Haberin Devamı
Vücudun her yerine doğru bioenerjik frekansların gönderilerek, vücudun ritminin, hücre yapısının ve organların yeniden düzeltildiği ünlü “makine”ye girdiğimde dostum Ünal Uluer şöyle demişti:
“Biliyorsun kanserli hücrelere yol açan, hücre bozulmalarının nedenlerinden biri hücrelerin oksijensiz kalması...
Burada vücudun oksijen dolaşımını da sağlıyoruz...”
Ben zaten oksijen ve nefes ilişkisini başka çalışmalarda öğrenmiştim...
Hayatın en önemli mucizelerinden biri oksijen...
Eğer açık havada, oksijeni ağız yoluyla derin nefeslerle alıyorsanız, “mucizenin” ilk ayağını gerçekleştiriyorsunuz...
Bu hafta kanser haftası...
Tıp henüz kanseri tam anlamıyla çözemedi...
Ya da çözemediği söyleniyor...
Ancak çözülmüş olan bir sürü şey var kanserle ilgili...
Bir kere, şekerin ve tuzun beyaz hale getirilirken rafine edilme şekli, hücrelerimizi ya öldürüyor ya da bozuyor...
Bozulan hücreler bir süre sonra kanser olma riskini taşıyorlar...
Rafine edilmiş şeker tuz gibi gıdalarla bozulmuş hücrelerin oksidan halde, oksijensiz kalmalarıyla, kanser dediğimiz illetin iki sacayağı tamamlanmış oluyor...
Kanserin başka sacayakları yok mu?..
Var...
Ancak bunlar tüm tıp çevrelerince biliniyor ki artık kesin olarak kanser tetikleyici faktörler...
Peki diyeceksiniz ki, “Arkadaş madem bu konular neredeyse ispatlanmış durumda... Niye büyük kampanyalar yapılmıyor, halk bilinçlendirilmiyor?.. Bu ürünlerin satışı yasaklanmıyor?..”
Yapılmıyor çünkü, sağlık sektörü, besin sanayi, ilaç firmaları milyarlaraca dolarlık bir endüstri, “çok etkili bir kampanya”nın yapılmasına izçin vermiyor...
Milyarlarca dolarlık kazançlardan söz ediyoruz burada...
Ve sadece Türkiye’de değil, Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da dünyanın tüm gelişmiş ülekelerinde “milyonlarca insanın ekmek yediği, milyarlarca dolarlık” endüstrilerden söz ediyorum...
İçinde her türden besin sanayisi var, ekmek, süt, peynir, yoğurt, tavuk, konserve, şeker, tuz, tuzlu, pastane, meyhane ne ararsan var...
Yetmedi, ilaç sanayisi var, koskoca bir sağlık sektörü var...
Bitmedi, her çeşit soslar, milyarlarca dolarlık fast food dükkanlar, hamburgeciler, patates kızartması, tavuk kızartması, balık kızartmasını peynir ekmek gibi satanlar, pizzacılar, makarnacılar hepsi bu “kampanya”dan etkilenecekler...
Bu kadar mı?..
Hayır...
Bunların reklamlarıyla yayın hayatlarına devam edebilen, medya sektörü reklamsız yani gelirsiz kalacak, bu kampanyalar yapılıp tüm dünyayı etkisi altına aldığında...
O zaman Hıncal Abi’nin ünlü sözü söylenecek:
“Bu kadar kişi ekmek yiyor bu işlerden... Ne yapacak onlar ekmeksiz mi kalacaklar?..”
Şimdi bir düşünün;
Bu ülkede, kanser yaptığı tescillenmiş, onu geçtik, oksijensiz hücreler ölürken, resmin zehirli dumanınh ciğerlere gitmesi demek olan sigarının kapalı ortamlarda yasaklanmasını engellemek için neler yaptılar hatırlıyor musunuz?..
Sigarayı etraf da içmesin diye yapılan kampanyayı “faşistlikle” suçlayanlar oldu bu ülkede...
Sigarayı kapalı mekanda içmemeyi “irtica geliyor” diye yutturanlar oldu bu memlekette...
Sigara lobileri, bütün ülkede harekete geçtiler...
O zehirli dumanı insanların ciğerlerine enjekte edebilmek için, her türlü kirli propagandayı kullanmakta sakınca görmediler...
Bildiğimiz dumanı, kapalı ortamda yasaklamakta bu kadar güçlük çeken bir otorite, nasıl şekerin, tuzun rafine edilmiş beyazını yasaklayabilsin?..
Böyle bir şeyi yapmaya kalkanı “faşislik”ten geçtik “giyotin”ci ilan ederler, bu para hırsından gözü dönmeş lobiler...
Oysa gerçekler, benim sizlere yazdığım gibiler...
Nefesçisi, bio enerjicisi, NLP’cisi, meditasyoncusu bu gidişe dur demek için “yeni ve mucizevi bir hayatın” anahtarlarını insanlara sunmaya çabalıyorlar...
Elbette “bu adlar altında faaliyet gösteren şaklabanlardan” söz etmiyorum...
Bir mentalite değişikliğinden, bir yaşam guruluğundan, sağlıklı ve oksijen dolu beyinler ve hücrelerle dolu bir yaşamdan söz ediyorum...
Yaklaşık 30 yıl “marka”ların, özelilkle de “Batı’da oluşturulmuş markaların” matah bir şey olduğunu zanneden, bir kültürden ve anlayıştan geliyorum ben...
Önyargılarımı kırmak zamanımı aldı ve çok zordu gerçekten...
Eskiden “mayonez, mantar ve jambonlu spageetti carbonara” diye afilli afilli yanıma yaktlaşan “şef”ler bana “Batı medeniyeti”nin birer simgesi gibi gelirlerdi...
Şimdi söyledikleri o carbonaraya “geri kalmış”! muamelesi yapmaktayım ben...
YAŞAM BEYNİNİZDE ALGILADIĞINIZ ŞEYDİR!..
Çocuklarıma nasıl vereceğimi henüz bilmiyorum, ancak bana zamanında bunlar verilmiş olsaydı “bir sürü gereksiz teferruattan kurtulurdum” onu biliyorum...
Çocukken, önümde inanılmaz sürprizlerle ve gizemlerle dolu bir yaşamın olduğunu düşünürdüm...
Ünlü sanatçıların, yazarların, siyasetçilerin hayatlarında karşılaştıkları olaylar, iniş ve çıkışlar beni sonsuz derecede cezbeder, hayatın iniş ve çıkışlarından derin anlamlar ve mutluluklar çıkartırdım...
Aslında “inanılmaz iniş ve çıkışlarla dolu bir hayat yaşadım ve yaşıyorum...”
Hayatımla ilgili çok şey söylenebilir, ancak “rahat, tekdüze, sıkıntısız, belasız ve keyifsiz” olduğu söylenemez...
Allah’ı var, belalardan da, mutluluklardan da, keyiflerden de, sıkıntılar, kalleşlikler, kirlilikler ve iftiralardan da fazlasıyla payımı aldım...
Ancak aşklardan ve mutluluklardan da aldım ve alıyorum...
Fark ettiğim şu ki, çocukluğumda ve gençliğimin ilk yıllarında büyük yazarların, sanatçıların, bilim adamı ve siyasetçilerin hayatlarından özendiğim ne varsa ben de onları yaşadım ve yaşıyorum...
Galiba o olayları, o zikzakları, o iniş ve çıkışları, hayatın dramlarını, çöküntülerini ve zirvelerini hep birlikte yaşamayı bilinçaltımda seçtiğim için, bu olaylar benim başıma geldi...
Aslında ben istedim bu olayları, yoksa olaylar orada durup beni beklemiyorlardı?..
Herkes aslında bilinçaltından çağırdığı, kendi beyninde kurguladığı, duygularıyla yön verdiği hayatı yaşıyor...
Aslında ortada “herkesin üzerinde mutabık kaldığı bir hayat” da yok...
Herkes kendi beynine kendi flash’ladığı şeyleri kaydediyor...
Beynimize gelen algılamalara biz “yaşadıklarımız” diyoruz...
Oysa yaşadığın objektif bir şey yok...
Beynin yaşadıklarını algılayış şekli var...
Bu halimizle, kendi içimize dönük ve kendi dünyalarımızı yaşayan yaratıklarız biz...
Bunları çocuklarıma nasıl aktaracağım bilmiyorum...
Bana zamanında aktarılmış olsalardı, “gereksiz bir sürü terferuattan kurtulmuş olacaktım” onu biliyorum...
Yine de bir zamanlar hayalini kurduğum “sanatçılar, düşünürler, yazarlar, çizerler” gibi yaşadığım için mutluyum...
En azından kadınların ruhsal girdaplarının arasında derin altüstler yaşayarak, bir süre yolunu kaybeden ve iç huzurunu bir deniz kenarı kasabasında almaya çalışırken 8.5 filmini yapmaya hazırlanan Federico Fellini’yi hissedebiliyorum şimdi...
Quantum’u çocukluktan bilseydim, Federico’yu anlayabilecektim, ancak hissedemeyecektim...
Federico’yu 50 yıl sonra hissedebilmek, Quantumsuzluğun teselli armağanı bu züğürt için...

