Süheyl Hoca'nın 'askeri' kırılma anı!..

Haberin Devamı

Canlı yayında kimle tartışmıştı, ya da polemik düzeyinde bir tartışma olmuş muydu hatırlamıyorum, ancak programdan sonra yanıbaşımdaki küçük odada Süheyl Batum‘a söylediklerimi dün gibi hatırlıyorum...

“Sosyal demokratlar, Avrupa Birliği’ne ve onun demokrasi standartlarına AKP’den daha fazla sahip çıkmalılar...

Avrupa’nın bugünkü normları, sosyal demokratların doğal siyasi normlarıdır...” diyordum...

Akademisyendi, üstelik profesördü...

Temiz yüzlü, dünya gördüğü belli, Batılı çağdaş demokratik değerleri benimsemiş bir hukukçuydu...

“CHP, Avrupa Birliği’ni savunma insiyatifini AKP’nin elinden almalı...” diyordum...

***


Türkiye’nin Batı’ya açılan penceresi değil miydi CHP?..

Atatürk, Cumhriyeti oluşturan felsefeyi Fransa’dan 3. Cumhuriyet’ten, İsmet İnönü çok partili sistemi Avrupa’dan direkt ilham alarak getirtmemiş miydi?..

Avrupa laik değil miydi?..

Avrupa demokratik değil miydi?..

Avrupa çağdaş standartların bugün de en geçerli olduğu kıta değil miydi?..

Bu standartları benimsemek CHP’nin işi değil miydi?..

Avrupa laik değil miydi?..

Avrupa’nın laiklik standartını CHP benimsemeyecekse, kim benimseyecekti?..

O laiklik anlayışı Türkeyi’deki sorunu da kaldırmayacak mıydı?..

Hem böylece laiklik ve demokrasi sorununu “askere, darbelere, sonu belirsiz antidemokratik süreçler yerine, sivil ve dünyaca kabul görmüş bir birliğin standartlarıyla uyumlu yapmak” daha akılcı değil miydi?..

***


Daha Kılıçdaroğlu gelmemişti o günlerde, Baykal CHP’nin başındaydı...

“Uzun zaman Avrupa Birliği’nden medet umdum ben Reha Bey...” dedi Süheyl Hoca, “Ancak artık onların bizim sorunlarımıza çare olacağına pek inanmıyorum...”

Şaşırmıştım...

Süheyl Hoca gibi, Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi, Türkiye’nin yetiştirdiği en Batılı akademisyen prototipi bile “demokrasi ve laiklik standartlarının kusursuz işlediği” Avrupa Birliği’nden uzak duruyordu...

Avnupa Birliği’nin laiklik, sivilleşme ve demokrasi standartları tam da Türkiye’deki sosyal demokratların, doğal standartları değil miydi?..

Mesele onlar bizi alırlar mı almazlar mı meselesi de değildi ki?..

Sen üyelik sürecinde, o birliğin standartlarına uygun davranırdın, zaten tam üye olmuşun olmamışın mesele kalmazdı...

Nasıl olsa ülke olarak görüşmeleri sürdürüyordun...

***


Oysa garabet bir durum vardı ortada...

En Batılı değerleri benimesemesi gereken CHP ve Süheyl Hoca, o günlerde biraz mesafeli duruyordu AB’ye...

Tersine muhafazakar AKP, Avrupa’ya daha yakın bir imaj veriyordu...

Kemal Kılıçdaroğlu‘yla Ankara’daki odasında görüşürken, yeni seçilen CHP liderine ilk bu konuyu açtım...

Kılıçdaroğlu “CHP’nin geçmiş mesafeli politikasının yanlış olduğunun farkındaydı ve Avrupa’ya gerçek müttefikinin CHP olduğunu anlatmaya hazırlanıyordu...”

***


“Ordunun kağıttan bir kaplan haline geldiğini” söyleyen Süheyl Hoca’yı dinlerken, bu konuşmalar aklıma geldi...

Bir taraftan askeriyenin Amerika tarafından içinin boşaltıldığını söylüyor, diğer taraftan ordunun ordu gibi davranmadığından dem vuruyordu...

Hoca’nın kırılma noktası o geceki konuşmamızda gizliydi...

Hala bazı CHP’lilerin, yaşadığı kırılma noktaları da...

Çok basit bir gerçek duruyor önümüzde...

Atatürk’ten, İnönü’den ve Ecevit’ten gelenler, Türkiye’yi Avrupa’nın demokrasisine, laikliğine, hukuk sistemine ve değerler bütününe lehimlemeye çalışanlar...

CHP bu...

Genleri ve gelenekleri bu...

Bu genlerden ve geleneklerden vazgeçilerek CHP ideolojisi oluşturulmaz...

Kırılma noktası burada...

Kadere bak...

“Milli Görüş”ten gelen AKP Avrupa Birliği’ne yakın gibi görünmekte, Avrupa’nın değerler sisteminden gelen CHP’deki “kırılma yaşayan sosyal demokratlar” Avrupa’dan uzaklaşmaktalar...

***


O kırılmayı yaşayanlar, “bir taraftan ordunun direncinin kırıldığını, diğer taraftan ordunun ordu gibi davranamadığını” söylemeye başlarlar...

Böyle bir CHP yok olamaz...

CHP Avrupalı olma standartını AKP’nin elinden aldığında CHP olur...

Herhalde, Mısır’daki Müslüman Kardeşler Süheyl Hoca’nın posterini taşımıyorlar...

Onların Tayyip Erdoğan’a sevgi duyması ne kadar doğalsa, Süheyl Batum’un da Avrupa değerlerinden uzaklaşıp, “Ordu da ordu olmaktan çıktı” demesi, o kadar garabet bir durum...

KEREM ALTAN'A SALDIRMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Kerem Altan’ı hiç tanımıyorum...

Genç bir çocuk...

Görüldüğü kadarıyla dededen ve babadan aile yadigarı gazetecilik mesleğini öğrenmeye ve yapmaya çalışıyor...

Dedesinin ve babasının oturduğu apartmanda oturuyor...

O gece taksiyle eve gelmişler...

Defne orada fenalaşıp, öldü...

Elbette hiçbirimiz, orada o gece ne yaşandığını tam olarak bilmiyoruz...

***


Ancak birkaç şeyi biliyoruz...

Genç adamın sabahın kör karanlığında doktor bulmak için çevredeki dispanserleri dolaştığını biliyoruz...

İki dispanserde doktor bulamayınca, eve dönüp ambülans aradığının da farkındayız...

Bir Münevver cinayetinin emareleri yok ortada...

Defne’yle Kerem’in arasında bir süredir devam eden bir ilişki yok...

Tersine o gece orada tanıştıkları ihtimali çok yüksek...

Bar çıkışının biraz “iyi olmuş kafalara sahip” iki kişiyi Kerem’in evine götürdüğü gerçeği var karşımızda...

***


Hangimizin hayatında böyle bir gece hiç yaşanmadı acaba?..

Erkek olanlarımız arasında kaç kişi var, bir bardan bir kadın arkadaşıyla çıkmadı gençliğinde ya da sonrasında?..

İlk taşı atmaya hazırlananlar şimdi düşünürler mi acaba?..

Bir kız arkadaşlarıyla gecenin bir vakti bekar evlerine gitseler, sonra o gece o evde, beraber gittikleri arkadaşları vefat etse ölse, herkes karşılarına dikilse ve söylense:

“Sen mi ölüme sebebiyet verdin, ya da sen mi öldürdün” diye?..

Ne hissederlerdi acaba?..

Lanet okumazlar mıydı hayata?..

“Benim ne günahım var?.. Ben ne yaptım ki” diye iç geçirip, durumun hassasiyetinden konuşamamanın çaresizliğini yaşamazlar mıydı?..

***


O gece tam ne oldu hiçbirimiz bilmiyoruz...

Ancak ne olmadığını hemen hemen biliyoruz sanki...

Bilinçli olarak ölümü çağıracak birşey olmadı o gece...
Ölüme neden olacak bir husumet, bir dava ya da bir tür

ilişki de yoktu aralarında...

Ölümü isteyen hiçbir davranış da gözükmüyor...

Tam tersi gözükürken, genç adam doktor çağırırken, ambülans ararken, sabaha karşı evin dışında dispanser dispanser dolaşırken...

Bir gece, aniden gelen ölümü, bu kadar didiklerken, yanında Defne’yle hasbelkader bardan beraber eve gelmiş genç adamı bu kadar ölüm şüphesinin altında suçlamaya kalkmak ne vidansız bir davranış?..

Kuşku başka şey, araştırmacı gazetecilik başka, sorgulama başka...

Ve fakat bu kadar ayan beyan bir genç adamdan potansiyel katil ilan etmeye kalkmak, gerçekten “pes” dedirtiyor insana...

Hiç mi bir gece yarısı bir kız arkadaşınızla evinize gelmediniz?..

Aniden ölseydi o eve beraber geldiğiniz kız arkadaşınız...

Ve size ölümcül kuşkuyla baksalardı “ne yapardınız, ne hissederdiniz?..”

“Kadere mi, hayata mı, tesadüfe mi küserdiniz?..”

Siz hiç mi kendinizi o genç adamın yerinde düşünmezsiniz?..

Yoksa düşünemeyecek kadar bu dünyalardan uzakta mıydınız?..

Sahi fanusta mı büyüdünüz siz?..

DİĞER YENİ YAZILAR