Babamın arabasını arakladığım günler!..

Haberin Devamı

Afrayı tafrayı hayatımda pek sevmedim... SHOW’a ilk genel yayın yönetmeni olduğum zamanlarda, rahmetli Ufuk Güldemir’in makam arabasını bana vermişlerdi...
Bir süre sonra “Siz bu arabayı alın!.. Ben kendi arabamı kullanayım...” dedim...
Tehditler geliyordu, gecem gündüzüm yoktu, emniyet bana sürekli bir koruma vermişti...
Her şeyime yardımcı olan bir şoförüm vardı...
Bir de asistanım...
Genel Yayın Yönetmenliği’nden sonra da programlar ve yazılar devam ettiğinden, bir asistan ve bir şoför hep olmak zorundaymış gibiydi yaşamımda...

***

Yıllar önce yeni model bir araba aldım...
Hafif spor bir arabaydı...
Arabanın önü sanki arkasından daha rahat geldi bana...
Üstelik kullanımı pek fiyakalıydı...
Hayatımdaki ön yargılar parçaladığım içimden şöyle geçiriyordum:
“17 yaşında daha ehliyet bile alamazken, babanın arabasını kullanabilmek için ne taklalar attığını hatırlıyor musun oğlum?..
Arabayla kalkış yapabilmek, caddelerde sokaklarda kafana göre turlayabilmek, araba kullanıyorum diyebilmek ve gösterebilmek için, kaç kez babanın cebinden anahtarı almaya çalıştın?..
Ne oldu sana ki oğlum?..
Artık zevk vermiyor mu yoksa sana, direksiyonun başına geçip araba kullanmak?..
Daha mı keyifli arka koltukta oturup, etrafı seyretmek ve büyük adam pozlarına bürünmek?..
Ne oldu senin direksiyon sihirbazı kimliğine yavru?..”
***

Çocukluğumun ve gençliğimin bütün zevklerinden adım adım vazgeçmiş olduğumu farkettim o sırada... En sevdiğim şeylerden biri, ilk gençlik yıllarında araba kullanmaktı...
Şimdi en güzelinden arabam vardı, anahtarları babamda değil bendeydi, ancak ben o arabayı kullanmıyor, keyfini sürmüyor, şoförün o keyfi sürmesini istiyordum...
Ben de arabanın arkasında güya “büyük adam”lar gibi, oturup dışarıyı seyrediyor, aklısıra zamandan tasarruf ediyor, gazete okuyor, trafikte stres oluyordum...
Oysa arabayı ben kullansam, radyonun, teybin müziğini sonuna kadar açsam, havaya girsem, ilk gençlik keyiflerini yaşasam, hem rehabilite olacak hem de inanılmaz mutlu hissedecektim kendimi... Ne o ben büyümüş en keyif veren zevkimden uzak düşmüştüm!..
***

Şoförüm ayrılmıştı, yeni şoför almadım...
Sadece evdekiler ve çocuklarım için şoför tuttum...
Bir de çok önemli davetlere giderken, arabayı park etmesi için şoför kullanıyordum...
Gerisi kendi keyfimindi artık...
Müziği açıyor, direksiyona geçiyor, kafamı boşaltıyor ve kendimi yollara vuruyordum...
Birk süre sonra farkettim ki, ben araba kullanırken rehabilite oluyorum...
Günlük stresimden uzaklaşıyorum...
Kendi kendime bir iş yapmanın keyfine varıyorum...
***

Yıllar geçti, elim ayağım gibi gördüğüm yardımcılarımdan da vazgeçmeye başladım...
Zaman zaman bir insanın benden aldığı enerji, bana verdiği yardımdan daha çok oluyordu...
Tek kişilik bir ordu gibi her şeyi kendim yapmaya başlamıştım...
Jean Reno’nun Leo isimli filminde olduğu gibi, her şeyini tek başına yapan bir adam haline dönüşmeye başlamıştım...
Yazıları kendim gazeteye gönderiyor...
Araştırmalarımı kendim yapıyor...
Yapılacak basın açıklamaları, televizyon programına hazırlıklar, yazılacak yazılarla ilgili tüm çalışmalar, bankada işlemler, çocuklarla iletişim, araba kullanma, internet ve sosyal medya her şey tek başına yapılmaktaydı...
***

Kimsenin enerjisiyle haşır neşir olmadığımdan müthiş derecede özgür hissediyordum kendimi...
Artık ağır abilerden değil, özgür insanlardan biriydim...
İnsanın geliştikçe sadeleştiğini anlamıştım...
En bilge insanlar hayatı en sade yaşayan insanlardı...
Hayatın şifresi bilgeleşerek sadeleşmekti...

MİLLİYET...TİRAJININ EN YÜKSEK OLDUĞU DÖNEM EN FAZLA ELEŞTİRİLDİĞİ DÖNEMDİ...

Sabah gazetesiyle girdiği ansiklopedi promosyonu savaşlarında, 1 milyon tirajı bulduğunu hatırlıyorum Milliyet’in...
Ancak promosyon etkisi dışında Milliyet’te net tirajının en yüksek olduğu dönem gazetenin “en fazla eleştiriliyor”muş gibi göründüğü dönemdi...
Benim gazetecilik hamurumun yoğrulduğu gazete olduğundan Milliyet’teki gelişmeleri hep “öz çocuğunda meydana gelen gelişmeler” gibi izlerim ben...
Çok duygusal dönemler bu dönemler benim için... VATAN zaten şu anda yazı yazdığım gazete...
Milliyet mesleğimde doğup 10 yaşına kadar büyüdüğüm ilk yuvam...
***

İlginç bir “aile”dir Milliyet...
Ne zaman ki iyi tiraj alır, herkes okur, herkes Milliyet’ten söz eder...
Mahut çevre hemen başlar tezvirata:
“Efendim Milliyet etkinliğini kaybediyor... Popülerleşip halkın gözünde ucuzluyor... Mutlaka eski düzeyine gelmeli, seviyesizliğe paye verilmemeli...”
Bu durum bir türlü tam anlaşılamaz...
Örneğin Çetin Emeç, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Hukuk Fakültesi mezunu, babası da gazete sahibi olan bir milletvekili çocuğuydu...
Onun Milliyet’i yönettiği dönem, Milliyet’in promosyonsuz net tirajının en yüksek olduğu dönemlerinden biriydi...
O günlerde Milliyet’te genç bir muhabirdim...
Sabahtan akşama kadar bazı büyük abiler Aydın Doğan’ın kapısında biter “Ne olacak bu Milliyet’in hali?..” diye ağlaşırlardı...
***

Oysa Milliyet’e bir şey olduğu yoktu...
Onlara olan oluyordu...
Çetin Bey, gece 2’lere kadar çalışıyor, bizler de ona ayak uyduruyorduk...
Gazete hergün yepyeni manşetlerle, en taze haberlerle çıkıyor gündem oluşturuyordu...
Çok iş yapıldı mı hata da yapılırdı...
Ağır abiler, arada bir hatayı bulup çıkartıyorlar, “İşte yalan haber... Sansasyonel haber... Milliyet nereye gidiyor?.. Yazık yazık...” diye bağrırlardı...
***

O günlerde anlamıştım ki, gazete içinde ağır abilerden birilerinin durumu kötüye giderse “Milliyet’in durumu da kötüye gitmiş olurdu...”
Milliyet’in kötüye gitmemesi için!!! geniş kitlelere açılmaması, fazla iş yapmayacağından hata da yapılmaması, kokmaz bulaşmaz sinameki bir tavırla hayatını sürdürmesi gerekirdi...
O zaman Milliyet ağır abilerin gözünde “kokmaz, bulaşmaz, etkin ve yektin” bir gazete olacaktı...
Eğer etrafa bulaşır, gündem oluşturur, konuşturursa “Milliyet nereye gidiyor?..” sorusu hemen sorulmalıydı...
***

Milliyet’in rakipleri bu durumdan hoşnuttular...
Çünkü Milliyet ne zaman burnunu havaya dikmeye kalksa, koro başlıyordu “Nereye gidiyor bu Milliyet?..”
Bu koro şarkıya başladığında aklıma hep Ankara Sanat’ta gördüğüm Rana Cabbar’ın oynadığı, timur Selçuk’un söylediği “Nereye Payidar nereye” şarkısı gelirdi...
Çetin Bey, bu korodan ve koronun Aydın Bey’i sürekli etkilemesinden sıkıldı ve bir gün pılını pırtısını toplayıp gitti...
Milliyet’ten 10 yıl sonunda ayrıldığımda çok üzülmüştüm...
Oysa sonraları anlayacaktım ki, hayatımda en mucizevi başarıları Milliyet’te öğrendiklerimle, fakat Milliyet’in dışında iş yaparken tadacaktım...
Gazetecilikle ilgili her şeyi en iyi şekilde Milliyet’te öğrenirdiniz... Ancak bu en iyi şeyleri Milliyet’teyken gerçekleştiremezdiniz... Çünkü sorarlardı o zaman?..
“Nereye gidiyor bu Milliyet?..”
***

Her şeyi tarihe doğru aktarmak lazım...
Yıllar öncesinde kalan sahte kayıtları düzeltebilmeye başladığım için huzurluyum...
Basın tarihi bu yazılanları kaydedecek...
Tarih yalan yazılmayacak...
Ne mutlu bana ve tarihte doğru yerde bulunanlara!.

DİĞER YENİ YAZILAR