Haberin Devamı
Josep Guardiola 39 yaşında genç ve mesleğinin zirvesinde bir adam...
Dünyanın şu anda en iyi takımı olan Barcelona‘yı çalıştırıyor...
Çalıştırdığı takımı son 3 yıl içinde bir defa Şampiyonlar Ligi Şampiyonu yaptı...
Barcelona onun zamanında iki defa İspanya Şampiyonluğu, birer kez İspanya Süper Kupası ile Kral Kupalarını, bir kez de UEFA Süper Kupası’nı kazandı...
Daha 39 yaşında ve hayatında bir daha hiçbir zaman göremeyeceği teklifi önceki gün aldı...
Bir Rus kulübü olan CSKA Moskova, Guardiola’ya tam tamına yılda 22 milyon euro (yaklaşık 45 milyon lira) para teklif ediyordu...
Guardiola ise dünyanın en iyi takımını çalıştırıyor ama, kendi kulübünden yılda sadece 1 milyon euro kazanıyordu...
Teklif tamı tamına 22 katıydı...
Eğer teklifi kabul etmez kendi kulübünde kalırsa, ancak 22 yıl çalıştıktan sonra 61 yaşına geldiğinde, bu paraya sahip olabilecekti...
Futbol gibi istikrarsız bir sektörde aynı kulüpte 22 yıl çalışmak da pek mümkün olamayacaktı...
Diğer yandan, onun Moskova’ya gitmesine karşı çıkanlar, şöyle diyorlardı:
“Orada böyle bir başarıyı kazanması imkansız...”
Başarısız olduğunda da “Barcelona’da olduğu için başarılıydı” diyecekler ve onu sonu bilinmeyen bir macera bekleyecek...
“Oysa Barcelona’da kalırsa, ne zaman isterse bir yere gider... Belki bu paraya değil, ama şu andakinden fazlasına... Onun için gitmemeli kalmalı...”
Siz olsanız ne yapardınız?..
Hayatınızı garanti edecek 22 katı paraya “Evet” deyip, arkanıza bakmadan gider miydiniz?..
Yoksa “Burada arkam sağlam... Başarı zaten kendiliğinden geliyor...” deyip, kendinizi anlamsız riske sokmaz, 22 kat kazancı elinizin tersiyle geri mi çevirirdiniz?..
Hayat mühendisliği sorusudur bu...
Ve çok zordur cevaplaması...
Guardiola bu yaman çelişkiden nasıl çıkacak bilmiyorum...
Bildiğim hayatın püf noktasının, sadece kazanılacak maaşta ve gelirde olmadığı gerçeği...
Çalıştığınız yerdeki ortam nasıl?..
Size kendi yeteneklerinizi ve yaratıcılığınızı geliştirecek fırsatları veriyorlar mı?..
Yoksa, her şey istikrarsız mı?..
Ne zaman ne olacağını, kimin borusunun ne zaman öteceğini bilmeyeceğiniz bir düzene mi gidiyorsunuz?..
Sorunun “yaşam guruluğu” açısından doğru cevabı huzurunuzun olacağı yerdir...
Hangisinde daha huzurlu ve iyi hissedeceksiniz kendinizi?..
Hangisinde daha yaratıcı ve daha özgür yapabileceksiniz işinizi?..
Hangisi size olumlu enerji verecek?..
Hangisine siz daha pozitif ve sevgi dolu yaklaşacaksınız?..
Barcelona, CSKA Moskova...
Şu anda çalıştığınız yer veya sizi isteyen yer...
Aradaki fark 22 katı da olsa hiç farketmez...
Siz işinizi zevkle ve hobi gibi yaptığınız yerde mutlu olacaksınız...
Para da kazanacaksınız...
Kazanacağınız para 22 katına denk gelmeyebilir...
Farketmez, çünkü 22 katı para kazanırken, huzursuz ve mutsuzsanız, onun keyfine öteki kadar varamayacaksınız...
Parayı huzurla kazanmalısınız ki huzurla parayı yiyebilesiniz...
Huzursuz kazanılan paranın çokluğu, insana huzur vermez çünkü...
*****
AMERİKALILAR’IN HAYALLERİNİ SÜSLEYEN ŞEHİR...
İSTANBUL...
Ben yıllar önce Atina’ya gittiğimde, Amerikalı, Avrupalı ve zengin Arap turistlerin bütün ilgisi Yunanistan üzerineydi...
Adalar, tavernalar, buzukiler, sirtaki, uzo, şarap, Zorba ve Ege’nin sonsuz mavilikleri dünyayı altüst eden bir moda halindeydi...
Atina yakınlarındaki 5 yıldızlı otellerde yaz boyu kalantor Amerikalı turistler olurdu...
Poros adası zengin Alman’ların geldiği adaydı...
Mikonos bütün dünyanın çılgınca eğlendiği bir cazibe merkeziydi...
Sonra yavaş yavaş tenhalaşmaya başladı Yunanistan...
Her yıl biraz daha tenhalaştı...
Önce Amerikalılar gittiler...
Geriye sadece yaz tatilini baba topraklarında geçirmleye gelen Yunan kökenli Amerikalılar kaldılar...
Sonra onlar da yavaş yavaş tüydüler, dünyadaki başka tatil merkezlerine, çok daha moda ve “in” olan yerlere...
Avrupalı zenginler, artık Yunhanistan’a hiç gelmez oldular...
Bir süre sonra, özgürlük arayan hippiler Mikonos’un çıplaklar plajında görüldüler...
Adalardaki küçük tavernalarda çok ucuza yemek yiyorlar, gezip tozup hemen hiç para bırakmadan ülkelerinin yolunu tutuyorlardı...
Bir gün baktı ki Yunanlılar turist niyetine hiç kimse kalmamış...
Kimsecikler, Yunan tavernalarını, buzukilerini, sirtakilerini, uzolarını, şaraplarını merak etmez olmuş...
Atina’da Plaka’daki turist kaynayan müzikli tavernalar, birer birer soldular... O kadar ki Plaka semti bile eski havasını yitirdi gitti...
Bunları Newyork Times gazetesinde “Amerikalıların hayalini süsleyen kent... İstanbul” başlığını gördüğümde hatırladım...
Newyork Times Amerika’nın en saygın gazetelerinden biri...
Amerika’lılara “2010 yılını nereye gitmek isterdiniz” diye soruyor...
Kamuoyu yoklamasına katılanların büyük çoğunluğu “İstanbul” cevabı veriyor...
İnanılmaz bir İstanbul modası var, Avrupa’da ve Amerika’da...
Herkes so yılların parlayan yıldızı İstanbul’u görmek istiyor, iki kıtayı ve farklı kültürleri ve dinleri birleştiren bu tarihi şehri merak ediyor...
İstanbul’da otel üstüne otel inşa ediliyor...
İnşaattan geçilmiyor, gayrımenkul fiyatlarnının patlayacağı haber veriliyor...
Alışveriş merkezleri, dünyaca ünlü restoranlar açılıyorlar...
İstanbul parıldayan yıldız şimdi bu doğru...
Ancak dünyaya baktığınız zaman, “Geçmişte parıldayan bir sürü yıldız şehrin, gün gelip yok olup gittiğini görüyorsunuz...”
Bir kentin dünya yıldızı olarak kalabilmesi için, Newyork, Londra, Paris ve Roma gibi her daim bir cazibe merkezi olması gerekiyor...
Modası hiç geçmeyecek şehirlerden biri olmalı İstanbul...
Yoksa biliyorum o turistler geldikleri gibi adam adım çekiliyorlar...
Şehri kendi başına bırakıyorlar...
O gidişin kasvetini yaşadım ben...
Umarım bir daha yaşamam...

