Haberin Devamı
Hani “insanları eğitim yoluyla şekillendirmek mümkündü?..” Hani demokrasi ve özgürlükler çok da önemli değil, esas önemli olan korunacak rejimdi?..
Hani bizim gibi hassas konumdaki ülkeler için “özgürlükler lüks” koruma, kollama ve bekçilik esastı?..
Bu soruları Mısır, Ürdün ve Tunus’taki domino etkisi olaylar arka arkaya patlarken, birileri kendilerine sormalı...
O birileri kendilerini bilir!..
Hani mesele, sadece seçimlerdi?..
Hani seçimleri almak “demokrasiyi kazanmak” demekti...
Mübarek denilen adam, 30 yıldır halkın yüzde 90’ından fazlasının (Hatta bir seçimde yüzde 97) oyuyla gelmiyor mu iktidara?..
Madem halktan bu kadar çok oy aldı bu Mübarek adam?..
Dün gece Kahire’de toplanan 2 milyon, İskenderiye’de meydanda haykıran 1 milyon insan nereden geldiler?..
Sandıktan gelmediler de, göçmen olarak ithal mi edildiler?..
Doğru, Türkiye domino etkisiyle sel sularına kapılıp giden, Tunus, Mısır, Ürdün gibi değil...
Suriye reform paketini açıklıyor...
Filistin, Batılı anlamda seçimleri yapmak üzere start veriyor...
Ortadoğu coğrafyası, 1990’larda Doğu Bloku’nun domino etkisi yıkılışı gibi, teker teker yıkılıveriyor...
Diktatörler yıkılıyor...
Sovyetler Birliği‘nin, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya‘nın ve hatta Yugoslavya‘nın yıkılarak un ufak olmasını, yerine yeni ve demokratik cumhuriyetler kurulmasını beklemiyorduk hiç birimiz o tarihte...
Bir anda oldu her şey...
Atina’daki evimde bir yandan Ege denizinin huzursuz kıpır kıpır dalgalarını seyrederken, teker teker yıkıldı bütün Doğu Bloku...
Şimdi Ortadoğu dikkatörleri yıkılıyor...
Yıllar yılı, insanlara demokrasiyi, özgürlükleri, kişisel değerleri, tercihleri çok görenler, “Bunlar anlamaz... Bizim dediğimizi yapacaklar...” diyenler teker teker gidiveriyorlar...
Arkalarında ne Amerika ne de başka bir gücü bulamadan gidiveriyorlar...
Çok güvendikleri ABD “Reform yapın... Göstericilere iyi davranın...” diye yumuşamalarını, hatta yavaş yavaş uzamalarını telkin ediyor...
Diktatörlerin sonu hiç değişmiyor...
Romanya‘da diktatör Çavuşesku yıkılıp giderken, benim gibi gazeteci ve televizyoncu olan ilkokuldaki sınıf arkadaşım Emre Aygen‘in bir gözünü almıştı Bükreş’te ölüm kusan silahlardan açılan ateş...
Nikolai Çavuşesku’nun eşi Elena Çavuşesku, kendilerini almaya gelen askerlere, “Sizler benim çocuğumsunuz... Annenize nasıl böyle davranırsınız” diye bağırıyordu...
Bütün diktatörler ve eşleri gibi, o da hayatın diktatörlüklerle gitmeyeceğini farkedemiyordu...
Muhtemelen farkedemeden karı koca tarih sahnesinden silindiler...
Şimdi Ortadoğu çatırdıyor...
Yerine hangi rejimler kurulacak belli değil...
Ancak bizim bu kanlı olaylardan, nasıl bir ders çıkaracağımız çok belli...
Biz “en başta sandıkla, ancak tek başına sandıkla değil...”
21. yüzyılın bu inanılmaz sosyal iletişim çağında, özgürlükleri alabildiğince açarak, demokrasiyi olabildiğince genişleterek, iktidarı ve muhalefeti hukukun zırhının güvencesi altına alarak, iktidarıyla muhalefetiyle gerçek bir Avrupa demokrasisi haline getirmeliyiz...
Türkiye’nin başka hiçbir yerde, hiçbir çıkış yolu yok...
Hangi kafalar bilmem...
Kafa ayrımı yapmadan bütün kafalar bu basit gerçeği kafalarına sokmalılar...
İdrak etmeliler de diyebilirsiniz siz buna...
SEVGİLİLER GÜNÜNDE...
Yine bir Şubat geliyor işte... Sevgililer Günü uzaktan adım adım geliveriyor yakınıma doğru...
İki hafta bile kalmadı şunun şurasında...
Gecce.com’da bir süredir Sevgililer Günü’nün promoları yapılmaya başlandı...
Manşetlere kondu Sevgililer Günü, gideceğimiz mekanlar, yaşayacağınız romanslar...
Günlerdir gözüm kaydıkça, başka manşetlere giriyor, hiç oralı olmuyorum...
14 Şubat Sevgililer Günü’e hiç takılmıyorum...
Mesele 14 Şubat’ta bir sevgilinin olup olmaması değil...
Konu 14 Şubat’ı kutlayacak spesifik bir enerjinin içimde olmaması...
“Hayatları ve Mekanları” köşe yazısı olarak yazdığım bir 14 Şubat’ı hatırlıyorum şimdi...
Mekan yazıları yazmak hayatı kurtarıyordu...
O gece “profesyonel iş zırhına bürünmüş bir mekan gezme programıyla” bir sürü yer gezmiş, gecenin 23 gibi geç bir vaktinde, uzatmalı bir dost-sevgili kıvamındaki bir arkadaşımla yarım yamalak bir yemek yiyebilmiştim...
Romantik bir sevgili yemeğinden ziyade, dost olduğu sevgilisinin işini yapmasına eşlik eder bir konumdaydı yanımdaki arkadaşım...
Restoranın çıkışında ilginç bir şey oldu...
Benim arabam vardı...
Onun da arabası vardı...
Biz ayrı ayrı arabalara bindik, ancak bilmiyorduk aynı eve gidecek miydik gitmeyecek miydik?..
Telefonlar kapandı, bağlantı sağlanamadı...
O sırada gecenin bir vakti benim telefonum çaldı...
Arayan hafif flörtleştiğim bir kız arkadaşımdı...
Sevgililer günü gecesinin bir saati, yalnızdı, içi doluydu ve konuşmaya ihtiyacı vardı...
Konuşmaya başladık...
Konuşurken arabayla dolaşıyordum...
On dakika, onbeş dakika, yirmi dakika konuştuk durduk...
İçi doluydu, hayatıyla ilgili hayal kırıklıkları yaşıyordu ve ağlamaya başladı...
Yalnızdı ve yanında olmamı istiyordu...
Arabayla dolaşırken, bir taraftan telefonla konuşurken evinin önüne geldim...
“Kapıyı aç, evinin önüne geldim” dedim...
Akşam üstü saatlerinde uğramıştım ona, gecenin bir saati yine oradaydım...
Çok mutlu oldu, kapıyı açtı, içeri aldı...
Bir süre de içerde sohbet ettik...
Hayatın karışık olduğu günler vardır...
Hani tam hayattan ne istediğinizi bilmezsiniz...
Karşınızdaki mi sevgilinizdir, akşam yemek yediğiniz mi, yoksa hiçbirisi mi?..
Özlem duyduğunuz çok başka bir yerde, çok başka birisi midir sevgiliniz?..
Benim için karışıktı hayat...
Karşımdaki için iyice karışıktı...
Yemek yediğim için keza onun için de karışıktı...
O karışıklıktan yeni bir başlangıç çıkmazdı...
Bunun farkındaydım...
14 Şubat karışık hayatların tesadüfi buluşmalarında geçecek, gerçek sevgiden yoksun bir gecenin “hamile iniltilerine” dönüşecekti...
Fazla yormadan kendimi, sinirlerimi ve bünyemi geceyi arkamda bıraktım...
Karışık bir 14 Şubat’tan “sevgilisiz” çıkmayı ve kendimi özgür bırakmayı yeğledim...
Hayat bazen “spesifik bir sevgililer günü” kutlamaya mecalinizin olmadığı zamanlarda, Sevgililer Günü’nü karşınıza çıkartır...
Sevgiliye meceliniz olsa da “Sevgiler Günü”nü kutlamaya mecaliniz yoktur...
Dün bir yazıyı okurken, tesadüfen karşıma çıktı ki, “Sevgililer Günü 14 Şubat Pazartesi’ye tekabül etmektedir...”
Tanrı’nın varolduğuna böyle zamanlarda bir daha inanırım ben...
Kutlamaya mecalinin olmadığını bildiği sevgili kuluna, Pazartesi Günü’nü Sevgililer Günü olarak bağışlar ki, mecalsiz kulu, televizyon stüdyosunda, televizyon programını yaparken geçirsin o geceyi...
Ne mutlu bana ki, o Pazartesi gecesi, Sevgililer Günü’nde, ben televizyonda Son Kale’de, futbol konuşuyor olacağım...
Öyle değil miydi zaten ilk gençlik yıllarımda da futbol?..
Sevgilinin yerini ikame etmez miydi, gittiğim o tribünler?..
Sevgiliye söylenecek şarkıların yerini almaz mıydı, tribünlerden söylediğim o tezahürat türü besteler?..
Heyhat!..
Bunca yıl, yaşanan bunca sevgi ve sevgiliden sonra, kutlamaya mecalimin olmadığı bir Sevgililer Günü’nde yine imdadıma futbol yetişiyor...
Ne demiştik?..
Futbol hiçbir zaman sadece futbol değildir!..

