'Meditasyon namazın ruhuna ne kadar fazla benziyor?..'

Haberin Devamı

Quantum felsefesiyle uğraşanlar zaman zaman bu düşünce biçiminin “tasavvufla ilginç benzerlikler” taşıdığını söylerler...

Günlük dilde birçok kişi “namaz bir tür meditasyon işlevi görür” türü sözler söyler...

Ömer Faruk Birpınar isimli okuyucum dün yazdığım “Meditasyon yapıyor musunuz?..” yazısından sonra meditasyonun “namazın ruhuna ne kadar benzediğini” anlatan bir mail göndermiş...

Bu ilginç maili aynen aktarıyorum:

“Yazınızı okuyunca meditasyonun aslında namaza ne kadar çok benzediğini fark ettim...

***


MEDİTASYONDA; Hiçbir anlamı olmayan bir kelime
NAMAZDA; Arapça olduğu için birçoğumuzun anlamadığı sözler var...

***


MEDİTASYONDA; Anahtar sözcük, anlamsız bir kelime
NAMAZDA; Anahtar sözcük, besmele...

***


MEDİTASYONDA; Nefes teknikleriyle uyum ve denge...

NAMAZDA; Bedeni ve ruhu disiplin altına alarak huşu içinde huzura erme...

***


MEDİTASYONDA; Başlangıç süresi 5 dakika...
NAMAZDA; Farz olan rekatların kılınma süresi 5 dakika...

***


MEDİTASYONDA; Transa giriyorsunuz...

NAMAZDA Huşuya dalıyorsunuz...

***


MEDİTASYONDA; Hiçbir şey düşünmeden 15-20 dakika bekliyorsunuz...

NAMAZDA; Anlamını çoğumuzun bilmediği Arapça ayetlerle 15 dakika kadar ayakta ve oturarak bekliyorsunuz...

***


MEDİTASYONDA; Bütün düşüncelerden uzaklaşıyorsunuz...
NAMAZDA; da bütün düşüncelerden uzaklaşıyorsunuz...

***


MEDİTASYONDA; Bütün düşünceleri beyninizden attığınızda müthiş bir huzura kavuşuyorsunuz...

NAMAZDA; da bütün düşünceleri beyninizden atıp sadece Allahü tealayı düşündüğünüzde huzura kavuşuyorsunuz...

***


MEDİTASYONDA; Sabah akşam her gün iki kez,
NAMAZDA Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı olmak üzere beş kez...

***


Şimdi neden bizdeki namazı bırakıp, bize ait olmayan meditasyona ihtiyaç duyuyoruz...

Ruhumuzun içinde bulunduğu boşluğu neden kendimizde değil de bir yerlerden ithal etme ihtiyacı hissediyoruz.

***


Kendi dinimizi gerçekten tanıyor muyuz?..

Neden bir Avrupalı Müslüman olduğunda, “Namaz kılınca içim huzur doluyor” diyebiliyor da biz diyemiyoruz?.. Biz neden dinimize bu kadar soğuğuz da başka arayışlara giriyoruz, anlamış değilim....

Namazı gerçekten tanısak belki meditasyona ihtiyaç duymayız...

Hatta namazın, meditasyondan daha kıymetli, faydalı olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz...

Çünkü Allah’ın emri...

***


Bu konulara eskiden beri ilginiz olduğu için bu yaklaşımımı gerici bulmayacağınızdan eminim...

Selamlar

Ömer Faruk Birpınar...”

***


Estağfurullah...

Benim kimsenin duygusunu, düşüncesini “gerici bulmak gibi” tepeden bir tavrım yoktur ve olamaz...

Ayrıca ilginç benzerlikleri ortaya koyuyor Ömer Faruk Birpınar...

Elbette namaz kılanlara huzur veren bir farz...

Buna karşı çıkmak mümkün değil...

Ömer Faruk dostumun sadece şu düşüncesine itiraz edebilirim...

“Meditasyon için bize ait değil” gibi ifadeler kullanmış...

Ben insanlığın yarattığı kültürü “Bize ait olan ve bize ait olmayan diye ikiye ayırmam” sevgili Ömer Faruk dostum...

Biz hepimiz insanız...

Hepimizin insan olduğu yerde, insani değerlerin bir kısmına “bize ait değil” demek, benim düşünceme göre Tanrı’nın bir parçası olan insanın yarattığı değeri ötekileştirmek demek...

Ben evreni ve tüm insanlığı bir bütün olarak görüyorum...

“Biz ve ötekiler” ayrımını yapay buluyorum...

***


“Japon Sevgili” yazısında anlatmak istediğim de esasen evrenin ve insanlığın bütününün bir parçası olduğumuzdu...

Yapay bölünmelerin, biz ve ötekiler ayrımının evrensel değerler açısından geçersizliğiydi...

Hepimiz insanız, hepimiz aynıyız, aynı kökten geliyoruz...

Namaz da kılsak, meditasyon da yapsak, hem namaz kılıp hem meditasyon da yapsak veya kilisede Pazar ayinine katılsak, ya da Sabbad (Cumartesi) günü Havra’da üç kez ibadet de etsek aynıyız...

Ben insanım ve insana ait olan hiçbir şeye “benden değil bu” demem...

***


Zaten şöyle demiş Ömer Faruk dostum mailinde: “Yazılarızı her gün takip ediyorum...

Kırılgan, zarif, kırmayı sevmeyen bir yapınız var...

Meslektaşlarınızı kırmadan eleştirmeye çalışıyorsunuz ama gelen tepkiler sert olunca kendinizi zor durumda hissediyorsunuz....

Sonunda siz de kırıcı olmak zorunda kalıyorsunuz...”
Doğru söze ne denir dostlar?..

Hayırlı Cumartesiler...

*****


ŞAFAK ENGELLİ OLMANIN BAŞARISIZ OLMAK ANLAMINA GELMEDİĞİNİ GÖSTERİYOR...



“Reha Abiii” diye birisi bağırıyor arabadan...

Çok bağıran olduğundan hemen dönüp bakmıyorum...

Ancak o kafasını pencereden çıkarmış güzel gözleriyle bana olanca gücüyle bağırmakta...

Şafak Pavey benim yanımda çalışırdı Ankara’da TRT’de Ateş Hattı programını yaptığım günlerde... Annesi Ayşe Önal benim arkadaşım, meslektaşım, Nokta dergisinden mesai arkadaşım...

Kızını bana emanet etmişti, “televizyon öğrensin” diye...

Kız genç 19 yaşlarında aşık oldu “Ben gidiyorum sevgilimle” dedi İsviçre’ye gitti...

Orada bir kolunu ve bacağını kaybettiği o korkunç tren kazasından sonra, yılmadı yeniden hayata döndü...

***


Birleşmiş Milletler’e girdi ve engelli olmanın başarısız olmak için bir kader olmadığını tüm dünyayla göstermeye girişti...

İran’da görev yaptı, Budapeşte’de görev yaptı, Londra’da görev yaptı... Şimdi Cenevre’de...

Konuşurken dalga geçiyor benimle...

“Reha Abi Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’yle aramızda sadece dört post kaldı...”

Görüyor musunuz ne dediğini bizim kızın?..

Dört kez daha terfi alırsa “Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin profesyonel yardımcılığına gelecek Şafak...”

***


İşin esprisi belki bu kadarı...

Fakat Cenevre’deki konumu ve tüm dünyadaki engelliler için Birleşmiş Milletler adına yaptığı çalışmalar parmak ısırtacak cinsten...

Annesi Ayşe Önal, “Bir kolu ve bir bacağı protez olan” kızının evine gidiyor Cenevre’ye...

Anneyi pek istemiyor, çünkü her gün sabah 8’den gece 23’e kadar çalışıyor Şafak Pavey Birleşmiş Milletler ofisinde Cenevre’de...

Son görev yeri olan Budapeşte’deyken annesini çağırmış “Gelsene bir kaza oldu... Hafif yanık var...” diye... Ayşe de “eli ya da parmağı yandı” herhalde diye Budapeşte’ye gitmiş...

Bir de ne görsün Şafak hastanede...

Bütün bir bacağı yanık halde...

Şafak annesi anlatırken, lafa giriyor kendiyle dalga geçiyor... “Zaten bir bacak ve bir kol protez... Öteki de yanık iyi mi?..”

Bu haldeyken terfi almış Cenevre’ye atanmış...

Ne mutluluk senin bir zamanlar yanımda çalışmış olman Şafak’cığım bilir misin?..

Ne kadar büyük bir gururla evin yolunu tuttum seni gördükten sonra tahmin edebilir misin?..

DİĞER YENİ YAZILAR