Bu hafta Reha ile üç konuyu konuştuk. Biri Mülkiyeli gençlerin Burhan Kuzu ve Süheyl Batum’a yönelik yumurtalı protestosuydu. Reha bu konuda psikolojist bir yazı kaleme almıştı. Diğeri Ceyla Gölcüklü’ün ölümü. Hüzünlü bir hikayeydi. Yaşam ve ölüm üzerine konuştuk yani. Ve Wikileaks’in sahibi Julian Assange’ın kadınlar tarafından hapse gönderilmesi. Reha’nın buradaki saptaması yine çok ilginçti.
“Yumurtalı protesto Batı’da bu kadar büyütülmezdi”
* Eski bir SBF’li olarak Perşembe günkü yazında 70’lerin Mülkiyesi’ni ve oradaki protest tavrı, ruhu iyi anlatmışsın. Burada nostalji ile psikoloji iyi harmanlanmış. Mülkiye senin için bu mudur?
Nostalji var ama gençliği tanımama olgusunun aynı sürdüğünü göstermek istiyorum bu yazıda. Gençliğimizde biz henüz Mülkiye’de gazetecilik okulundayken hiç bir şey değildik, daha sadece üniversitede okuyan, temiz duygular içinde dünyayı eşitlikçi, özgürlükçü biçimde değiştirmek isteyen gençlerdik. Ama toplumsal kabul görmemiştik daha, bu yüzden de kendimizi göstermek, toplumsal bir kimlik edinmek isterdik. Bunu nasıl yapardık? Dünyayı güzel bir şekilde değiştireceğimizi söyleyerek, Türkiye’yi güzel bir şekilde değiştireceğimizi söyleyerek. Bu bizim rolümüzdü. Elimizde başka bir şey yoktu. Bunu o zamanın büyükleri anlamazdı, hiç bir zaman da anlamadılar, “Bunlar anarşist, bunlar kırıyor döküyor, huzur vermiyor” derlerdi. Oysa bu gençler huzur veriyor ya da vermiyor diye değerlendirilemez. Ona daha iyi koşullar sağlanmalı, daha barışık olarak, daha barışçıl yollarla kendisini göstermesi sağlanmalı. Gençlerin yaşlıları anlaması beklenemez. Yaşlıların artık toplumsal olarak tatmin olmuş yaşlıların, gençleri anlaması gerekir. Gençler seni anlayamaz; o kendini ispat peşinde, sen onun bu kendisini ispat sürecini anlayacaksın.
* Senin aidiyet kazanmamış olduğunu söylediğin bu gençler bir başka bakış açısından bakıldığında sistemin ideolojisi tarafından ele geçirilmemiş insanlar olarak tanımlanamaz mı Reha?
Ben bu yazıda siyaset yapmadım. Ben bir psikoloji ortaya koydum. Bu bir insanın belli bir yaşa geldiğinde toplumsal muhalefet içerisinde bir rol alamayacağı anlamına da gelmiyor. Benim işaret ettiğim sadece bir gençlik durumu. Üniversitede araştırma geliştirmeye daha fazla önem vereceksin, çok farklı fikirlerin yarışmasına izin vereceksin ve böylece gençlerin kendilerini daha barışçıl biçimde ispat etmelerine olanak tanıyacaksın.
* Ama Batı üniversitelerinde bütün bunlar sağlandığı halde, Paris, Berlin gibi birçok kentte çok önemli öğrenci eylemleri oluyor. Öyle değil mi?
Buradaki üniversite olaylarıyla Almanya’da, Fransa’daki olaylar aynı değil. O olaylar ya anarşist gruplar tarafından (bizde kullanıldığı anlamda söz etmiyorum onlardan.
Anarşizm bir ideolojidir; anarşist olan gençler var, bunlar onların eylemleri) ya da benim Paris’te sık sık gördüğüm gibi öğrencilerin, sendikaların kendilerine ayrılan yollarda yürüyerek yaptıkları, trafiğin durduğu eylemler. Bunlar sistem tarafından absorbe edilir. Bunlar gelişmiş Batı ülkelerinin görüntüleridir.
* Peki, sen özlemiyor musun o protest günlerini?
Güzel bir soru sordun Ahmet. Türkiye’de gazetecilerin çoğu bu protest gelenekten geliyor.
Gençliklerinde çoğu bu eylemlere katılmış. Gazeteler bu yüzden sempati duyuyor bu gençlere karşı. Haberler böyle veriliyor. Empati ve sempati ile... Ben de bu çocuklara anlayışla yaklaşıyorum tabii. Ama onların yanında olur muydum? Hayır.
* Görüntüleri izlerken kendini kimin yanında hissettin?
Kimin olacak, öğrencilerin.
*O zaman?
Ama bunu gençleri anlayışla karşıladığımı belirtmek için söylüyorum. “Doğru muydu”, dersen, hayır diyeceğim. Çünkü 20 yaşında bir gencin her an öldürüleceği korkusuyla yaşaması iyi bir şey değil.
* Burhan Kuzu ve Süheyl Batum’un SBF’ye gitmesi doğru muydu?
Süheyl Batum belki gidebilirdi yani o muhalefetten ama Burhan Kuzu bence olay soğuduktan, gençlere bir karanfil atıldıktan sonra gitmeliydi. O zaman da tepki olurdu ama bu kadar olmazdı.
* Ama yumurtalı eylem de o kadar da sert bir eylem değil, öyle değil mi?
Evet, bunlar Batı’da böyle büyütülmez. Demokratik hayatın bir parçasıdır. Burada abartılıyor, sivriliyor.
Reha Muhtar’ın söyledikleri...
Bilmezler ki büyüyenler, o gençler daha hiçbir şeyi görmemişlerdir...
Henüz “genç ve protest olmanın” dışında hayatta bir aidiyetleri yoktur...
Oysa büyüyen ve yaşlananların, işleri vardır duygularını tatmin edecek...
Eşleri vardır sevme ve sevilmeye tekabül edecek... Çolukları ve çocukları vardır geleceğe garanti verecek...
Muhtemelen bir miktar paraları vardır; kendilerini güvende hissedecek...
Yaşını başını almış koskoca adamların “Gençler bizi anlamıyor...” demesi ne acıklı bir paradoks... Anlayış gösterilmesi gereken, büyükler değil ki, özgürlüklerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayan gençler...
Amfisini, tozunu, toprağını, çimenini, zulada “alet” saklanan yurdunu, boykotunu, işgalini, polisini, panzerini, yumruğunu, dayağını, ‘sivil’ini, otomatiğini görmüş bir gencin, “dipten çaresiz, görüntüde ise aktivist” günlerinin anısına yazılmış bir yazıdır bu...
Çok ciddiye almasanız da olur...
Zaten almıyorsunuz!.. (09.12.2010)
“Bir erkeğin en zayıf olduğu yer, kadınlardır”
* Güç sahibi adamlar, mafya üyeleri mesela, kadınlarının takip edilmesi sonucu yakalanıyor, siyasetçilerin yolsuzluklarını öfkelendirdikleri karıları ihbar ediyor. Şimdi de Wikileaks’in sahibi Julian Assange kadınların ifadeleriyle tutuklandı. Buna ne diyorsun?
Bir erkeğin en zayıf olduğu yer kadınlardır. Bir internet sitesi kurmuş, dünyanın en gizli ve en kripto, Amerikan Dışişleri’nin belgelerini İsveç’te kayalar altından hiçbir hacker’ın ulaşamadığı biçimde dünyaya yaymış; İstanbul, Kahire, Berlin, Paris, Tel Aviv, her yeri altüst edecek şekilde ortaya sermiş... Şimdi bunu yapanın muhteşem bir zekasının, aklının olması gerekir. Böyle bir iş anormal bağlantılar gerektirir. Bu bağlantıları yapacak bir beyinden söz ediyoruz. Bu adam, o adam. Ve bu adam iki arkadaş kadınla ayrı ayrı ilişkiye girdiği için kadınların erkek üzerindeki kıskançlıkları nedeniyle ve prezervatif kullanmadığı için hapse düşüyor. Bu kadar trajikomik bir şey tam bir erkek vakasıdır.
Ceyla, babamın iki metre ilerisindeydi...
* Ceyla Gölcüklü, 38 yaşında öldü. Ben genelde sınıfsal hassasiyetleri olan biriyim. Gölcüklü’nün ölümüyle niye bu kadar fazla ilgilenmiş olabilirim sence?
Bir kere genç ölüm her zaman trajiktir. Fidel Castro tarihe ne olarak geçecek bilmiyorum ama hiçbir zaman bir Che Guevara olamayacak. Ertuğrul Kürkçü de yaşayacak ama hiçbir zaman bir Deniz Gezmiş olamayacak. Bir de genç ve zengin insanlar doğal ölümlerden daha az etkilenirmiş gibi görünüyor. Bu da genç, güzel ve zengin bir kadın ve ölüm onun çok uzağındaymış gibi geliyordu. Yani beklenti hasta olduğu ama iyileşeceği yönündeydi. Love Story’deki gibi...
Sanki zengin birinin ölümü karşısında ölümün gücü daha fazla ortaya çıkıyor.
Ufuk Güldemir, Özhan Canaydın gibi isimler hep pankreas kanserinden öldü. Bu insanların hepsi çok zengin, güçlü insanlar ve senin burada çok güzel söylediğin gibi ölümün çok güçlü olduğu ortaya çıkıyor. İnsan burada empati yapıyor, “Ya benim de başıma gelirse” diyor. İnsan o zaman hayatın kıymetini daha iyi anlıyor. Yani hayatın keyfini, mutluluğunu, başkalarına da kötülük yapmadan yaşamak gerekiyor, onu anlıyorsun. Aynı hastanede biz babamı yaşatmaya çalışırken babamın yatağının iki metre ilerisinde yatıyordu Ceyla. Tanıyamadım, her gün gördüğüm halde... Ölümü bilmeyen kişi, biraz tasavuffi olacak ama hayatı bilemez. Ölümü hatırlamayan kişi gerçek anlamda yaşayamaz. Ceyla Gölcüklü olayının gösterdiği budur.
Ahmet Tulgar
Reha Muhtar ile Buluşmalar
Haberin Devamı

