Aşk tesadüfleri sever...

Haberin Devamı

Telefonuma mesajlar arka arkaya gelmeye başladı...

Duygularına, düşüncelerine, duruşlarına inandığım kadınlardan...

“Beşinci dakikasında ağlamaya başladım... Filmin sonuna kadar devam etti ağlamam...”

“Filmden yeni çıktım hala ağlıyorum...”

Birkaç gün önce beni aramışlardı...

“Gazeteye gitmediğinizi öğrendik...



‘Aşk Tesadüfleri Sever’ filminin galasına sizi özel olarak davet etmek istiyoruz... Davetiyenizi elden nereye gönderelim?..” diyordu genç kız...

“Eve gönderin” dedim, “Fakat pek gelebileceğimi sanmıyorum... Ancak filmi izleyeceğim...”

***


Issız Adam filminde de öyle olmuştu...

“Gala” denilen geceleri, ruhuma pek anlatamıyorum...

Sinema bana, dışarda yağmur çiselerken, soğuk bir rüzgar eserken, lapa lapa kar yağarken, içerde karanlık bir salonun sıcacık koltuklarına gömülerek, sımsıcak bir filmi izlemeyi çağrıştırıyor...

Dışardaki soğuğa karşın, içerde karanlıkla bezenmiş perdeden yayılan sıcaklık, bir melankoli ve romantizm halini ağırıyor bende...

Oysa galalar, “şık hanımefendi ve beyefendilerin, kameralar karşısında arz-ı endam ettikleri, en cool ve tepeden tavırlarla, sinemayı snobize ettikleri zamanlar...”

Bir filmle ilgili kameralara o sırada konuşmak ise, yine ruhumdaki enerjiyi hortumluyor...

Sinema çokça Paris benim için ve filmden sonra, oturup bir kafede kahve içmeden, filmi sindirmeden söylenecek sözler bana olmamış ham meyve gibi gelmekteler...

Ham duyguları, “ağız ishali sahipleri gibi dışarı çıkartmak” istemiyorum...

***


Neyse...

Galaya gitmedim ve Pazar akşamı saat 19 civarında filmin gösterildiği Cinebonus’ların birinde uzun uğraşlar sonucu, araya tanıdıkları koyarak bilet bulabildim...

O saatlerde bütün yerler dolmuştu bütün salonlarda Aşk Tesadüfleri Sever filminde...



*****


TEMİZ BİR ANKARA AŞKINI SÜRÜKLEYEN YAKIŞIKLI...

Oya gibi işlenmiş bir kurgu...

Ankara’nın “muhteşem bir aşk şehri” olabileceğini gösteren kusursuz mekan çekimleri...

Benim ilk gençlik aşklarımın vazgeçilmez mekanı Kuğulu Park...

Naif ve güzel bir aşk hikayesi...

Aileleriyle birlikte çocukluklarından alınarak, gerçekçi bir sosyolojiye ve psikolojiye oturtulan iki genç başrol karakter...

Hollywood sinemasını aratmayacak ölçüde hızlı bir kurgu, hiç düşmeyen bir dinamik bir tempo...

Hiç sıkılmadan, hatta ara olduğunda “olmasın bu ara devam etsin” dediğiniz bir sinema filmi...

***


Geçmişinizin sizi duygulandırıp ağlatacak hemen bütün sahneleri, melodileri, ambiyansları, kulüpleri, barları, balıkçıları...



Olmak istediğiniz tüm gençlik rüyaları...

Almak istediğiniz gitar...

Önce platonik aşık olduğunuz, yaşıtınız...

Sonra onu ilk öpüşünüz yanaktan...

Onun sizi ilk öpüşü yanaktan, gözleri kapalıyken...

Günlerce aylarca onu düşünmeniz...

Gördüğünüzde titreyen eliniz ayağınız...

Düşürdüğünüz sefertası, çarptığınız bisiklet, oynadığınız oyunlar, başkalarından korumaya çalıştığınız mahalle sevgiliniz...

Her şeyden sahneler imbikten geçirilmişcesine varlar...

***


Geçmişinize bir yolculuk yapıyorsunuz...

En romantik sahnelerle...

En hatıra dolu müziklerle...

Mahallenin sıcak ve romansı büyüsüyle...

Belçim Erdoğan güzeller güzeli bir genç kız...

Mehmet Günsür dünya yakışıklısı bir genç adam...

Herbiri birer başrol oyuncusu konumunda performans sergileyen güçlü bir oyuncu kadrosu...

Görenlere “Ah benim de olsa” kıvamında verilmiş bir aşk öyküsü...

Her anında “Keşke ben de böyle duygu dolu bir aşk yaşayabilsem” duygusuyla örülmüş bir romans hali...

Dramı her yerde alabildiğine kullanarak akıllarda ve gönüllerde yer etmeyi planlayan bir senaryo...

***


Bu kadar şey sıraladın...

Diyorsunuz ki içinizden “Bu kadar mı muhteşem bu film...”

Hayır değil...

Bir şey eksik bu filmde...

Orhan Veli’nin;

“Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerin bu kadar kifayetsiz olduğunu,
Bu derde düşmeden önce...” dediği gibi...

***


Bir eksik biliyorum bu filmde...

Onca güzelliğe, onca işlenmişliğe, onca etkileyici karışıma rağmen...

Bir dizi gibi...

Hastalığa kadar her şey en ince ayrıntısına kadar bir “rating mühendisi” gibi hesaplanmış...

Her duyguya yönelik talep karşılanmış...

Eksik olan ne peki diyeceksiniz?..

Film damarıma temas edemiyor bir türlü...

Her şeyden var ve her şeyi yüzeyden geçiyor...

Gerçekçi bir biçimde geçiyor...

Ancak damara nüfuz etmiyor bir türlü bu film...

Tıpkı New York’ta Beş Minare gibi...

Belki de benim damarıma nüfuz etmedi kim bilir?..

Film damarı arayan bir iğne gibi her tarafımı morarttı...

Ne çare ki, hala bulunamadı içerdeki damar!..

DİĞER YENİ YAZILAR