kızını eski kocanla kavgana karıştırma... O skandallarıyla ünlü yapımcıları falan da şu sıralar hayatından uzak tut!..Yine de gönül senin, hayat senin...Keyfin bilir...

Devamını Oku

Babalar ve çocukları!

14 Aralık 2010

Pazar günkü yazıyı içimden geldiği gibi yazdım...Ne birilerini etkileme amacım var, ne birilerini eleştirme...Mahkemeler kanunları uygular...Yasalar neyse onu uygulayacaklar, bu değişmez...Ama kanunlar değişebilir...Zamana, şartlara, hayata ve çocukların duygusal gelişimlerine uygun olarak değişebilir...Değişmelidir...***Hep babalar suçlanır, anneler daha bir kollanır...Ben de yazılarımda, programlarımda öyle yaptım, bundan sonra da öyle yapacağım...Ama bunu yaparken çocukları düşünmek zorundayım...Hep “Adam çocuklarını bıraktı, başka kadına gitti... Ondan çocuklar yaptı, kendi çocuklarını unuttu...” deriz...Bu berbat durumda acaba yasaların işleyiş biçiminin hiç sorumluluğu yok mudur?..Sadece adamlar mı kötüdür?..Bir baba 15 günde bir kendi canından, kanından çocuğunu görebiliyorsa, çocuğuna anne gibi sahip olamıyorsa, onu içinde ruhunda hissedemiyorsa, çocuk babayı bu kadar uzun aralıklarla bir yabancı gibi görüyorsa, buna toplum olarak hiç mi yapacak bir şeyimiz yoktur?..Benim durumum gelir geçer...Muhtemeldir ki çok yakında geçecektir de...Ama bu bir toplumsal yaradır...Çocuklar annelerin olduğu kadar babalarındır...Onlara sahip olma sorumluluğu gösteren babaların elbet...***YASEMİN ALTAN... “HİÇBİR ANNE VİCDANI BABADAN UZAK TUTMAK İSTEMEZ...”Bu mailin sahibi ünlü bir kadın Yasemin Altan...Ünlü bir kişiyle (Tuna Kiremitçi) benzer serüvenden geçmiş, hayatı, ilk tepkileri ve sonradan olacakları iyi “okuyan” bir kadın...Duyarlı ve olgun...İşte onun satırları... “...yazmadan edemedim... Yaklaşık 6 yıl önce biz de Tuna ile (Kiremitçi) oğlum henüz çok bebekken ayrıldık...Biliyorsunuz zaten...Başta kızgınlıkla ya da karşındakini acıtmak için “Çocuğu sonsuza kadar görmesin de görsün gününü” hissine kapılıyor insan...Hele de olaylı ayrılıklarda...Ama zamanla sular duruluyor...Hiçbir anne vicdanı çocuklarını babasından uzak tutmak istemez...Onbeş gün olayı da bir süre sonra olması gerektiği yere geri döner.***Öneri falan yapmaktan nefret ederim ama onları daha fazla görmek konusunda ısrarcı olun...Vazgeçmeyin...Şimdi Can babasıyla neredeyse her gün görüşüyor ve araları mükemmel. ***Ayşe Nazlı ’ya sahip çıkmanızdan ötürü çok ciddi saygı hak ettiğinizi düşünüyorum...Bu durumu da aşacağınıza gönülden inanmak istiyorum...Sevgilerimle...Yasemin Altan...” ***“BABA SADECE ÇOCUKLARIN MADDİ İHTİYAÇLARINI KARŞILAYAN BİRİSİ DEĞİL...”Merhaba;Bugün yazmış olduğunuz yazıyı ailece duygulanarak okuduk...Maalesef aynı sorunu kardeşim ve aile olarak hepimiz yaşıyoruz. Kardeşim ve eşi 1 yıl önce boşanma davası açtılar. Mahkeme ilk etapta onbeş günde bir sabah on akşam altı arası çocuk görüş günü verdi. Onu da icra memurları ile alabildik. Yeğenim dörtbuçuk yaşında erkek çocuğu...Ve babaya inanılmaz düşkün bir çocuk. Her teslim öncesinde; gitmek istemeyen, ağlayan, çırpınıp mücadele eden bir çocuk. Biz de bunları, yaşananları kameraya alarak haftada 1 günü yatılı olarak değiştirebildik. Mahkeme hala devam etmekte. İfade etmiş olduğunuz duyguların tümünü paylaştık. Aslında bu Türkiye’de yaşayan tüm babaların sorunu. Babalığın; sadece çocukların maddi ihtiyaçlarını karşılayan bir kişi olarak görülme zihniyeti...Maalesef annelere verilen sonsuz haklar nedeniyle; çocuklar annelerin tek kozu, tek güvencesi, tek gücü...Annelerin; çocuklarının duygularını, manevi ihtiyaçlarını, kişilik ve kimlik gelişimlerindeki baba ihtiyacını ve zorunluluğunu hiçe sayarak sadece kendi egolarının tatminine olanak veren kanunlar dizisi... Boşanmaların, ayrılıkların bu kadar arttığı bir dönemde mutlaka baba-çocuk haklarının yeniden revize edilmesi gerekiyor...Hem çocuk adına, hem de sağlıklı toplum adına...Lütfen yazılarınızda bu konuyu herkesin dikkatini çekene kadar dile getiriniz ki “Türkiye’de çocuk sadece annenindir” zihniyeti ve kanunları değişsin. Saygılar, mutlu Pazarlar Eylem Uzgören İçim burkularak okudum pazar yazınızı...Gün boyu acaba ne yapıyordur şimdi çocuklarıyla diye düşünmekten alamadım kendimi...Zor anlar buluşmak ayrılmak...Her saniyesinde sevgi transferi yapabildiğiniz bir Pazar geçirdiğinizi umut ediyorum...Bir dahaki görüşmenizde konsantrasyonu yüksek zaman geçirmeniz dileğiyle...İçinde ilk bulunmaya başlandığında inanılmaz ruh sıkıntısı kendimizi sorgulamalar lanetlerle başlıyor bu işler ama zaman çözüyor bazı şeyleri...Belki bir yıl sonra unutulacak bunlar çok daha hoşgörü içinde her elinizi uzattığınızda yanınızda olacaklar...Çünkü sevgiyi hiç bırakmıyor ve anlıyor çocuklar...Haddime düşmez ama çok ilkel dürtülerle en çok çocuklara fatura kesen ebeveynler çok daha mutsuz oluyorlar ilerde...Size şahsınıza yapıldığını düşünmeyin...Ve siz yazın o güzel yazılarınızı...Gurur duyacaklar onlar (çocuklar) da...Lütfen güçlü olup sağlığınıza ruhunuza bedeninize iyi bakın..Ona ihtiyacı var küçük Poyraz ve küçük Mina’nın...Selamlar Gizem***“ÇOCUK 15 GÜNDE BİR GÖREBİLECEĞİM OYUNCAK MIDIR?..”Sizin adınıza sevindim çok sevindim.. Çocuklarınızı 1 aylık hasretten sonra gorebilmişsiniz...Ne garip ki ben de dünyada böyle saçma sapan şeylerin hala varolduğuna inanmayanlardandım...Ta ki psikolojik danışmanlık eğitimi almış ve bir okulun rehber öğretmenliğini yapan eşimden ayrılma kararı verdiğimde, çocuğumu tam 3 ay sonra görebildim...Her gece birlikte uyuduğum oğlum uykusunda bile “babam” diye koluma sarılan oğlumu bana göstermediler...Mahkemenin ara kararını uygulatabilmek için bile noter kanalıyla okuluna yazı gönderttim ve bir Cumartesi günü saat 10’dan 17’ye kadar oğlumla sarıldık...Çocuğum hep göğsümde uyudu...Dünyanın en güzel şeyi bir meleğin göğsünüzde nefes alması ve tüm masumluğuyla uyuyor olması...Hele bu sizin canınız kanınızsa...Kokusu hiç unutamayacağınız dünyanın en güzel cennet kokusu ise...***Biz anne babayız karı koca olamadık eyvallah ama anne baba olmak zorundayız...Baba sadece para vermesi gereken biri olarak görülüyor... Neden ben çocuğumu 15 günde bir ve 10’dan 17’ye kadar görebiliyorum ve çocuğun babaya sarılma ve güven ihtiyacının binde birini karşılayamıyorum... Ve her seferinde 2 yaşındaki oğlumun “baba gitmeyelim burada kalalım” demesi... Sizin vicdan azabıyla uykusuz gecelerde oğlunuz için hiçbir şey yapamamanız...Her şeyiniz olan bir canlı, sadece 15 günde bir görebileceğiniz bir oyuncakmış gibi...Yazınızı okudum daha once sizinle ilgili ortak bir noktamız olmamıştı, hiç takip etmemiştim...Ama yazdıklarınız öylesine benden bir parçaydı ki... O şaşkınlığınız...Ben babayım, onların kılına bile zarar gelse dünyayı yıkarım diyen yüreğe sahipken imza karşılığı taahhütlerle çocuğunuzu görebilmeniz...Siz yine çok şanslısınız 1 gece sizinle kalabiliyorlar.. Selamlar saygılar...Rıdvan KAPLAN

Devamını Oku

Bir ay sonra gördüm çocuklarımı...

11 Aralık 2010

Dışarda fırtına ve kar var... Deniz taşıyor, dalgalar bütün şiddetiyle rıhtıma vuruyor...Köpük köpük deniz...Huzursuz, dalgalı, içi fırtınalı, dışı taşkın...Bir aydır görmemiştim çocuklarımı...Dün akşamüstü Derya isimli bir kız aradı beni...Çok dikkatli, sesini mümkün olduğunca kısarak konuşuyor, hiçbir şey olmadığını anlatırcasına, basit bir “formaliteyi” aktarmaya çalışıyordu...Formalite...Kızcağızın “formalite” diye aktarmaya çalıştığı şey, bir “baba”nın yaşamı boyunca belki de tüm inandığı şeyleri sorgulayacak, hayata karşı tüm inancını, duruşunu, yaşam güzergahını derinden yaracak bir “kırılma”ydı...***“İki minik yazı gönderiyorum Reha Bey size” dedi... “Birini yarın imzalayıp vereceksiniz, diğerini imzalatıp alacaksınız ertesi günü... Formalite bu...”Yazı şöyleydi:“.... küçükler Poyraz Deniz Muhtar ve Mina Deniz Muhtar’ı 11.12.2010 saat 10.00’da aldım... Çocukları 12.12.2010 saat 17.00’da annesine teslim edeceğimi beyan ve taahhüt ederim. 11.12.2010.”İkinci bir belge daha vardı...Ertesi günü bu kez o belgeyi, imzalatıp ben alacak ve “herhangi bir duruma karşı suçsuz olduğumu” kanıtlayabilecektim...“... Küçükler Poyraz Deniz Muhtar ve Mina Deniz Muhtar ... tarafından 12.12.2010 saat 17.00’da annelerine iade ve teslim edilmiştir. 12.12.2010.”***Bir mahkum gibi, suç işlemeye meyyal potansiyel bir azılı suçlu gibi, elektronik prangaya takılmış bir suçlu gibi hissediyordum kendimi...Kendi kanımdan, kendi canımdan, kendi tohumumdan, kendi yüreğimden dünyaya getirdiğim çocuklarımı bir suçluymuşcasına, suç işlemeye meyyal bir azılı şüpheliymişim gibi, “Çocukları aldım... Teslim edeceğimi beyan ve taahhüt ederim...” diyordum...***18 ay önce hastanede “Sünnet ettirmek ister misiniz” demişlerdi... “Ettirelim” demiştik...Poyraz‘ı yatağa yatırdılar...Bir haftalıktı...Annesine “Siz girmeyin” dediler...“Babası girsin...”Yavrum daha bir haftalık minnacık haliyle doktora bakarken, aniden pipisinin üzerindeki deriyi alıverdiler...Kan fışkırmaya başlamıştı kesilen yerden...Ne olduğunu anlayamamıştı Poyraz...Ani acıyla deli gibi ağlamaya başlamıştı... Bir haftalık yavrumun önü kan olmuş, ağlıyordu...O anda gözümden damla damla yaşlar süzülmeye başladı... Tutamıyordum kendimi...Hayatımda ilk defa, yavrumun “acı”sının, kendi acımdan çok daha fazla olduğunu farketmiştim...***Sabah saat 10’da eve geldiler...16 Kasım’da üç günlüğüne Paris‘e giderken evde bırakmıştım onları...Uyuyorlardı daha sabahın körüydü...Uyandırmamış yataklarında öpmüştüm onları...Sonra başka şeyler oldu göremedim çocuklarımı...Altın Mimir hafta başında mahkemeden çıkıp “müjdeyi!!” verdi... -”Onbeş günde bir, Cumartesi-Pazar alabilmenizi sağlayabildik...” dedi...Büyük bir başarı kazanmış gibi konuşuyordu...-”Onbeşte bir mi?..” diye sormuşum...-”Ne diyorsunuz Reha Bey?.. Karşı tarafın avukatı gece kalmaması için çok şiddetle itiraz etti... Bebeklerin gece kalmalarının çok sakıncalı olacağını söyledi... Hakim çok duyarlıydı, bir gece kalmalarına izin verdi...”***Ortaokulda Edebiyat öğretmenim Türkan Hanım, “sen çok iyi bir avukat olursun” derdi...12-13 yaşlarındaydım daha...Türkan Hanım‘ı çok sevdiğimden ben de avukat olmayı bayağı benimsemiştim...Üniversiteye girerken, ön kayıtla Ankara Hukuk Fakültesi‘ne giriyordum...Babamla okula kayıt yaptırmaya gitmiş, son anda kapıdan dönüp, yanıbaşındaki Siyasal’ın Gazeteciliği’ne kayıt yaptırmıştım...Babasıyla yavrularının onbeş günde tek bir gece, “beraber kalmalarını sakıncalı” bulan o avukatı düşündüm...Sonra Türkan Hanım‘ı... O avukat bir baba mıydı bilmiyorum?..Acaba dünyada herhangi bir baba; “yavrularıyla tek bir geceyi beraber geçirmek isteyen” babayı sakıncalı bulabilecek bir savunma vicdanına sahip olabilir miydi?.. Ben çocuklarıma bir şey mi yapmıştım ki “sakıncalı olabiliyordum?..”O avukat benim beraber olduğum kadından neden ayrıldığımı biliyor muydu?..Benim eşimden ayrılmamla, yavrularımdan ayrılma arasında ne gibi bir bağlantı vardı?..Eş bağlantım yoksa, “baba” olma hakkım elimden mi alınacaktı?..Sınırlanacak mıydı?..Kısıtlanacak mıydı?..***Hiçbir hukuk, hiçbir müvekkil hakkı, hiçbir mahkeme taktiği bana bunu istetemezdi bir hakimden...Anlaşılıyordu ki ben iyi bir avukat olamayacaktım...Türkan Hanım‘a ve benimle kayıt için Hukuk Fakültesi’nin kapısına kadar gelen babama artık söyleyebilirdim:“İyi ki olmamışım avukat...” ***Çocukların gelmesine yakın babamı telefonla aradım...“Hazırlandık yavrum” dedi; Sesi heyecanlıydı...Mina‘yla Poyraz saat 10’da geldiler...Çocukları bir ay sonra görüyordum...Bana bakıyorlar, hiç ses çıkarmıyorlardı...Tanımışlardı ama bir tepki verip vermemekte kararsızdılar...Ne olduğunu ve daha doğrusu ne olacağını kestiremiyorlardı...Birlikteyken yaptığımız bir şeyi yapmam, ortak hayatımızı hatırlatacak bir anıyı yaşatmam lazımdı onlara...Sık sık onları yatakta yan yana yatırıp, gıdıklar “Beşiktaş’ım oley” diye ellerini havaya kaldırttığım bir tribün şarkısı söylerdim...Havaya kalkan elleri çok sever, hemen eşlik ederlerdi...Odamın kapısını kapattım...İki yavrumla üç kişi baş başa kaldık...Yan yana yatağa yatırdım onları...Gıdıklamaya başladım ikisini birden...İkisi de bir süre sonra gülmeye başladılar...Poyraz hatırlamıştı bu çok sevdiği oyunu...Ellerini kaldırdı...Hep beraber şarkı söylememizi bekliyordu...Ben de mutluydum...Çocuklar hatırlamıştı...Şarkıya başlayacak ve hayatı yeniden yaşayacaktık... O an boğazım düğümlendi...Sesim çıkamadı...***Sonra babam geldi, annem geldi hep beraber oyunlar oynandı...Babaanneleri balon getirmişti...Kırmızı beyaz Türk bayrağı olan balonlar...Mina çok sevdi balonları...Onlarla oynadılar... Birkaç saat sonra yoruldular...Uyku saatleri geldi...Yukarıya çıktım, baktım bakıcı Mina‘yı sallıyor uyuması için...Poyraz sırasını bekliyor...Aldım onu, kendi yatağıma götürdüm...Yatağın başucundaki aynayı farketti...O aynada her sabah kendini seyreder, bağırır, gürler, havaya girer, gülerdi...Yine aynısını yapmaya başladı...Artık evine geldiğini anlamıştı...Mutluydu...Bir süre sonra, iyice yoruldu...Kafasını babasının omzunun yanına koydu...Sırtını ellerime dayamıştı...Güven vardı yüzünde...Huzurluydu...Beş dakika geçti geçmedi, yüzünde tatlı bir ifade uyudu kaldı...Bir süre elimi çekmedim üzerinden...Yorganı örttüm...Sonra çıktım Mina‘ya baktım yatağında uyuyordu...***BUGÜN AYŞE NAZLI DA GELİYOR...Amerikalı siyahi boksör Rubin Hurricane‘nın hayatının filmleştirildiği 16. Round isimli bir film vardır...Denzel Washington oynar bu ünlü boksorü filmde...Rubin Hurricane haksız yere, 22 yıl hapse mahkum olur...Suçsuz yerde hapiste geçen uzun yıllardan sonra, Rubin Hurricane‘a sorarlar:-”Nasıl dayanıyorsun?..”Hurricane yıllar yılı hapiste kalmaya dayanmasını şöyle izah eder:“I do not allow myself to want or to need anything that is outside... (Kendimin dışındaki hiçbir şeye ihtiyaç duymamayı ve onu istememeyi öğrendim...)Than I free myself my desires... (Sonra kendimi arzularımdan azad ettim...)“O zaman onların silahlarını ellerinden almış oluyordum...”***Dün sabah Ayşe Nazlı‘yı aradım...-”Kardeşlerin geliyor, sen de gel, geceyi beraber geçiririz...” dedim...-”Çok ödevim var baba...” dedi...-”Bitireyim geleyim... Çok özledim kardeşlerimi, yarın sabah erkenden geliyorum...”Keyifli bir Pazar geçirirsiniz umarım...Ben üç çocuğum ve annem babamla bir Pazar kahvaltısı için de olsa mutluyum...

Devamını Oku

Ahmet Tulgar

11 Aralık 2010

Bu hafta Reha ile üç konuyu konuştuk. Biri Mülkiyeli gençlerin Burhan Kuzu ve Süheyl Batum’a yönelik yumurtalı protestosuydu. Reha bu konuda psikolojist bir yazı kaleme almıştı. Diğeri Ceyla Gölcüklü’ün ölümü. Hüzünlü bir hikayeydi. Yaşam ve ölüm üzerine konuştuk yani. Ve Wikileaks’in sahibi Julian Assange’ın kadınlar tarafından hapse gönderilmesi. Reha’nın buradaki saptaması yine çok ilginçti.“Yumurtalı protesto Batı’da bu kadar büyütülmezdi”* Eski bir SBF’li olarak Perşembe günkü yazında 70’lerin Mülkiyesi’ni ve oradaki protest tavrı, ruhu iyi anlatmışsın. Burada nostalji ile psikoloji iyi harmanlanmış. Mülkiye senin için bu mudur? Nostalji var ama gençliği tanımama olgusunun aynı sürdüğünü göstermek istiyorum bu yazıda. Gençliğimizde biz henüz Mülkiye’de gazetecilik okulundayken hiç bir şey değildik, daha sadece üniversitede okuyan, temiz duygular içinde dünyayı eşitlikçi, özgürlükçü biçimde değiştirmek isteyen gençlerdik. Ama toplumsal kabul görmemiştik daha, bu yüzden de kendimizi göstermek, toplumsal bir kimlik edinmek isterdik. Bunu nasıl yapardık? Dünyayı güzel bir şekilde değiştireceğimizi söyleyerek, Türkiye’yi güzel bir şekilde değiştireceğimizi söyleyerek. Bu bizim rolümüzdü. Elimizde başka bir şey yoktu. Bunu o zamanın büyükleri anlamazdı, hiç bir zaman da anlamadılar, “Bunlar anarşist, bunlar kırıyor döküyor, huzur vermiyor” derlerdi. Oysa bu gençler huzur veriyor ya da vermiyor diye değerlendirilemez. Ona daha iyi koşullar sağlanmalı, daha barışık olarak, daha barışçıl yollarla kendisini göstermesi sağlanmalı. Gençlerin yaşlıları anlaması beklenemez. Yaşlıların artık toplumsal olarak tatmin olmuş yaşlıların, gençleri anlaması gerekir. Gençler seni anlayamaz; o kendini ispat peşinde, sen onun bu kendisini ispat sürecini anlayacaksın. * Senin aidiyet kazanmamış olduğunu söylediğin bu gençler bir başka bakış açısından bakıldığında sistemin ideolojisi tarafından ele geçirilmemiş insanlar olarak tanımlanamaz mı Reha? Ben bu yazıda siyaset yapmadım. Ben bir psikoloji ortaya koydum. Bu bir insanın belli bir yaşa geldiğinde toplumsal muhalefet içerisinde bir rol alamayacağı anlamına da gelmiyor. Benim işaret ettiğim sadece bir gençlik durumu. Üniversitede araştırma geliştirmeye daha fazla önem vereceksin, çok farklı fikirlerin yarışmasına izin vereceksin ve böylece gençlerin kendilerini daha barışçıl biçimde ispat etmelerine olanak tanıyacaksın.* Ama Batı üniversitelerinde bütün bunlar sağlandığı halde, Paris, Berlin gibi birçok kentte çok önemli öğrenci eylemleri oluyor. Öyle değil mi? Buradaki üniversite olaylarıyla Almanya’da, Fransa’daki olaylar aynı değil. O olaylar ya anarşist gruplar tarafından (bizde kullanıldığı anlamda söz etmiyorum onlardan. Anarşizm bir ideolojidir; anarşist olan gençler var, bunlar onların eylemleri) ya da benim Paris’te sık sık gördüğüm gibi öğrencilerin, sendikaların kendilerine ayrılan yollarda yürüyerek yaptıkları, trafiğin durduğu eylemler. Bunlar sistem tarafından absorbe edilir. Bunlar gelişmiş Batı ülkelerinin görüntüleridir.* Peki, sen özlemiyor musun o protest günlerini? Güzel bir soru sordun Ahmet. Türkiye’de gazetecilerin çoğu bu protest gelenekten geliyor. Gençliklerinde çoğu bu eylemlere katılmış. Gazeteler bu yüzden sempati duyuyor bu gençlere karşı. Haberler böyle veriliyor. Empati ve sempati ile... Ben de bu çocuklara anlayışla yaklaşıyorum tabii. Ama onların yanında olur muydum? Hayır. * Görüntüleri izlerken kendini kimin yanında hissettin? Kimin olacak, öğrencilerin.*O zaman? Ama bunu gençleri anlayışla karşıladığımı belirtmek için söylüyorum. “Doğru muydu”, dersen, hayır diyeceğim. Çünkü 20 yaşında bir gencin her an öldürüleceği korkusuyla yaşaması iyi bir şey değil. * Burhan Kuzu ve Süheyl Batum’un SBF’ye gitmesi doğru muydu? Süheyl Batum belki gidebilirdi yani o muhalefetten ama Burhan Kuzu bence olay soğuduktan, gençlere bir karanfil atıldıktan sonra gitmeliydi. O zaman da tepki olurdu ama bu kadar olmazdı.* Ama yumurtalı eylem de o kadar da sert bir eylem değil, öyle değil mi? Evet, bunlar Batı’da böyle büyütülmez. Demokratik hayatın bir parçasıdır. Burada abartılıyor, sivriliyor.Reha Muhtar’ın söyledikleri...Bilmezler ki büyüyenler, o gençler daha hiçbir şeyi görmemişlerdir...Henüz “genç ve protest olmanın” dışında hayatta bir aidiyetleri yoktur...Oysa büyüyen ve yaşlananların, işleri vardır duygularını tatmin edecek...Eşleri vardır sevme ve sevilmeye tekabül edecek... Çolukları ve çocukları vardır geleceğe garanti verecek...Muhtemelen bir miktar paraları vardır; kendilerini güvende hissedecek...Yaşını başını almış koskoca adamların “Gençler bizi anlamıyor...” demesi ne acıklı bir paradoks... Anlayış gösterilmesi gereken, büyükler değil ki, özgürlüklerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayan gençler...Amfisini, tozunu, toprağını, çimenini, zulada “alet” saklanan yurdunu, boykotunu, işgalini, polisini, panzerini, yumruğunu, dayağını, ‘sivil’ini, otomatiğini görmüş bir gencin, “dipten çaresiz, görüntüde ise aktivist” günlerinin anısına yazılmış bir yazıdır bu...Çok ciddiye almasanız da olur... Zaten almıyorsunuz!.. (09.12.2010)“Bir erkeğin en zayıf olduğu yer, kadınlardır”* Güç sahibi adamlar, mafya üyeleri mesela, kadınlarının takip edilmesi sonucu yakalanıyor, siyasetçilerin yolsuzluklarını öfkelendirdikleri karıları ihbar ediyor. Şimdi de Wikileaks’in sahibi Julian Assange kadınların ifadeleriyle tutuklandı. Buna ne diyorsun? Bir erkeğin en zayıf olduğu yer kadınlardır. Bir internet sitesi kurmuş, dünyanın en gizli ve en kripto, Amerikan Dışişleri’nin belgelerini İsveç’te kayalar altından hiçbir hacker’ın ulaşamadığı biçimde dünyaya yaymış; İstanbul, Kahire, Berlin, Paris, Tel Aviv, her yeri altüst edecek şekilde ortaya sermiş... Şimdi bunu yapanın muhteşem bir zekasının, aklının olması gerekir. Böyle bir iş anormal bağlantılar gerektirir. Bu bağlantıları yapacak bir beyinden söz ediyoruz. Bu adam, o adam. Ve bu adam iki arkadaş kadınla ayrı ayrı ilişkiye girdiği için kadınların erkek üzerindeki kıskançlıkları nedeniyle ve prezervatif kullanmadığı için hapse düşüyor. Bu kadar trajikomik bir şey tam bir erkek vakasıdır.Ceyla, babamın iki metre ilerisindeydi...* Ceyla Gölcüklü, 38 yaşında öldü. Ben genelde sınıfsal hassasiyetleri olan biriyim. Gölcüklü’nün ölümüyle niye bu kadar fazla ilgilenmiş olabilirim sence? Bir kere genç ölüm her zaman trajiktir. Fidel Castro tarihe ne olarak geçecek bilmiyorum ama hiçbir zaman bir Che Guevara olamayacak. Ertuğrul Kürkçü de yaşayacak ama hiçbir zaman bir Deniz Gezmiş olamayacak. Bir de genç ve zengin insanlar doğal ölümlerden daha az etkilenirmiş gibi görünüyor. Bu da genç, güzel ve zengin bir kadın ve ölüm onun çok uzağındaymış gibi geliyordu. Yani beklenti hasta olduğu ama iyileşeceği yönündeydi. Love Story’deki gibi...Sanki zengin birinin ölümü karşısında ölümün gücü daha fazla ortaya çıkıyor. Ufuk Güldemir, Özhan Canaydın gibi isimler hep pankreas kanserinden öldü. Bu insanların hepsi çok zengin, güçlü insanlar ve senin burada çok güzel söylediğin gibi ölümün çok güçlü olduğu ortaya çıkıyor. İnsan burada empati yapıyor, “Ya benim de başıma gelirse” diyor. İnsan o zaman hayatın kıymetini daha iyi anlıyor. Yani hayatın keyfini, mutluluğunu, başkalarına da kötülük yapmadan yaşamak gerekiyor, onu anlıyorsun. Aynı hastanede biz babamı yaşatmaya çalışırken babamın yatağının iki metre ilerisinde yatıyordu Ceyla. Tanıyamadım, her gün gördüğüm halde... Ölümü bilmeyen kişi, biraz tasavuffi olacak ama hayatı bilemez. Ölümü hatırlamayan kişi gerçek anlamda yaşayamaz. Ceyla Gölcüklü olayının gösterdiği budur.

Devamını Oku

Ceyla Gölcüklü'nün eşi hastaneye geldi mi?..

10 Aralık 2010

Anlayamadığım gizemli şeyler oluyor Ceyla Gölcüklü’nün ölüm olayında... Ceyla Gölcüklü'yü hastaneye eski eşinin soyadıyla yatıran aile “bu olay niye duyuldu?” diye hastaneyi suçladı...Ceyla Gölcüklü’yü hastaneye eski eşinin soyadıyla Şahnavaz olarak yatırmışlardı...Anlaşılabilir bir şey bu...Bazen hastaneye yatarken, gören duyup gelmesin, hasta rahatsız olmasın diye bu önlemleri hepimiz alıyoruz...***Fakat sonra bir haber çıktı ki “Eski eşi Shery Sahnavaz, helalleşmek için karısının yattığı hastaneye gelecektir...”Günlerdir gazetelerde, eşinin Ceyla Hanım’la “helalleşmesi” üzerine sayfalarca haber yazılıyor...“Merhuma kızımız sana emanet” dedi...Eski eşi “bizi bırakma prenses” diye haykırdı...O kadar ki, eşler arasındaki diyaloglar bile yazıldı...Bana dün akşam saatlerinde aileye yakın kaynaklar, Ceyla Hanım’ın helalleştiği söylenen eski kocasının hastaneye hiç gelmediğini söylediler...Bana söylenenler doğruysa, -ki yanlış olduğunu sanmıyorum- eski eşi Ceyla Hanım’ın hastalığı esnasında hep Londra’ydı, İstanbul’a ve hastaneye hiç gelmedi...***O zaman şu soru geliyor aklıma: Eski eşiyle bunca helalleşme haberi, diyaloglar nasıl haber olarak gazetelerde yer aldı?..Kim verdi bu haberleri?..Niye kimse yalanlamadı bu yazılanları?..Ceyla Hanım’ın yanına başından beri, abisi ve annesi gelip gittiler...Zayıflayan, ölüm döşeğinde güzelliğini kaybeden bir kadının kendini etrafa göstermek istememesi doğal, anlaşılabilir...Anlamadığım eski eş ziyaretleri ve helalleşme seremonileri üzerine yapılan bunca yanlış haber...Buna kim niye ihtiyaç duydu?.. Kim kimden duyarak yazdı bu senaryoları bilmiyorum...Ama yaşarken çok fazla yalan söylüyoruz...Bari ölürken doğru ve sahici olalım...Merhume’nin ruhunu yalanlarla kirletmeyelim...***LİMONATA AİLEYİ İFADE EDER BANA...Birkaç ay önce, “Limonata diye bir yer açıyorum... Bana Limonata’nın sende yarattığı etkiyi anlatır mısın?..” diye sormuştu...“Ha bugün, ha yarın” derken, ben Limonata’yı anlatamadım İzzet’e (Çapa)...Ama o mekanı açtı sinemaların bitişiğine Nişantaşı City’s’in tepesine...***Dört beş yıl önce olsa, açılışıydı, ilk hoşgeldin partisiydi, sinemaya girerken uğrak yeriydi derken defalarca gitmiştim...Şimdi hayatım değişti...Uzak yerlerde mekan açılışlarına gitmiyorum...Bir kadeh şarap bile içmediğimden, daha bildik ve yakın yerlerde konservatif takılıyorum...Uzun zaman olmuştu Nişantaşı’ında şöyle keyifli, güzel bir yemek yemeyeli...Kısmet değilmiş, eskiden olduğu gibi İzzet’in yerinde keyif ve mutluluk dolu bir yemek...Kısmet babamın hastaneye yattığı günün ertesineymiş...***Yoğun bakımda bizim için özel bir izin çıkardılar ki “saat 11’de ve 15’te iki defa çok kısa görebilirsiniz babanızı...”Eve dönemiyorsun, o kadar saat hastanede bekleyemiyorsun, aklıma geldi İzzet’in “Limonata”yı açtığı...Girdik City’s’e çıktık Limonata’ya...En tepe katı çevresinde dar bir teras var...Öyle bir kullanmış ki bu terası İzzet, eski İstanbul’a tepeden bakan bir mekan çıkıvermiş, yukarıdan ısıtmalar eşliğinde...İçerisi sıcak samimi...Ama ben nicedir artık içerlerde oturmuyorum, atıyorum kendimi dışarı...***Fransızların “sempa” dedikleri, sempatik mekanları vardır...Tıpkı onlar gibi Limonata...Annem karşımda, babam hastanede yoğun bakımda...Çocuklar uzakta...Dört yanımı sarmış, ailevi sorunlar... Canım yıllardan sonra ilk kez değişik bir ev yemeği yemek istedi...Mönüye baktım...Karnıyarık soslu, yoğurtlu burgu makarna yazıyordu...“Sen bundan getir bize...” dedim şefe... Bir süre sonra yemekler geldi...Muhteşem bir lezzeti vardı karnıyarıklı makarnaların...Annem “Nedir bunun ismi oğlum?..” dedi...Kadıncağız bunun bir bir İzzet spesiyalitesi olabileceğini unutup, bir İtalyan makarna çeşidi olduğunu sanıyordu... “Boşver anne ismini” dedim, “sen yemene bak...”***Sıcak bir aile yemeğiydi...Yemekleri yemek yapan, yediğiniz anda içinde olduğunuz duygulardır...İzzet’in kimbilir kaç tane mekanına kaç yüz kere gitmişimdir?..Kim bilir ne geceler geçirmişimdir?..Ama hastane çıkışı gittiğim Limonata’yı unutamadım...Bana aylar önce “Limonata sana ne ifade ediyor” demişti...Şimdi İzzet’e yanıtını verebilirdim:“Limonata bana aileyi ifade ediyor, kardeşim...”***CEM UZAN’IN DERİN MERMERCİ’DEN ÇOCUĞU OLACAKTIR!..Bir yıl kadar önceydi...Yakın bir kız arkadaşım, işi gereği Cem-Alara Uzan davasıyla ilgili gelişmeleri takip etmeye başlamıştı...Aldatma haberleri, boşanma süreçleri bir sürü detayla ilgileniyordu...Aldatma, ihanet, fotoğraflar, belgeler, farklı dünyalar, kaybolan iletişimler, anlaşmazlıklar üzerine sayfalarca ve saatlerce konuşulacak konular vardı...***Oysa ben, bir tek konunun önemli olduğunu düşünüyordum...Cem Uzan, Alara Uzan’ın kendisini aldattığını düşünüyordu...Ona karşı öfkeliydi, karısının yanlış yaptığına inanıyor. Paris’te yaşadığı için “çocukları bana bırakacaksın” diyordu...İlginçtir Cem Uzan ilk eşinden ayrılırken “Çocukları bana bırakacaksın” dememişti... Bu kez bir kaybettiğini eşitlemek istercesine “çocukları istiyordu...”Alara Uzan’la birbirlerinden çocukları kaçırdıklarında, “Bu olay Cem Uzan’ın, bir daha çocuk isteyeceği yeni bir ilişkiye gidecek” demiştim kız arkadaşıma...***Anlamamış meraklı meraklı bakmıştı gözlerime:“Kadını affedilmeyecek kadar hatalı görüyor... Çocukları da kadın aldığında, kendini bir daha yenilmiş hissedecek...Mutlaka yeni bir ilişkiye ve ondan çocuk istemeye yönelecek...”Aradan uzunca bir zaman geçti... Boşanma davası, çocukların Paris-İstanbul macerası derken, hayat içinden çıkılmaz bir mecrada yürümeyle devam etti...Geçen hafta Pazar Buluşmaları’nda Ahmet Tulgar; “Cem Uzan gibi çok zengin ve jet sete mensup bir adam neden Paris jet-set’inden değil de Türkiye’den Derin Mermerci’den kendisine sevgili yapıyor?..” diye sordu bana...Bildiği ve gördüğü çevreden bir sevgili yapacak ve ondan da çocuk yapacaktı Cem Uzan...Geçmiş hayat yenilgilerinin cevabını böyle verecekti hayata egosu güçlü adam...Selim Akçin’e sordum geçenlerde “Derin Mermerci’nin hamilelik haberi doğrulandı mı?..” diye...“Hayır daha doğrulanmadı... Ama tam yalanlamadı da... Belirsizlik var...” dedi...Hamile mi değil mi bilmem...Ama belirsizlik yok...Cem Uzan ve Derin Mermerci aşklarında bir terslik olmazsa yakında bir bebek sahibi olacaklar...Hayat bu dayatmayı yaptı onlara çünkü...***Kaybedilen mutluluklar, yeni cevapları ve umutları yaratır...Yaşam, sonsuz bir denizdir...Üzerinde sürekli sörf yapılan...Elbette ona karşı kadının da bir cevabı olacak, hayat devam edecektir... Bir zamanlar birlikte kurulan hayatların ve hayallerin, gün gelip mahkeme koridorlarında, çatışması acı bir ironi...İnsanlar farkında mı bilinmez...Ama dikkat edin, hep bir zamanlar en yakın olduğunuz arkadaşlarınız, iş ortaklarınız, tanıdıklarınız, eşiniz ve yakınınızdaki “can”ınız saydığınız canlarla mahkemelik oluyorsunuz...Uzakta ve öteki olan kimseyle karşı karşıya gelmiyorsunuz genelde mahkemelerde...Heyhat!..Ne vicdansız bir rastlantıdır bu!..

Devamını Oku