Haberin Devamı
Merdivenlerden çıkıp odaya girdiğim anı dün gibi hatırlıyorum...
Güneşli bir gündü, oda aydınlık ve bembeyazdı...
Mini minnacık yatağında yüzü koyun uyumaktaydı...
“Yavrucuk” dedim içimden ona; “Annenle başladığım aşkı esasen sen doğurdun... Senin yüzünden yaptığımız tartışmalar bizim ilişkimizi başlattı...”
Gerçekten de öyle olmuştu...
Annesinin yeni albümü çıkmış, bizim programa katılmak istediği menajeri tarafından arkadaşlarıma iletilmişti...
Ben de o günlerde Ayşe Nazlı‘yı “evlat” edindiğini bildiğimden, “Evinde bebekle de çekim yapalım... Öyle yayına alalım...” demiştim...
Annesi kabul etmemişti bu isteği...
Ben de onun kabul etmemesini etmemiştim...
Böylece tartışmaya başlamış, o tartışma ilişkiyi başlatmış, ne annesi ne ben inadımızdan vazgeçmediğimizden canlı yayın gerçekleşmemişti...
Şimdi o odada mini minnacık yatan Ayşe Nazlı‘yı, birlikte olduğum kadının çocuğu olarak seyrediyordum...
Sonra ağlamalarını, ciyaklamalarını, yürümelerini, konuşmalarını gördüm...
Üzerinden aylar geçti...
Bir Aralık günü annesine “Bana ‘Baba’ desin artık” dedim...
O bunu diyeceğine göre ben de bu hakkımdan bir daha feragat etmeyecektim...
“Biz nasıl olursak olalım, Ayşe Nazlı yaşadığım sürece bana ‘baba’ diyecek...”
Doğumgünleri, tatiller, kameraya alınan yuvadaki partiler...
Üstünden yıllar geçti, gün geldi annesiyle ayrıldık Ayşe Nazlı‘nın...
Ama küçücükken o daha minicikken ona bir söz vermiştim:
“Annesiyle nasıl olursak olalım, Ayşe Nazlı yaşadığım sürece bana ‘baba’ diyecekti...”
İnsan ayrılınca birbirine karşı çok “sıcak” olamıyor...
Bir-birbuçuk ay geçti, hiç konuşmuyorduk annesiyle...
Ayşe Nazlı zaten yeni konuşmaya başlamıştı...
Kızımın nasıl olduğunu ne yaptığını bilmiyordum...
Fazla düşünmemeye çalışıyordum...
Arada bir aklıma geldiğinde burnumun direği sızlıyordu...
Yüreğimde acı hissediyordum...
21-22 Temmuz bizim kızımla 41 yıl arayla dünyaya geldiğimiz doğum günlerimiz...
Sanıyorum iki aya yaklaşmıştı görmediğim kızımı...
Elimde baba-kız çektirdiğimiz bir fotoğrafımız vardı...
Gittim ona bir doğumgünü hediyesi aldım...
Sonra o fotoğrafı yanına yerleştirdim...
Arkasına Ayşe Nazlı‘ya hitaben bir not yazdım:
“Doğum günün kutlu olsun kızım... Annenden izin al da doğum gününü anneninkinin yanısıra ikimiz bir de beraber kutlayalım...”
Hakan diye bir yardımcım vardı...
Ona verdim “bu hediyeyi kızıma götür” dedim...
Bir süre sonra bakıcısı aradı...
“Ayşe Nazlı doğum gününde gelecek...”
Sonra öğrendim ki, göremediği o iki ay boyunca Ayşe Nazlı sürekli huysuzlanmış...
“Babam nerede” demiş, “niye görmüyorum babamı” demiş...
Sonraki yıllarda hemen hemen hiç aksatmadan birbirimizi görmeye çalıştık...
Zor günler de geçirdik, göremediğimiz zamanlar da oldu birbirimizi...
Ama bir türlü aramızdaki sıkı fıkı samimi iletişimimiz hiç kopmadı manevi kızımla...
Bazı kalpsizler benim Ayşe Nazlı‘yla ilişkimi, kendi ruhlarında böyle bir duygu olmadığından anlamadılar...
Bunu bir gösteriş, ya da imaj olarak adlandırmak istediler...
Oysa yıllarca hiç kimselere göstermek bile istemiyordum Ayşe Nazlı‘yla ilişkimi...
Tesadüfen bizi gören ve resim almak isteyen gazeteci arkadaşlara rica ediyordum, “bizi almayın” diye...
Ayşe Nazlı‘ya hissettiğim benim kalbimden kopan bir demet sevgiydi, hepsi buydu başkaca hiçbir amacı yoktu...
Sevgiden hiçbir karşılık bekleyemezdi ki insan...
Ama yıllar sonra öyle bir karşılık aldım ki, Tanrı’nın ve evrenin sevgiye karşılık verme gücünü bir kez daha anladım...
Yıllar yıllar geçti bu olayın üzerinden...
Ayşe Nazlı‘nın üzerine, yıllar sonra iki biyolojik çocuğum oldu...
Ona kardeşlerinin olacağını söylediğimiz anı hatırlıyorum...
Arabadaydık, arka koltuğun ortasında oturuyordu...
Önce inanamadı, kısa bir süre düşündü, sonra çok sevdi kardeş fikrini...
Geçtiğimiz Pazar günü kardeşleri gelmişti bir ay sonra...
Kış gelmişti anneleri bebekler için kışlık bir şeyler istiyordu...
“Hadi Ayşe Nazlı yürü” dedim, “Kardeşlerine bir şeyler alacağız... Ben bilmiyorum sen bana göster oradan alalım...”
Aldı beni pek de iyi bilmediğim dükkanlara götürdü...
Kendi seçti, “bunlar bunlar olsun” dedi, herşeylerini aldı...
Sonra eve gittik, onlara ablalık yaptı, onlarla oynadı, onları güldürdü, eğlendirdi...
Bebekler gittikten sonra baş başa kaldık onunla...
Bilgisayarın başında oturmuş internette geziniyordum, kucağıma geldi oturdu...
Bana “bizi” sordu...
Ona bizim geçmişimizi anlattım...
Sonra uzun zamandır düşündüğüm bir gerçeği farkettim...
Annem babam yaşlanmıştı ve artık onlar çocuklaşmıştılar...
Bebekler de daha 18 aylıktılar...
Hayatımda yakınımda bana yardımcı olacak tek kişi bir zamanlar o aydınlık odada gördüğüm Ayşe Nazlı‘ydı...
Şimdi 10 yaşındaydı ve babasının hayatındaki en sıkı dostuydu şu anda...
Manevi güç aldığım en önemli desteğim, bir zamanlar minik yatağında okşadığım, minik kızımdı...
Kardeşleri giderken “Bebekler gelecek hafta gelmeyecekler mi baba?..” diye sordu...
Buruk bir ifade vardı yüzünde...
“Bilmiyorum yavrum...” dedim, “Şimdilik 15 günde bir görünüyor...”
Yüzü asıldı, “niye gelmeyecekler ki?” diye sordu...
Ona büyüklerin dünyasını anlatmakta güçlük çekiyordum...
Ama şimdi söyleyebilirim...
“Anneleri mesaj attı... Gelebilecekler Ayşe Nazlı...”
AJAN GAZETECİLER...
Bir gazetecinin yabancı istihbarat kaynaklarının “ajanı olmasının” koşullarını ortaya koyalım...
Son zamanlarda işler iyice “gargaraya” getirilmeye başlandı çünkü... Bazıları şöyle diyor:
“Efendim gazeteciler açık bilgi kaynaklarıdır... Yabancı büyükelçilikler gazetecilerden aldıkları bilgileri ne yapsınlar?.. Onlar siyasetçiler ve sivil toplum örgütleri temsilcileriyle görüşürler...”
Olayları gerçek boyutundan ne kadar uzaklaştıran bir bakış...
Hiç öyle değil...
Gazeteciler, hele bu işlere meraklı gazeteciler, yabancı diplomatlar için biçilmiş kaftandırlar...
Çünkü gazeteci, “Türkiye’de neyin niye yapıldığını” bilir...
Kimin sertlik yanlısı, kimin hükümet içinde güçlü, kimin etkin olduğunun farkındadır... Kimi borusu ötüyor, kim ne yapıyor her şeyi görmektedir... Üstelik gazeteci her bildiğini de yazmaz, yazamaz...
Örneğin hükümet içinde kim güçlü, kimin borusu ötüyor, kim güçsüz, kimin ne hesabı var, bunları yazıya dökmez hiçbir zaman gazeteci...
Mesleğini yaparken bu bilgileri kullanır, ilişki ağını kurarken bunlardan yararlanır...
Ama oturup bu bilgileri içeren haberler ve yazılar yazmaz...
Oysa tam da bu noktada bu bilgiler yabancı diplomatlar için hayati önemdedirler...
Sanılanın aksine bu bilgileri yabancı elçilikler ve diplomatlar, “siyasilerden veya sivil toplum örgütlerinden” alamazlar...
Birkaç nedenle;
Siyasiler “ben güçlüyüm hükümette, o güçsüz” demezler...
Üçüncü bir göz olarak gazeteciler bu konularda ötmeye meraklıdırlar...
Sivil toplum örgütü temsilcileri bu işleri bilmezler... Onlar kendi davalarını savunmakta mahirdirler...
Hülasa yabancı elçilikler ve diplomatlar için en önemli istihbarat kaynağı “olayların ehli gazetecilerdir...”
Peki bir gazeteci diplomatla hiç konuşmayacak mı?..
“Beni ajan mı yapıyorlar” bunlar deyip, her yerden sıvışacak mı?..
Hayır...
Elbette resepsiyonlarda davetlerde karşılaştığınız diplomatlarla, fikir alışverişi yaparsınız...
Doğaldır ki zaman içinde samimi olduğun diplomatlarla da, arada bir yemek yer, ondan alır, ona verirsiniz... Ancak bu işi “sürekli ve her daim yapıyorsanız...”
Periyodik ya da periyodiğe yakın aralıklarla temaslar halindeyseniz...
Onlarla aşırı sıkı fıkı ilişkilere girmişseniz... Mesleki kariyerinizin inişlerinde ve çıkışlarında onlara danışıyor, onların yardımlarını istiyorsanız...
Sizin onların içine girmenize imkan yok, ama onlar sizin içinize girmişse... Kısaca onlar tarafından bir şekilde korunuyorsanız...
Siz de ajan gazeteci sınıfına giriyorsunuz demektir...
Bu iş gayetle sarihtir...
Gargara yapmayın lütfen...

