Alkolü tezgah altına iterek öcüleştirmek...

11 Ocak 2011

Kavaklıdere’yi Çankaya’ya bağlayan dörtyol ağzının tam ortasından yukarı doğru çıkan Göreme sokağın sonundaydı evimiz...Bütün çocukluğum ve 18 yaşına kadarki gençliğim orada geçti sayılır...Çocukken sabahtan akşama kadar futbol, misket, kukalı saklambaç oynar, terli terli dörtyol üzerindeki büfeye koştururduk bir şeyler içmek için...Kola, yedigün, ayran ne bulursak...Küçük büfenin vitrininin her tarafı sıra sıra Yeni Rakı, votka ve bira şişeleriyle doluydu...Biz kola isterdik, ya da sarı Yedigün’lerden olmadı ayran...Çocukluk günlerimde biraz da ürkerdim rakı votkanın renksiz şişelerinden...***Sonra biraz büyüdük...İlk gençlik yıllarımızda Tunalı Hilmi Caddesi’ndeki sinemalara ve pastanelere takılıp, yol boyu “piyasa yapardık...”Kahvelerde briç oynama dönemlerimiz de o günlerde başlamıştı...İçki hayatımıza girmemişti...Çok çok belki şişe bira...Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği o büfeden, en fazla iki-üç kere topu topu bir şişe bira almıştım... Bakkalda çakkalda, büfede her tarafta sıra sıra içkiler vardı ama, hiçbirimizin aklından o şişelerden satın alıp demlenmek geçmezdi...Gençtik, enerji doluyduk, futbol, basketbol, misket, kukalı türlü çeşit oyunlar oynuyorduk...Kimsenin aklına, tezgahta duran sıra sıra rakı ya da votkalardan alıp içmek gelmiyordu...***Hafif sarhoş eden ilk içkimi, üç arkadaş Gebze Bayramoğlu’ndan kalkıp, Beyoğlu Çiçek Pasajı‘na gittiğimizde içtiğimi hatırlıyorum...İçki ritüelinin yeri Çiçek Pasajı’ydı çünkü...2.5 saat gidip, 2.5 saatte dönmüştük...Dönerken kokmasın diye bir yerlerden maydanoz alıp çiğnemiştik... Hiçbir arkadaşım aşağıdaki büfede ya da yukarıdaki bakkal ve çakkalda rakı, votka var diye, içki içmedi, öyle hatırlıyorum...Dün Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu‘nun yeni yönetmeliği açıklandı... İnternet siteleri “alkole yeni kısıtlamalar” başlığıyla veriyorlar haberi...“On metrekarelik bakkal, vitrinine ve raflarına artık hiçbir şekilde alkollü içecek koyamayacak... Her şey tezgah altına girecek...” diyorlardı...***Haber bundan ibaret değil...“İçki ruhsatı olmayan yerlerde içki sunumu bile olamayacak” diye yazıyorlar...Diyelim İstanbul Modern’de bir resepsiyon var, müzenin içki ruhsatı olmayacağına göre, davetinde bile içki sunulamayacak...Gereksiz kısıtlamalar, gereksiz tartışmalar, gereksiz göze sokmalar neden yapılıyor anlamak çok zor...AKP uzun zamandır, kendisine oy veren kitle tabanını, sahil kentlerine yöneltti...Beyaz Türk denilen kitleyi çekmek için politikalar ürettiklerini söylüyorlar...“Bizim kimsenin hayat tarzıyla bir problemimiz yok...” diyorlar...Avrupa Birliği’nin çoğulcu demokratik yapısına sonuna kadar sadık olduklarını öne sürüyorlar...***Eğer öyleyse, niye durup durup anlamsız bir “alkollü, alkolsüz hayat” tartışması çıkıyor bu ülkede?.. Başından beri “Bu ülkede, bir İsveç, Norveç, Danimarka gibi alkol probleminin olmadığını” söylüyorum...Alkollü bir hayat yok Türkiye’de...Öyle ağır bir alışkanlık yok...Kimse bakkalda çakkalda, raflarda rakı var diye, çocuk yaşta “Ver bana bir şişe rakı demleneceğim” diye tutturmuyor...Bu sorunun yaşanmadığı bir ülkede, hep bir alkol tartışması varmış gibi göstermek AKP’ye ne kazandırıyor bilmiyorum...Boşu boşuna korkuları körüklüyor...Beyaz Türkler’den, sahillerden uzaklaştırıyor...“Başka bir yaşam tarzı mı empoze ediliyor?..” tartışmalarını tetikliyor...Alkol kullanımı tartışmasının Türkiye’nin gündemine gelmemesi gerekiyor...Türkiye’de durup durup gündeme getirilecek ağır bir alkollü yaşam mevcut değil...Varolmayan bir sorunu tezgah altına iterek “öcüleştirmenin” kimseye yararı yok...İlk gençlik yıllarımda, koyu bir istibdatla yasaklanan ve benden özenle saklanan şeylere merakımın tetiklendiğini hatırlıyorum...Gizlenen şeyler bende “merakı ve yasağa karşı davranmayı tektiklerdi...”İçki bütün raflarda şişe şişe dururken, hiç oralı olmazdım... “Aman sigara içmesin yavrum” diyen anne babama inat sigaraya doğru dümen kırmıştım ama 15 yaşında...Hiç fazladan tezgah altına atıp özendirmeyin gençliği...Müze ya da galeri davetlerindeki iki kadeh içkiden de kimse alkolik olmaz merak etmeyin...*****BİR ŞEYİ ÇOK İSTERSEN OLMAZ!..Son zamanlarda quantum, bio enerji, iyi ve kaliteli yaşam koçluğu gibi konular herkesin gündeminde...Sürekli kitaplar, broşürler, röportajlar çıkıyor...Bunlardan arta kalan yalan yanlış klişeleşmiş kırıntılar, herkesin dilinde...“Bir şeyi çok istersen mutlaka olur...” klişesi nereye gitsem en az birinden duyduğum bir klişe...Oysa “Bir şeyi çok istersen mutlaka olur” yanlış bir klişe...Tam tersine “Bir şeyi çok istersen olmaz...” gerçeğe daha yakın bir önerme...***Birçok kişinin bunu duyduğunda afalladığının farkındayım...Oysa enerji alanındaki gerçekler şöyle...Bir şeyi isterik bir biçimde istiyorsanız, onu hiçbir şekilde elde edemezsiniz...“Obsesif bir şekilde mutlaka istiyorum” dediğiniz enerji olumsuz bir enerjidir ve gönderdiğiniz olumsuz enerji, sizi o istediğiniz şeyden uzaklaştırır...Amacınıza bir şeyi “mutlaka istiyorum” gibi obsesif enerjiler yollayarak ulaşamazsınız...Hayatınızı gözünüzün önüne getirin...Bir şeyi çok istediğiniz zaman, o şeyin olmadığını göreceksiniz...Ne zaman ki o şeyi o kadar fazla istememeye başlayacaksınız...Onun size kendiliğinden geldiğini farkedeceksiniz... ***“Bir şeyi istersen mutlaka olur” önermesini hayata geçirebilmeniz için, istediğiniz şeyi istikrarlı bir biçimde, doğru enerji vererek istemeniz gerekiyor...“Ani istekler, öfke nöbetleriyle gelen isterik talepler, durumunuza ve şartlarınıza hiç uymayan akıl dışı talepler” gerçekleşmez...Bir kere “gerçekten istemek” denilen eylem ruhun bir şeyi istikrarlı olarak içten gelerek barış ve uyum içinde istemesidir...Sevgiyle ve meşakkatle harmanlanmalıdır bu istek...İstenen şeye gerçek bir sevgi duymalı ve onun için uğraşmalıyız...O istikrarlı uğraş ve sevgi, bizi amaçlarımıza yöneltir...Öyle durup durup “ben çok istiyorum niye olmuyor” demek, huysuz bir çocuğun ağlamasına benzer...Doğanın enerji sisteminde huysuz çocuğun, anlık öfke nöbetleriyle ağlamasının enerjik bir değeri yok çünkü...

Devamını Oku

Muhteşem İstanbul...

11 Ocak 2011

Karadeniz kıyısında, 74 kilometrekare alan üzerine, gece yaklaşık 3 milyon, gündüz ise 3.5 milyon insanın yaşayacağı Yeni İstanbul kuruluyor...Dün Gazeteport sitesi, “Tayyip Erdoğan’ın Çılgın Projesi” başlığıyla 16 uluslararası şehir planlamacısı ve mimarın, Yeni İstanbul’u tüm detaylarıyla hazırladığını duyurdu...***Amerika’daki Michigan Üniversitesi direktöründen, Çinli ve Güney Koreli mimarlık ve tasarım uzmanlarına kadar dünyanın dört bir yanından uzmanlar hazırlıyorlar Yeni İstanbul projesini...İş Merkezi, Karadeniz’e kıyısı ve Göller bölgesi diye üçe ayrılıyor Yeni İstanbul...New York’taki Central Park, Londra’daki Green Park’la boy ölçüşecek büyüklükte bir Atatürk Parkı inşa etmeyi düşünüyorlar...***Yeni İstanbul’da önemli binaların girişleri Mekke’ye yani Kıble yönüne bakacak...Eminönü’ne kadar ulaşan su kanalı, Karadeniz’e yapılacak yeni liman ve yeni bir havaalanı projesinin bulunduğu kent 3 Hilal biçimine göre şekillenecek...Anlaşıldığı kadarıyla Atatürk Parkı’yla, İslami motifler harmanlanmaya çalışılıyor...Detaylar çıktıkça, elbette konuşulacak Yeni İstanbul projesi...***Ancak bir gerçek var ki önümüzdeki yıllarda bir depremden geçecek kent için, böylesi bir proje insana umut ve heyecan veriyor...Yeni İstanbul aynı enlemde olacağı New York’la Tokyo’nun tam ortasında, onlarla rekabet edecek şekilde planlanıyor...Tayyip Erdoğan’ın, Hıncal Uluç’a “mega bir proje olarak söz ettiği” sanılan projede Atatürk Parkı yakınlarında büyük bir üniversite, lüks konutlar, şirketler, kafeler, restoranlar, müzeler, konser salonları, dükkanlar olacak...Ulusal kütüphane, karşılaştırmalı Türk Sanat müzesi, Doğal Tarih müzesi, Bilim ve Teknoloji müzesi ve Büyük Cami yer alacak... ***İlk bakışta kültürel merkezler ve müzelerde Cumhuriyet ve Atatürk dönemine ait “park” dışında bir vurgu yok...Ancak sanıyorum bilgiler geldikçe, ayrıntılar da ortaya çıkacak...3. Köprü’nün civarına yapılacak Yeni İstanbul projesini gördüğümde içten içe hayıflanıyorum...***Bu kadar büyük hayalleri olan bir ülke neden tarihiyle ve kendisiyle barışmıyor...Neden demokrasi ve özgürlükler temelinde diniyle Cumhuriyet’iyle, Osmanlı’yla objektif gerçekler ışığında yüzleşip barışmıyor...Özgür, laik ve demokrat olan bir Türkiye’nin Yeni İstanbul gibi nice muhteşem projeleri yapabileceği neden görülmüyor?..Kanuni’nin haremi ve içkisi olsa ne yazar olmasa ne?..Atatürk’ün Çankaya sofralarında rakı içilmişse ne olmuş?..Bu insanlar değil mi, bu muhteşem İstanbul’u bize armağan eden?..Kanuni ve Osmanlı olmasa bugün İstanbul’da yaşıyor olur muyduk?..Atatürk olmasa, İstanbul’da nefes almak bize nasip olur muydu?..Yeni İstanbul, İstanbul’u bu millete kazandıranların değerlerinin üzerinde inşa edilmeli...Yeni İstanbul, Türkiye’yi kendisiyle ve tarihiyle barıştırmalı...***KIZLARLA ERKEKLER 45 SANTİMDEN FAZLA YAKINLAŞAMAZ...Lise yıllarımda Kağan isminde çok yakın bir mahalle arkadaşım vardı...Ankara Atatürk Lisesi’nde okurdu...O yıllarda onun devam ettiği Atatürk Lisesi “erkek” lisesiydi...Sınıflarında ve okullarında kız öğrenci yoktu...Ben TED Koleji’ndeydim...Kız erkek karışık okurduk...***Karşı karşıya olan evlerimizde buluştuğumuzda, saatler süren Cat Stevens albümleri eşliğindeki gençlik sohbetlerimizde, bizlerden başka bir dünya olduğunu farketmeye başladığımız kız arkadaşlarımızla “samimiyet kurma biçimimizi” konuşurduk... O bu konuda “dezavantajlı” olduğunu söylerdi...Okulunda ve sınıfında kız öğrenci yoktu...Kafelerde, pastanelerde, Kız Lisesi civarında, fazla doğal olmayan yollarla kız arkadaş edinebilirdi ancak...***Kızlarla aynı sınıfta birarada yaşamamak, hayatla yeni tanışan genç bir erkek için “kızların dünyasını öteki dünya” haline getiriyordu...İster istemez oluyordu, çünkü günlük yaşamda kız öğrencilerle haşır neşir değillerdi...Arada bir “Onlar başka dünyaların insanı değil... Bizim gibiler...” derdim...Lisedeyken genç kızların dünyasını hatmedecek büyük deneylerden geçmemiştim...Sadece birbirimizle haşır neşir olarak büyürdük...Çok yakın kız arkadaşlarım vardı...O samimiyetin, beni “Erkek Lise”li arkadaşlarımdan ayırdığını fark etmiştim o günlerde... Bu söylediğim olay 1975 yılında geçiyordu...***Mersin Nevit Kodallı Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi’ndeki kız ve erkek öğrencilerin birbirinden 45 santimetre uzaklıkta ayrık duran fotoğraflarını görünce bu olay gözümün önüne geldi...Otuzbeş yıl sonra Mersin’de üstelik Güzel Sanatlar Lisesi’nde kız ve erkek öğrencilerin birbirlerine 45 santimden fazla yaklaşmaları yasaklanıyordu...Daha doğrusu öğrenciler öyle söylüyor, velileri de bu durumu protesto ediyordu...“Bizi erkek ve kız diye ayırıyorlar... İnsanız biz... Okulda yemekhanelerimiz bile ayrıldı...” diyorlardı...***İronik bir durum vardı ortada...Öğrencilerin velileri yani çocuklarının yaşamı konusunda en duyarlı olacak anne babalar, okulun bu uygulamasını eleştiriyorlardı...Onlar çocuklarının birbirleriyle yakın oturmalarının sorun olmadığına inanıyor, okul idaresi “Hayır, olmaz” diyordu...16 yaşında, Cat Stevens dinlerken Kağan’la kızların başka dünyalardan gelmediğini konuşurduk...Şimdi yeni İstanbul gibi hayaller ötesi projelerin yapıldığı bu ülkede, genç kızlarla genç erkeklerin birbirlerine 45 santimetreden fazla yaklaşmalarını yasaklayan okul idareleri çıkıyor ortaya...Yazık bu projlere de, yazık bu ülkeye de...Yazık oluyor Türkiye ve çocuklarımız için muhteşem olacak bir yüzyıla..***ÇARŞI KARTALIN ESARETİNE KARŞI...Beşiktaş Çarşı grubu İnönü Stadı’nın üzerinde “Kartal uçurulmasına” karşı çıktı...“Çarşı Kartal’ın esaretine karşı” diyorlar...Kartalların özgür olduğunu, evcilleştirilerek şov amacıyla kullanılmalarına karşı çıkıyorlar ve “cesaretin bittiği yerde esaret başlar” diyerek, bu şovu benimsemiyorlar...Çarşı’nın özgür ruhu böyle diyor...Karşı çıkmam...Ancak onlara bir hatırlatmam var...Sitede “kartalların hayatının anlatıldığı ve internette çok kullanılan 40 yaşındaki kartalın önündeki iki yol anekdotu” bilimsel ve doğru bir anekdot değil...Neden doğru olmadığını bir ara anlatırım... Ama “kartallar esaret istemez, cesaretin olmadığı yerde esaret başlar” demeleri ilginç bir Çarşı tepkisi...Tartışılmaya değer...

Devamını Oku

Kendi dünyanızın zirvesinde değilseniz Cipriani'ye gitmeyin...

9 Ocak 2011

HAYATLAR VE MEKANLAR...Geçtiğimiz Sonbahardı...Daha bayram gelmemiş, Londra zengin Türkler’in istilasına uğramamıştı...Alaboralardan ve türbülanslardan geçiyordu hayatım...Kimseyle paylaşmadığım, fırtınaları içimde yatıştırmaya çalıştığım, günlerden geçiyordum... Şimdi sakindir, biraz nefes alırım, bi parça da kalmış işlerimi yaparım diye dostum Sabri’nin (Çarmıklı) kaldığı otele atmıştım kapağı...“Londra biraz sakinleştirir” demiştim beni...Londra’nın ünlü İtalyan restoranlarının ılık samimiyetinde, ruhumun sakin sulara yelken kıracağını ummuştum... ***“Cipriani’de yer ayırttım bu gece” dedi Sabri, o Cuma gecesi... Londra’nın en ünlü İtalyan restoranıydı Cipriani... Londra sosyetesi, ünlü mankenleri, futbolcuları, artistleri, tüm celebrity’leri oraya akın ederdi... Cuma en hareketli geceydi...Masalar bir gecede üç kez konuk değiştiriyordu... Fellini’nin Dolce Vita filminin platosunu andırıyordu Cipriani o gece...Şık kadınlar, erkekler, sütun bacaklı mankenler, tazelik ve sağlık fışkıran gençler, trendy ünlüler...Barındaki kalabalık, masalardaki sıkışıklık, şeflerdeki ukalalık...“Burası Cipriani... Londra’nın en ünlü mekanı...” dedirtiyordu...***“Ha gittim ha gideceğim” diyerek günleri, haftaları geçirdim yeni açılan Cipriani’ye gitmek için... Mekanlar yaşadığınız hayatla paralel güzelleşir ya da çirkinleşirler...Cipriani’de mekanın havasını hissedebilmeniz, soluyabilmeniz için ruhunuzun dönemsel modunun başarılı, keyifli, mutlu ve sağlıklı olması lazım... Oranın atmosferi, “mekanda yaşayan zenginlik, başarı ve zirve” duygusunun paylaşılmasıyla ortaya çıkabiliyor... Kendi dünyanızın zirvesinde değilseniz Cipriani’ye gitmeyin...Rahatsız olursunuz...Orası “kendi yıldızlarını bulmuş, kendi dünyalarının zirvesindeki insanların” mekanı...***Çocukluk arkadaşım Fatih’e (Karaca) “Cipriani’de yer ayırtsana... İlk gidişimi senle yapayım...” dediğimde, hayatımın türbülanslı günlerden geçmekte oluşunun bir etkisi var mıydı acaba?..Hayat yelkenlerimi yeni açıyordum...Yeni denizlere rota arıyordum...Yaşamın toz pembe günlerinin umarsız savrukluğundan uzakta, yeni “hayat imtihanlarından” geçmekteydim...Sanırsam “meşakkatli günlerin, dış mekandaki konforla yaratacağı çelişkiyi asgarileştirmek” için, eski bir arkadaşın koltuk değneklerine ihtiyaç duymuştum...***Ali Rıza Kardüz’ün restoranda yaşadıklarına inat, kruvasan ekmekleri muhteşemdi Cipriani’nin...Kendimi Paris’te Plaza Ahene’nin kahvaltı salonunda kruvasan yiyormuş gibi hissettim...Şeften ikinci dilimi istedim...Yine dostum Ali Rıza Kardüz’ün “kafeterya tasvirine” inat, masalar küçük ve zarif, servis özenli, örtüler keten, çatal bıçak bardak tabak takımları marka, dekorasyon ve ambiyans kaliteliydi...Dünya çapında iyi İtalyan restoranları, bir zamanlar Alice kanalında gösterildiği gibi, “İtalyan ev yemeği türünde özel spesiyaliteler” hazırlamakla övünüyorlar...Cipriani’deki mönü de öyle bir mönü...Yemekler özel bir sunumla sunuluyorlar...***Biraz tuzluydu yemekler özellikle pilav ve sebzeler, İstanbul Levent’te eski HSBC binasında açılan bu dünyaca ünlü İtalyan restoranında...Ortam çok şık...Her şey gözü yormayacak bir asalette “ben kaliteyim” diye bağırıyor...Yemeklerin tuzluluğuna paralel, fiyatlar da tuzlu...Cipriani gerçek anlamda “pahalı” bir restoran...Hem Türkiye, hem de dünya ölçeğinde...Girerken hafif türbülanslı bir havadaydım...İçerdeyken mekan beni avcunun içine aldı...Çevirdi türbülanstan çıkardı, alabora tehlikesinden bir nebze uzaklaştırdı...Çıkarken uzak denizleri görebiliyordum artık ufukta...Pahalı bir deney...Ama hayat bazen pahalı olmak zorunda...***NAPOLEON’UN KARISI JOSEPHİNE DE HÜRREM SULTAN GİBİYDİ...Tarihte yaşamış insanları kutsallaştırarak onlar hakkındaki insani gerçeklerin bilinmesini engellemeye çalışanlar, tarihi yalanların üzerine bina ederek ondan “günümüzdeki pozisyonları için avantaj elde etmek isteyenlerdir...”Tarihe önyargısız yaklaşanlar Kanuni’nin muhteşemliğinden de yaşam tarzından da hicap duymazlar...Hicap duyulacak bir şey yoktur tarihte çünkü...Eğer Cumhuriyet’le ve İmparatorluk’la barışmak istiyorsak, tarihi “demokratik bir perspektiften önyargısız olarak ortaya çıkartmalıyız...”***Bu Pazar günü, Kanuni Süleyman’ın üzerinde büyük etkisi olan Hürrem Sultan’ın tarihte yalnız olmadığını anlatmak için Fransızların ünlü İmparatoru Napoleon’un karısı Josephine’den bahsetmek istiyorum sizlere... Kanuni Süleyman’ın Hürrem Sultan’a aşk mektupları yazdığı söylenir...Napoleon da Josephine’e yazardı...İşte Josephine’in hayatından bir kesit... Okurken, Ukrayna’dan 14 yaşında alınıp, Kırım Hanı’nın Osmanlı’ya sunduğu genç kızdan nasıl bir Hürrem Sultan çıktıysa, Fransa’da da benzer koşullardan bir Josephine çıktığını göreceksiniz...***ERKEĞİNİ SÜRÜNDÜRÜP KENDİSİNE AŞIK EDEN KADIN: JOSEPHİNE...Josephine, bir Fransız çiftçisinin kızı olarak dünyaya geldi...Hayata bakışı, hal ve hareketleri bir çiftçi kızına uygun değildi... Hayatı seviyor, dans ve eğlenceden çok hoşlanıyordu...Kurnaz ve işini bilen Josephine ne yaptı etti, sonunda kendisini bu hayattan çekip çıkaracak birini buldu. Daha 17 yaşındayken, Vikont Alexandre Beauharnais’le evlendi ve iki çocukları oldu...Kocasının Fransız İhtilali sırasında başı kesilerek idam edilmesi üzerine, her şeyini kaybetti.***Ama Josephine, akıllı ve cilveli bir kadındı...Kendi başını giyotinden kurtarmak için, bir yol bulup, kocasının mallarına tekrar sahip oldu. Napolyon ile ortak bir arkadaşlarının evinde tanıştılar. Gücü çok seven Josephine, Napoleon’un gücüne ve hırsına hayran kaldı...Fransa İmparatoru Napoleon, Josephine ile tanıştığında 27 yaşındaydı... Günlük gönül ilişkileri olmuştu ama savaşmaktan ve belirlediği hedeflere yürümekten, fırsat bulup evlenememişti... Napoleon, Josephine’e ilk görüşte aşık oldu...***Onun dul ve çocuklu olmasını, kendisinden beş yaş büyük olmasını bile umursamadı. Çevresindeki hiç kimseyi dinlemek istemiyordu...Josephine’in çekici, karizmatik kişiliği, alımlı yürüyüşü ilk görüşte başını döndürmüştü...Giyinmeyi, nasıl davranması gerektiği biliyordu ve bir erkeği etkileyecek bütün özellikler onda toplanmıştı sanki... Öyle tatlı bir ses tonu vardı ki... Napoleon, Josephine’ye sırılsıklam aşık olmuştu...Josephine ise Napoleon hakkında duyduğu o inanılmaz savaş hikâyelerine, onun kahramanlıklarına hayran olmuş, gözünü bir dakika bile ondan ayırmamıştı...Josephine 32 yaşındaydı ve hayatı boyunca elde ettiği tecrübeleri ona, bu adamın yakasını bırakmamasını öğütlüyordu... Josephine aşk değil, bir tutku yaşıyordu içinde... Güce olan tutkusunun dizginlerini sıkıca tutması gerekiyordu artık... ***Josephine ve Napoleon daha sonra tekrar tekrar görüştüler... Korkacak, saklanacak bir şeyleri yoktu. O yüzden de çok rahat görüşüyorlardı...Her görüşmeleri bir aşk sancısı bırakıyordu Napoleon’un kalbinde...Artık onun dışında hiçbir şey istemiyor, Josephine’den başka kimseyi gözü görmüyordu...Napoleon’un ailesinden bazı kişiler bu büyük aşkı engellemeye çalıştılar ama Napoleon hiç kimseleri dinlemedi...O, Josephine’in içini aydınlatan sesini, güzel gözlerini görmek istiyordu... Josephine’e yazdığı tutkulu aşk mektupları da işte böyle başladı:“Dopdolu olarak uyanıyorum...Yüzün ve dün akşamın o insanı sarhoş eden anısı duyularımı bir an bile rahat bırakmadı...Tatlı ve eşsiz Josephine, kalbimde ne garip etki yaratıyorsunuz siz!..Kızıyor musunuz?.. Üzgün müsünüz?.. Kaygılı mısınız?..Ruhum üzüntüden yorgun düştü ve dostunuz için artık huzur diye bir şey yok...Ama bana egemen olan o derin duyguya kendimi teslim ederek dudaklarınızdan, kalbinizden beni kavuran bir alevi çekip aldığımda benim için daha da fazlası söz konusu demek ki... Ah!. Yüzünüzün siz olmadığını asıl bu gece iyice fark ettim...Gidiyorsun, üç saat sonra göreceğim seni...Beklerken, mio dolce amor (benim tatlı sevgilim), bir milyon öpücüğü kabul et; ama sen bana öpücük verme sakın, çünkü kanımı kavuruyor...” ***Bu mektupların sonunda Josephine ve Napoleon evlendiler...Josephine’in zekâsı her daim işliyordu...Napoleon imparator ilan edildiği zaman, Josephine de kocasının önünde diz çöküp onu selamlamak istemişti...Hedefi imparatoriçe olmaktı... Fakat hanedandan gelen bir kadın olmadığı için, çok kişi buna karşı çıktı... Napoleon, bunların hiçbirine izin vermedi ve bildiğini yaptı... Tacı önce kendi başına, sonrada karısının başına koyarak, onu da imparatoriçe ilan etti...Josephine’in hayattan isteyebileceği daha başka ne olabilirdi ki?..***Napolyon, Josephine ile evlendikten sonra, ülkesinin topraklarını genişletmek için ordusuyla savaşlara gitti. Gittiği her yerde, Josephine’in hayalini de yanında taşıyordu. Ona mektuplar yazıyor, ondan da aynı sevgi ve aşk dolu mektupları bekliyordu.Fakat Josephine, ülkeleri dize getiren Napoleon’u küçümsüyor, ona hayatı zindan ediyordu... O yokken eğlenceler düzenliyor, danslar, içkiler eşliğinde hayatını sürdürüp gidiyordu. Onun Napoleon’dan bu kadar uzak görünmesi Napoleon’u çıldırtıyor, daha çok bağlıyordu. Josephine kaçtıkça, Napoleon kovalıyordu adeta... Napoleon seferde olduğu zamanlarda, hemen her gün bir mektup yolluyordu karısına...Josephine ise belki bilerek, belki bilmeyerek ihmal ediyordu mektupları...Bu, Napoleon’un tutkusunu ve ona olan bağlılığını daha çok artıyordu...Gün boyunca karısından mektup alamadığında, adeta çılgına dönüyordu:***“Hiç mektup gelmeden geçen üç gün. Bense her gün yazdım. Bu ayrılık korkunç bir şey. Geceler uzun ve tatsız, günler ise monoton. Düşman yenilgiye uğradı sevgilim, 18.000 esir, gerisi ise ölü veya yaralı...Bu, şimdiye kadar elde edilen en büyük başarı...Birkaç gün içinde birbirimizi tekrar göreceğiz. Bu emeğimizin ve meşakkatimizin ödülüdür...Bin ateşli öpücük...” Josephine’nin mektupları soğuk, Napoleon’u çılgına çeviren mektuplardı...Napoleon, karısından birkaç gün mektup alamıyor diye krize giriyordu...Her seferinde daha büyük bir aşkla mektup yazıyor ve büyük bir hüzünle cevap bekliyordu...Gelen cevaplar onu tatmin etmiyor, daha çok kızmasına sebep oluyordu... Bir keresinde Josephine’nin baştan savma ve donuk yazdığı mektuba, şöyle cevap verdi:“Soğuk... Onların tonu bizim sanki en azından yarım yüzyıldır evli olduğumuz kanısını uyandırıyor...Arkadaşça ve soğuk, nefret uyandırıcı ve garazkâr bir şey...Bunun dışında senden daha ne bekleyeceğim?..Artık beni sevmediğini mi duyacağım?..Bu eski bir hikâye, benden nefret ettiğini mi?..Pekâlâ...Benim istediğim de bu...Nefretin dışında her şey haysiyet kırıcı olur...Fakat mermerden bir kalple kayıtsızlık, fersiz gözler, gevşek bir yürüyüş...Kalbim kadar hassas binlerce öpücük...”Tarihçilere göre, son sözleri hayatını anlatan dört ana sözcükten ibarettir Napoleon’un...Fransa...Ordu...Fransız ordusunun komutanlığı...Ve Josephine...5 Mayıs 1821’de Saint Helena adasında bu sözleri söyledikten sonra öldü Napoleon...

Devamını Oku

Osmanlı'da hareme ve içkiye ayağa kalkanlar, 'Mustafa' filminde niye sus pustular?..

7 Ocak 2011

Tarihi öğrenirsin ki ders alasın... Geçmişi irdelersin ki nerelerden geçerek bugüne gelmişsin anlayasın...Tarihin büyük önderlerini her yönüyle tanırsın ki, “olayları ve bugüne yerli yerine oturtabilesin, geçmişle gelecek arasında anlamlı bir bütünlük kurabilesin...”Can Dündar, Mustafa filminde Atatürk’ün “İçkili Çankaya sofralarına” referans yaptığında, bir kesim ayağa kalkmıştı...O günlerde, “Can Dündar’ın kendi dünyasından baktığı bir film bu... Bu kadar büyütüp, Can’ı linç edemezsiniz...” diyordum...***Dikkat ediyorum; “Mustafa” filminde Atatürk’ün içki sahnelerine hiç itiraz etmeyip, “Gerçekler niye bazılarını bu kadar rahatsız ediyor” diyenler, bugün Kanuni dizisinin yasaklanmasından, Osmanlı’nın ve Kanuni’nin aşağılanmasından, bunun kabul edilmez olduğundan söz ediyorlar...Ne acı bir çelişkidir bu... Yaşamlarında sadece kendi değerleri için “standart” oluşturanlar, hayatları boyunca böyle çifte standartlı ve çelişkili olacaklar...***Oysa “tarih” kendimize bugünkü pozisyonu güçlendirmek için, uydurduğumuz bir hurafeler manzumesi değil...Osmanlı’da Harem vardıysa vardı...Zahmet edip Topkapı Sarayı’na giderseniz, Harem’in nerede olduğunu görürsünüz...Harem de Osmanlı padişahı içindi, Roma İmparatoruna hizmet etmek için değil...Osmanlı’da bazı padişahların içki içtiği sır değil...Kanuni’nin oğlu İkinci Selim, arada bir değil, alışkanlık derecesinde içki içerdi... ***Atatürk’ün Çankaya sofrasında beyaz leblebi arada bir de fava eşliğinde rakı içtiği de sır değil...Bunlardan bahsetmek, Kanuni gibi üç kıtaya hakim olmuş 46 yıllık bir hükümdarın etkisini azaltmaz, karizmasını çizmez...Atatürk gibi Cumhuriyet kurmuş, Türkiye’yi yeniden dünya sahnesine çıkarmış bir liderin değerini azaltmaz...Olsa olsa, bize hayatın gökten zembille inmediğini, her kahramanlığın arkasında aslında etten ve kemikten insanın varolduğunu gösterir...***Fikriye olayını araştırmakla, Hürrem Sultan’ı anlatmak arasında bir fark yok...Bu insanlar yaşadılar...Yaşadıkları gerçekler anlatılıyorlar...Atatürk’ün “sofralarını ve kadınlarını” işleyen filmlere ses çıkarmayıp, Kanuni’nin hayatı sözkonusu olduğunda “hop demek” biraz ayıp...Tersi de geçerli elbette!.. ***MOZART’IN KUMARI, NAPOLEON’UN KARISINDAN KORKUSU YOK MU EDİLECEK?...Viyana’daydım...Bilenler bilir Viyana demek Mozart demektir...Her tarafta Mozart kılıklı adamlar dolaşır, adım başı bir Mozart kafe vardır...Mozart’la yatılır, Mozart’la kalkılır Viyana’da...Turistlerden Mozart üzerinden inanılmaz paralar kazanır Viyana...***Klasik müziğin dahisi, Viyana’nın medar-ı iftiharıdır Mozart...Viyana’nın göbeğinde “müze” olarak yaşayan evinde kulaklığı takmış, ünlü bestecinin hayatını dinliyor ve fondan verilen müziğiyle hayatının labirentlerinde dolaşıyordum...Bir saatten fazla olmuştu evinin içinde geziyor, onun hayatını dinliyordum... 35 yıllık kısa yaşamında Mozart’ın müzikteki dehasının ortaya çıkmasından sonra, yıllık kazancının 4000 (dörtbin) Gulden olduğu söyleniyor ve “kumar oynadığı için” parasız kaldığı, herkesten para istediği söyleniyordu... Bugünkü rakamlarla 60 bin dolar kazanıyordu ama Mozart nüfuzlu dostlarından arkadaşlarına mektuplar yazarak onlardan para ve kredi talep ediyordu... ***Mozart’ın “kumar” tutkusuna, epey bir yer ayırmıştılar kendi evinde, Mozart kutsadıkları müzede... Fransızlar, tarihlerinin en önemli askeri dehalarından ve komutanlarından biri olan Napoleon‘un, karısı Josephine‘e duyduğu ezikliği anlatırlar...Fransız tarihçiler, Napoloen’un zaferlerinin altında, cinsel uzvunun boyutlarından, karısı Josephine’e kendini ispat etme çabasına kadar, bir sürü faktörün yer aldığını açıktan söylerler...Kumar tutkusunun dünyanın en büyük müzik dehası Mozart’ı küçülttüğünü görmedim ben...Tıpkı Napoleon’un, karısı Josephine karşısında duyduğu kompleksin, onun tarihi karizmasını zedelemediği gibi... ***Yeterince gelişmemiş toplumlar insanlardan “kutsal”lar yaratırlar...O “kutsal”lar sevişmezler, içki içmezler, harem görmezler, kadınlara bakmazlar, zaaf göstermezler, insan gibi olmazlar...Onlar insan değil, gökten indirilmiş, kutsanmış varlıklardır...Onun için ölümlüler onların sadece kutsallığını konuşabilirler...Gerisi yasaktır ve yasaklanmalıdır...Hürrem Sultan‘ı bilmeden Kanuni Süleyman‘ı anlatabilmek mümkün değildir...Harem’i göstermeden Kanuni’nin yanına Hürrem Sultan’ı monte etmenin mümkün olmadığı gibi...Nereden geldi yani Hürrem Sultan?..Haremden değil mi?..Bu gerçek değil mi?..Veziri öldürttüğü, Şehzadeyi öldürttüğü, kendi oğlunu tahta getirebilmek uğruna tehlikeli oyunlara kalkıştığı?..Bütün bunların sonunda tahta çıkan içki düşkünü Sarı Selim lakaplı İkinci Selim’in Osmanlı’yı Duraklama Devri’ne soktuğu?..Yalan mı bunlar?..Ne var bunların anlatılmasında?..Muhteşem Yüzyıl dizisi hiçbir şey yapmadıysa bunları konuşmamıza, yazmamıza, toplumun bu gerçekleri hatırlamasına ya da öğrenmesine neden oluyor...Bu dizi Sultan Süleyman’ı küçültmüyor...Bu diziyi engellemek antidemokratiktir, tarihe karşı günahtır... ***İNÖNÜ’NÜN TEPESİNDE GERÇEK KARTAL UÇACAK...Birkaç ay önceydi...Londra’da yaşayan sıkı Galatasaraylı can dostum Sabri Çarmıklı “Reha abi” dedi, “Portekiz’in ünlü Benfica takımının amblemi de Beşiktaş gibi Kartal...Her maçtan önce, eğitimli kartalı 65 bin kişilik Estadio de Luz stadının tepesinde uçuruyorlar... Bütün tribünleri dolaşan Kartal en sonunda yeşil çimlerin üzerine konuyor... Bunu Beşiktaş Kulübü’ne söyle... Muhteşem bir şov bu... Her maçtan önce yapılır...”***Gel zaman git zaman bir türlü fırsat bulup da söylmeyemedim...Dün öğrendim ki, Beşiktaş Simao’nun alınışı sırasında durumdan haberdar olmuş ve “Eğitimli Kartal’ı” Türkcell’in sponsorluğunda transfer etmiş...Maçtan önce Kartal’ın ne yaptığını görmek istiyorsanız Kartal Haber sitesine girin, orada görüntüleri var...İnönü’de Beşiktaş maçları öncesi muhteşem bir “Kartal Şov” başlıyor...Bu şov maç başlamadan yıkar İnönü’yü... Futbol böyle güzelleşecek, marka değeri böyle gelişecek... Getirenlere alkış...

Devamını Oku

“Türkiye bölgesel güç ve lider olursa, İstanbul da kalıcı bir cazibe merkezi olur”

7 Ocak 2011

* New York Times gazetesi yaptığı anket sonucunda “Amerikalıların hayalini süsleyen kent... İstanbul” başlığı atmış. Sizce İstanbul neden bu kadar cazibe merkezi oldu?Batı burjuvazisi, yaşamına renk ve cazibe katabilmek için, değişik ve bilinmedik yerler, farklı kültürler, kendi yaşam standartlarını bulurken, farklılığı yaşayabileceği merkezler arıyor... Son yıllarda Prag ve Barselona’yı keşfettiler. Prag’daki fiyatlar el yakıyor. Paris’ten bile pahalı. Herkes Prag’a akın ediyor. Moda Prag şimdi... “Prag’da aşk başka yaşanır” deniyor... Aslında nehir kenarına kurulmuş, gotik mimarisiyle geceleri pekala “Hayaletler Şehri”ni andırabilecek şehir, “Aşkın ve sihrin” kenti olarak benimsenebiliyor. Prag merkezinde günün her saati dolaşan turist sayısı, yerli halktan fazla... İkinci moda şehir Barselona... Özellikle Penelope Cruz’un, Vicky-Christina Barcelona’yla meşhur ettiği aşk şehri burası. Dünyanın en fazla mimarının bulunduğu kent. Bugünlerde dünyanın en ünlü ve rüya takımı olan Barcelona’nın bulunduğu kent. Herkes Barselona’ya gidiyor. Herkes Barselona’da bir umut, bir aşk, bir heyecan arıyor. Hayat yeniyle, gizemliyle, taze ve değişiklikle güzel. Daha doğrusu kapitalist dünya, bu olgularla insanlara heyecan satıyor. Giyim kuşamda her sezon yaratılan moda gibi, şehirler de birkaç yılda bir yenileniyorlar... Sırada İstanbul var... Çünkü İstanbul gizemli bir şehir onlar için... Nerede karşınıza ne çıkacağı belli değil... Gizem olduğu için heyecan var İstanbul’da... Üç din ve iki kıta var İstanbul’da. Farklı bir Müslüman ülkeye giderken, Hıristiyan Ortodoks dünyasının ruhani lideri Patrik ve Patrikhane’nin de İstanbul’da olduğunu biliyorlar. Patrikhane Türkiye’de tam anlaşılamıyor ama Katolik dünyası için Vatikan neyse, Ortodoks dünyası için de İstanbul Fener Patrikhanesi o. Ayrıca çok güzel bir kent; İstanbul Boğazı, Haliç, Avrupa, Asya, Bizans Osmanlı... Batı standartlarında rahat yaşayabileceğiniz bir kent... Gece hayatı çok renkli ve çok güzel. Daha ne olsun... İstanbul’un moda olması için her şey var. Tabii Türkiye’nin ekonomik olarak da yıldızının parlamasını unutmamak lazım...* Salı günkü yazınızda parlayan yıldız İstanbul’un zamanla cazibesini, pırıltısını kaybetmesinden duyduğunuz endişeden bahsetmişsiniz. Nasıl koruyacağız bu yıldızı?Şimdi geçmişe baktığımızda Atina da çok mükemmel görünüyordu. Akropol oradaydı. Rönesans’a düşünce babalığı yapan eski Yunan’ın filizlendiği yerdi. Hıristiyan bir dünyaydı Yunanistan ve bu haliyle Batı burjuvazisi için çok cazipti. Sonsuz deniz ve güneş ile 3 bin Ege adası bağrını açmış insanları bağrına basmayı bekliyordu. Tavernalar, sirtaki, uzo, buzuki ve Nobel ödüllü Nikos Kazancakis’in Zorba’sıyla beslenen bir Akdeniz-Yunan cazibesi... Fayda etmedi tüm bunlar... Çünkü her daim dünyanın finans, moda, kültür, sanat başkenti olacak bir donanım yok. Adam şimdi Rodos’taki denizi bıraktı, Barselona’daki plajların yanında eğleniyor. İbiza Adası da bir zamanlar dünyanın en önemli yaz eğlence merkeziydi. Şimdi eski bir şarkı gibi... İstanbul kalıcı olabilmek için, dünyanın sanat, kültür, moda, finans merkezlerinden biri olmak zorunda... O şehirler zaten varlar... İstanbul’un şansı, Doğu’dan Batı’ya, Batı’dan Doğu’ya açılan pencere olması. Bir Moskova gibi olabilir İstanbul.* Londra, New York, Paris, Roma gibi çok uzun yıllar vazgeçilmeyecek bir cazibe merkezi olarak kalmak, İstanbul için de mümkün olacak mı dersiniz?Ben Moskova ile İstanbul’u yeni cazibe merkezleri olarak şanslı görüyorum. İstanbul’un şansı Türkiye’nin “gücü ve etkisiyle” doğru orantılı gidecek. Moskova Kremlin’iyle, votkasıyla, çok güzel kadınlarıyla, oligarklarıyla, milyar dolarlık zenginleri ve onların ultra lüks yaşam tarzlarıyla, dünyayı cezbeden bir marka... Ancak Moskova’yı esas Moskova yapan Rusya’nın dünya ölçeğindeki gücü. Rusya güçlü olmasa, dünyada esamesi okunmasa Moskova da cazibe merkezi olmaz. Türkiye bölgesel güç ve lider olursa İstanbul da kalıcı bir cazibe merkezi olmaya doğru gidecek.* Birçok olumsuzluk sayabiliriz İstanbul için; çarpık yapılaşma, trafik sorunu, tarihsel mirasına verilen zararlar, kargaşası vs... Ama her şeye rağmen yine de aşık olunacak bir şehir değil mi İstanbul? (Aşkta mantık aranmaz ya)İstanbul elbette aşık olunacak bir şehir... Ben ve benim gibi birçok kişi o aşkı yaşıyor. Ancak mesele İstanbul’a aşık olmak değil... İstanbul’da aşk yaşamak. Dünya çapında bir aşk öyküsünü İstanbul’da filmleştirmezsek, İstanbul aşk şehri olarak tanınmaz. Ben Prag’a “Var olmanın Dayanılmaz Hafifliği”ni 15 kere izledikten sonra aşık oldum. Barselona’yı seviyordum ama, Vicky-Christina Barscelona olmasa, benim için Penelope, muhtemelen senin için de Xavier Bardem olmasa Barselona Barselona olmazdı... Paris’i Paris yapan onun üzerinde filmleştirilmiş yüzlerce aşktır. Paris’te Son Tango’nun çekilmeseydi, Paris ne kadar Paris olurdu. Ya da Edith Piaf, Sur Le Ciel de Paris’i söylemeseydi Paris Paris olur muydu? * Şu anda adına nice şiirler, nice besteler yapılmış olan İstanbul’dan konuşurken bir taraftan şu şarkıyı mırıldanıyorum.Saçlarını dağıtır rüzgar Yeditepe üzerinden Hatıralar tarihin küllerini savurur Kadın gibi, kısrak gibi Sarılayım gel ince beline Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanındanSizin şarkınız ne olurdu?... Reha Muhtar’ın İstanbul şarkısı... Uzanıp Kanlıca’nın orta yerinde bir taşaGözümün yaşını süzdürürüm Hisar’a doğruYapacak hiçbir şey yok, gitmek istedi gittiHem anlıyorum hem çok acı tek taraflı bitti***Bi lodos lazım şimdi bana bi kürek bi kayıkZulada birkaç şişe yakut yer gök kırmızıSöverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp***Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızıAh İstanbul İstanbul olalı hiç görmedi böyle kederGeberiyorum aşkından hiç kalmadı bende gururdan eserNe acı ne acı insan kendine ne kadar yenikBulunmadı ihanetin ilacı yürek koca bir delikYapacak bir şey yok gönül bu sevdiYeni bir ten yeni bir heyecan bilirim üstelikBi lodos lazım şimdi bana bi kürek bi kayıkZulada birkaç şişe Yakut yer gök kırmızıSöverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıpDüşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı...***Sezen’in evi benim tam karşımda... Birbirimize bakıyoruz Boğaz’ın iki yakasından... Geçmiş günler, bir gün dedi ki “Oğlum teleskop alacağım seni gözleyeceğim karşı yakadan...” O yakadan bu yakaya doğru yazdı o şarkıyı ve sözleri Sezen... İstanbul deyince aklıma Sezen’in bu şarkısı gelmezse ayıp olur bana da İstanbul’a da...

Devamını Oku

Kanuni'nin değil, esasen Hürrem Sultan'ın hayatı o gafiller...

7 Ocak 2011

Bir erkeğin hayatı, -Padişah ya da Kral- farketmez esasen çevresindeki kadınlar tarafından etkilenir, hatta belirlenir...O kadar büyük fırtına koparttılar ki “Kanuni’yi rezil ediyor... Osmanlı’yı Harem’den ibaret gösteriyor...” diye hayatımda hiç dizi izlemeyen ben önceki gece oturdum “Muhteşem Yüzyıl”ı izledim ki bakayım nasıl “Kanuni’yi rezil etmektedir bu dizi?..”Muhteşem Süleyman anlatılıyor gözüküyor ancak, esasen anlatılan Kanuni Sultan Süleyman’dan öte,14 yaşında Tatar akıncılar tarafından Ukrayna Rohatayn’dan kaçırılan Roxelany’nin (Hürrem Sultan) hikayesiydi...Annesi, babası, kardeşi ve nişanlısı Kırım akıncılarının baskınında öldürülen Roxelany, Kırım Hanı’nın himayesine giriyor...14 yaşında güzeller güzeli bir genç kız...***Daha sonra Kırım Hanı tarafından Osmanlı Sarayı’na sunuluyor...Önceki gece Roxelany olarak Harem’e ilk gelişinden, Kanuni Sultan Süleyman’ın “bayılarak dikkatini çekme” numarasını izledi Türkiye...O bayılma Kanuni Sultan Süleyman’ın nikahlı eşi Hürrem Sultan’ın doğuşuna doğru giden ilk önemli halka...Hayatta annesini, babasını, kardeşini, nişanlısını her şeyini kaybeden ve arkadaşının telkinleriyle “kendi oyununu kuran” bu genç ve güzel kadın, bir süre sonra Sultan Süleyman’ın bütün dikkatini üzerine çekecekti...***Dizide de 5 yaşındaki çocukluğunu gördüğünüz gibi, Kanuni Sultan Süleyman’ın cariyesi Mahidevran Sultan’dan Mustafa isminde çok sevdiği bir oğlu var...Mustafa zaman içinde çok sevilen bir Şehzade olacak...Ancak Ukraynalı Hürrem Sultan kısa zaman içinde, Mustafa’nın annesi Mahidevran Sultan’ı devredışı bırakarak Osmanlı tarihindeki ilk resmi nikahı kıydırarak Kanuni’yle evlenecek ve ona dört erkek bir de kız çocuğu verecek...***Savaş işte o noktada başlayacak...Osmanlı tahtına Kanuni’den sonra kim geçecek?..Mahidevran’dan olma büyük oğlu Şehzade Mustafa mı?Yoksa Hürrem Sultan’ın Kanuni’ye verdiği Mehmet, Selim, Beyazıt ve Cihangir Şehzadelerden biri mi?..Hürrem Sultan rakibesi Mahidevran’ı ekarte edecek ve Kanuni’nin gözünde esas kadın olacak olmasına, ama esas büyük oğlu Şehzade Mustafa’yı nasıl ekarte edecek?..İşte onun için şeytani bir plan hazırlar Hürrem Sultan...Önceki gece gösterime giren dizide Kanuni’nin en güvendiği en yakınında kişi olan İbrahim bir süre sonra vezir olacaktır...Hürrem Sultan bir süre sonra Sadrazam İbrahim’i öldürtecektir...Oğullarından birini tahta oturtabilmek için, tek kızı Mihrimah Sultanı vezir olan Rüstem Paşa ile evlendirtecektir...***Şimdi taşlar oturmuştur Hürrem Sultan için...Vezir-i Azam’ın eşi kendi öz kızıdır...Vezirle ittifak yapacak ve Şehzade Mustafa’yı öldürtecektir......Dört oğlu tahta geçmek için sırada beklemektedir...Nitekim öz kızının kocası Rüstem Paşa, Mustafa’nın mühründen kazıtıp İran Şahı’na bağlılık bildiren bir mektup gönderir ve gelen cevabı gizlece ele geçirerek Kanuni Sultan Süleyman’a gösterir...Kanuni’nin gözünde Şehzade Mustafa babasına ihanet etmektedir...Ölmeden onun yerine geçeceği söylentilerini de ayyuka çıkardıktan sonra, oğlu Mustafa’nın öldürülmesi emrini çıkartır, Vezir Rüstem Paşa...Hürrem Sultan’ın planıyla Şehzade Mustafa öldürülür...Artık Hürrem Sultan’ın üçüncü çocuğu 2. Selim’in tahta çıkmasının önünde bir engel kalmamıştır...***Dün Muhteşem Yüzyıl dizisinin senaristi Meral Okay‘ı aradım ve çok kısa bir soru sordum...“Hürrem Sultan ve aile çevresinde gelişen olaylar, dizinin ilerleyen bölümlerinde yer alacak mı?..”“Evet” dedi Meral, “Elbette onlar yer alacak... Ayrıca Kanuni’nin kararları ve yönetimi...”Muhteşem Süleyman’ın 46 yıllık iktidarı, 3 kıtaya yayılan muhteşem bir imparatorluğun kurulmasına tanıklık eder...Osmanlı’nın en üst noktasıdır bu...Ama sonra...Sonrası Duraklama Devri’dir...*****OSMANLI NİYE DURAKLAMA DEVRİNE GİRDİ BİLİYOR MUSUNUZ GAFİLLER?.. Hayatı ve geçmişi bilmeyenler boş konuşurlar...Anlamsız böbürlenmelerden medet umarlar...Tarihi, gerçekleri bilmeden kutsallaştırır, olayların arkasındaki nedenleri ve insanları bilmeden cahilce övünürler...Oysa önceki gece başlayan Muhteşem Yüzyıl dizininde gösterilmeye başlandığı gibi Hürrem Sultan’ı bilmeden, Osmanlı’nın Duraklama Devri‘ne niye girdiğini anlayamayız...Muhteşem Süleyman, Osmanlı’ya büyük zaferler kazandırmış, üç kıtada muhteşem bir imparatorluk meydana getirmiştir ama, arkasından gelen 2. Selim dönemi Osmanlı’nın Yükseliş Dönemi‘nin bitişini ve Duraklama Dönemi’nin başlamasını haber verir...***Kimdir İkinci Selim...Hürrem Sultan’ın, tahtın gerçek sahibi Şehzade Mustafa’yı öldürterek tahta geçirttiği 3. oğlu...Sarı Selim olarak bilinen İkinci Selim İstanbul dışına çıkmaktan bile korkan bir Padişah’tı...Yönetimini tamamen çevresindeki erkana bıraktı...Osmanlı İmparatorluğu’nun, muhteşem yükselişi onun zamanında bitti ve tarihe Duraklama Devri olarak geçen, Osmanlı’nın çöküşünün başlangıcı olarak bilinen dönemler tarih sahnesinde göründü...Hürrem Sultan, Vezir İbrahim’i öldürtmüş, yeni vezire kızını vermiş, Mustafa’ya komplo kurdurmuş, onu öldürtmüş ve oğlu İkinci Selim’in tahta çıkmasına zemin hazırlamıştı ama, o tahta çıkış Osmanlı’ya tarihin sahnesinde “uğursuz” gelmişti...Kim bilir belki de Hürrem Sultan’ın şeytani planları bu uğursuzluğun nedeniydi...***Bir şey daha...Bunca oyunu oynayan Hürrem Sultan, kendi öz oğlu İkinci Selim’in tahta çıktığını göremedi...15 Nisan 1558 tarihinde 52 yaşında öldüğünde Kanuni Sultan Süleyman hayatta ve tahttaydı...Oğlu Selim ancak 8 yıl sonra Sultan Süleyman’ın ölümüyle tahta çıkabildi...Annesi uğrunda insanları öldürdüğü tahta oğlunun çıktığını göremedi...Yeteneksiz oğluna inat, tarihçiler öldürttüğü Şehzade Mustafa’nın çok cevval ve ileri görüşlü bir lider olduğunu söylerler...Hürrem Sultan’ları ve Saray’daki arka oyunları bilmeden, tarihi ve Osmanlı’yı bildiğini sanmak ne cahilce bir gaflet...

Devamını Oku

Said-i Nursi; Mağduriyet, Hakkaniyet ve Demokratik Cumhuriyet...

5 Ocak 2011

Cumhuriyet; resmi tarihinin dışında kalanlarla, geçiştirilenlerle, suçlananlarla, sürgüne ve hapse gönderilenlerle “sil baştan yüzleştiriliyor...”İçinde bulunduğumuz günlerin bir Said’i Nursi filmine gebe olacağını bilmek müneccimlik değildi... Said-i Nursi’nin hayatının konu alındığı “Hür Adam” filminin galası önceki gece yapıldı...Keskin tartışmaların kopacağı belliydi...***Nitekim koptu ve daha çok kopacak...Said-i Nursi tartışmalarını izlerken elinizde bulunduracağınız kısa bir çerçeve çizeyim sizlere...Said-i Nursi kendi hayatını üç döneme ayırır...Eski Said...Yeni Said...Üçüncü Said...Eski Said; 1878’de doğan Said-i Nursi’nin 45 yaşına kadarki hayatını kapsar...Kurtuluş Savaşı’nı desteklemiştir Said-i Nursi...9 Kasım 1922’de Meclis’e davet edilir ve kürsüden konuşma yapar...Kürsüde, gazileri kutlar ve zafere ulaşmaları için dua eder... ***Atatürk’le Said-i Nursi arasında sorunun olmadığı dönemdir bu dönem...Ancak kısa bir süre sonra Nursi “Ankara’da dinden uzaklaşıldığını, milletvekillerinin namaz kılmadığını” söyleyerek bu durumu eleştirir...19 Ocak 1923’te bir bildiri yayınlar...Bildiride milletvekillerini dine ve namaz kılmaya devam eder...Bu bildiri Atatürk’le aralarını açar...Atatürk böyle bir bildiriyi gereksiz bulmaktadır...Said-i Nursi ise İslamiyette imandan sonra en büyük gerçeğin namaz olduğunu söyler “namaz kılmayanın hain olduğunu” iddia eder...***Bu dönemi Said-i Nursi; kendi ifadesiyle “dine siyaset yoluyla hizmet edeceğini düşündüğü” dönem olarak adlandırır ve ona Eski Said adını takar... Yarın vizyona girecek Hür Adam filminde Said-i Nursi’nin Atatürk’le o bildiri dolayısıyla yaptığı tartışmanın sahnesi var...Atatürk’ün sinirlenip masaya vurduğu tartışmada Said-i Nursi daha Atatürk sözlerini bitirmeden hışımla kalkıp odadan çıkıyor... Filmin tartışmalı ve sert bulunan sahnesi budur...***Said-i Nursi, 1925’te patlak veren ve İngiliz parmağı olduğu delillendirilen Şeyh Sait isyanından uzak duruyor...“Yaptığınız mücadele kardeşi kardeşe öldürtmektir ve sonuçsuzdur... Türk milleti İslamiyete bayraktarlık etmiş, din uğrunda yüzbinlerce, milyonlarca şehit vermiştir... Dolayısıyla kahraman ve fedakar İslam müdafilerinin torunlarına yani Türk milletine kılıç çekilmez... Ben de çekmem...” diyor...Zaten, Şeyh Said isyanından direkt olarak suçlanıp hüküm giymiyor ve Burdur’a sürgüne gönderiliyor...***Yeni Said Dönemi: “Eski Said daha çok aklı ile gidiyordu... Yeni Said ise akıl-kalp itifakıyla hareket eder...” diyor, yeni dönemini anlatmak için Said-i Nursi...Bu dönem dinle siyaseti ayırdığı, “siyaset yoluyla dine hizmet etmekten vazgeçtiği”, daha doğrusu siyasetten uzaklaştığı Risaleler yazdığı dönemdir...Yine yargılanmış ve birkaç ay cezaevinde yatacak cezalar almıştır, ama esas olarak sürgünlerde geçmiştir bu dönemi...***Üçüncü Said dönemi: 1948’de Afyon cezaevindeki günlerinden sonrasını ise Üçüncü Said dönemi olarak adlandırır...Demokrat Parti’nin iktidarı döneminde nisbi olarak daha rahat faaliyet yürütür...23 Mart 1960’ta, 27 Mayıs ihtilalinden iki ay önce, Şanlıurfa’da vefat eder... 27 Mayıs yapıldığında Said-i Nursi’nin mezarı yıktırılır ve açıklanmayan bir yere nakledilir...***DEMOKRATİK, LAİK VE ÇAĞDAŞ TÜRKİYE DEMOKRASİSİ NOKTASINDAN SAİD-İ NURSİ...Said-i Nursi filminin vizyona girmesiyle, Cumhuriyet geçmişiyle bir kez daha kamuoyu önünde yüzleştiriliyor...Yüzleşelim o zaman...İnsanın ve bireyin haklarına saygılı, demokratik, çağdaş ve laik bir Türkiye Cumhuriyeti perspektifinden şöyle bakabiliriz Said-i Nursi’ye:1) Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen, Atatürk’le yakın ilişki içinde olan bir kişilik... 2) 1923 yılında milletvekillerinin “namaz kılmadığını” belirterek, “bunun hainlik olduğunu” ileri süren ve Cumhuriyet’in dini esasları hayatın içine alması gerektiğini söyleyen kişi...Burada “dini yaşam tarzını milletvekillerine ve topluma” dayatan bir portre görüyoruz ki, bu bildiri ve talep, demokrasiye aykırı...Elbette laikliğe de...Demokrasiye aykırı, çünkü “namazın kılınmamasını hainlik olarak ilan etmek” dini yaşam tarzını, bütün bir millete empoze etmeye çalışmak demek...Bu yönüyle demokratik değil...Dini ibadet alanlarının dışında, toplumsal alana soktuğu için de laik değil...Atatürk bildiriden duyduğu rahatsızlıkta haklı...***3) Yeni Said-i Nursi ve Üçüncü Said-i Nursi dönemleri:Siyasetten uzaklaşan ve dinini yaşayıp yayan bir Said-i Nursi portresi var bu dönemlerde...Buna karşın, belirgin baskılar, hapisler, sürgünler devam ediyor... Bu dönemler, daha demokratik, daha özgürlükçü, daha bireyin kişisel yaşam tercihlerine saygılı geçirilebilir dönemlerdi...Demokrasi “Demokrasiye inanmayanlara da demokratik davranabildiği zaman demokrasidir...”Said-i Nursi’ye kişisel hayatında ve tercihlerinde özgürlük tanımak, demokratik bir tavırdır...Rejimi koruma kaygısı bireysel özgürlükleri yok etmemeli...Dini dayatmanın yerini, başka yaşam biçimlerinin dayatması almamalı...***27 Mayıs’tan sonra, mezarının bilinmeyen bir yere nakledilmesi, demokratik değil...İnsan hakları açısından ters...Mağduriyet yaratıyor...***Hülasa;Said-i Nursi Atatürk’le yaptığı tartışmada “dinin milletvekilleri üzerindeki dayatmacı zihniyetinden dolayı” haksız...Kendisi bu dönemine Eski Said dönemi demiş, Yeni Said ve Üçüncü Said dönemlerini farklı kıldı... Bu dönemlerde ondan bir “mağdur” yaratmak, o dönemlerin antidemokratik yanları... Cumhuriyet, iki taraflı dayatmacılıklarla değil, demokratik ve özgür yaşam biçimlerine saygı duydukça gelişecek ve çağdaşlaşacak... Din; ibadet alanlarının dışında toplumsal yaşamı düzenleyecek bir kurallar sistemine götürülmemeli...Buna karşı tek tek insanlar, kendi yaşam biçimlerini idame ettirecek özgürlüğe sahip olabilmeli...Said-i Nursi olayına bakışım budur...

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan'ın stratejisi 2023'ü Cumhurbaşkanı karşılamak...

5 Ocak 2011

“Siyaset bir sonuç alma işidir...” der ordinaryus siyasetçisi Süleyman Demirel...Demirel’e göre siyasette “başaramıyorsan eğer, mazaretin yoktur ve boşuna gerekçe bulunmaz...”Geçen gün İsmail Küçükkaya Akşam’da hafif bir değindi...“Bu seçim Tayyip Erdoğan’ın siyasette ikinci dönem yürüyüşünün seçimi... Siyasi hayatında referandumdan sonra en fazla önemsediği seçim...” diye yazdı...AKP’nin tepe stratejistleri 2011 seçimlerini “Türkiye’yi Cumhuriyet’in 100. yıldönümüne hazırlama süreci” olarak görüyorlar... ***“Türkiye’yi Cumhuriyet’in 100. yılına hazırlama seçimi...”Cümle ve slogan, ilk bakışta insana somut bir anlam ifade etmiyor gibi geliyor...Oysa bu cümlenin Başbakan Tayyip Erdoğan ve stratejistleri için çok önemli ve derin bir anlamı var...Güvenilir kaynaklarım bana “Tayyip Erdoğan için 2011 seçimlerinin 2023 yılındaki Cumhuriyet’in 100. yıldönümünü nasıl belirleyeceğinin” tanımını kulağıma fısıldadılar bile...***Ne söyledi siyasi hayatına başlarken Tayyip Erdoğan?..“En fazla 3 dönem milletvekili seçilebilirim...”Bu Haziran’daki seçim Tayyip Erdoğan’ın milletvekili olarak kaçıncı seçimi?..Üçüncü...Bu ne demek?..“Bir daha milletvekili seçimlerine girmeyeceğim...”Yani?..“Yani beni AKP’nin başında lider olarak son kez meydanlarda görüyorsunuz...” ***Tayyip Erdoğan yüzde 42’den 48’e uzanan AKP oy yelpazesinde, siyasi hayatının baharında, erken bir emeklilik mi isteyecek bu dönemin sonunda?..Mümkün mü bu?..Siyasetin doğasında var mı bu?..Bunu “Siyaset bir sonuç alma işidir...” diyen Demirel’e bir daha sormaya bile gerek yok... Sözkonusu değil...Ne olacak peki?..Tayyip Erdoğan “Halkın seçtiği ilk Cumhurbaşkanı” olabilmek için, adaylığını koyacak...Şimdi buraya bir virgül koyalım ve “neden bu seçimin Tayyip Erdoğan için bundan sonraki siyasi hayatının en önemli seçimi” olduğuna gelelim... Bu seçimlerde yüzde 48’leri hatta yukarısını amaçlıyor Başbakan...Çünkü ancak o zaman adaylığını rahat rahat 2014’te koyabilecek...***Dikkat 2012’de değil, 2014’te...Abdullah Gül‘e soruyorlar:“Görev süreniz 5 yıl mı 7 yıl mı...”Kesin bir cevap yok...Başbakan’a, AKP kurmaylarına soruyorlar:“Gül’ün süresi 2012’de mi 2014’te mi bitecek?..” Yine kesin bir cevap yok...Çünkü durumu bu Haziran’da yapılacak seçimlerin sonuçları belirleyecek onun için kesin bir cevap yok...Tayyip Erdoğan’ın içinden geçen, Cumhurbaşkanlığı seçiminin 2012’de değil, 2014’te yapılması...Bunun için, seçimlerde öyle bir oy almalı ki, seçimlerden 3 yıl sonra bile, halk Erdoğan’ı Cumhurbaşkanlığı’na taşıyabilsin...***Erdoğan ilk aşamada üç yıl Başbakan kalıp, “sivil” dediği Anayasa’yı yapmayı amaçlıyor... Yeni Anayasa’da halkın seçtiği Cumhurbaşkanı’na “Başkanlık sistemi”ne yakın bir düzenleme yapılacak...Seçim sonuçlarına ve ertesindeki konjonktüre göre Cumhurbaşkanlığı seçimini 2012’ye alabilir Başbakan...Her halükarda “yeni ve güçlü yetkilerle” Cumhurbaşkanlığı’na geçiyor...***Ne diyor Anayasa’da yapılan değişiklik?..Halkın seçeceği Cumhurbaşkanı 5 yıl için en fazla iki kez seçilebilir...Tayyip Erdoğan “Cumhurbaşkanlığı için iki kez aday olmayacağım” diye bir şey söyledi mi?..Hayır!..Ayrıca birinci 5 yılın sonunda, niye ikincisi için adaylığını koymasın ki?..Tayyip Erdoğan’a göre yakın müttefikimiz Amerika’da başarılı olan başkanlar iki dönem için görev yapmıyorlar mı?..Clinton öyle değil mi?..***Şimdi gelelim püf noktasına...Dostum “Koy bakalım 2014’ün üzerine iki Başkanlık dönemini” dedi...Dostumun söylediği doğruydu...Siyasi strateji tutar, her şey istendiği gibi giderse Tayyip Erdoğan Cumhuriyet’in 100. yılına, 2023’e Cumhurbaşkanı olarak girecekti...AKP’li siyasi statejistlerin söylediği, “Bu seçimler Türkiye’yi Cumhuriyet’in 100. yılına hazırlama seçimleri olacak” sözleri kof ve içi boş laflar değiller...Başbakan’ın hedefi ve amacı budur...Bir diğer yakın dostum “Bunu yapabileceğine gerçekten inanıyor” dedi bana...***Eğer Başbakan’ın bütün hedefleri gerçekleşirse, siyaseti istediği mecrada tutabilirse Cumhuriyet’in 100. yılına Cumhurbaşkanı olarak girip, 2024’te siyasi yaşamdan ayrılmayı düşünüyor...“Sonrası için uluslararası hedefler düşünüyor mudur?.. Onları bilemem...” dedi dostum.. Ne demişti Demirel?.. “Siyaset bir sonuç alma sanatıdır...”Bir sözü daha var Süleyman Demirel’in:“Siyasette bir saat kısa, bir hafta çok uzun bir süredir...”Ya da “doğmamış bebeğe don biçilmez...” *****FEHMİ KORU NİYE YAZMIYOR HALA?..Fehmi Koru, AKP iktidarının en keskin kulis haberlerini veren yazarların başında geliyordu yıllar boyunca...Zekası, AKP çevrelerine ulaşmaktaki rahatlığı, kulislere hakim olması ve arada bir komplo teorilerine fazla kaçsa da keskin analiz yeteneği onu yıllarca sabahın köründe okunan yazarlar kategorisine soktu...Aslında AKP iktidara gelmeden önce de, yazıları aynı merakla siyasi ve diplomatik çevrelerde okunuyordu...***Ayrılma nedeni de gazetesi Yeni Şafak’taki bir yazarın gönderilmesi yolunda Amerikan Büyükelçisinin isteğine aracı olmasıydı...Koru bunu şiddetle yalanladı...“Böyle bir talepte bulunması sözkonusu değildi... Zaten o Amerikan Büyükelçisi en fazla kendi yazılarına karşıydı...”Tezkere esnasında en şiddetli tezkere karşıtı yazılar yazan bir yazarın, Amerikan Büyükelçisi’nin ulaklığına soyunması beklenemezdi...Koru haklıydı...***Ancak sonra Yeni Şafak’tan ayrılmasını geçmiş “tezkere karşıtı hareketlerine” karşı yapılmış bir operasyon olduğunu söylemedi...Bence böyle değil...O günlerde Yeni Şafak’tan istediği “açıklamalar” fazla gelmiş olabilir gazete yönetimine...Kendisi de yazmayınca, kopuş gerçekleşmiş olabilir...Meselenin özü şu...Fehmi Koru “Henüz hiçbir gazete bana bir teklif getirmedi...” diyor...Hadi Yeni Şafak’ta sorunlar vardı yanlış anlaşılmalar bu kopuşu getirdi diyelim, ancak Fehmi Koru gibi bir yazara teklif konusunda türk medyasının bu kadar cimri davranması anlaşılabilir mi?..***Fehmi Koru’nun alanına girmek istemem ama...Cüneyt Arcayürek 12 Eylül’ün yasaklı günlerinde Süleyman Demirel’e “Darbenin askerler açısından gerçek nedenini” sormuştu...Demirel tereddüt etmeden;“Çankaya” cevabını...“Çankaya’ya kimin çıkacağı meselesidir o... Her zaman çok önemli olmuştur...”Çankaya, yani Cumhurbaşkanlığı...Fehmi Koru Cumhurbaşkanı Gül’ün Londra’da 4 yıl beraber kaldığı ev arkadaşı...Ayrıca, Koru’nun satırlarını bilenler, Cumhurbaşkanı Gül’le ev arkadaşlığının, bundan çok öte iki eski dost arasında bir kader birliği haline dönüştüğünü kolaylıkla kestirebilirler...***Önümüzde genel seçim var gibi görünüyor...Oysa önümüzde Süleyman Demirel’in tabiriyle çok daha önemli bir soru var: “O soru Çankaya’ya kimin oturacağı” sorusudur...Yeni Şafak’tan tam ayrılma nedenini kendisinin bile pek bildiğini sanmıyorum...Ama bu derece rağbette olan bir yazara, taleplerdeki nakıs durum “Çankaya”yla bağlantılı olabilir mi acaba?..

Devamını Oku