Karne...

Haberin Devamı

Baba ortaokul üçüncü sınıfa giden oğlunu elinde karneyle salona girdiğini görür...

“Allah allah...” diye içinden geçirir, “Dönem ne de çabuk geçmiş...”

Oğluna seslenir:

- “Getir bakayım şu karneyi...”

- “Al baba...”

***


Adam karneye bakar...

Resim ve beden eğitimi dışında tüm dersler zayıf...

Dönüp oğlanı haşlamaya başlar:

“Bilgisayar dedin bilgisayar aldık... İngilizce kursu dedin İngilizce kursuna gönderdik... Gitar kursu, müzik aletleri ne istersen yapıyoruz... Kız arkadaşın için harcadığın çiçek parasının haddi hesabı yok... Bir dediğin iki edilmiyor bu evde... Ne bu notlarının hali... Rezil...”

Babasının hiddetlenmesi bittiğinde çocuk sakin sakin cevap verir:

“O karne benim değil... Senin!.. Kitaplarının arasında buldum...”

***


Bugün karne alacak milyonlarca çocuk...

İlk dönem sona eriyor...

Okulu iyiden iyiye serdiğim günlerdi...

Anne ve babamla iletişim nakıs kalmıştı...

Onların beni anlamadığını ve sıktığını düşünüyor, ipimi koparmanın heyecanını yaşıyordum...

16 yaşındaydım...

Henüz aylardan Kasım’dı...

Karne alınmasına çok vardı ve ben o gün de son zamanlarda hep yaptığım gibi sabah okulu asmış arkadaşlarımla “briç ve okey oynamaya” gitmiştim...

Kahvenin kapısı açılıp içeri sınıf arkadaşım girdiğinde “okey”e dönüyordum...

“Reha çabuk gel... Baban okula gelmiş... Müdür çağırmış... Devamsızlığı yüksek öğrencilerin velilerini çağırmış müdür... Baban da gelmiş... Seni sınıfta göremedi, nerede bu çocuk diye soruyor... ‘Revire gitti’ dedik... Hemen gel sınıfa gir...”

***


Saate baktım 10.25’ti...

Okula gitsem, nereden girecektim?..

Girsem, sabah hiçbir derse girmeden nasıl dördüncü derse girecektim?..

Okula gitsem, babama gözüküp, dördüncü derse girmesem, bu sefer okuldan bir daha nasıl tüyecektim?..

Dördüncü ders yapılırken ben okulun içinde nereye sotalancaktım?..

Sorular soruları kovalıyor, döndüğüm okey taşının ıstakası bana bakıyordu...

Okey taşının altına para koyardık...

Beşlik onluk...

Havalı havalı her oyundan sonra paralar kazanana doğru atılırdı...

Boşa gitti okeye dönme...

Attım okey ıstakasını...

Arkadaşımın peşinden koşmaya başladım okula doğru...

***


Kapıdan okula girdik...

Ders saat 10.30’da başlıyordu ve profesör babam beni sınıfın önünde bekliyordu...

Binlerce, onbinlerce öğrenci yetiştirmişti...

Tek bir oğlu vardı, o da sınıfta yoktu...

Koştura koştura yanına geldim,

“Neredesin” dedi;

“Revirdeydim” dedim, “Biraz başım dönüyordu, doktora göründüm...”

“Beni Müdire Hanım çağırdı” dedi...

“Okul başlayalı iki ay oldu... Senin 20 gün devamsızlığın var gözüküyor... Nasıl oluyor bu iş?..

“Elim sakatlanmıştı... Rapor almıştım ya baba” dedim...

“O rapor dört günlüktü senin devamsızlık 20 gün...”

***


Neyse fazla lafı uzatmaya gerek yoktu...

Ders başlıyordu!..

Babamı apar topar gönderdik...

Tuvalette bir sigara içimlik gizlendikten sonra, okuldan dışarı çıkmanın planlarını yapmaya başladık, dersi asan kader arkadaşımla beraber...

Kapıdan çıksan çıkartmazlar...

Pencereden kaçsan, pencere nerde?..

Sonunda alt kat tuvaletlerinin birinin penceresinden attım kendimi dışarı...

Yeniden okul dışındaydık, ama tadım kaçmıştı bir kere...

Oyun oynamak istemiyordu canım...

Belli ki akşam tantana vardı evde...

Kızılay’a doğru yürürken, biraz uzaktan siyah fötr şapkalı babamın yeniden bize doğru geldiğini gördüm aniden...

Ben onu görmüştüm o da beni görmüştü...

Belli ki benim cevaplarımdan tatmin olmamış, yeniden okula gidip derse bir göz atmak istemişti...

Karşılaştık...

“Ne arıyorsun bu saatte burada” dedi...

“Son ders boştu” dedim...

Anlamlı anlamlı yüzüme baktı, okula doğru yürümeye devam etti...

***


Arkadaşımla biran düşündük ne yapalım diye... “En iyisi takip etmek” dedik, “Belki de gitmiyordur okula...”

Babam önde, biz elli metre kadar geride yeniden okul yolundaydık...

Hiç sektirmeden Kolej’in Lise binasına yöneldi babam...

İçeri girdiğinde dersin devam ettiğini görecek, akşamki tantana iyice alevlenecekti...

Öyle durumlarda “olay mahallinden kaybol” değil mi...

Hayır sanki bir şey olacakmış gibi “cinayet mahallimden” uzaklaşamıyordum...

Ne yapacaksak içerde, biz de okulun kapısından içeri girip babamın ne yaptığını öğrenecektik...

Tam girerken kapıdan, babam karşıma çıktı...

Dersin yapıldığını görmüş, Müdürün kendisini “benim devamsızlığım” yüzünden çağırdığı gün, benim yine okulu asmış olduğumu farketmişti...

Kolej’in Lise kapısının tam önünde karşı karşıya duruyorduk...

“Teşekkür ederim oğlum...” dedi, “Teşekkür ederim...” İkinci teşekkürü biraz bağırarak söylemişti...

***


Babaydı...

Üstelik üniversitede Hoca’ydı...

Binlerce, onbinlerce öğrenci yetiştirmişti...

Şimdi tek çocuğunun rekor düzeydeki devamsızlığından, okul müdiresi tarafından okula çağrılıyordu...

Bense, onları üzmeye çalışmazdım, ama gençtim...

Kendime yeni hayatlar, yeni maceralar, yeni ve heyecanlı oyuncaklar arıyordum...

Lise’nin üçüncü sınıfında, “dersler” benim için “heyecanlı bir oyuncak olmaktan” çıkmıştı çoktan...

Belki biraz ailenin “oku oku” baskısından, belki de biraz Kolej’in esintili havasından...

Her neyse...

Hiçbir şey olmadı, o trajik günün ve yılın sonunda...

Ben Kolej’i bitirdim, üniversiteye girdim, üniversiteyi bitirdim, yabancı ülkelere gittim oralarda okullar bitirdim, meslek sahibi oldum, yürüdüm gittim...

1975 Kasım’ındaki o sonbahar sabahı ise, kişisel tarihimde “aileme karşı bireysel direnişimin” sembolü olarak kaldı...

***


Bugün çocuğunuz size iyi bir karne getirmemişse, sakın ola ona kızmayın...

Sakın onu aşağılamayın, rencide etmeyin...

Gururunu kırmayın... Hayatında kolay kolay onaramayacağı izler ve yaralar bırakmayın üzerinde...

Muhtemelen “kendi olmanın mücadelesi” içinde kişisel bir direnişin mecrasını aramaktadır çocukcağız...

Karne iyiyse sevin ve takdir edin çocuğunuzu...

Ona ilerde anlatabilmesi için bir güzel anılar demetini yadigar bırakın... Mutlu olacaktır...

***


KURTLAR VADİSİ BİR TÜRK JAMES BOND’U MUDUR?..

Yıllar önnce Pişti programını yaparken, dostum Metin Uca’yla “Kurtlar Vadisi” üzerine canlı yayında bir tartışmaya girmiştim...

“Kurtlar Vadisi”ni küçümser ve biraz alaycı tavırla eleştirince, Metin Uca kardeşime “Amerikalılar Sylvester Stallone’yi Rocky’de Amerikan ulusal çıkarlarının bir parçası olarak kullanıyorlar... Arnold Schwarzenegger gibi aktörler, Görevimiz Tehlike gibi diziler CIA’in uluslararası operasyonlarını ‘kutsal ve haklı’ gösteriyorlar da Kurtlar Vadisi’ni niye bu kadar küçümsüyoruz?..” demiştim...

***


Aradan beş yıl geçti...

Bu beş yıl içinde Kurtlar Vadisi de konsept ve içerik değiştirdi...

Türkiye’de şekillenen “yeni egemen anlayış”ın, hakim ideolojinin sesi haline geldi...

Dün filmin fragmanında Polat Alemdar’ı gördüm...

İsrailli asker soruyor:

“Niçin geldiniz İsrail’e?..”

Polat Alemdar cevaplıyor...

“İsrail’e gelmedik Filistin’e geldik!..”

Breh breh breh...

Laf güzel güzel olmasına...

Çarpıcı çarpıcı olmasına da...

Fakat bu Kurtlar Vadisi’ndeki her egemen ideolojiye göre göstermiş olduğu değişim...

O günlerde hakim ideoloji ve rüzgarlar nereden eserse Polat Alemdar’ın onun özel misyonuna soyunan tavrı...

Ağzımda bir parça kekremsi bir tat bırakıyor...

***


James Bond gibi mübarek...

Orada aktörler değişirdi...

Burada da ideolojiler değişiyor, eski Polat Alemdar’ın uğruna savaştığı olayların yerine, çok başka rüzgarlar esiyor...

Ama Polat Alemdar hiçbir şey olmamış gibi bu kez o misyon için savaşıyor...

Dedim ya...

James Bond, Kurtlar Vadisi veya Görevimiz Tehlike...

“Yok aslında birbirimizden farkımız...

Ama biz Osmanlı Bankası’yız...”

DİĞER YENİ YAZILAR