Kanal İstanbul ne kadar gerçek İstanbul olur bilmem... İki yakası, İstanbul Boğazı’na mı benzer, yoksa kongre sarayları, iş merkezleri ile daha abir sanayi bölgesi havası mı çizer kestiremiyorum...O bölgelerdeki ormanlık arazi ne olacak, arsa fiyatları nasıl spekülasyonlara uğrayacak, bunlardan kimler nasıl nemalanacak bunları da çözemem...Kanal İstanbul’la Marmara Fay’ı ve deprem ilişkisini, tsunami tehlikesini nasıl çözecekler tahmin edemiyorum...***Fakat İstanbul Boğazı’nın yanısıra bir de Kanal İstanbul’a sahip olmak heyecanlandırıyor beni...Muhtemelen birçok insanı heyecanlandıracak...AKP’ye düşman olmayan kararsız seçmen, “bunu yapar bunlar” deyip, iktidar partisine yönelecek...İyi bir timing, ya da dilimizdeki ifadesiyle doğru bir zamanlama...Atina’dayken, kulakları çınlasın Türk büyükelçiliğindekiler, sürekli Lozan ve Montrö’ye atıf yaparlardı...Boğaz’lardan uluslararası gemilerin geçiş hakkına...Sanıyorum İstanbul Boğazı bize kalacak...Kanal da uluslararası transit geçişlere...İstanbul Boğazı adım adım yaklaşmakta olan büyük bir tehlikeden kurtulacak...Altında çok hesap var bu işlerin...Orasını görebiliyorum...Bir şehir altyapısı projesi değil bu...Uluslararası vizyonu ve boyutu var...Türkiye’ye ek diplomatik kazançlar geçireceği kuşkusuz...Yine de sakıncalar iyi tartışılmalı...Proje heyecan verici ve iyi...Ancak seçimlerden daha önemlisi Türkiye’nin geleceği...*****Mehmet Ali Ağca’nın sözleri...Dün Ülke Tv’den Ersoy Dede isimli meslektaşım, bana mail attı...Dünkü yazımda bahsettiğim Mehmet Ali Ağca’nın Güneri Civaoğlu ve Mehmet Ali Birand hakkında söylediği sözlerin kendisinin Ülke Tv’de yaptığı, “Ersoy Dede ile Bıçak Sırtı” programında söylediğini ifade etti...Meslektaşımın notunu kayıtlara doğru geçmesi açısından sizlere aktarmayı görev biliyorum...*****“ALKOL BAĞIMLISI BİR BABAM VAR...”Bu yazıyı gazeteci bir meslektaşım gönderdi dün bana...O kadar güzel kaleme almışki, virgülüne dokunmadan yayınlıyorum...“Alkol bağımlısı bir babam var...Kardeşlerim ve ben bunca yıl yanında, sağında, solunda durup tedavisi için her türlü maddi manevi destekte bulunduk...Defalarca Çapa Tıp Fakültesi ve Balıklı Rum’da tedavi gördü... Ancak her tedavi sonrası daha da kötüleşti...Daha saldırgan, daha kontrolsüz, daha korkunç günlere uyandı...Akıl sağlığı yerinde değil, ne yaptığını bilmiyor ve pimi çekilmiş el bombası gibi...Kime (ya da kendine) nerede, nasıl, ne yapacağı belli değil...Yaşadığı apartman sakinleri artık sakin değil.... Onların da hayatını tehdit ediyor, huzurunu kaçırıyor... ***Şikayet üzerine defalarca eve gelip, hiçbir şey yapamadan giden polisler bize yol gösterdiler... Kaymakamlığa kendisinin alkol bağımlısı olduğu, alkol aldığında saldırganlaştığı ve tedavi olması yönünde dilekçe verdik...Emniyetten de Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıklarına polis nezaretinde sevk edilmesine dair bir dilekçe aldık... Dilekçeyi Kadıköy Sağlık Grup Başkanı imzaladı... Geçen hafta içinde çok geç bir saatte yine arbede yaşandı...Daireye polis çağrıldı...İfadeler alındı, herkes şikayetçi oldu...***İş bir tek babamın Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevkine kaldı...Ancak polis sadece ifadesini alıp serbest bıraktı... Elimizde onaylanmış bir dilekçemiz var dedik, bu kişi saldırgan ne yapacağı belli değil dedik; dinletemedik...Ertesi gün öğrendik ki zaten Erenköy’e götürülse bile tedavisi yapılamıyormuş, çünkü oranın bağımlılık ile ilgili bir bölümü yokmuş...Bunu Kadıköy Sağlık Grup Başkanı’nın bilmiyor olması kadar ironik bir durum olabilir mi?..Alkolik birinin sevkini niye tedavi edilemeyecek bir yere yapıyorsun?..Bu sadece gösteriş değil de ne?..Bu tür rahatsızlığı olanların götürülebileceği tek yer AMATEM’miş ve orası da yer yokluğundan ötürü haftalar sonrasına randevu veriyormuş...***Ancak işin can alıcı kısmı şu ki, AMATEM’e gittiğinde kişi alkol almamış olacak, tedavi görmeyi kendi isteğiyle kabul edecek, haftalar sonra verilecek olan randevu saatine riayet edecek... Biz alkolden dolayı artık tam anlamıyla beyni uyuşan ve akıl sağlığı yerinde olmayan birinden bahsediyoruz, bu kişi kendisine ve çevresine zarar verebilir diyoruz, kontrol edemiyoruz diyoruz, bize yazılan bunca dilekçe, yazışma, görüşme, polis şikayetinden sonra, hastanızı ikna edip getirin diyorlar... ***Anladım ki her şey göstermelik...Bütün o yazışmalar, biz buradayızlar, hastanıza sahip çıkacağızlar... Bunca uğraştan sonra anladım ki ya birinin ya da kendisinin canının yanmasını beklemek zorundayım. Devlet o zaman bu durumu ciddiye alacak!..”***Doğrusu arada bir görüşmelerimizde babasının durumundan söz etse de olayın bu kadar ciddi olduğunu ben bile farkedememiştim...Geçen gece tesadüfen aradığımda baktım sesi berbat...“Ne oldu” dedim...“Babam” dedi, “Yine olay çıkarmış... Tek başına gidemiyorum beni görünce bana kızacak... Belki ablamı alıp gideceğiz...”Bir gazeteci o ve her tarafta tanıdıkları var...Bunca ilişkisine karşın alkol kullandı mı etrafa ve bizzat kendine karşı saldırganlaşan babasını kontrol altında tutup, tedavi ettirecek bir makam bulamıyor...Nereye başvursa karşısında duvar var sanki...Koca şiddetinden muzdarip kadın da tek bir merci bulamamıştı kocasının yakınına gelmesini engelleyecek...Bir sürü “reklama dönük sosyetenin sanal şiddet” olaylarını büyüten medya da ilgi göstermeyince, genç kadın kocası tarafından öldürüldü gitti...***Şimdi büyük gazetede görev yapan bir gazeteci avazı çıktığı kadar bağırıyor; “Babam alkolik... Alkol aldı mı saldırganlaşıyor... Kendi başına tedaviye razı gelmiyor... Bu durumda tedavi ettiremiyoruz...”Yarın alkolik olan bu kişi, içip birisine saldırsa Allah korusun onun veya kendinin ölümüne sebep olsa, kim olacak bunun sorumlusu?..Bu devlet sosyal devlet değil mi?..İnsanların canını korumak görevi değil mi?..Aile elinde rapor haykırıyor...Ne olur çare diye...Yarın birisi ölürse mi çare aranacak?..Yoksa sosyetedeki alkolikler çıkardıkları olayları güçleriyle hasıraltı edebildiği için, bu konu yeterince “medyatik değildir?..”
Acınacak günler bugünler...Vatan’la birlikte Milliyet gazetesi Karacan’ların da içinde olduğu ortaklığa satıldı ve hergün yeni bir iddia kaplıyor internet sitelerini...Karacan’ların akrabası olan bir kişinin önce Milliyet’e Genel Yayın yönetmeni olacağı fısıldandı...Sonra o kişi çıktı “Ben Genel Yayın Yönetmenliği istemiyorum... Yazarlık çok keyifli olur...” diye yazarlığa gözkırptı...Fısıltılar akraba kişinin Milliyet gazetesinin başyazarlığını düşündüğünü söylüyorlar...Çok iyi olur gerçekten!!!***Geçtiğimiz aylarda Rıdvan Memi isimli bir gazeteci arkadaşım, Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca ile röportaj yaptı TRT’de...Ortalık ayağa kalktı ki TRT nasıl olur da bir gazetecinin katiliyle röportaj yapar...Bunun üzerine Rıdvan Memi arkadaşım, Mehmet Ali Ağca’yla bir sürü gazetecinin zamanında İtalyan cezaevlerinde röportaj yaptığını hatırlattı...Tartışma sürerken, Mehmet Ali Ağca da inanılmaz açıklamalar yaptı...***Ağca’nın açıklamalarını okuduğumda ağzım açık kaldı...“Pes!!!... Bu kadar olmaz?..” dedim... Fakat polemikten beslenen bir yazar olmadığımdan, bu defterleri açıp, “Utanmadın mı?..” diye sormadım...“Boşver” dedim, ben nasılsa tanıyorum kimleri ve ne olduklarını...Bu konuyu açarsam, “Özellikle polemik yapmak istiyor” diyecekler, “boşver...”***Mehmet Ali Ağca bu röportajında kendisiyle röportaj yapan gazeteciler hakkında şu ifadeleri kullanıyordu:“Benimle röportaj yapan Güneri Cıvaoğlu, röportajdan sonra bana bir şey söylemedi... Allah kurtarsın türünden bir temennide bulundu... O kadar...Benimle röportaj yapan Mehmet Ali Birand, oğlu için fotoğrafımın üzerine imzamı istedi... Ancak İtalyan yetkililer izin vermediler... İmzalı fotoğrafı veremedim...”***Bu röportaj yayınlandı her tarafta...Mehmet Ali Ağca yaşadıklarını birebir anlatıyordu...Kendisinden ünlü bir gazetecinin oğlu için “imza istediğini” söylüyordu...Olamazdı...Çünkü o ünlü gazeteciyi Milliyet’e getiren, Milliyet’te çalıştıran, Brüksel’e gönderen ona kol kanat geren kişi Abdi İpekçi’ydi...İpekçi’nin katilinden röportaj sonrası oğlu için “imzalı fotoğraf istemek” tek kelimeyle “rezil” bir durumdu...Mutlaka yalanlanmıştır bir yerde dedim...Hayır yalanlanmadı...Satır aralarına baktım, bütün açıklamaların altını üstüne getirdim...Yoktu yoktu yoktu...***Birisi birşey yazar mı diye baktım...Kimsecikler birşey yazmadı...Benim ağzımın hayretler içerisinde açık kaldığı, “Pes bu kadar da olmaz...” dediği olaya kimse en azından “gazeteciliğin etik suçu işlenmiştir” demedi...O gazetenin genel yayın müdürünü öldüren katil, gazetenin yazarının kendisinden İtalyan cezaevinde röportaj sonrası “imzalı fotoğraf” istediğini söylüyordu...Ve kimseden çıt çıkmıyordu...***Baktım ki “bu derece duyarsız” bir medyayız...Yazsam dedim ne olacak ki?..“Kavga ediyor” diyecekler, “boşver...”Düne kadar oralı olmadım...Ancak patavatsızlığın, pervasızlığın ve cüretin haya ve sınır tanımadığı günlere girince, “dur diyen aklıma, dur dedi yüreğim...”Bu kabul edilmez dedi yürek...“Milliyet gazetesinden yazarlık teklifi keyifli olur” diyenlere açık çağrıda bulunuyorum şimdi...Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca yalan mı söylüyor?..Yalan söylüyorsa niye yalan söylemek ihtiyacı hissediyor?..İmzalı fotoğraf istendi mi kendisinden?..Bu açıklamalar, üzerine niye cevap verilmedi?..Önce cevaplar verilsin...Sonra yazarlık mı keyifli başyazarlık mı bakarız?..*****MİLLİYET... BİR ÖLÜMÜN GENETİK MİRASI...Bir dostum “Milliyet deyince aklına ne geliyor?..” diye sorduğunda, ilk sözüm “ölüm” geliyor oldu...Sonra kendim de verdiğim cevaba hayret ettim...Milliyet dendiğinde bilinçaltıma ilk gelen görüntü Abdi İpekçi’nin hunharca cinayete kurban gittiği sahnelerdi...Milliyet’te çalışan herkes Abdi Bey’in ölümünden gelen bu “genetik mirası” bilir, aslında o genetik mirasın bir parçasıdır...Bir hüzün vardır Milliyet’te...Gazeteciliğin ölüme yenilmiş olmasından duyulan hüzün...***Bir burukluk vardır hep Milliyet’te...O gazeteyi Milliyet yapan Genel Yayın Yönetmeni’ni suikaste kurban vermiş olmanın burukluğu...Hala bir hayıflanma vardır Milliyet’te...Katolik dünyasının bile Mehmet Ali Ağca’ya duymadığı hayıf vardır Milliyet’in koridorlarında ve duvarlarında Mehmet Ali Ağca’ya...Abdi İpekçi’yi vurdu diyedir o hayıf...Patron gazetesini sattı gitti, yeni patron yeni bir Milliyet geldi diyedir o hayıf...Hep eski Milliyet’in gölgesi yıllar yılı Aydın Doğan üzerinde de yaşatıldı...Bu hepimizin üzerinde yaşayan öyle bir gölgeydi ki, hiçbir genel yayın yönetmeni yepyeni bir Milliyet yapmaya cesaret edemedi...Rahmetli Çetin Emeç, rahmetli Ufuk Güldemir dener gibi oldular, vazgeçtiler, vazgeçirildiler...***Abdi Bey’in öldürülmesinin, hüznü...Burukluğu...Gazeteciliğe karşı yapılmış suikastin öfkesiyle, hayatı, yenilikleri, yaşamın renklerini hep biraz ıskaladık biz Milliyet’te...Oysa Abdi Bey gökkuşağının renkleri gibiydi...Hayat dolu...Milliyet’i siyah beyazdan çevirecek kadar renkli...Geceleri kulüplerde dans edecek kadar hayat dolu... Gazeteyi arkadan okutacak kadar spor sayfalarının önemini bilen bir Yayın Yönetmeni’ydi... Yaşarken rengarenk olan Abdi Bey’i ölümünden sonra grileştirdik biz...Ölümün renksiz ve soğuk fotoğrafı, yeni kuşak Milliyet çalışanlarına Abdi Bey’i “siyah-beyaz ve gri gösterdi...”Milliyet hep o suikastin ve ölümün gölgesinde, Abdi Bey’e saygı duyacağım derken, Abdi Bey’in hayat tarzına renklerine ve çeşitliliğine ihanet etti...Ölüm yaşamı yendi...Abdi Bey’e haksızlık ettik...Abdi Bey’in yaşarken rengarenk olan hayatı ölümü yenmeliydi...Özür dilemesi gerekenler var Abdi Bey’den ve Milliyet’ten...
Bir Ekim ayıydı...Televizyonda 12 Eylül döneminin F-16 uçaklarıyla ilgili bir yolsuzluk dosyasını işliyordum...Programın tanıtımlarını gümbür gümbür girmiş, akşam yayına hazırlanıyorduk...Harıl harıl bir çalışma içindeyken, kanalın yönetimi “Bu konuyu işlemeyin” dedi bana...“Tanıtımını girdiğim konuyu program akışından çıkartamam...” dedim...Çok gergin geçen saatlerden sonra, programı yayından çektim ve “Noter çağırarak durum tespiti yaptırıp” kanaldan ayrıldım...O günlerin Star’ında sansürlenen programımın ismi Ateş Hattı’ydı ve benim çocuğumdu Ateş Hattı...***Kanal D’ye geçtiğimde, bana ilk söylenen sözü duyunca şok olduğumu hatırlıyorum...“Ateş Hattı ismini kullanman istenmiyor... Ateş Hattı’nı çağrıştıran bir isim kullanman da...” “Önemli değil...” demiştim, “hangi isim yönetim için uygunsa olur kullanırız...”Öyle demiştim, ancak içimden “çocuğumun öldürülmek istendiğini” hissetmiştim...Ne olacaktı ki Ateş Hattı ismi olsa...Ayıp mıydı, günah mıydı, hükümlü bir mahkum muydu Ateş Hattı?..Haber Hattı ismini zar zor kararlaştırdık, çünkü “o da Ateş Hattı’nı çağrıştırıyor” diye düşünülüyordu... ***Bir insanın çocuğuna saldırmanın, bir canlının yavrusunu yok etmeye çalışmanın, ne büyük bir infiale yol açacağını o gün yaşayarak anlamıştım...Sesimi çıkarmadım, ancak üç ay sonra program büyük imkanlarla SHOW’a transfer olurken, Erol Aksoy’dan tek bir şey rica ettim...“Adı Ateş Hattı olacak...”Patron “elbette” dercesine yüzüme baktı...Pek de anlayamamıştı bu konuyu niye gündeme getirdiğimi...Sonuçta bana transfer teklif ediyordu, adın ne önemi vardı...Ne istersem o olurdu...***Yılmaz Erdoğan’ın “Cebimde Kelimeler” diye tek kişilik bir oyunu vardır...Benim de “Cebimde Programlar...”İkiz bebeklerimin dünyaya gelişini beklediğim günlerde,CNN Türk’te benden her gece bir program yapmam istenmişti... Adını düşünürken bir ekip arkadaşım “Reha Muhtar’ın en önemli özelliği ‘farklı’ olması, adı ‘Çok Farklı’ olsun dedi...”Herkes “evet” dedi, Çok Farklı koyduk CNN’deki o programın adını...Üç ay her gece saat 23’te o programı yaptık sabahlara kadar...Programdan çıkıp, çocuklarımın doğumuna hastaneye gittim, hiç uyumadan bir 6 Mayıs sabahı...Sonra Haziran geldi ve kanalın yöneticileri “bütçeyi biraz düşürmemizi” istediler...Oysa deli gibi çalışıyorduk ve düşürülecek bir bütçe yoktu...Mina ve Poyraz dünyaya gelmişti... Güneşin bedenlerimizi ve çocuklarımı ısıttığı günlerdi...Elalemin yine binbir hesaplı oyunlarıyla uğraşacak halim hiç yoktu...“Kalsın” dedim, “Bir başka bahara...”Sonra da Kanaltürk’teki spor ekibiyle “Son Kale” programını yapmaya koyuldum...***İki hafta üst üste program “gitmez” hale gelince, yeni programımın ismi de belli olmuştu zihnimde...“Çok Farklı...”“Çok Farklı” da, tıpkı Ateş Hattı gibi çocuğumdu...Çocuklarımın doğduğu programın adıydı...Cebimde sansürlenen ya da engellenen programlardan biriydi...Yılmaz Erdoğan “Cebinde kelimeler” biriktiyordu...Ben de “Cebimde sansürlenen ya da engellenen programlar...”Sonunda Çok Farklı da yeniden doğdu işte...Engeller engelleyebilseydi eğer, tarihte Rönesans (Yeniden Doğuş) olmazdı...Sanatçı ve yaratıcı yeniden doğuşları; Rönesans’ları gerçekleştirebilen insandır...Hayatı engellemeye çalışan herkes bilmeli ki, yaşam “ÇOK FARKLI” yeni doğumlara gebedir...*****SEÇİMLER GÜL MÜ ERDOĞAN MI CUMHURBAŞKANI ONU BELİRLEYECEK...12 Haziran seçimleri, elbette kimin iktidar olduğunu belirleyecek...Ancak bir de esas “Kimin Cumhurbaşkanı olacağını netleştirecek... Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan arasındaki gizli rekabeti çözecek...”Dün bu konuda çok ilginç tüyolar aldım...AKP seçimlerde birinci parti çıkacak gibi görünüyor...Ancak hangi oyla birinci parti çıkacağı hala belli değil...Dün Metropol araştırma şirketi AKP’yi yüzde 47-50...CHP’yi yüzde 27-30...MHP’yi yüzde 12-14 bandında açıkladı...***Seçimlerden AKP, Anayasa’yı tek başına değiştirecek çoğunlukta çıkarsa, Tayyip Erdoğan, muhtemelen Yarı Başkanlık sistemine geçen bir Türkiye’de, yeni Cumhurbaşkanı olacak...Eğer seçimlerden AKP Anayasa’yı değiştirecek bir çoğunlukla çıkmaz, ancak tek başına iktidar olarak çıkarsa, bu durumda Abdullah Gül ikinci kez Cumhurbaşkanı seçilmek üzere harekete geçecek...Abdullah Gül’ün “Saldırıya uğrayan Bedri Baykam’ı telefonla arayarak geçmiş olsun demesi, Hayrünnisa Gül’ün hastaneyi bizzat ziyaret etmesi”, Gül’ün yeni dönem Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk işaretleri...Tüyo aldığım çevreler, Abdullah Gül’ün “ulusalcı isimlere yönelik kavrayıcı üslubunun” yeni dönemde “Türkiye’nin Cumhurbaşkanı” olma amacından kaynaklandığını söylüyorlar...***Abdullah Gül yeni dönemde Cumhurbaşkanı olmasının, ancak AKP tek başına iktidar olup, Anayasa’yı tek başına değiştirecek gücü bulamazsa, mümkün olacağını biliyor...Anayasa’yı tek başına değiştirecek gücü bulursa o makama zaten Tayyip Erdoğan oturacak...Yoksa Abdullah Gül...Bunlar AKP’nin kazanması halindeki olasılıklar...Kazanmaması halindekiler ise, çok çetrefilli...SEVDİĞİM SÖZLER:İnsanların kötü olduğunu görmek beni şaşırtmıyor...Fakat bu yüzden hiç utanmadıklarını görünce, hayretler içinde kalıyorum... Goethe
Sanıyorum Dış Haberler Müdürü telefonda söylemişti...“Gazete yönetimi TRT’ye yurt dışından muhabirlik yapan arkadaşların iki işten birini seçmelerini istiyor... Sen de kararını vermelisin... TRT mi Milliyet mi?..”Gazetecilikte bir adamı yemek istediler mi böyle “kancık” oyunlara başvururlardı... Patronlara, “Gazeteye değil, televizyona çalışıyor zaten...” pompası yapılır, senin de yavaş yavaş suyunu ısıtırlardı...***Atina’nın deniz kenarındaki Kalamaki semtine taşınalı daha birkaç ay olmuştu...Terastan az bir miktar görünen Ege’nin köpüklü dalgalarına bakar, aşağıdaki marinada tekneler arasında uzun yürüyüşler yapar, yelken direklerinin sesleri arasında, bu “kalleş oyun” karşısında ne yapacağımı düşünürdüm...Aslında farkındaydım, Milliyet’te fincancı katırlarını ürkütmüştüm ve ayrılma vaktim gelmişti...Bütün Türkiye, Atina’dan haberleri benden izliyor, Atina’yla ismim özdeş hale geliyordu...Ne ki gazete yönetimi Milliyet’le TRT arasında tercih yapmamı istiyordu...***Gençtim 31-32 yaşlarındaydım...Ancak 10 yıldır çalıştığım Milliyet’te yorulmuştum...“Bizans oyunu” dediğimiz oyunlardan, kafasını çıkartanın kafasını ezen canavarlardan sıtkım sıyrılmıştı...Ben Atina’nın ötesinde şeyler yapmayı arzularken, onlar beni iyice hapsetmek istiyorlardı...“Ben böyle bir soruyu bile kabul etmem...” dedim telefonda Dış Haberler Müdürü’ne... “Gereği neyse onu yaparsınız...”Milliyet benim doğduğum çocukluğumun geçtiği yerdi...Benim için profesyonel olarak çalıştığım bir yer bile değildi...Orası benim doğduğum evdi...Ne ki insanlar doğdukları evlerde de yaşayamıyorlardı işte...***TRT’de bir belgesel yapmamı istemişlerdi... İki bölümlük İstanbullu Rumlar belgeseli...Başka da yapacağım hiçbir şey yoktu...Atina’da başka bir gazeteye geçmeyecektim...Tek başına TRT’nin parasıyla idare etmem de imkansızdı...İncir çekirdeğini doldurmayacak bir para veriyordu TRT...Yabancı radyolardan haber başına ödenecek meblağlara güvenip de Atina’da zaten kalınmazdı...Sadece işimden değil, evimden barkımdan, yedi yıldır yaşadığım şehirden ayrılacaktım...İstanbul’a bir “meçhul”e doğru hareket edecektim...Hiçbir hazırlığım yoktu...Evim yoktu İstanbul’da...İşim yoktu İstanbul’da...Yıllardır Atina’da çalışıyordum ve nerede ne olarak işe başlayacağımı bilmiyordum...Marianna isimli daha önce yazdığım o güzel kız arkadaşımla beraberdim ve nereye gideceğimizi bilmiyorduk...Elimdeki tek bilinen 2 ya da 3 bölümlük televizyon belgeseliydi...Onun parasını da ne zaman alabilirsen artık...***Aşağıdaki marinaya çekilmiş yüzlerce yelkenlinin direklerinin rüzgarda çıkardığı sesler arasında saatlerce yürüdüm, ne yapacağımı düşündüm...İstanbul’a dönecektim ve her şeye sıfırdan başlayacaktım...Veda edecektim evime, evim diye saydığım gazeteye, 7 yıldır yaşadığım kente...“Kancık” bir oyundu bana karşı oynanan...Aktörleri gözlerimin önündeydi...Ancak aktörleri değil, hayatı düşünmek ve veda etmesini bilmek zamanıydı o zaman...Elimde hiçbir şey olmadan, eşyaları toplayıp İstanbul’a geldim...Marianna’yla beraber...Kalacak yer yoktu ilk aşamada ve annemle babamda kalmaya karar verdik ev bulana kadar... Bir dergide bir köşem olması için uğraştım...Bir de bütün gücümle televizyona asıldım...***Yıllar yıllar geçti üstünden...Atina dönüşü, TRT’de sıfırdan başladığım televizyon programları, kartopu olmuş büyümüş ve yıllar sonra beni bir televizyonun Genel Yayın Yönetmenliği’ne kadar getirmişti... Ne yapsam olay oluyor, hangi olayı gündeme getirsem, Türkiye o olayı konuşuyordu...Bir izleyicinin söylediği gibi;“Türkiye’de insanlar mıknatıs etkisiyle her akşam televizyon haberlerimizin karşısına oturuyordu...”O gece Milliyet’in bir gecesi vardı...Patrondan davet gelmişti geceye katılmam için...Taksim’de Etap Marmara’daydı gece...İlk yuvamdı Milliyet, çocukken işe başlamıştım orada...Biraz ürkerek dolaşırdım, hep koridorlarında...O gece de öyle oldu...***Pek gözönünde olmayan bir masa bulup oturacaktım...“Abi saydığım” Taylan Bilgel geldi koluma girdi...Kolej’den büyüyümdü...Emin Çölaşan’la dönem arkadaşıydı...Emin Çölaşan’la beni aldı, “Patron sizi masasında görmek istiyor” deyip patron masasına götürdü...Yuvarlak bir masaydı ve ben yine utandım...O kadar kerli ferli gazete yazarı yandaki yuvarlak masalarda otururken, patronla aynı masaya oturtulmak kaderin garip bir tecellisiydi...O masada bana birkaç yıl önce “Ya gazeteyi ya televizyon tercih et!..” deyip gazeteden ayrılmama neden yöneticiler oturuyordu...Onları fiştekleyen bir “abi” ise yanda görünmeyen masalardan birinde...Patron kendi yetiştirdiği çocuğun Türkiye’nin en popüler figürü olmasından memnun, masanın keyfini çıkartıyor, bana sorular soruyordu...O gün şunu anlamıştım...Bazen kaybetmiş göründüğünüz bir veda, aslında kazanmaya başladığınız ilk andır...Kazandığını zannederken kaybedenlerin tersine,Kaybetmiş gibi görünen “Veda”lar kazançtır...*****KÜÇÜĞÜM... YENİLMEM BU YÜZDEN!..Dün 23 Nisan’dı...Sabah, Ayşe Nazlı’dan önce Mina‘yla Poyraz geldiler...Bilgisayarda gezinirken, Mina kucağıma oturmuş benimle bilgsayarda sörf yapıyordu...Çocuk, küçük derken kendimi bir anda Sezen Aksu’nun o inanılmaz şarkısını izlerken buldum...***“Küçüğüm daha çok küçüğüm Bu yüzden bütün hatalarım Öğünmem bu yüzden Bu yüzden kendimi Özel önemli zannetmem...”***Minicik kedi fotoğraflarıyle hazırlanan klibi izlerken, “çocuk olmanın, küçük kalmanın, saf ve nahif bir durulukta yaşamla savaşmanın” ne büyük acılara gebe olduğunu düşündüm... “Küçüğüm daha çok küçüğüm Bu yüzden bütün saçmalamam Yenilmem bu yüzden Bu yüzden hala kendime güvensizliğim...”***Kızıma sıkı sıkı sarılarak dinlerken Sezen‘i, gözümün önünden teker teker geçti o fotoğraf kareleri...Kalbim daha bir çocuğunki kadar küçük olduğu için hatalar yapmıştım...Öğünmem o yüzdendi gerçekten...Kendimi özel hissetmem!..Özel hissettiğim için saçmalamam... Sezen doğru söylüyordu “Tam da bu yüzden yenilmemiş miydim?..”***“Ne kadar az yol almışım Ne kadar az Yolun başındaymışım meğer Elimde yalandan kocaman rengarenk Geçici oyuncak zaferler... ***Küçüğüm daha çok küçüğüm Bu yüzden bütün korkularım Gururum bu yüzden Bu yüzden çocuk gibi korunmasızlığım ***Küçüğüm daha çok küçüğüm Bu yüzden sonsuz endişem Savunmam bu yüzden Bu yüzden bir küçük iz bırakmak için didinmem”***Poyraz geldi...Bir süre sonra da Ayşe Nazlı...Küçük mü kalmalarına uğraşmalıydım acaba çocuklarımın...Gururlu ama korumasız, kendini özel hisseden ancak o yüzden saçmalayan, iz bırakmak isteyen fakat endişelerden kurtulamayan...Onları çocuk mu bırakmalıydım?..Yoksa büyümeleri ve “katılaşmalarına” mı uğraşmalıydım?..Benim gibi “çeke çeke mi” hayatı öğrenmeliydiler?..Yoksa katıksız bir katılıkta, hiç çocuk olmamışçasına yaşanacak bir gaddarlıkta mı yaşacaklardı hayatı?..İkincisi olmalarına imkan yoktu da...Birincisinin kendimde duyduğum acısına?..Dayanabilir miydim acaba çocuklarımın ruhunda?..
Afrayı tafrayı hayatımda pek sevmedim... SHOW’a ilk genel yayın yönetmeni olduğum zamanlarda, rahmetli Ufuk Güldemir’in makam arabasını bana vermişlerdi...Bir süre sonra “Siz bu arabayı alın!.. Ben kendi arabamı kullanayım...” dedim...Tehditler geliyordu, gecem gündüzüm yoktu, emniyet bana sürekli bir koruma vermişti...Her şeyime yardımcı olan bir şoförüm vardı...Bir de asistanım...Genel Yayın Yönetmenliği’nden sonra da programlar ve yazılar devam ettiğinden, bir asistan ve bir şoför hep olmak zorundaymış gibiydi yaşamımda...***Yıllar önce yeni model bir araba aldım...Hafif spor bir arabaydı...Arabanın önü sanki arkasından daha rahat geldi bana...Üstelik kullanımı pek fiyakalıydı...Hayatımdaki ön yargılar parçaladığım içimden şöyle geçiriyordum: “17 yaşında daha ehliyet bile alamazken, babanın arabasını kullanabilmek için ne taklalar attığını hatırlıyor musun oğlum?..Arabayla kalkış yapabilmek, caddelerde sokaklarda kafana göre turlayabilmek, araba kullanıyorum diyebilmek ve gösterebilmek için, kaç kez babanın cebinden anahtarı almaya çalıştın?..Ne oldu sana ki oğlum?..Artık zevk vermiyor mu yoksa sana, direksiyonun başına geçip araba kullanmak?..Daha mı keyifli arka koltukta oturup, etrafı seyretmek ve büyük adam pozlarına bürünmek?..Ne oldu senin direksiyon sihirbazı kimliğine yavru?..”***Çocukluğumun ve gençliğimin bütün zevklerinden adım adım vazgeçmiş olduğumu farkettim o sırada... En sevdiğim şeylerden biri, ilk gençlik yıllarında araba kullanmaktı...Şimdi en güzelinden arabam vardı, anahtarları babamda değil bendeydi, ancak ben o arabayı kullanmıyor, keyfini sürmüyor, şoförün o keyfi sürmesini istiyordum...Ben de arabanın arkasında güya “büyük adam”lar gibi, oturup dışarıyı seyrediyor, aklısıra zamandan tasarruf ediyor, gazete okuyor, trafikte stres oluyordum...Oysa arabayı ben kullansam, radyonun, teybin müziğini sonuna kadar açsam, havaya girsem, ilk gençlik keyiflerini yaşasam, hem rehabilite olacak hem de inanılmaz mutlu hissedecektim kendimi... Ne o ben büyümüş en keyif veren zevkimden uzak düşmüştüm!..***Şoförüm ayrılmıştı, yeni şoför almadım...Sadece evdekiler ve çocuklarım için şoför tuttum...Bir de çok önemli davetlere giderken, arabayı park etmesi için şoför kullanıyordum...Gerisi kendi keyfimindi artık...Müziği açıyor, direksiyona geçiyor, kafamı boşaltıyor ve kendimi yollara vuruyordum...Birk süre sonra farkettim ki, ben araba kullanırken rehabilite oluyorum...Günlük stresimden uzaklaşıyorum...Kendi kendime bir iş yapmanın keyfine varıyorum... ***Yıllar geçti, elim ayağım gibi gördüğüm yardımcılarımdan da vazgeçmeye başladım...Zaman zaman bir insanın benden aldığı enerji, bana verdiği yardımdan daha çok oluyordu...Tek kişilik bir ordu gibi her şeyi kendim yapmaya başlamıştım...Jean Reno’nun Leo isimli filminde olduğu gibi, her şeyini tek başına yapan bir adam haline dönüşmeye başlamıştım...Yazıları kendim gazeteye gönderiyor...Araştırmalarımı kendim yapıyor...Yapılacak basın açıklamaları, televizyon programına hazırlıklar, yazılacak yazılarla ilgili tüm çalışmalar, bankada işlemler, çocuklarla iletişim, araba kullanma, internet ve sosyal medya her şey tek başına yapılmaktaydı...***Kimsenin enerjisiyle haşır neşir olmadığımdan müthiş derecede özgür hissediyordum kendimi...Artık ağır abilerden değil, özgür insanlardan biriydim... İnsanın geliştikçe sadeleştiğini anlamıştım...En bilge insanlar hayatı en sade yaşayan insanlardı...Hayatın şifresi bilgeleşerek sadeleşmekti...MİLLİYET...TİRAJININ EN YÜKSEK OLDUĞU DÖNEM EN FAZLA ELEŞTİRİLDİĞİ DÖNEMDİ... Sabah gazetesiyle girdiği ansiklopedi promosyonu savaşlarında, 1 milyon tirajı bulduğunu hatırlıyorum Milliyet’in...Ancak promosyon etkisi dışında Milliyet’te net tirajının en yüksek olduğu dönem gazetenin “en fazla eleştiriliyor”muş gibi göründüğü dönemdi...Benim gazetecilik hamurumun yoğrulduğu gazete olduğundan Milliyet’teki gelişmeleri hep “öz çocuğunda meydana gelen gelişmeler” gibi izlerim ben...Çok duygusal dönemler bu dönemler benim için... VATAN zaten şu anda yazı yazdığım gazete...Milliyet mesleğimde doğup 10 yaşına kadar büyüdüğüm ilk yuvam...***İlginç bir “aile”dir Milliyet...Ne zaman ki iyi tiraj alır, herkes okur, herkes Milliyet’ten söz eder...Mahut çevre hemen başlar tezvirata:“Efendim Milliyet etkinliğini kaybediyor... Popülerleşip halkın gözünde ucuzluyor... Mutlaka eski düzeyine gelmeli, seviyesizliğe paye verilmemeli...”Bu durum bir türlü tam anlaşılamaz... Örneğin Çetin Emeç, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Hukuk Fakültesi mezunu, babası da gazete sahibi olan bir milletvekili çocuğuydu...Onun Milliyet’i yönettiği dönem, Milliyet’in promosyonsuz net tirajının en yüksek olduğu dönemlerinden biriydi...O günlerde Milliyet’te genç bir muhabirdim...Sabahtan akşama kadar bazı büyük abiler Aydın Doğan’ın kapısında biter “Ne olacak bu Milliyet’in hali?..” diye ağlaşırlardı...***Oysa Milliyet’e bir şey olduğu yoktu...Onlara olan oluyordu...Çetin Bey, gece 2’lere kadar çalışıyor, bizler de ona ayak uyduruyorduk...Gazete hergün yepyeni manşetlerle, en taze haberlerle çıkıyor gündem oluşturuyordu...Çok iş yapıldı mı hata da yapılırdı...Ağır abiler, arada bir hatayı bulup çıkartıyorlar, “İşte yalan haber... Sansasyonel haber... Milliyet nereye gidiyor?.. Yazık yazık...” diye bağrırlardı...***O günlerde anlamıştım ki, gazete içinde ağır abilerden birilerinin durumu kötüye giderse “Milliyet’in durumu da kötüye gitmiş olurdu...”Milliyet’in kötüye gitmemesi için!!! geniş kitlelere açılmaması, fazla iş yapmayacağından hata da yapılmaması, kokmaz bulaşmaz sinameki bir tavırla hayatını sürdürmesi gerekirdi...O zaman Milliyet ağır abilerin gözünde “kokmaz, bulaşmaz, etkin ve yektin” bir gazete olacaktı...Eğer etrafa bulaşır, gündem oluşturur, konuşturursa “Milliyet nereye gidiyor?..” sorusu hemen sorulmalıydı...***Milliyet’in rakipleri bu durumdan hoşnuttular...Çünkü Milliyet ne zaman burnunu havaya dikmeye kalksa, koro başlıyordu “Nereye gidiyor bu Milliyet?..”Bu koro şarkıya başladığında aklıma hep Ankara Sanat’ta gördüğüm Rana Cabbar’ın oynadığı, timur Selçuk’un söylediği “Nereye Payidar nereye” şarkısı gelirdi...Çetin Bey, bu korodan ve koronun Aydın Bey’i sürekli etkilemesinden sıkıldı ve bir gün pılını pırtısını toplayıp gitti...Milliyet’ten 10 yıl sonunda ayrıldığımda çok üzülmüştüm...Oysa sonraları anlayacaktım ki, hayatımda en mucizevi başarıları Milliyet’te öğrendiklerimle, fakat Milliyet’in dışında iş yaparken tadacaktım...Gazetecilikle ilgili her şeyi en iyi şekilde Milliyet’te öğrenirdiniz... Ancak bu en iyi şeyleri Milliyet’teyken gerçekleştiremezdiniz... Çünkü sorarlardı o zaman?..“Nereye gidiyor bu Milliyet?..”***Her şeyi tarihe doğru aktarmak lazım... Yıllar öncesinde kalan sahte kayıtları düzeltebilmeye başladığım için huzurluyum...Basın tarihi bu yazılanları kaydedecek...Tarih yalan yazılmayacak...Ne mutlu bana ve tarihte doğru yerde bulunanlara!.
Dün Aydın Doğan benim yazı yazdığım VATAN gazetesiyle, 30 yıl önce beni ilk işe aldığı Milliyet gazetesini sattı...30 yıl önce yine bir Nisan ayında Milliyet gazetesinden içeri adımımı atmıştım stajyer muhabir olarak...Bir yıl bir haber ajansında çalıştıktan sonra, ilk gazetesi olan Milliyet’i alan Aydın Doğan’ın bizzat kendisinin torpiliyle Milliyet’te işe başlamıştım...Koç Grubu’nun otomotiv sektörünün başında bulunan dayım, Aydın Doğan’la yakın tanışıyor ve aynı sektörde çalışıyordu...Aydın Doğan benim Milliyet’te işe alınmamı bizzat istemişti...***Gazetecilik mesleğinde “patron torpiliyle” işe başlamanın, bir süre sonra işten atılmanın, gözden düşürülmenin ilk şartı olduğunu henüz bilmiyordum o sıralar...“Kimselere arkamda Aydın Doğan var” zinhar hava atmıyordum...Ancak ilk günlerde nasıl davranırsam davranayım “Patronun getirttiği çocuk bu!.. Bunlar da gazeteci mi olacakmış?..” gibisinden bir tavır takınıyorlardı büroda...Gazetecilik zor ve meşakkatli işti, gazetedeki “abi”lere göre patronlar ile zenginleri tanıyanların yapacağı işlerden değildi...“Bu çocuk da yakında anlardı...” gazeteciliğin ve dünyanın kaç bucak olduğunu...***Aydın Doğan’ın torpili “ilk zamanlarda hiç işime yaramadı Milliyet’te...”Gazetedeki görünmez güçler sanki gizli bir intikam alıyorlardı benden...Nerede lüzumsuz iş vardı, hemen beni işaret ediyorlardı:“Sen yapsana!.. Yoksa patrondan torpilli olduğun için yapmak istemiyor musun?.. Gazetecilik patron torpiliyle yapılacak iş değil oğlum!..”Büroda yöneticilerin kolladığı adamlar işlerini tıkırında götürürlerdi...Benim Aydın Doğan’ı arayacak halim yoktu ya... Patrondan torpilli çocuk aslında en öksüz çocuktu... ***Fakat bütün bu zorluk derecesi yüksek sınavları geçtiğimde beni bir mükafat bekliyordu...Yöneticiler “Çok iyi gazeteci oldu bu çocuk” deyince, Aydın Doğan tereddüt etmeden 25 yaşında beni Atina’ya gönderdi...“Ankara’yı biliyorsun... Şimdi oraları öğren, sonra İstanbul’a gelir... Gazetenin başına geçecek yeni kuşak gençlerden biri olursun...” dedi...Şişim şişim şişinmiştim...Gazetenin patronu 25 yaşında çocuğu, Atina’ya temsilci diye gönderiyor, sonra da İstanbul’a gelip yazı işlerine gireceğini, bir gün de gazetenin başına geçeceğini söylüyordu...Nasıl mutlu nasıl umutluydum...***Bilmiyordum ki, Ankara’da nice meşakkatli çalışmalarla aştığım “patronun torpillisi çocuk” psikozu Atina’da da peşimi hiç bırakmayacaktı...Bu kez İstanbul tepelerindeki yöneticiler, her arızada “Eee ne de olsa patron kolluyor onu... Baksana daha bu yaştan Atina’lara gönderildi...” diyecekler, inceden inceye kuyumu kazacaklardı...Milliyet’in başına hiçbir zaman geçmedim...İnce ince ayar verip kuyumu kazanlar, hep “patronun torpillisi kimseyi saymıyor” havasını yaydılar...Bir süre sonra bunu bizzat Aydın Doğan’a da söylemeye başladılar...Bu meslekte doğduğum köyün kavalcısı olamayacağımı anlamıştım...Rüştümü ancak bir başka yerde ispat edebileceğimi o günlerde farkettim...***Televizyon ve SHOW Haber’e kadar uzanan macera tam o sırada başladı... Tam 10 yıl çalışmıştım ki, Milliyet’ten ayrılıp televizyon mecrasına bütün gücümü vermeye başladım...Bugünün tam 20 yıl öncesi, 1991 Mayıs’ının güneşli bir Atina sabahıydı...Yıllarca televizyonculuk yaptım...Bir gün televizyon programım STAR’da sansür yediğinde, beni Kanal D’ye yine Aydın Doğan transfer etti...Bu sefer akıllanmıştım...Aydın Bey’den hiç söz etmiyordum çalışma arkadaşlarıma...Ancak onlar ne yazık ki yine durumu biliyorlardı ve patlayan ratinglere karşın, benim kafamı ezmekte tereddüt etmiyorlardı...SHOW’dan çok güzel bir transfer teklifi aldığımda, Aydın Doğan’ın beni çağırdığını söylediler...SHOW’un patronu Erol Aksoy; “Aydın Bey seni ikna edecek” dedi, “Gitmeden önce şu sözleşmeyi imzalayıver...”“Hayır Erol Bey...” dedim “Ben size geleceğim... Ancak Aydın Bey’in önüne, zaten başkasıyla imzalamış şekilde çıkmam... Bu saygısızlığı ona yapmam...” ***Yeni gelen transfer teklifine oranla, ne kadar kötü koşullarda kanalda çalıştırmış olduklarını farketmişti Aydın Doğan...Dost ve çelebi bir tavırla “Sen kararını vermişsin öyle anlıyorum...” dedi, “Yine de seni bir görmek istedim...”Ona hiçbir şey söylemedim...Kanal D’deki ve SHOW TV’deki iki sözleşmeyi beraberimde getirmiştim...İkisini de kendisine verdim...“Siz beni yıllar önce Milliyet’e aldıran patronumsunuz” dedim, “Size yeni sözleşmeyi de vermemde bir sakınca yok... İmzalamadım henüz... Ancak imzalayacağım... Benim yanlış yapmadığımı bilmeniz için getirdim iki sözleşmeyi de... Hakkınızı helal edin...”***İkinci defa da öyle ayrıldık Aydın Doğan’la tam 15 yıl önce...Sonra yıllar geçti ben televizyonculuktan tekrar, esas mesleğime gazeteciliğe geri döndüm...Sabah’tan sonra, Vatan gazetesinde yazı yazıyordum...Birkaç yıl önce gazetede bir krıpırdanma başladı...“Aydın Doğan VATAN’ı tamamen satın aldı...” dediler, “Bugün gazeteye geliyor... Yazarlarla ve yöneticilerle tanışacak, sohbet edecek...”Zafer Mutlu’nun odasında karşılaştık kendisiyle yeniden...“Benden kaçamayacaksın Reha!..” dedi...“Bak bu sefer de Vatan’ı aldım...”Gülümsüyordu...30 yıllık bir meslek serüveninin, -aslında buna yaşam serüveni de diyebilirdik- üçüncü kesişmesiydi bu...***Çok ilginç hayat tesadüfleri vardı Aydın Doğan’la aramda...Muhabirliği onun beni kendi eliyle yerleştirdiği Milliyet’te öğrenmiştim...İyi bir muhabir olmuş Atina’lardan bildirmiştim...Televizyonlarda günlük rating patlamasını onun beni yerleştirdiği Kanal D televizyonunda yaşamıştım ilk kez...Televizyondaki patlamam Aydın Doğan’ın televizyonunda oldu... Muhabirlik, televizyonculuk derken, yaşamımın üçüncü büyük virajı gazetede köşe yazarlığıydı...Nokta’da, Akşam’da, Sabah’ta yazdım...Ancak gazete yazarlığındaki patlamam da VATAN gazetesinde oldu...Yine Aydın Doğan’ın gazetesinde, mesleğimdeki üçüncü virajı alıyordum...Aydın Doğan’dan hiç büyük paralar kazanmadım...Ancak büyük paraları kazanacak “altın bileziklerin” hepsini Aydın Doğan’ın medya organlarında edindim...30 yıl önce beni elleriyle Milliyet’in kapısından içeri sokmuştu...30 yıl sonra Milliyet’i ve şimdi yazdığım Vatan’ı satarak, bu gazetelerin kapısından çıkıyordu...“Seni takip ediyorum Reha... Benden kaçamayacaksın...” demişti...Elimde 3 altın bilezik...Muhabirlik, televizyonculuk ve yazarlık...Üçü de ondandır bana yadigar...*****DEMİRÖREN-KARACAN; YENİ DÖNEM YENİ PATRONLAR...Yalakalık yapamam...Ancak dünyanın bildiğini de sizden saklayamam...Herkes biliyor ki, Erdoğan, Yıldırım, Meltem Oktay ve Tayfun Demirören benim yakın dostlarım...Bazıları kader dostum, yol arkadaşım olmuş...Beşiktaş’la yönetim kurulunda başlayan bir dostluk bütün bir aileyle yıllar yılı devam etmiş...Ancak size yalan yanlış bir şey söylemem...Yalakalık uğruna sahtekarlık yapmam...Yazı yazarken, yazının sorumluluğunu taşımak görevim var bilmekteyim...***Kaldı ki, Beşiktaş Yönetim Kurulu’ndan, istifa etmesini bilmiş bir kişiyim ben...İstifa ettim, ayrı düştük ancak dost kaldık biz...Hatta istifa ettikten sonra daha fazla dost olduk biz...Şimdi;Gerektiğinde istifa etmiş,Dalkavukluk, yağcılık yapmayacağını bildiğiniz bir kişi olarak size söyleyebilirim ki;“Vatan ve Milliyet emin ellerdedir...”Bir kere Erdoğan Demiören, Aydın Doğan’ın hayattaki yakın dostlarından birisi...Çocukları kardeş gibidir...Beşiktaş yönetiminde bir gün BJK TV’yi görüşmek için Mehmet Ali Yalçındağ’a gittik, BJK Başkanı Yıldırım Demirören’le birlikte...***Televizyonu kurduğumdan görüşmeleri ben götürüyordum...Ancak birinci derecede sorumlu beraberimdeki Beşiktaş’ın Başkanı...Şöyle dedi bana Mehmet Ali Yalçındağ’la konuşurken:“Reha Abi... Kardeşim gibidir Mehmet Ali... Sen konuş... Ben onunla karşı karşıya da gelmeyeyim...”***Ben olurum olmam, ancak kimse Demirören ailesinin isminin altında “farklı spekülasyonlar yaratamaz...”Ayıp olur...Diğer ortağı anlatmak ise benim haddim değil... Ali Karacan, Milliyet’in kurucusunun torunu, yıllar yılı patronluğunu yapan kişinin oğlu...Onlar Milliyet’i kurmuşlardı, ben o Milliyet’te çalıştım...Laf söylemek bana düşmez...Vatan-Milliyet emin ellerdedir...Ben olsam da emin ellerde olacağını söyleyeceğim...Ben burada olmasam da...Bu patrona bağlılık değil, tarihe tanıklık yazısıdır...
Yüzünün bir kısmı yanmış görünen adam, evli, bir çocuk annesi Cameron Diaz‘a karşısına geçip 1 milyon doları gösteriyor... Güzel kadına bir teklif yapıyor...“Kapının önünde bulduğunuz kutunun üstündeki düğmeye basarsanız, dünyada tanımadığınız bir insan ölecek... Ve ben yarın aynı saatte gelip, size içinde 1 milyon dolar bulunan bu çantayı vereceğim...Eğer düğmeye basmazsanız, tanımadığınız bir insan ölmeyecek, ancak siz de 1 milyon doları alamayacaksınız...Size 100 dolar bırakıyorum...Bu para her halükarda sizin olacak...Gerisini alıp almamanız size kalmış bir şey...Hiç kimseye bu olaydan bahsetmeyeceksiniz...Sadece kocanız bilecek bu durumu ve kararı birlikte vereceksiniz...Yarın aynı saatte ben geldiğimde ya 1 milyon doların sahibi olup, tanımadığınız bir kişinin ölümüne neden olacaksınız...Ya da düğmeye basmayıp, kimsenin ölmesine neden olmadan, paraya sahip olamadan kalacaksınız...”***Çocuğunun okul aidatlarının artacağını o gün öğrenir kadın...NASA’da çalışan kocasının astronot olamayacağını öğrendiği gün de aynı gündür...Sıradan gelirleri, fazla tutan harcamalarını karşılamamaktadır evli çiftin...Karı koca birbirleri olamadan hayatta yapamayacak kadar yakındırlar...Tek çocukları her şeyleridir...Eve gelen adamın kuralları ise çok basittir...“Düğmeye basmazsanız 1 milyon doları alamazsınız...Düğmeye basarsanız tanımadığınız bir insan ölür...”Bir milyon dolar karşılığı tanımadığınız bir insanın hayatı...***Karı koca gergin saatler geçirirler...Özellikle kadının Cameron Diaz’ın eli düğmeye bir gider bir gelir...Kocası bu işe girmemekten yanadır...Ancak kadın 1 milyon doları hayatlarında kurtarıcı olarak görmektedir...Dün gece tam çocuklarıma mektup diye yazdığım yazıdan sonra izlemeye başladım The Box (Kutu) filmini...Bir milyon dolara değil, 10 bin liraya insanların birbirini boğazladığı bir ülkede yaşıyorduk...1 milyon dolar karşılığı tanımadığı bir insanın ölümünü geçtik, 10 bin doları olsun, tanıdığı bir insanın ölümüne bile “evet” diyecek binlerce insanın çevremde yaşadığı bir hayatın içindeyken izliyordum filmi...***Yüzü yaralı adam genç kadına “bunun bir deney” olduğunu söylüyordu...Filmin ilerleyen sahnelerinde bu deneyin “insanoğlunun birbirini boğazlayarak öldürmesi ve kendi soyunu kendisinin tüketmesine yönelik bir deney” olduğu ortaya çıkacaktı...Genç kadın (Cameron Diaz) kendilerine verilen o 24 saat süre zarfında, bir noktada kendini tutamıyor ve düğmeye basıyordu...Yüzü yanık adam 24 saat dolunca eve gelip içi 1 milyon dolarlık banknotlarla dolu parayı kadına ve kocasına sunuyordu...Giderken çok önemli bir cümle söyleyerek:“Şimdi yeni bir deneye gidiyorum... Bir başkasına aynı soruyu soracağım...Tanımadığınız bir kişinin ölümü pahasına, 1 milyon doları almak için bu düğmeye basıp basmayacağını öğreneceğim...Gideceğim kişi kurallar gereği, baştan söylediğim gibi SİZİN TANIMADIĞINIZ BİR KİŞİ OLACAK...”***Öykünün yeni deneyinin ailenin bir bireyinin ölümüne, sakat kalmasına yönelik olacağını bilmek zor değil...O düğmeye basmanın bedeli genç kadın için ne olacak?..O bedeli ödememesi ihtimali var mı deneye göre?..İnsanlığa bu deneyi yapanlar, “insan soyunun kendi kişisel hırsları” için, kendisine kötülük yaparak birbirini öldürüp, insanlığı öldürdüğünü mü düşünüyor?..Bunu yapanlar, hangi bedeli ödemek zorunda kalıyorlar?..***Bu soruların hepsi birbirinden ilginç...Film bu soruların hepsinin yanıtını veriyor...Ne ki ben filmi izlerken, filmin verdiği yanıtlardan çok, kendi yanıtlarımı ve hayatımı düşündüm...Sanki görünmeyen bir el benim hayatımda da “Kutu” filmi gibi, “Düğme”ye basanları cezalandırıyordu...Düğmelere basıp, başkalarının hayatlarını altüst edenlerin hayatları aniden altüst oluyordu... Düğmeye basıp, insanların hayatını gaddarca yok edenlerin yaşamları, “azap ve çile” dolu hale geliyordu...Düğmelere basmayanlar, milyon dolarların sahibi olmuyorlar, ancak ilginç “deneyden” yara almadan kurtuluyorlardı...O anda farkettim ki, “Kutu” filminin kendisini uzun zamandır ben kendi hayatımda yaşamaktaydım...O kadar içime girmişti ki, ben aslında uzaylılara ve deneylere gerek kalmadan filmde yaşananlara inanır hale gelmiştim...“Kutu”ya inanmayanlara ne kadar çok acıyorum şimdi...Benim öğrendiğim “hayatın şifresini” bilememekteler çünkü...*****ÇOK YAKINIMDA OLMAYAN BİR İNSANIN “İNSANCA” GÖZLEMİ...Turgay Demir yıllarını spor yazarlığına vermiş bir yazardı... Sabah gazetesinde onu gördüğümde, ilk bakışta fark ettiğim, bana pek yakın durmadığıydı...Allahı var saygısız hiçbir davranışı yoktu, ancak anlarsınız hani ilk bakışta bir adamın sizden “Haz edip etmediğini” ya...Pek haz etmediğini hissetmiştim Turgay Demir’in...İşte dün o haz etmeyen Turgay Demir’i okudum...Şöyle yazıyor:Önce insanız!Sabah’ta çalıştığı günlerdi. Reha abiye “Bir zamanlar, yani Show haberde reytingleri alt üst ettiğin günlerde sana çok beddua ettim!” deyince şaşırmıştı... “Neden?” diye sordu...Reyting uğruna, insanların hayatlarındaki bir hatayı lastik gibi uzatıp, yaralarının üzerlerine basıyordun, bu hiç insani bir yaklaşım değildi bana göre dedim ve ekledim: Şimdi yazar olarak çok daha farklı, duygusal ve insan yüreklisin.Reha abi acı acı gülmüştü...Bu tür sözleri yakın çevresinde birçok kişiden duyduğunu söylemişti.Aylar sonra Gülşen olayında bazıları açıkta mal bulmuş gibi üzerine saldırınca belki de benim sözlerimi hatırlayıp, “Hayatımdaki bir acıyı lastik gibi uzatmayın” diye isyan etmişti.Sanırım o gün değişti Reha abi.Yoksa, şu son yayında Ahmet Çakar ve Erman Toroğlu ile olan tartışmasını saatlerce uzatır, sineğin yağını çıkarır, bu ülkedeki birçok kavga izleme meraklısını da reyting ağına düşürürdü.Yapmadı... Yapamadı...Daha doğrusu yeni Reha, eskisine izin vermedi. Biz de eleştirdik, anlamaya çalışmadan. Gazeteci olan eski Reha vardı karşımızda, biz öyle sanıyorduk. Oysa o ölmüştü!.. Önce insan olan yeni Reha’ydı bu. İnsana kırdıran, yüreklere sevgi yerine nefret eken reyting esaretinin bile bir yere kadar olması gerektiğini yüreğiyle anladı. Teslim olmadı reyting denen tek dişi kalmış canavara.Sonra ‘Son Kale’ye katılmama kararını yine insani duygularla gözden geçirdi. Tek kuruş almadan katılmaya karar verdi. “Bana vereceğiniz parayı engelli insanlarımıza tekerlekli sandalye almak için kullanın” diye de hayırsever bir tavır koydu. ‘Önce insanım, sonra gazeteci’ demekti bu. İnsanlık güzel be Reha abi.Di mi!?Not: Bir fenomenin bu tavrının bazı şeylerin değişmesi için ilk adım olduğunu düşünüyorum, çok önemsiyorum ve Kartal yürekli Reha abiyi yürekten kutluyorum.
Sevgili Ayşe Nazlı,Sevgili Mina Deniz,Sevgili Poyraz Deniz,Bugün size “hayatınızda çok önemli bir etkisi olan” bir olayı anlatacağım...Ayşe Nazlı’nın doğduğu günlerdi...Ayşe Nazlı’yı annesi “evlat” edinmişti o günlerde...Ben o sıralarda, büyük bir televizyon kanalında, “haber merkezini yönetiyordum...”Ayşe Nazlı’nın annesinin menajeri bir gün haber merkezinden bir editörümü aradı...“Yeni kaseti çıkıyor!.. Eğer isterseniz sizin canlı yayınınıza katılacak...” dedi...***Bana ilettiler...Ayşe Nazlı’nın annesi çok ünlü bir sanatçı...Böyle bir teklifi kabul etmeyecek televizyoncu zor bulunurdu...Ancak ben aynı zamanda “haber”ciydim...Ünlü sanatçı Ayşe Nazlı’yı evlat edinmişti ve şimdi kızım olan sevgili Ayşe Nazlı’nın görüntülerinin çekilmesine izin vermeliydi... Aksi halde haber eksik ve güdük kalırdı...Ne ki Ayşe Nazlı’nın annesi, sevgili kızımın görüntülerini vermek istemedi...O sadece çıkacak kaseti üzerine konuşmak istiyordu...Onun sanatçı olarak ilkeleri...Benim “haberci” olarak ilkelerim vardı...Buluştuk, saatlerce bu konuyu hararetli hararetli tartıştık...Ancak anlaşamadık bir türlü...Sonunda ne Ayşe Nazlı’nın annesinin istediği şekilde ne de benim istediğim biçimde yayın gerçekleşmedi...İnat kazanmış, ilkelerden taviz verilmemişti...***Ne ki ilkelerden taviz verilmeyerek gerçekleşmeyen o yayın, inanılmaz bir mutluluğa vesile oldu ve ben Ayşe Nazlı’nın babası oldum...İlk babalık duygusunu Ayşe Nazlı’da tattım...O duyguyu ve Ayşe Nazlı’yı o kadar sevdim ki, birkaç yıl sonra, Mina ve Poyraz geldi hayatıma...Sizlerle yaşamakta olduğum “sınırlı ancak muhteşem” geçen bu günlerin temelinde Ayşe Nazlı’nın görüntüleri için annesiyle yaptığımız o tartışma var...O tartışmadan birkaç hafta sonra, Ayşe Nazlı’yı odasında miniminnacık yatarken gördüm ilk kez...Artık bir haberci değil evin erkeğiydim o günlerde...“Bu bebeğin görüntüleri için saatlerce tartışmıştım değil mi?..” diye sordum kendi kendime; “İşte şimdi karşımda yatıyor... Ancak ben onu şimdi kamerayla çekmek istemiyorum... Sadece sevmek ve öpmek istiyorum...”*****ÇOCUKLARIMA YAŞAM TECRÜBESİ OLACAK BİR ÖYKÜ...Sevgili yavrularım;Bu olayı size anlatmamın elbette bir nedeni var...Hayatta mesleğinizi ne kadar iyi yaparsanız yapın, ne kadar başarılı olursanız olun, ne büyük ratinglerin sahibi, ne ulaşılmaz zirvelerin tek hakimi olursanız olun, hiçbir zaman “insani” değerlerle dolu sınırları aşmayın...Rekabet duygusu, birinci olma hırsı, güç, iktidar her şeye ve herkese sahip olma tutkusu sizi kör etmesin...Eğer Ayşe Nazlı’nın görüntülerinin “programıma verilmemesine kızıp”, “nasıl benim gibi bir televizyoncunun isteğini yerine getirmezsiniz” diye ortalığı velveleye verseydim, bugün Ayşe Nazlı’nın babası olmayacaktım... Senin baban olamayınca sevgili Ayşe Nazlı, kim bilir belki “babalığı bu kadar sevip” sizlerin de Mina’cığım ve Poyraz’cığım babanız olamayacaktım...Yaşamımı anlamlandırdığınız bu muhteşem tadınızdan uzak kalacaktım...***Eğer, hırslarıma yenilip, kendimi her şeye muktedir görüp, bana karşı “Dur” diyenleri yıkıp geçmeyi düşünseydim, bugün sizler muhtemelen benim hayatımda yoktunuz...Hayatta güçlü olun...Ancak gücünüzü insanlara empoze etmeye kalkmayın... Onlar üzerinden test sürüşleri yapmayın...Birisini eleştirirken, onun onurunu, gururunu, namusunu düşünün...Onun da çocukları olduğunu, onun da eşi, dostu, ailesi, arkadaşları ve saygın olmaya çalıştığı bir çevresi olduğunu hatırlayın...Bir insanı yıkıp geçerken, onu “yerin dibine batırırken”, bunun matah bir şey olmadığını içinizde hissedin...Onun çevresine karşı kırılacak gururundan kendinize empati yapıp, düşeceği duruma hiçbir zaman onu düşürmemeyi öğrenin... ***Çok güçlü olabilirsiniz yavrularım...Umarım olacaksınız...Ne ki gücünüzü, başkalarını yıkmak için değil, başkalarını yıkmaya çalışanlara karşı “Dur” demek için kullanın...Ruhunuz Köroğlu’nun cesaretine, Dadaloğlu’nun şiirlerine benzesin...Sizi seviyorum yavrularım...*****SUÇLU OLMAZSANIZ ACIMASIZ DA OLMAZSINIZ!..Sevgili Ayşe Nazlı,Sevgili Mina,Sevgili Poyraz...Hayatınız boyunca unutmayın ki, bir insanın şerefi, haysiyeti onun en değerli hazinesidir...İnsanları eleştireceksiniz...Elbette sizler de eleştirileceksiniz...Ancak eleştirirken hiçbir zaman o insanın, onurunu, şerefini yerle bir edecek sözler sarfetmeyin...En ağır eleştirileri yaparken, olayları ve hareketleri eleştirin...İnsanları “kişisel bir hedef haline getirmeyin” onurlarını kırmayın, yaptıklarını mahkum edin, yanlış hareketlerini infaz edin...İnsanların kendini infaz hakkını hayat size vermez...O güç sizin değil...Evrenin...Tanrının...Ve elbette hukukun gücüdür... ***Eğer hukukçu değil de hayatın içinde başka bir meslekteyseniz...Siz savcı değilsiniz yavrularım...Mahkum olacak kadar suçlu...Savcı olacak kadar “acımasız” davranmayın insanlara...Genelde “mahkum olacak kadar suçlu olanlar, savcı olacak kadar iddialı” olurlar...Acımasız olanlar çoğu zaman suçlu olanlardır...Suçlu olmazsanız, insanlara karşı acımasız da olmazsınız... ***Ve futbolla ilgili bir küçük not...Şimdilik çok küçüksünüz ve Beşiktaş’lı görünüyorsunuz...Ne ki hayatın ne getireceği hiç belli olmaz...Ayşe Nazlı’nın yaşında değil, fakat Mina ile Poyraz’ın yaşında ben de annemle babama Fenerbahçe’li görünüyordum...Fakat Beşiktaş’lı, Fenerbahçe’li ya da Galatasaray’lı veya başka takımlı olmanız önemli değil...Önemli olan insan olmanız ve insanlara karşı saygılı olmanız...Sizin tuttuğunuz ve kazanmasını canı gönülden arzuladığınız takım gibi, karşınızdaki kişi de aynı duygularla kendi takımının kazanmasını istiyor...Hepiniz aynı evrenin, aynı insanlığın birer parçasıyız...Sizin kazanma duygunuzla, karşınızdakinin kazanma duygusu arasında bir fark yok...Takımlar ve kulüpler insanların yarattığı değerler...İnsan ise “Tanrı”nın yarattığı bir varlık...Sizler yavrularım...Tek ve bütün bir insanlığın parçasısınız...O bütünün sizden farklı parçalarını yok etmeye çalışırsanız, aslında farketmeden kendinizi yok edersiniz...Kendinizi ve insanlığınızı yok etmeyin yavrucuklar...Hafta sonuna güzel saatlerde görüşmek umuduyla...Babanızdan nice büyük sevgiler...