Soner Yalçın'a sorular soruyorum, o habire lafı dolandırıyor, kişisel bir kavga çıkartmaya çalışıyor...Oysa lafı dolandırmamalı Soner...Şu soruları cevaplamalı:"Niçin Türkiye'deki insanlara 2 kuşak 3 kuşak evvelinden dedesi Yahudi'ydi, büyük büyük babası Selanik dönmesiydi" türünden yaftalarla, kafatası ölçümleri yapıyor Soner?..Diyelim ki bu insanlar, 3 kuşak önce Selanik'ten gelen Yahudi bir dedeye sahipler...Bugün böyleler diye kendilerine "Ne mutlu Türküm" diyemeyecekler mi?..Diyebileceklerse sen ne akla hizmet bu insanların secerelerini çıkartıyorsun?..Hitler Almanya'da Yahudi avına çıkmıştı...Peki sen niye bunlarla bu kadar ilgilisin?..Mustafa Kemal böyle kafatasçılık yaparak mı bir millet oluşturmaya çabaladı?..Onu niye örnek almıyorsun?.."Sebataycılar" falan diyerek bu milleti niye suni olarak bölmeye çalışıyorsun?..Senin geçmişten medet uman 'ırkçı' yaklaşımın "Türkiye'de neyi yapmayı amaçlıyor?.."***Atatürkçü değilsin, hiçbir zaman olmadın, olmak zorunda da değilsin...Ama niye "Kemalistim" diye ortalıkta dolaşıyorsun?..Atatürk muassır medeniyetler düzeyine gelmekten söz ederdi?..Türkiye Cumhuriyeti'nin 1924 Anayasası da büyük ölçüde Fransız 3. Cumhuriyet anayasasından esinlenmişti...Şapka devrimi, harf devrimi, Latife hanımda sembolize ettiği Türk kadınına bakış açısı, dansları, valsleri, emperyalizmini yıktığı Batı'nın yaşam biçimine duyduğu sevgisiyle, pozitivist, akılcı, çağdaş ve ilerici bir Atatürk'le, senin Milletin atasında Yahudi arayan, Kurtlar Vadisi'nde Memati'yi yaratan, özürlü vatandaşın kafasına tencere geçirip özürlüleri aşağılamaya çalışan, canlı yayında orgazm iniltileri dinleten halin arasında ne tür bir benzerlik görüyorsun?..***Bazı "yandaş" denilen gazetecileri niye özellikle kendine müttef ik seçiyorsun?..Onlarla niye çok sıkı fıkı ilişkiler kuruyorsun?..Madem bu iktidara bu kadar muhalifsin, niye bu iktidarı bu kadar yakından destekleyenleri yanından ayırmamaya çalışıyorsun?..Sen ideolojik olmadığına göre, hangi kıstaslara göre insanları hedefe oturtuyor, ya da yanına almaya çalışıyorsun?..Önceleri en ağır küfürleri ettiğin gazetecilerle, bir günde nasıl ittifak kuruyorsun?..***Sevgili okuyucularım mesele Soner değil...Mesele Atatürk'ün üzerinden Atatürk'le ilgisi olmayan insanların rant kapma sevdaları...Bu isimlerden bazıları, Atatürkçülüğü kendi rantları için Saddamcılığa ve Baasçılığa çevirme sevdasındalar...Aman darbe iddiası olmasın...Hemen karşı çıkıp savunacaklar...Niye savunuyorsun?..Varsa darbeci çıkar ortaya...Ne zamandan beri Atatürkçülükle darbecilik aynı şey oldu?..Darbeci "Ben Atatürk adına darbe yapıyorum" dedi diye, kolay yoldan Atatürkçü mü oluyor?..Niye bu milletin en Batılı, en çağdaş, en medeni liderini Avrupa'nın standartlarının dışında birisi olarak göstermek istiyorsunuz?..***Sizin Atatürk'ü hapsetmek istediğiniz yerde değiliz biz...Zavallılar Atatürkçülük'ten vazgeçilebileceğini falan sanıyorlar...Zibidiler Atatürkçü olmadıkları için bilmiyorlar...Atatürk büyük çoğunluğumuz için, bir düşünce sisteminin ötesinde bizim içselleştirdiğimiz kişiliğimizin bir parçası...Bizler için Atatürk'ten vazgeçmek, kendimizden vazgeçmek anlamına gelir...Hayallerimizden, ufuklarımızdan, varlığımızdan, ideallerimizden...İnsan Atatürkçü değil, rantçı olunca bunu anlayamaz tabii...Son sorum da sevgili Ertuğrul Özkök'e?..Destek verdiğin Matruşkalar'dan mutlu musun şimdi?..Türk basınının, demokrasisinin ve insan haysiyetinin yararına olduğunu mu düşünüyorsun bu ucube Matruşka'nın?..
Dişimin apse yaptığı o Atina gününü hiç unutmuyorum... 25 yaşında falandım...Yaşamın gerginliği, mesleğimin stresi, Atina gibi tehlikeli bir kentin göbeğinde Türk gazetecisi olmanın psikolojik yükü, vücudumun değişik yerlerinde “arızalar” ortaya çıkartıyordu...O günlerde “yaşadığım hayatın yükü” dişlerimin üzerine binmişti...Sık aralıklarla dişlerim apse yapıyor, inanılmaz bir ağrı başımdan beynime doğru zonklaya zonklaya yayılıyordu...Gittiğim bir dişçi, dişimdeki enfeksiyonu tedavi etmesi için antibiyotik almamı söylemişti...Altı saatte bir antibiyotik alıyordum...Şişmiş ve davul gibi olmuş dişim fena halde ağrımaya devam ediyordu...***Akşam home office olarak kullandığım bürodan çıktım, bir yerlerde bir şeyler yemek istedim...Ağrı yüzünden sabahtan beri hiçbir şey yiyememiştim...Restorana gittim kendime bir şeyler ısmarladım...Ismarladıklarımı beklerken, dişimin ağrısı yeniden nüksetti...Belki o anda başlamış olsa idare ederdim, ancak o müzminleşen ağrı saatlerdir devam ediyor ve ben içimden “Tanrım yeter, bitsin artık bu ağrı” diye yakarıyordum... Heyhat dişimde hiçbir etki bırakmıyordu bu yakarışlarım...***Sonunda baktım ki, hiçbir fayda vermeyecek bu yakarışlar, dişimin ağrısıyla benim gelecek yemeklerden de hiçbir tat almam mümkün olmayacak, garsonu şöyle “usta içicilere has bir el işaretiyle” çağırdım...Seyirtti hemen yanıma...Olabildiğince kalender bir tavır takınarak, “Sen” dedim, “bana bir karafaki Uzo getir... Yanında buz olmasın... Sadece soğuk olmayan su...”Garson eski küçük gazoz şişelerini andıran bir karafaki uzo getirdi...Uzoyu bol, suyu az koymasını söyledim...Yunan uzosunun üstüne su gelince, aynı rakı gibi beyazlaştı...Aldım kadehi elime cömert bir yudum aldım...Ağrıyan arka dişimin üzerine getirdim, tutmaya başladım sıvıyı...2-3 dakika üç dakika tutuyor, diş üzerindeki sızıyı alıyordum uzoyla...Sonra da yutuyordum...Üç dört kez bu ritüeli yineledikten sonra, yavaş yavaş dişimdeki sızının geçtiğini farkettim...Dişim uyuşmuştu...Kafam da hafiften uyuşur gibi olmuştu... Sabahtan beri çektiğim diş ağrısı ve acısı geçmişte kalmıştı...İçkinin etkisiyle ağrı gitmiş, moralim yerine gelmiş, hayallerin tetiklediği hafif trans haline bile geçmiştim...***O anda aklıma geldi, “içkiyle, antibiyotik alınmaz” lafı...“Hadi be” dedim, “Bana bir şey olmaz... Ben idare ederim...”Sonraki yıllar ne zaman dişim ağrısa, antibiyotik üstü rakı tedavisini yapmakta bir sakınca görmedim...Bazen birileri bunu görür “ne yapıyorsun sen?” derlerdi...“Bir şey olmaz... Rakı en fazla ilacın etkisini azaltır... Azaltsın, zaten bu saatte rakı dişteki ağrıyı alıyor...” derdim...İlaç üzerine içki içerken “bize bir şey olmaz” duygusunun özgüveninde, fırtınalı ve bohem bir hayatı yaşadığım günlerdi o günler...***Dün gece Beyoğlu’nda bir barda arkadaşlarıyla bolca içki içmiş Defne...Kronik astımı olduğundan, ilaç da alıyor...Alkol ve ilaç gecenin bir saatinden sonra vücudunda neleri tetikliyorsa artık, hayatı deli gibi seven genç kadın daha 32 yaşında, aniden ölüveriyor...Defne Joy Foster’ı anlatabilmek için, dün saatlerce onun kısacık hayatının derinliklerinde araştırmalar yaptım...Arkadaşlarıyla konuştum...Hepsi hayatı deli gibi sevdiğini söylediler bana...Gece barda gördüğü arkadaşına “seni çok seviyorum” diye sımsıkı sarılmış...Üzerinde hiçbir psikolojik problem görülmüyor son saatlerinde, kalp krizini ve ölümü tetikleyecek...***Hayatı sevmediğinden, hayata küstüğünden, hayatı kaldıramadığından gitmedi yani ölüme Defne Joy Foster...Tersine dans yarışmasının ertesinde Survivor’a katılma anlaşması yapmış...Yani hayat en azından işinde istediği gibi gidiyor, para kazanıyor, yeni projelere imza atıyor...O zaman ne peki 32 yaşında gencecik bir kadını ölüme götüren gerçek?..Defne Joy Foster hayatı seviyordu, ancak kendini yani öz benliğini sevmiyordu sanıyorum... 25 yaşının bohem Atina günlerinde antibiyotik üstüne rakı içtiğim saatlerde, ben de kendimi yeterince sevmediğimin farkında değildim...Oysa kendisini sevmeyen insanların, “bilinçaltı vücutlarına zarar veriyordu...”Bir insanın sigara içerek, zehir gibi dumanı sürekli içine çekmesi, ilaç alırken içki içerek hayata meydan okuduğunu söylemesi, aslında kişinin vücuduna gayet bilinçli bir şekilde zarar verme eylemiydi...***Kişinin kendini yeterince sevmemesi, kendi suçu değil bir çocukluk travmasıdır...Daha fazla konuşacağım bir gün değil bugün...Defne Joy Foster onu sevenler kadar kendini sevmedi, onu biliyorum... Muhtemelen cennette kendisiyle barışacaktır...Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun...***DEFNE ÜZERİNDEN İÇKİLİ YAŞAMLARA VURANLAR...Cengiz (Semercioğlu) Defne Joy’un yakın arkadaşlarındandı... Dün konuşurken, “İnternette Defne’nin ölümünün üzerinden içkili yaşamlara karşı bir saldırı kampanyası var gibi...” dedi, “Bu yaşam tarzı onu öldürdü’ türünden yorumlar yapılıyor” dedi...Defne’yle ilgili yazımda açıkça yazdım...Sigara tiryakileri, ilaçla içki alarak hayata meydan okuyanlar, gerçekte hayatı ne kadar severlerse sevsinler kendileri öz benliklerini yeterince sevmeyen kişiler... Herkesin anne babasıyla ilişkilerinden ve kendi çocukluk döneminden kalan arızalar, bilinçaltına işlemiş kodlanmalar bunlar...***Bunları anlamak, kodlarını çözmek, insanlara kendini yeniden sevdirmek, kodlarını değiştirmek, şifrelerini çözmek ayrı bir şey, insanların yaşam tarzlarını mahkum edip, onları hedefe oturtmak apayrı bir şey...Kendini özbenliğini yeterince sevmeyenler, hayatta sadece sigara ya da içki içmiyorlar...Kendilerini ölüme götürecek silahlı binbir türlü macareya giriyorlar...Yaşamı bir mutluluk kaynağı olarak görmek yerine kendilerine eziyet eden hayatlar yaşıyor, ölüm saçan ideolojilerin peşinden gidiyorlar...Sonuçta kendi yaşamına ve öz benliğine yeterince değer vermiyordu ancak, hayatı cıvıl cıvıl yaşayan, dans etmesini, gülmesini, eğlenmesini, sevgi göstermesini ve almasını bilen ve yaşamı taptaze yaşayan bir genç kadındı...***Onun yaşama sevgisi, hayatı keyifle içmesi, gülerek ve gülümseterek yaşatabilmesi akıllarımızda kalacak...Keşke dün Defne’yi internet sitelerinde hayat tarzı nedeniyle eleştirmeye kalkanlar, yaşamı o kadar sevebilseler...Öylesine keyifle yaşayabilecek bir gustonun sahibi olabilseler...Defne’nin ölümünden hayata sarılmaya çalışan bir yaşam biçimine vurmak, “Mazoşizm ve acıdan beslenen bir hayat tarzının, kuru sıkı kurşunlarına benziyor...”Onun ölümünden, felsefi bir rant elde etmeye çalışanlar hala bilmiyorlar mı ki?..Sigara ve içki içenler en fazla kendilerine zarar veriyorlar...Esas hayatın keyfini sınırlayan dogmatik yaşam tarzları bütün insanlığa zarar veriyor...Çünkü o kabız yaşamları savunanlar, kendilerinden maada, tüm insanlığı etki altına almaya çalışmaktalar...Bu durumda Defne’cik kendi etmiş kendi bulmuş durumda mağdur bir genç kadındır...
Hani “insanları eğitim yoluyla şekillendirmek mümkündü?..” Hani demokrasi ve özgürlükler çok da önemli değil, esas önemli olan korunacak rejimdi?..Hani bizim gibi hassas konumdaki ülkeler için “özgürlükler lüks” koruma, kollama ve bekçilik esastı?.. Bu soruları Mısır, Ürdün ve Tunus’taki domino etkisi olaylar arka arkaya patlarken, birileri kendilerine sormalı...O birileri kendilerini bilir!..***Hani mesele, sadece seçimlerdi?..Hani seçimleri almak “demokrasiyi kazanmak” demekti...Mübarek denilen adam, 30 yıldır halkın yüzde 90’ından fazlasının (Hatta bir seçimde yüzde 97) oyuyla gelmiyor mu iktidara?..Madem halktan bu kadar çok oy aldı bu Mübarek adam?..Dün gece Kahire’de toplanan 2 milyon, İskenderiye’de meydanda haykıran 1 milyon insan nereden geldiler?..Sandıktan gelmediler de, göçmen olarak ithal mi edildiler?..***Doğru, Türkiye domino etkisiyle sel sularına kapılıp giden, Tunus, Mısır, Ürdün gibi değil...Suriye reform paketini açıklıyor...Filistin, Batılı anlamda seçimleri yapmak üzere start veriyor...Ortadoğu coğrafyası, 1990’larda Doğu Bloku’nun domino etkisi yıkılışı gibi, teker teker yıkılıveriyor...Diktatörler yıkılıyor...Sovyetler Birliği‘nin, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya‘nın ve hatta Yugoslavya‘nın yıkılarak un ufak olmasını, yerine yeni ve demokratik cumhuriyetler kurulmasını beklemiyorduk hiç birimiz o tarihte...Bir anda oldu her şey...Atina’daki evimde bir yandan Ege denizinin huzursuz kıpır kıpır dalgalarını seyrederken, teker teker yıkıldı bütün Doğu Bloku...***Şimdi Ortadoğu dikkatörleri yıkılıyor...Yıllar yılı, insanlara demokrasiyi, özgürlükleri, kişisel değerleri, tercihleri çok görenler, “Bunlar anlamaz... Bizim dediğimizi yapacaklar...” diyenler teker teker gidiveriyorlar...Arkalarında ne Amerika ne de başka bir gücü bulamadan gidiveriyorlar...Çok güvendikleri ABD “Reform yapın... Göstericilere iyi davranın...” diye yumuşamalarını, hatta yavaş yavaş uzamalarını telkin ediyor...***Diktatörlerin sonu hiç değişmiyor...Romanya‘da diktatör Çavuşesku yıkılıp giderken, benim gibi gazeteci ve televizyoncu olan ilkokuldaki sınıf arkadaşım Emre Aygen‘in bir gözünü almıştı Bükreş’te ölüm kusan silahlardan açılan ateş... Nikolai Çavuşesku’nun eşi Elena Çavuşesku, kendilerini almaya gelen askerlere, “Sizler benim çocuğumsunuz... Annenize nasıl böyle davranırsınız” diye bağırıyordu...Bütün diktatörler ve eşleri gibi, o da hayatın diktatörlüklerle gitmeyeceğini farkedemiyordu...Muhtemelen farkedemeden karı koca tarih sahnesinden silindiler... Şimdi Ortadoğu çatırdıyor...Yerine hangi rejimler kurulacak belli değil... ***Ancak bizim bu kanlı olaylardan, nasıl bir ders çıkaracağımız çok belli...Biz “en başta sandıkla, ancak tek başına sandıkla değil...”21. yüzyılın bu inanılmaz sosyal iletişim çağında, özgürlükleri alabildiğince açarak, demokrasiyi olabildiğince genişleterek, iktidarı ve muhalefeti hukukun zırhının güvencesi altına alarak, iktidarıyla muhalefetiyle gerçek bir Avrupa demokrasisi haline getirmeliyiz...Türkiye’nin başka hiçbir yerde, hiçbir çıkış yolu yok...Hangi kafalar bilmem...Kafa ayrımı yapmadan bütün kafalar bu basit gerçeği kafalarına sokmalılar...İdrak etmeliler de diyebilirsiniz siz buna...***SEVGİLİLER GÜNÜNDE...Yine bir Şubat geliyor işte... Sevgililer Günü uzaktan adım adım geliveriyor yakınıma doğru...İki hafta bile kalmadı şunun şurasında...Gecce.com’da bir süredir Sevgililer Günü’nün promoları yapılmaya başlandı...Manşetlere kondu Sevgililer Günü, gideceğimiz mekanlar, yaşayacağınız romanslar...***Günlerdir gözüm kaydıkça, başka manşetlere giriyor, hiç oralı olmuyorum...14 Şubat Sevgililer Günü’e hiç takılmıyorum...Mesele 14 Şubat’ta bir sevgilinin olup olmaması değil...Konu 14 Şubat’ı kutlayacak spesifik bir enerjinin içimde olmaması...“Hayatları ve Mekanları” köşe yazısı olarak yazdığım bir 14 Şubat’ı hatırlıyorum şimdi...Mekan yazıları yazmak hayatı kurtarıyordu...O gece “profesyonel iş zırhına bürünmüş bir mekan gezme programıyla” bir sürü yer gezmiş, gecenin 23 gibi geç bir vaktinde, uzatmalı bir dost-sevgili kıvamındaki bir arkadaşımla yarım yamalak bir yemek yiyebilmiştim...***Romantik bir sevgili yemeğinden ziyade, dost olduğu sevgilisinin işini yapmasına eşlik eder bir konumdaydı yanımdaki arkadaşım...Restoranın çıkışında ilginç bir şey oldu... Benim arabam vardı...Onun da arabası vardı...Biz ayrı ayrı arabalara bindik, ancak bilmiyorduk aynı eve gidecek miydik gitmeyecek miydik?..Telefonlar kapandı, bağlantı sağlanamadı...O sırada gecenin bir vakti benim telefonum çaldı...Arayan hafif flörtleştiğim bir kız arkadaşımdı...Sevgililer günü gecesinin bir saati, yalnızdı, içi doluydu ve konuşmaya ihtiyacı vardı...Konuşmaya başladık...Konuşurken arabayla dolaşıyordum...On dakika, onbeş dakika, yirmi dakika konuştuk durduk...***İçi doluydu, hayatıyla ilgili hayal kırıklıkları yaşıyordu ve ağlamaya başladı...Yalnızdı ve yanında olmamı istiyordu...Arabayla dolaşırken, bir taraftan telefonla konuşurken evinin önüne geldim...“Kapıyı aç, evinin önüne geldim” dedim...Akşam üstü saatlerinde uğramıştım ona, gecenin bir saati yine oradaydım...Çok mutlu oldu, kapıyı açtı, içeri aldı...Bir süre de içerde sohbet ettik...Hayatın karışık olduğu günler vardır...Hani tam hayattan ne istediğinizi bilmezsiniz...Karşınızdaki mi sevgilinizdir, akşam yemek yediğiniz mi, yoksa hiçbirisi mi?..Özlem duyduğunuz çok başka bir yerde, çok başka birisi midir sevgiliniz?.. ***Benim için karışıktı hayat...Karşımdaki için iyice karışıktı...Yemek yediğim için keza onun için de karışıktı...O karışıklıktan yeni bir başlangıç çıkmazdı...Bunun farkındaydım...14 Şubat karışık hayatların tesadüfi buluşmalarında geçecek, gerçek sevgiden yoksun bir gecenin “hamile iniltilerine” dönüşecekti... Fazla yormadan kendimi, sinirlerimi ve bünyemi geceyi arkamda bıraktım...Karışık bir 14 Şubat’tan “sevgilisiz” çıkmayı ve kendimi özgür bırakmayı yeğledim...***Hayat bazen “spesifik bir sevgililer günü” kutlamaya mecalinizin olmadığı zamanlarda, Sevgililer Günü’nü karşınıza çıkartır...Sevgiliye meceliniz olsa da “Sevgiler Günü”nü kutlamaya mecaliniz yoktur... Dün bir yazıyı okurken, tesadüfen karşıma çıktı ki, “Sevgililer Günü 14 Şubat Pazartesi’ye tekabül etmektedir...”Tanrı’nın varolduğuna böyle zamanlarda bir daha inanırım ben...Kutlamaya mecalinin olmadığını bildiği sevgili kuluna, Pazartesi Günü’nü Sevgililer Günü olarak bağışlar ki, mecalsiz kulu, televizyon stüdyosunda, televizyon programını yaparken geçirsin o geceyi...Ne mutlu bana ki, o Pazartesi gecesi, Sevgililer Günü’nde, ben televizyonda Son Kale’de, futbol konuşuyor olacağım...Öyle değil miydi zaten ilk gençlik yıllarımda da futbol?..Sevgilinin yerini ikame etmez miydi, gittiğim o tribünler?..Sevgiliye söylenecek şarkıların yerini almaz mıydı, tribünlerden söylediğim o tezahürat türü besteler?..Heyhat!..Bunca yıl, yaşanan bunca sevgi ve sevgiliden sonra, kutlamaya mecalimin olmadığı bir Sevgililer Günü’nde yine imdadıma futbol yetişiyor...Ne demiştik?..Futbol hiçbir zaman sadece futbol değildir!..
O günleri gayet iyi hatırlıyorum... Yüzde 38-40’lık bir beklenti vardı AKP’yle ilgili...Yüzde 46 çıkmış...Sonuçların tartışılacak hiçbir tarafı yoktu...AKP kazanmıştı... Ergenekon olayının yeni yeni çıkmaya başladığı günlerdi...Henüz ne olup bittiğinin farkında değildik...Daha doğrusu olayla ilgili hiçbir fikrimiz yoktu...***“Seçim sonuçlarının ortaya çıktığı o gece”, önce FOX TV sonra da Habertürk televizyonunda canlı yayınlarda konuşmam istenmişti...Canlı yayın stüdyoları kalabalıktı...Her kafadan bir ses çıkıyor, herkes kendine göre birşeyler yorumluyordu...Bense lafı hiç evirip çevirmeden şöyle söylemiştim:“Dün akşama kadar hepimiz söyleyeceğimizi söyledik... Bugün halk kararını verdi, seçmen sandıkta son sözünü söyledi...Bugünden itibaren yanlış gördüklerimizi yine eleştiririz...Ancak halk demokratik tercihini AKP’den yana yapmıştır... Buna hepimiz saygı duymalıyız...”***Halkın oylarına saygı duymakla, halkın düşündüklerini düşünmek aynı şeyler değil demokrasilerde... Onların tercihi benim tercihim olmayabilir sonuçta...Ancak “sandığın tercihi” saygı duymam gereken bir tercihtir... O seçimlerin ve o olayların üzerinden tam 3.5 yıl geçti...Şimdi yeni bir seçim var önümüzde...Seçim kampanyalarına start verildiği bugünlerde “MİT’in Başbakan Tayyip Erdoğan’a 27 Temmuz’da bir suikast düzenleneceğine dair kişiye özel gizli bir belgeyi gönderdiği” sızıyor...***Böyle bir suikast girişimi varsa, sonrasında ne oldu?..Bu herhangi bir suikast iddiası değil, sonuçta Başbakan’a yönelik bir suikastten söz ediliyor...Bunun takibinin yapılmamış ve delillendirilmemiş olması düşünülemez...Bu deliller nelerdir?..Ben “Başbakan’a suiakst falan olmaz... Bunlar hayal ürünü...” diyecek kadar bu ülke hakkında saftirik bir adam değilim...Demirel’in Ecevit’e “Taksim’e gitme... Sana suikast yapılacak...” dediği günlerden geliyorum...Çiğli havaalanında Ecevit’e yapılan suiakst girişimini biliyorum...Özal’a atılan kurşun kürsüye gelirken Özal’ın kafasını eğmesini gözümün önünde hissediyorum...Bizzat Atatürk’e, Ecevit’e, Özal’a, suikast girişimi yapılmış bir ülkede, Tayyip Erdoğan’ın bundan muaf tutulmayacağının da çok farkındayım...***Üstelik Tayyip Erdoğan, Ortadoğu denilen kanlı coğrafyada “çok fazla çevrenin hedefe oturtabileceği nitelikte bir lider...”Bundan da zerrece kuşkum yok...Konu şu ki bu olay, neden zamanında duyurulmadı?..3.5 yıl geçtikten sonra tam seçimler öncesi gündeme geliyor...Elbette bunda “mağduriyetten gündem oluşturacak bir politik hesap var” denecektir...Bu gecikme ve bundan seçimlere yönelik “avantaj sağlama” etik açıdan tartışılmalı...Ne var ki, bir konu çok açık:Demokrasilerde muhalefet yapmak, sandığa saygı duymamak anlamına gelmiyor... Sandık AKP’yi seçtiyse, ona saygı duymak gerekiyor...AKP için de şu söylenebilir...Sandık AKP’yi işaret ettiyse, bu muhalefetin hepten susacağı anlamına gelmiyor...Demokratik muhalefet demek, darbe veya suikast demek değil...Muhalefet edenler değil, suikastçiler biran önce ortaya çıkartılmalı...Türkiye Başbakan’ların suikaste uğrayıp öldürülmeye teşebbüs edildiği bir Ortadoğu ülkesi olmaktan çıkartılmalı...*****ŞEKERLİ YİYECEK VE İÇECEKLERE, NEDEN ALKOLE GÖSTERİLEN ÖZEN GÖSTERİLMİYOR?..Alkollü içeceklerin alımını satımını en ince ayrıntısına kadar kontrol ediyoruz da...Gençler alkolden korunsun diye 24 yaşına kadar festivallerde içki içmelerini yasaklıyoruz da...Bu konuda Avrupa Birliği standartlarını zorluyor ve birkaç adım daha fazla yasağı benimsemekte sakınca görmüyoruz da...Neden Avrupa’nın “kota” koyduğu, çocuklar, gençler ve yaşlılar yani tüm kuşaklar için çok tehlikeli bulduğu “Nişasta bazlı şeker”i, ülkemize sokmada hiçbir beis görmüyoruz?..Prof. Dr. Kenan Demirkol, Avrupa ülkeleri yüzde 3-4 oranında intihaline kota koyarken, bizde kotanın yüzde 16’larda olduğunu ve gittikçe de artma eğiliminde bulunduğunu söylüyordu dün Habertürk televizyonunda...***Şeker, artık Amerikan Sağlık Bakanlığı’ndan, Avrupa’nın tüm gelişmiş ülkelerinin kurullarına kadar, dünyada tüketimi en zararlı gıdaların başında geliyor...Hele hele yoğun şeker tadını çok daha ucuza mal eden nişasta bazlı şeker...Türkiye’de bu en zararlı şeker türünün, dışarda satılan keklerde, gofretlerde, çikolatada, baklavada, şöbiyette hemen tüm tatlılarda ve dondurmada kullanıldığı açıklanıyor...Nişasta bazlı şekerin yaptığı kilolarla, artan pankreas kanseri arasında bağlantı var mı bu araştırılıyor şimdi dünyada...***Çok önemli bir bilgi verdi Prof. Kenan Demirkol... “Dünya Ticaret Örgütü varoldunduğundan beri, dünyada hiçbir malın serbet ticaretini yasaklayamıyorsunuz...” dedi...“Ancak Avrupa ülkeleri kota koyarak bu ürünü yüzde 3-4’te tutmayı başarıyorlar... Türkiye’deki kota ise azalmak bir yana artıyor...”Doktorun anlattığının Türkçesi şu...Biz baklava ve şöbiyet yiyerek, çocuklarımız da gofret ve dondurma yiyip, meşrubat içerek tehlikeye doğru hızla gidiyoruz...Alkolde gösterilen özen, her üründe gösterilirse, belki daha inandırıcı olur... Keşke sadece alkolde olsaydı tehlike...*****İLK DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN ŞEMS!..Arkamdan seslendiğinde, Ayşe Nazlı‘yla Küçük Bebek’e gelmek üzereydik...Kardeşlerini öğle uykusuna yatırmış, Ayşe Nazlı’yla yemeğe ve alışverişe çıkmıştık...Dönüp arkama baktım...Genç bir kız, bir bebek arabasını sürüyordu...Kız kendisini tanıttı... Çok yakın bir tanıdığımın akrabasıydı...Arabadaki bebeği tanıştırdı bana...“İsmi Şems...” dedi...Salı günü doğum günü...***Yazılarda doğum günlerini kutlama adetim yok...Fakat Şems’in yakından bildiğim bir öyküsü var...O öyküyü izninizle yazmak istemiyorum...Ancak Şems’in, bugün 1. yaşını kutlayacağı doğum gününü kutlamak istiyorum...Dünyaya gelen ve yaşama sırası alan Şems bebeğin, “Ömür boyu çok talihli günler geçireceğini” biliyorum... İlerde bir gün Şems bebek büyüdüğünde, bu gazete sayfasının sararmış yaprağını görecektir elbet...Bebek’te soğuk bir kış günüydü... Denizin yanıbaşında annesinin sürdüğü bebek arabasında yatıyordu beni gördüğünde...Çok güzel bir gelecek yaşamasını temenni ettik hepimiz...Eminim ki o mutlu geleceği yaşayacak küçük Şems...Doğum günün kutlu olsun yavrucuk...
Alkol yasağı, gevşiyor...Galalar ve açılışlarda alkol ikramı serbest bırakılıyor...Önceki gece tesadüfen Başbakan’ın Ulusa Sesleniş konuşmasını görünce takıldım...“Biz kimsenin yaşam biçimine müdahale etmiyoruz, hiçbir zaman da etmeyeceğiz...” diyordu...Kendi deyimiyle “Baba” işadamlarıyla buluştuğu TÜSİAD davetinde de birkaç kez vurgulamıştı; “Biz damdan düştük zamanında... Damdan düşenin halinden anlarız... Kimsenin yaşam biçimine müdahe etmeyeceğiz...”“Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar” türündeki vecizeleri de bir öfke nöbetine anlık hiddetine bağlayınca, “Bakalım arkasından bir şeyler gelecek mi” demiştim...***Önceki gün geldi alkol yasağındaki gevşeme...Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu Başkanı Mehmet Küçük “Film galalarında, Çankaya’da, Dolmabahçe’de içki ikramı yapılır... Kır düğünlerine de takmayın... İkram ile sunum farklı şeyler... Davet sahibi alkollü içecek ikramı yapabilir... Sunum ticari bir faaliyet, sunum olmaz ancak ikram olabilir...” dedi...Başından beri, “Bu konuları durup dururken gündeme getirmeyin... Boş yere herkese zararı olacak bir tartışmanın fitilini ateşliyorsunuz” dedim...Sonra da çok önemli ohabilecek birşey söylemiştim:“Eğer AKP yaşam biçimi empoze etme gayretinde olmadığını göstermek istiyorsa, demokratik eleştirileri dikkate alıp, yönetmelikte bazı noktalarda düzeltme yapmalı...”***Önceki günkü açıklama alkol yasaklarının, makul noktaların ikisinde uygulanmayacağını gösteriyor...Kır düğünleri, film galaları, açılışlar, resepsiyonlar...Buralarda davet sahibi içkiyi konuklara ikram ediyorsa, bu yasak kapsamına girmeyecek...Bu gelişme olumludur...Hem demokratik sivil tepkilerin bir işe yaramasından dolayı... Hem de alkol yasağını yönetmeliğini getirenlerin, bazı yanlışlarda ısrar etmeyerek, “empozeyi amaçlamadıklarını” anlatmaya çalışmaları açısından... ***Şimdi ortada duran sorun gençliğin alkolden korunması meselesi...Kurul başkanı ortaokul çocuklarının teneffüs arasında 2-2.5 liraya 5 cl’lik minik votka şişesini kafaya diktiklerini söylüyor...Bunun engellenmesi içinse minik şişelerin yasaklanması, bu doğru ve desteklenecek bir yasaktır...Ancak Kurul Başkanı da kabul etmeli ki “Festivallerde şurada burada alkol kullanımı için 24 yaş sınırı” çok yüksek bir sınır...Dünyanın hiçbir yerinde gençlik festivallerinde, içki içilmez diye bir kural yok...“18 yaş çok erken, gençliği korumamız lazım” denebilir... O zaman yaş sınırı 21’e çekilmelidir...24 “yok artık” dedirtecek kadar rahatsızlık vericidir...21 yaş makuldür...Demokratik eleştirilerden sonra, değişiklikler yapmaktan kimse gocunmamalı...Bu ayıp değil, demokrasinin işleyişini gösteriyor...Herkes için gocunulacak tek şey çağımızda diktatörlüklerdir...Mısır ve Tunus’u görüyoruz işte...*****EKMEK, MAKARNA, PİLAV, TAVUK, TON BALIĞI VE DİĞER YASAKLAR...Mustafa Öktem’den geçen hafta “Nefes alma ve vücudun kendini iyileştirme mucizesinden yararlanma” yöntemlerini anlatırken, söz etmiştim...Mustafa, Amerikan Sağlık Bakanlığı’nın, aylık yıllık bültenlerini günü gününe takip ediyor...Ona göre, vücudumuzun doğal yapısına uygun olmayan bir sürü besini tüketiyoruz...***Mustafa’nın söz ettiği besinlerin, hangi besinler olduğunu söylersem küçük dilinizi yutarsınız...Hepimizin en yararlı besinler olarak bildiği şeyleri “Ben yemiyorum” diyor Mustafa “Size de önermiyorum, ancak isterseniz yiyin... Siz bilirsiniz...”“Buğdayın işlenmiş hali vücudun doğal dengesini bozucu nitelikte” diyor, “Ben ekmek, makarna, pilav, siyah ekmek, kepek ekmeği, bisküvü, hamur tatlısı, süt, peynir, yoğurt, tavuk ve ton balığı yemiyorum” diye ekliyor...Önce şaka yapıyor sandım, fakat baktım, bakışlarında herhangi bir ironi yok...***“Tavuk terlemeyen tek hayvan... Onun için toksin biriktiriyor... Tavuk eti yoluyla toksini alıyoruz... Ton balığı civa tutuyor, dip balıkları ile ton balığı yerine, küçük balıkları ya da orta büyüklükteki balıkları yiyorum... Kırmızı et yağlı olmadıkça yiyebilirsin... Hiçbir sorun yok... Ancak süt, peynir, yoğurt vücudun doğal dengesini altüst eden şeyler...”“Kepek ekmeği ya da siyah ekmek” diyorum, “Hayır” diyor, işlenen o ekmeklerin hiçbiri uygun değil...“Glutensiz ekmek yiyebilirsin...”Halk fırınlarında ambajında satılıyor glutensiz ekmekler...Bir paketinden bana verdi...“Hamburgeri içine koyuyor yiyorum” dedi... Lastik gibi bir ekmek, glutensiz ekmek dediği...***Tatlı ve şeker hayata aykırı şeyler...Ne yapacağız peki?.. Kurutulmuş incir, kayısı ve üzüm yiyeceğiz...Fındık, badem ceviz bol bol yiyebilirsin...Kola söz konusu değil...Kahve hiç tavsiye edilmiyor...Yeşil çay, değişik otlu çaylar ve bol bol yeşil meyve ve sebzelerin sular suları...Yeşil elma, kabak, nar, portakal iç içebildiğin kadar...Balığın ve etin yanında bol yeşillik, kabak öneriyor...***Dikkatinizi çekerim...Bu bir diyet programı değil...Adam diyetisyen de değil...Vücudun doğru besinlerle beslenmesi gerektiğini söyleyen bir uzman...Mustafa’ya göre, birçok ürün yasaklanabilir, ancak Amerika’daki fıda sanayindeki güçlü firmaların lobi faaliyeti bu durumu engelliyor şimdilik...Bu beslenme rejimini uygularsan “Ferrarisi’ni Satan Bilge” haline gelebiliyorsun... Elbette ki bu söylediklerinin önemli bir bölümünü uygulamıyorum...Ancak o kadar çok şey söyledi ki, günde 10-12 adet içtiğim kahve anında ikiye, üçe iniverdi...Artık kepek ekmeği bana beyaz ekmek gibi geliyor...Beyaz ekmeği hiç yemiyorum, kepek ekmeğini bile suçluluk duygusu altında yemekteyim...Ceviz, fındık, badem ve kurutulmuş meyveler yeni tatlı mönüm haline geldi...Sonuçlarını göreyim, sonra sizi bilgilendirim...Keyifli Pazarlar...*****POLİS İLE ASKER BİRBİRİNE SİLAH ÇEKTİĞİNDE...Daha dün, Mısır’da asker ile polisin karşı karşıya gelmesinin tehlikelerini “Kuşatma” filminden alıntılar yaparak anlatmaya çalışıyordum...Dün Mısır’dan gelen haberler, “askerlerin polise ateş açtığını” anlatıyordu...“İçişleri Bakanlığı’na girmeye çalışan göstercilere polis ateş açtı... Ordu birlikleri de ateş açan polise ateş açtılar... Ölü ve yaralı var...” diyordu dün akşamüstü geçen ajans haberleri...***Bu bir “kardeş kavgası” da değil...Ondan da beter...Bu güvenlik güçlerinin kavgası...Bir ülkenin polisiyle askeri birbirine ateş açarsa, o ülkede “insanların yaşama hakkı” olabilir mi?.. Siz kime güveneceksiniz de sokağa çıkacaksınız?..Devletin iç güvenliği sağlaması için eline silah verdiği kurum, devletin dış güvenliği için eline silah verdiği kurumla silahlı çatışma içinde...Biri iktidarı koruyor...Diğeri muhalefete yakın duruyor... İktidar polise...Muhalefet askere güveniyor...***Buna bölünme değil, parçalanma diyebiliriz...Bir devletin birbiriyle savaşan silahlı parçalara ayrılmasının bundan daha açık bir göstergesi olabilir mi?..Mısır örneğine bakarken, “Demokrasinin kurumlar çatışması değil, fikirler çatışması” olduğunu anlayabiliriz mesela...Demokratik devletin herkesin ortak paydası olması gerektiği gerçeğini fark edebiliriz...İktidarlara gelip, iktidarlardan gitmenin cebir ve şiddet yoluyla değil, özgür ve tam demokratik seçimler yoluyla olduğunu kavrayabiliriz örneğin...Çoğunluk düşüncelerinin iktidarda olmasının keyfini yaşarken, azınlıkta kalanların da kendi yaşam biçimlerini ve muhalefet haklarını istedikleri biçimde kullanabilmeleri gerektiğini öğreniriz belki de...Kim bilir belki Mısır’a ve Tunus’a bakarak “demokrasinin güzellikleri ile nimetlerini” fark ederiz...Ola ki askeriyle polisi çatışan ülkeye bakarak, ne yapıp edip, insanlar arası kutuplaşmayı ve kurumlar arası çatışmayı yok etmeyi düşünürüz...Geçireceğimiz şu Pazar gününün kıymetini anlayabilir miyiz dersiniz?..
Ne acı Türkiye’nin de bir parçası olduğu Ortadoğu’nun durumu...Suikastler, diktatörlükler, baskılar, isyanlar, yakmalar, yıkmalar, şiddet kullanarak iktidarı almalar, yeni diktatörlükler, yeni suikastler...Yeni bir fasit daire...Mısır...1981 Ekim’inde Enver Sedat‘ın Bağımsızlık Günü törenleri sırasında suikaste uğrayıp öldürüldüğü an gözümün önünde şimdi...Askeri tören esnasında öldürmüşlerdi onu...Dünya televizyonları İsrail’le anlaşma yapan Nobel Barış Ödülü sahibi Sedat’ın öldürülmesini flaş flaş diye veriyorlardı..Yerine asker kökenli yardımcısı Hüsnü Mübarek‘in geldiğini duyurmuşlardı...Gençten bir adamdı...***Enver Sedat’ın öldürülmesinden sonra Mısır’la ilgimi uzun zaman kestim...81’de Sedat’ın yerine gelen bu genç adamın, 1987’de, 1993’te, 1999’da ve nihayet 2005’te kısıtlanarak yapılan seçimlerde arka arkaya 5 kez seçildiğini gözardı etmişim...Her biri altı yıldan toplam 5 dönemdir, yani 30 yıldır Cumhurbaşkanı o genç adam...Benim, Ankara’da muhabirlik, İstanbul’da editörlük, Berlin’de, Tokyo’da öğrencilik, Atina’da temsilcilik, İstanbul’da yazarlık, Ankara’da programcılık, İstanbul’da yayın yönetmenliği ve ertesinde gazetelerde köşe yazarlığı yaptığım, “bütün gazetecilik hayatım boyunca Cumhurbaşkanı’ymış Hüsnü Mübarek...” Artık 2011’de yapılacak 6’ncısına “olmaz” diyor, parti binasını ve Dışişleri Bakanlığını dün gece yakan günlerdir Mısır’ı yerle bir eden göstericiler...Görünen o ki, kısıtlı demokratik katılımın olduğu Mısır’daki bu seçimi de Mübarek ailesi kazanacak ve altı yıl daha ülkeyi yönetecek... ***“Türkiye, ne yapıp edip Avrupa Birliği’ne girmeli... Ortadoğu coğrfyasından gelen makus talihini değiştirmeli” diye dilimizde tüy bitene kadar niye konuştuğumuzu şimdi anlayabiliyorlar mı acaba?..“Laik düzen korunmalı gerekiyorsa darbe olsun” diye içinden geçirenler...Ya da “Halkın çoğunluğu şeriat istiyorsa şeriat da gelir... Dinin uygulanmasını istiyorsa o da uygulanır” diye iç geçirenler Mısır’dan gerekli mesajları alabiliyorlar mı?..***Mısır olayı Türkiye’deki “iki cenaha” da çok önemli mesajlar veriyor:Radikal laikçi cenaha: Mübarek de laikti... Arkasında yüzde 90’ın üzerinde oy olduğunu söylüyordu... 30 yıllık diktatörlüğün geldiği nokta budur... 28 Şubat yüzyıl sürecek diyenler belki Mübarek’in durumundan sonra bir kez daha düşünürler...Radikal dinci cenaha: “Halkın çoğunluğu ne istiyorsa o olur... Muhalefet iktidara, azınlık çoğunluğa tabidir...” diyenler, Mübarek’in durumundan ders çıkartırlar mı?..Mübarek’in arkasında halk var gözüküyor... Üstelik Mübarek Amerika tarafından sınırsız ve koşulsuz destekleniyor...Ancak olmadı mı olmuyor... Halk kim olursa olsun, 30 yıldan sonra bir 6 yıl daha aynı liderle devam etmek istemiyor...***Yolsuzluk, işsizlik, pahalılık elbette bu isyanı tektikleyen patlamalar...Ancak isyanın temelinde, Ortadoğu’nun “bir türlü demokratikleşmeyen rejimlerinin diktatoryel gerçeği” yatmakta...Enver Sedat suikasti...Sedat’ın yerine gelen yardımcısı Mübarek’in 6 yıllık diktatörlüğü...Sonra kısıtlı katılımla yapılabilen seçimler ve yüzde 97’yle kazanan Mübarek... Sonra yeniden, yeniden, yeniden Başkan seçilen bir lider...Bir Ortadoğu coğrafyası macerasıdır bu...Suikastler, diktatörlükler, baskılar, isyanlar, yıkmalar, yağmalar, yangınlar, iktidara el koymalar, yeni diktatörlükler, yeni baskılar, yeni suikastler...Ortadoğu rejimlerinin fasit dairesidir bu...Türkiye “demokrasiyle, Avrupa Birliği’yle” Ortadoğu’nun bu fasit dairesinden kurtulacaktır...Kurtulmalıdır...Darbeci laikçilere de, dinci radikallere de inat...Türkiye’de Batılı anlamda çağdaş demokrasi ve laiklik kazanmalıdır...*****ASKER, POLİS AYRIŞMASI VE MISIR’DAN NOTLAR... Dikkatinizi çekti mi?..Mısır’da ordu kontrolü sağlamaya çalışıyor...Polise ise isyancılar güvenmiyor...Anlaşılıyor ki polis ile asker arasında bir farklılaşma, bir ayrışma mevcut Mısır’da...Bir ülkenin ordusuyla güvenlik biriminin ayrışması, çağdaş bir Avrupa demokrasisinde mümkün olur mu?..1998 yılında çekilen The Siege (Kuşatma) isimli bir Hollywood filmi vardı...Denzel Washington FBI görevlisini, Bruce Willis ise Amerikalı bir generali oynuyordu...Amerika’daki terörist saldırı bütün yaşamı tehdit edince, Amerikan Başkanı’nı ordunun görev yapmasına ikna ediyorlardı...Başlarındaki general Bruce Willis ise ilk iş olarak Brooklyn’deki ne kadar sivil Amerikalı Arap varsa stadyuma topluyordu...Denzel Wasington FBI görevlisiydi, generalin bir Amerikalı Arabı işkenceyle konuşturmaya çalışmasına karşı çıkıyor ve suç işlediğini söylüyordu...Filmin finalinde, müthiş bir sahne vardı...Amerikalı general Bruce Willis ile FBI görevlisi Denzel Washington ve maiyetindeki asker ve polisler birbirlerine karşı silah çekiyorlardı...***İki taraf da elleri tetikte birbirini vurmak üzereyken, ikilinin arasında geçen bir demokrasi ve hukuk dersi niteliği taşıyan muhteşem bir diyalog vardı...“Bana kanunu sen mi öğreteceksin... Ben kanunun üzerindeyim” diyordu generali oynayan Bruce Willis...“Sen, senden önceki generallerin, kazandığı prestiji yok eden birisisin... Kanunun falan üzerinde değilsin... İşkence yapmaktan tutuklanacaksın...” diyordu FBI görevlisini oynayan Denzel Washington...“Beni bu sözlerinle ikna edeceğini mi sanıyorsun” diye soruyordu general...“Seni değil, şu anda elleri tetikteki askerlerini, katil olmamaya ikna etmeye çalışıyorum” cevabını veriyordu FBI görevlisi...Bruce Willis’in bu sözler üzerine, emrindeki erlere silahları indirmesi emrini verdiği an inanılmazdı...***Bunlar Amerikan sinemasının, biraz da fantazya ve hayalle süslü senaryoları...Ne acı ki Ortadoğu’da bu senaryolar günlük gerçek hayatın her an olabilecek birer parçası...Amerikan sinema endüstrisinde bunlar bir film senaryosu...Mısır’da ise hayatın gerçek senaryosu...Türkiye acaba hangisine benzemek üzere?..Amerikan demokrasisine mi, Mısır’daki asker-polis ayrışmasına mı?.. Mübarek’i sınırsız destekleyen Amerika’nın tutumundan anlıyoruz ki, ABD’nin derdi ne Mısır’da ne başka yerde pek demokrasi falan değil...Demokrasi olsa 30 yıldır bir diktatörü desteklemezdi Amerika...Türkiye’deki demokrasiyi Amerika değil, biz geliştireceğiz...Bu da Mısır deneyinden öğreneceğimiz bir başka gerçek...
Sevgili Reha Muhtar’a bir haller oluyor... Önce sigarayı ardından içkiyi bıraktı, kuantum teknikleri, nefes terapileri, gitgide daha pozitif daha gülümseyen biri oldu... İşte bu gözlemler birikince kendisiyle bu haftaki Pazar buluşmamızda yaşama başka bir yerden bakmayı, sağlığı, pozitif düşüncenin etkilerini yani kısaca daha iyi bir hayat yaşamak için neler yapılabileceği üzerine konuşmak istedim...Hem kendi hayatıma hem çevreme bakıyorum birçok kişide bir değişimdir gidiyor. Pek çok kişi hayata başka bir pencereden bakabileceğini, yanlış kodları değiştirerek hayatı başka şekilde okuyabileceğini keşfediyor sanki. Sizinle sohbetlerimizde de sizdeki bu farklılıkları görüyorum. Neden bu değişim?Çünkü hayat değişiyor... İnsanlar değişiyor... Ve aslında, dışarısını tanıdığımız kadar içimizi tanımadığımızı fark ediyoruz. Oysa hayatı okumak “içimizde” gerçekleşiyor.Bizim dışarıdaki olayları okuma kodlarımız var. Bir bu kodları “tartışmasız doğru” kabul ettiğimiz için, dışımızdaki dünyanın “içimizdeki kodlanmaya uyup uymamasına göre, mutlu veya mutsuz oluyoruz. Oysa gerçekte mutluluk insanın içsel bir hazzı. Kendi kodlarına bağlı. Pek çok insan hayata bakışlarında neyi keşfetmeye başladı ve neden?Kendilerini keşfetmeye başladılar... Daha doğrusu kendilerini keşfetme yolculuğuna başladılar... Şimdi sen eminim ki şöyle düşünüyorsun, “Ben kendimi gayet iyi biliyorum zaten...” Oysa kendinle ilgili hiçbir şey bilmiyorsun. Bildiğini zannettiklerin, “ezberlenmiş klişe” söylemler. “Ben şöyleyimdir... Yok ben böyleyimdir...” gibi, anlamsız, içi kof tekerlemeler... Bir kere insanın kendini tanıma sürecinde “Ben şöyleyim, ben böyleyim” gibi zırva tekerlemeler yok. Sınırlı düşünce kalıplarını kaldırıp yerine güçlendirici inançlarınızı koyduğunuzda hayatlarınız yeni inançlarınız doğrultusunda değişmeye başlayacaktır diyor kuantum tekniği, bu kadar basit mi yani ? (Bunu bilmenin değil uygulamanın aslında zor olduğunu bilerek soruyorum.)Sizin, bizim hepimizin “sınırlı düşünce kalıpları” var. O kalıplardan hayatı anlamlandırmaya çalışıyoruz. Oysa o kalıplar hayatı ve evreni bize anlatmıyorlar, anlatamazlar.Evrenin gerçeğini anlatamayan bir düşünce kalıbı da senin kendi gerçeğini anlatamaz. Çünkü sen evrenin bir parçasısın. Kendini tek başına “müthiş bir varlık” görmen ve dünyayı sadece kendi gerçeğinden ibaret farz etmen bu gerçeği değiştirmez. Evrenin enerjisinin bir parçası olabiliyor musun? Mesele burada! Egosu şişik ve patlak adamlara bu gerçeği anlatmak oldukça zor. Onun için duvarlara tosluyorlar ve toslamaya devam edecekler. Çünkü evrenin ve yaşamın global enerjisine uygun davranmıyorlar. Tek başına gölge boksu yapar gibi dövüşüyorlar. Tüm bu düşünceler sağlıklı bir bedene de zemin hazırlıyor. Sigarayı ve içkiyi bıraktınız. Kendi içinizde, hayata bakışınızda bir değişim oldu, ki onun da böyle yansımaları oldu... Neydi bu değişim?Sigarayı ve içkiyi bırakmam kuantumla olmadı. Ondan önce egomu yeniden oluşturma, hastalıklarını, çürüklerini, eksiklerini, fazlalıklarını arındırdığım süreçte onların yerine, yeni yaşam biçimleri ikame ettim. Aslında doğru nefes almayı hiçbirimiz bilmiyoruz Bir sohbetimizde ben sigara yakmak için pakete uzandığımda “Sigara içmenin altında kendine değer vermemen ve zarar vermek istemen var” diye bir cümle kurdunuz. Sonra her sigara içmek istediğimde o cümle geldi aklıma. “Zararlarını biliyoruz ama keyif alıyoruz” diyoruz, kendimizi mi kandırıyoruz?İşte kendinle ilgili gerçekleri keşfetmek dediğim şey bu. “Ben sigaradan zevk alırım” demek, kendini tanımak değil. Sende “sigara içme isteği uyandıran şey, kendine bilinçaltı zarar verme isteğin...” Bunun nedenini sorma burada söylemem... İkimiz konuşurken, belki senin muhtemel gerçeğini sana söylerim. Her sigara içen esasen “kendi kendini cezalandırmak” için içiyor sigarayı. Kendi kendini cezalandırmak isteğinin altında da başka bir duygu var. Bu duyguları anlayabilme süreci kendi kendini keşfetme süreci. Yoksa ben sinemaya gitmekten hoşlanırım, yok ben muhabbetti severim demek değil elbette.Sağlık Bakanı, sigara yasağının uygulanmaya başlandığı 2007’de Türkiye’de sigara içme oranının yüzde 37 olduğunu, 2010’ da bu oranın yüzde 26’ya düştüğünü söyledi. Sigara yasağıyla, içme oranı düşmez deniliyordu ama bu çok ciddi bir düşüş değil mi?Sağlık Bakanlığı’nın uygulaması kamusal olduğu için bir “yasak”ı içeriyor... Elbette, bu da sigara içimini azaltır. Ancak ben yasaklardan önce bıraktım sigarayı.... Kendi içsel gerçeklerimi keşfedecek uzun bir yolculuğa çıkarak... Dumansız bir havada nefes almaktan bahsetmişken geçen günkü yazınızda söz ettiğiniz nefes alma tekniklerine de değinmek istiyorum. Doğduğumuz andan itibaren nefes alıyoruz ama gerçekten nefes almayı bilmiyor muyuz sizce? Hayır nefes almayı bilmiyorsun. Hiç birimiz bilmiyoruz. Sporcular bir parça bilirler. Nefes ağızdan alınır ve derin alınır. Sırt kasları kullanılmadan diyaframdan...Vücuduna nefes alışlarında yüksek oranda oksijen gitmezse, vücudundaki çakralar açılmaz. Vücudun değişik yerlerinde ödemler, düğümler oluşur. Organların mucizevi işlemlerini göremez olurlar... Tıkanıklar, senin yaşamını tıkar. Ve hayata bakışında engeller çıkar.Bilge olmak için Ferrari’yi satmak yetmiyorNe demek doğru nefes almak?Doğru nefes almak, temiz havada oksijeni içine derin ve dairesel bir şekilde içine çekmek demek... Burun bir filtredir. Filtre, havanın iyi olmadığı zaman geçerlidir. Oksijenin bol olduğu yerde burundan nefes alarak, oksijeni kısamazsın. Bazı insanlar bu tür uğraşları saçma buluyor ya, o nedenle sormak istiyorum ne değişiyor doğru nefes alınca hayatımızda?Sana nefes almanın tekniğiyle değil ama felsefesiyle ilintili bir şey söyleyeyim... Nefes almak hayatın mutluluklarını almayı, kendi mucizeni yaratmayı sağlar. Bıraktığın nefes ise verdiklerini. Doğru nefes almasını öğrenerek hayatta “kendinden özür dilemesini öğrenirsin...” Yani şöyle diyeceksin nefsine, gerçeğini keşfettin noktalarda...“Eylem sana karşı haksızlık yaptım. Senden özür dilerim...” Bunu diyebiliyor musun? Başkasına bir hata yaptın mı özür diliyorsun... Kendine yaptığın haksızlıklara karşın kendinden özür diliyor musun? Hayır! Niye dilemiyorsun? Sen kendi gözünde, özür dilediklerin kadar önemli değil misin?Herkes ne kadar uygulayabilir ya da ne değişir hayatlarında bilemem ama bence sizin için çok şey değiştirdiği kesin. Lütfen alınmayın ama size baktığımda o eski çabuk sinirlenen ve bu sinirini tüm şiddetiyle gösteren Reha Muhtar’dan çok daha farklı birini görüyorum, olumsuzluklara rağmen daha çok gülen, daha pozitif, daha huzurlu, daha mutlu...Daha yapacak çok işim, keşfedecek çok yolum var... Ferrari’yi satmak yetmiyor bilge olmaya... Yürüyecek daha çok keyifli yollar var... Sevgiyle...