Haberin Devamı
Yalnız günler yaşıyordu...
Etrafında insanlar ve kadınlar vardı...
Ama o yalnızdı...
Çevresinde hareketli bir sosyal yaşam vardı...
Ancak o, sosyal ama çürümeye yüz tutan yaşantının insanlarından oldukça uzaktaydı...
Yazı yazdığı birkaç metrekarelik küçük bir odası vardı... Duvara yaslanmış bir kitaplık, küçük bir televizyon...
Akşam yedibuçuk sularında yazılarını bitirir, arabasına atladığı gibi, yalnız başına arkadaşlarının oturduğu, mahalle barı, kafesi, brasserie’si kıvamındaki mekanına giderdi...
Bir tabak yemeğini iki kadeh kırmızı şarapla yerdi...
“Lezzetli” akşam geçirmeyi severdi...
Lezzetli muhabbet olursa kalır, kadınlar, erkekler ve insanlar lezzetsiz havaya bürünürse, hafiften uzardı...
Şehir hayatının, “tek başına”lığı egemen kıldığı filmleri, genelin aksine severdi...
Newyork’ta yalnız yaşayan bir dedektif, mahalle barına tek başına takılıp arkadaşlarıyla sohbet eden bir gazeteci, akşam köşebaşındaki Çin lokantasından yemek ısmarlayıp, tek başına televizyon karşısında zaman geçiren bir avukat, onun görünmez kahramanlarıydı...
Kalabalıktı etrafı...
Ama yalnızlığı seçmişti...
Her yalnız kalan değil, ve fakat yalnızlığı seçen insan, hayatından memnundur...
Ama zaman zaman, yaşamını paylaşacak özel birilerini arar...
Kalbi her zaman, özgür ama öksüz kalmayı sindiremez...
Dipten dipten, bir yerlerde bir kuytuda, köşede, kendi “ruh ikizi” olacağına inandığı kadını arar...
Bir gün bir tesadüf onu “genç bir kadınla” karşı karşıya getirdi...
Genç kadın, “sorunlu bir aşktan ve ilişkiden” yeni çıkmıştı...
Biran önce bulunduğu yerlerden uzaklaşmak, sonsuzlara ve özgürlüklere uzanmak, yeni bir hayata “merhaba” demek istiyordu...
Karşılaşma tesadüfiydi, ama yakınlaşmanın pek tesadüfi olduğunu söyleyemeyiz...
Adamın kadınlar karşısında ilk başlarda pasif sayılacak bir tarzı vardı...
Kimseye askıntı olmazdı...
Kadınlardan direkt istek ve talep gelmedikçe, hiç topa girmezdi...
Çocukluk yıllarından kalan bir alışkanlık ve gittiği bir ülkede gördüklerinin senteziydi bu davranışı...
Rahip değildi, tam tersine bir sürü kız arkadaşı olmuştu...
Ama hiçbir kız arkadaşına kendisi direkt beraber olma teklifinde bulunmazdı...
Hiç kovalamazdı...
Hep kaçardı...
Arada bir kız arkadaşlarından bazıları “uyanık” çıkar, “dur şunu ben bir halledeyim” der ve “kaçan”ı oynamaya kalkarlardı...
O yine oralı olmaz, kaçana “kaçabilirsin” derdi...
Bu sefer kadınlar sinirlenip saldırganlaşırdı...
Yeni ve sorunlu bir ilişkiden çıkmış genç kadın, adama aniden yaklaştı...
Adam tesadüfen karşılaştığı genç kadını beğenirdi...
Her yakınlaşmaya “evet” demezdi...
Ama bu yakınlaşmaya ses çıkarmadı, “gönüllü davrandı...”
Bir süre sonra bulundukları yerde “rahat olamayacaklarını” anlayıp uzaklara kaçtılar...
Uzaklarda zaman geçirip, kafasını boşaltmak istiyordu adam...
Uzaklarda, sakin ve huzurlu bir beraberlik oluştururlar diye geçirdi aklından...
Ne ki genç kadının eski sorunlu ilişkisi, sorunlar ve olaylar çıkartarak bitmek bilmezcesine “hayatlarına egemen oluyordu...”
Her gün bir başka olay, bir başka bombardıman...
Önce aldırmadı adam...
Kendisi kız arkadaşlarından ayrıldığında, önceleri acı çeker, ayrılmayı hazmetmeye gayret ederdi...
Sonra kafasında bitirdikten sonra dönüp bakmazdı arkasına...
Hiçbir eski kız arkadaşının, sevgilisinin, sonra beraber olduğu adamlarla, hayatlarla, olaylarla ilgilenmemişti...
Bitti mi biterdi...
Gitti mi giderdi...
Peki bu olaylar niye bitmiyordu?..
Bitmiş ilişkinin patolojisi, psişiği neydi, geçmişteki adam, niye heryerde olay çıkarıyordu?..
Günler haftalar geçti...
Sonra aylar...
Hiç durmuyor, durulmuyordu olaylar...
Geçmişte kalan aktör, “adamın hayatını zindan etmek için her yolu” deniyordu...
Onu işinden attırmaya çalıştı...
Kariyerini altüst etmeye uğraştı...
Adamın hayatını takip altına aldı...
Telefonlar tacizler, dinlemeler, izlemeler, bitmek bilmeyen iftiralar, çamurlar...
Hayatında yaptığı herşeyin elinden tek tek kaydığını o zaman farketmeye başladı adam...
Bir türlü anlam veremediği, nedenini çözemediği bir bataklığın içinde gibiydi...
İyi yüzme bilmesi fayda etmiyordu...
Yüzemiyordu, hep aşağıdan çekiliveriyordu...
Beraber olduğu genç kadın, bu savaşa alışıktı...
Onun da işi gücü elinden gidiyordu...
O da her geçen gün elindekilerin kayıp gittiğini görüyordu...
Ama bir türlü onunla savaşa devam ediyordu o...
Cevap veriyordu, onun yaptıklarına...
Didişiyordu, üstüne kafa yoruyor taktik geliştiriyordu...
Bir acayip “oyun”du bu...
Aylarca gündemleri, patolojik vakanın günlük saldırılarına verecekleri cevaplardan oluşmaya başlamıştı...
Adam bir sabah uyandı...
Sevgilisi yakın dostlarıyla, yine o günün “savaş mönüsü”nü konuşuyordu...
Canına tak etmiş, bu oyunun “boş ve anlamsızbir oyun olduğunu” farketmişti...
Artık cevap verilsin istemiyor, başka bir gündem olmayacaksa ilişkinin sona ermnesini istiyordu...
İçinden gelen isteği buydu...
“Artık bu savaşı dinlemek istemiyorum” dedi...
“Senin de savaşla ilgilenmeni istemiyorum... Bu savaş, bu ilişkinin gündemi haline geldi... Ben eski aşklarla savaş gündemli bir ilişki istemedim...”
İlhan Şeşen’in bir parçası vardı, o günlerde popüler olan...
Şöyle diyordu parçanın bir pasajı:
“Hani bu son demiştim ya...
O gün sondu...”
Parça adamın radyosunda çalıyordu...
“Artık istemiyorum” dediği gün, aslında o da artık istememişti zaten...
Parça doğruydu...
“Hani bu son demiştim ya...
O gün sondu...”
Bir süre içine kapandı adam...
Bir ay sürdü içine kapanması...
Düşündü, taşındı, ölçtü, biçti, tarttı...
Duygularını yalnızken “terbiye etmesini, taşkınlıklarını giderip, fazlalıkları kesmesini” ilk gençlik yıllarındaki tecrübelerle öğrenmişti...
Böyle durumlarda, yatağına girer, üstünü örten yorganın ısıtan güvencesinde, kendini tek başına emniyette hissederdi...
O yorganın altında, yatağın içindeyken kimseler ona birşey yapamazdı, öyle inanmıştı...
Bir çocukluk anısı ve ritüeliydi bu...
Öyle yaparak Kelopatra’yı seyretti, Sezar’ın ölüme gidişine bir kez daha tanıklık etti...
Sonra Kleopatra’nın, ölen Sezar’ın en güvendiği komutanı Andonius’la başlayan aşka ve o aşkın getirdiği felaketleri izledi...
Onları izlerken kendi aşkı geldi aklına...
7 ay kadar olmuştu kendi aşkı başlayalı...
Her günü yeni bir felakete gebe olarak başlayan 7 ay...
Sezar’a ve Andonius’a baktı...
Dünyaya hükmeden imparatorun Kleopatra gibi bir kadınla ilişkisinin, onu adım adım nasıl ölüme götürdüğünü farketti...
Mısır’da kalmasını istemişti Kleopatra Sezar’ın...
Sezar Mısır’da kalırken, Senato’daki muhalifleri harekete geçmişti...
İsyanı ve muhalefeti bastımak için gittiğinde çok geçti Sezar için...
Senato’nun önünde öldürdüler onu...
Yeğeni Brütüs son bıçağı sapladı...
“Sen de mi Brütüs” lafını o zaman söyledi Sezar...
Sezar’a saplanan o bıçak, “sezaryen” doğumlara isim babalığı yapacaktı...
Kleopatra arkasındaan, hiçbir şey olmamış gibi Sezar’ın ona göz kulak olması için gönderdiği komutanı Andonius’la büyük bir aşk yaşayacak, o da felaketle sonuçlanacaktı...
O filmi izlediği bir gece sabaha karşı saat 4’te, “artık açıklamalıyım” diye kararı vermişti adam...
Topu topu 7 ay geçmişti, ilişkinin başından bitimine kadar...
Her dakikası “duygusal kıyımlarla” dolu bir ilişkiydi yaşadığı...
Sesini elbette ki çıkarmayacaktı...
Sessiz bir şekilde veda etti sevgilisine...
Aşklar, çoğu zaman arzulananı yanında taşımazlar...
Hayaller, hayal kırıklıklarıyla dolar taşar...
Hayaller ne kadar büyükse, hayalin kırıklıkları da o derece büyük olacaktır...
Hayal kırıklığı ne kadar büyükse, yarattığı içsel tepki o derece yürek dağlayacaktır...
Tarih yazmaz, ama Kleopatra’nın Brütüs’e bir teşekkür borcu vardır...
Onun bıçağı, Sezar’ın Kleopatra’ya olan hayal kırıklığını söylemesini engelledi...
Tarihe Sezar’ın “Sen de mi Brütüs” sözü geçti...
Oysa yaşasaydı “Yazıklar olsun sana Kleopatra” diyecekti...

