Haberin Devamı
Önceki gece yazıları bitirdim, saat 21 sularında Kanaltürk’e geçiyordum Son Kale programı için...
Nispetiye Caddesi’nin üzerinde bir zamanlar Irish pub olarak hizmet bir mekanın önü, çiçeklerle kaplıydı...
İnsanlar dükkandan taşmışlardı...
Kameralar, foto muhabirleri caddede bekliyorlardı...
“Bir davet var herhalde...” dedim ve trafiği sıkışan yolda yavaş yavaş geçtim...
Televizyon programına geçtik bir süre sonra...
Canlı yayında “Aziz Yıldırım ve Arda’nın karşılaşması” ve Fenerbahçe Başkanı’nın “Ulan sen de mi buradasın Arda” sözü duyuluyordu...
Sonra Arda’yla Aziz Yıldırım öpüşüyorlar...
Lafa kimyası bozulan Arda “Ben futbolu bıraktım biliyorsunuz...” diye öpüşürken espiri yapıyordu... Nereden baksanız ortada “garip” bir durum vardı...
Aziz Yıldırım biraz önce Nispetiye’de önünden geçtiğim açılışı yapılan işkembeciden içeri girdiğinde, ona yakın futbolcuyla karşılaşıyordu...
Kendi futbolcusu Emre oradaydı...
Galatasaray’dan Sabri, Arda...
Beşiktaş’tan Hakan Arıkan ilk gözüme çarpanlardı...
Belli ki Aziz Yıldırım futbolcuların o açılışta olmasına sinirlenmiş, hıncını da ilk gördüğü Arda’dan çıkarmıştı... Ancak dışardan bakıldığında “Fenerbahçe Başkanı Galatasaray Kaptanı’na fırça çekiyor” görüntüsü vardı...
Erman Toroğlu “Böyle rezalet olmaz” diyor, zamanında kendisini seyirciye hedef gösterenlerin inanılmaz bir takdir-i ilahiyle “ne hale düştüklerini” göstermeye çalışıyordu...
Ahmet Çakar önce eleştirmiş, Galatasaray’dan iki yöneticinin ve ultra aslanın Arda’ya sert tepki göstermesi üzerine “Arda’nın üstüne çok gitmeyin” diye feveran etmeye başlamıştı...
“Su testisi su yolunda kırılır...”
Arda’nın bu olayda büyük bir hatası yok...
Programda da söylediğim gibi “Aziz Yıldırım öyle söyledi diye, 24 yaşında bir futbolcu çocuk kulüp başkanına kafa mı atacak?..”
Sonuçta zaten Aziz Yıldırım biraz da çocuğu gibi haşladığı Arda’ya sarılıp öpüyor...
Tablo hoş değil, ama orada Arda’nın cevap verip kulüp başkanı düzeyinde bir büyüğe saygısızlık yapması daha büyük bir ayıp...
Ama Arda artık kendine dur demeli, Galatasaray da Arda’nın kaptanlığını elinden almalı...
Neden?..
Çünkü Arda daha çok genç ve Galatasaray kaptanlığını taşıyamıyor, kendine de kaptanlığa da yazık ediyor... Galatasaray kaptanı, sürekli açılışlarda yanında sevgilisiyle poz vermez...
Son model arabalarla, ünlü dizi oyuncularıyla diskoya gider gibi kendi arkadaşlarının ter döktüğü maça gitmez...
Yok sinema salonu kapattı, yok davetlerde gördüğü mikrofonlara açıklamaydı, bunlar bir Galatasaray kaptanının kamuoyunun önünde arz-ı endam etme yerleri değil...
Arda yıldız bir futbolcu...
İstediğini yapar, istediğiyle gezer, gençliğini yaşar, topunu da oynar...
Bunlara kimsenin itiraz olamaz...
Ama Galatasaray kaptanlığı bunlardan fazla bir şeydir...
Ve o fazlalık henüz Arda’da mevcut değildir...
Aziz Yıldırım’ın hafif haşlaması Arda’yı kendiyle yüzleştirmeli... Futbolunu oynamalı...
Kaptanlığı askıya almalı...
AZİZ YILDIRIM EMRE’YE SİNİRLENİP, HINCINI ARDA’DAN ÇIKARIYOR!..
Dün Aziz Yıldırım’ın neden sinirlendiğini en yakınında bulunan bir dostumdan öğreniyorum...
Fenerbahçe Başkanı açılışa girdiğinde Arda’ya doğru giderken, kendi futbolcusu Emre’yi görüyor...
Ona sinirleniyor...
Ona da ağır bir fırça kayıyor...
“Senin bu açılışta ne işin var?..” diye...
O sinirli anında Arda’ya da “ulan” sözü çıkıyor ağzından...
Bu olayları Fenerbahçe Başkanı’nın Galatasaray Kaptanı’na “fırçası” olarak görebilirsiniz...
Ben öyle görmüyorum...
Hayatı ve yaşamın getirdiklerini bilenler, bu tip olayların zaman zaman istenmeden olabileceğini bilirler...
“Ulan” kelimesine ağır saygısız anlamlar yükleyip, buradan bir Fener-Galatasaray kavgası çıkartmak, hayatı absürd okumak demektir...
Gönlünü alırlar Arda’nın biter gider...
Sonuçta ortada Fenerbahçe ve Galatasaray’la ilgili bir durumdan gelmiyor “ulan” sözcüğü...
Kendi kaptanını da fırçaladığı bir disiplin meselesi...
Arda sadece şunu düşünmleli:
“Bir daha bu durumlara düşmemeli...”
EŞİNİZİN Mİ BEBEĞİNİZİN Mİ KURTULMASINI TERCİH EDERSİNİZ?..
Fallon Devaney 25 yaşında İngiltere’de Nottingham’da oturan genç bir kadın...
5 aylık hamile...
Domuz gribine yakalanıyor...
Queen’s Tıp Merkezi’ne kaldırılıyor... Eşi David Bowler hastaneye gittiğinde acı gerçekle karşılaşıyor...
Doktorlar genç kadının durumunun kritik olduğunu, ona aktarıyorlar...
Karnındaki bebekle gücünü paylaşmak zorunda olduğu için, bebek veya anneden birini tercih edebileceklerini söyüyorlar...
Bu konuda karar verecek olan kişi ise baba...
Ne trajik ve zor bir karar...
David Bowler muhtemelen anneyi kurtarıp, 5 aylık erkek bebeğinden vazgeçecek...
Kararı kendi vermek zorunda kaldığı için de hayat boyu vicdanında bebeğinin ölümünü sorgulayacak...
Eşinden feragat edip, 5 aylık bebeğini yaşatmaya çalışması ise hiç etik olmayacak...
Dün 21 Aralık’tı...
Ne kadar zor bir gün geçirdiğinizi, nelerin sizi etkilediğini, bilmiyorum...
Ama sıkıntınız ve üzerinizdeki baskı ne kadar ağır olursa olsun, David Bowler’ın durumunu düşündüğünüzde, kendi haliniz size “şükür” duygusu uyandırabilir... Çocuğunu kaybetmek üzere olan bir baba var orada...
Ve diğer çocuklarını yanına alıp, sadece “dua etme” şıkkını tanıdı hayat ona...
Şükredin isterseniz hayatınıza...
Duanızı da esirgemeyin Fallon Devaney’den...
SARTRE’IN NOBEL ÖDÜLÜNÜ REDDETMESİ VE ELİF ŞAFAK’IN MARKA ÖDÜLÜ...
Elif Şafak’a çok kızmış “Marka ödülünü almak için ta Londra’lardan kalkıp İstanbul’lara geldi” diye...
Taraf gazetesinin Telesiyej köşesini yazan arkadaş, “Jean Paul Sartre’ın nobel Edebiyat Ödülü’nü bile reddettiğini” hatırlattığı yazısında, Satre’ın “Ben resmi payelere hep dirsek çevirdim... Siyaset, toplum ya da edebiyat meselelerinde bir tutumu benimseyen yazar, bence sadece kalemini, kağıdını kullanmalıdır... Kabul edeceği paye, okurlarını etki altında bırakır... İmzamı Jean Paul Sartre diye atmakla, Jean Paul Sartre 1964 Nobel’i demek aynı değildir...” sözlerini hatırlatmış...
Sartre’ı ve felsefesini hatırlatmak açısından güzel bir yazı...
Ancak hayatı böyle anlamlandırdınız mı, Nobel Edebiyat Ödülü’nü mutlulukla alan, Bernard Shaw’u, Ernst Hemingway’i, Bertand Russel’ı, Albert Camus’yü, Pablo Neruda’yı, Giorgios Seferis’i, Gabriel Garcia Marquez’i ve onlarca dünya çapında edebiyatçıyı nereye koyacaksınız?..
Bu yazarların hiçbiri Nobel Edebiyat Ödülü’nü almayı reddetmediler...
Jean Paul Sartre’ın tutumunu anlatmak ve övmek başka şey, oradan bir çıkarma yapıp Elif Şafak’ı eleştirmek başka...
“Kalemin ucundan çıkan değerle, kasanın tuşundan çıkan değer (marka), taban tabana zıt, uzlaşmaz bir ana çelişkiye sahip iki değerdir...
Kısaca bir edebiyatçı marka ödülü almayacak arkadaşlar...
Alırsa kendi markası deşifre olur çünkü...”
Kabul etmeliyim ki, “sosyalist düşünceyle harmanlanmış güzel bir yazı...” Ama Elif Şafak için fazla bir şey ifade etmiyor...
Bana gelince...
Bazen geçerli olmasa da, eleştirinin lezzeti, ağzımda muhteşem bir tat bırakır...
Telesiyej eleştirisi de nostaljik bir tat bıraktı bende... Biraz ‘sol’ ve ‘sekter’ olsa da...

