Haberin Devamı
Acınacak günler bugünler...
Vatan’la birlikte Milliyet gazetesi Karacan’ların da içinde olduğu ortaklığa satıldı ve hergün yeni bir iddia kaplıyor internet sitelerini...
Karacan’ların akrabası olan bir kişinin önce Milliyet’e Genel Yayın yönetmeni olacağı fısıldandı...
Sonra o kişi çıktı “Ben Genel Yayın Yönetmenliği istemiyorum... Yazarlık çok keyifli olur...” diye yazarlığa gözkırptı...
Fısıltılar akraba kişinin Milliyet gazetesinin başyazarlığını düşündüğünü söylüyorlar...
Çok iyi olur gerçekten!!!
Geçtiğimiz aylarda Rıdvan Memi isimli bir gazeteci arkadaşım, Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca ile röportaj yaptı TRT’de...
Ortalık ayağa kalktı ki TRT nasıl olur da bir gazetecinin katiliyle röportaj yapar...
Bunun üzerine Rıdvan Memi arkadaşım, Mehmet Ali Ağca’yla bir sürü gazetecinin zamanında İtalyan cezaevlerinde röportaj yaptığını hatırlattı...
Tartışma sürerken, Mehmet Ali Ağca da inanılmaz açıklamalar yaptı...
Ağca’nın açıklamalarını okuduğumda ağzım açık kaldı...
“Pes!!!... Bu kadar olmaz?..” dedim...
Fakat polemikten beslenen bir yazar olmadığımdan, bu defterleri açıp, “Utanmadın mı?..” diye sormadım...
“Boşver” dedim, ben nasılsa tanıyorum kimleri ve ne olduklarını...
Bu konuyu açarsam, “Özellikle polemik yapmak istiyor” diyecekler, “boşver...”
Mehmet Ali Ağca bu röportajında kendisiyle röportaj yapan gazeteciler hakkında şu ifadeleri kullanıyordu:
“Benimle röportaj yapan Güneri Cıvaoğlu, röportajdan sonra
bana bir şey söylemedi... Allah kurtarsın türünden bir temennide bulundu... O kadar...
Benimle röportaj yapan Mehmet Ali Birand, oğlu için fotoğrafımın üzerine imzamı istedi... Ancak İtalyan yetkililer izin vermediler... İmzalı fotoğrafı veremedim...”
Bu röportaj yayınlandı her tarafta...
Mehmet Ali Ağca yaşadıklarını birebir anlatıyordu...
Kendisinden ünlü bir gazetecinin oğlu için “imza istediğini” söylüyordu...
Olamazdı...
Çünkü o ünlü gazeteciyi Milliyet’e getiren, Milliyet’te
çalıştıran, Brüksel’e gönderen ona kol kanat geren kişi
Abdi İpekçi’ydi...
İpekçi’nin katilinden röportaj sonrası oğlu için “imzalı
fotoğraf istemek” tek kelimeyle “rezil” bir durumdu...
Mutlaka yalanlanmıştır bir yerde dedim...
Hayır yalanlanmadı...
Satır aralarına baktım, bütün açıklamaların altını üstüne
getirdim...
Yoktu yoktu yoktu...
Birisi birşey yazar mı diye baktım...
Kimsecikler birşey yazmadı...
Benim ağzımın hayretler içerisinde açık kaldığı, “Pes bu
kadar da olmaz...” dediği olaya kimse en azından “gazeteciliğin etik suçu işlenmiştir” demedi...
O gazetenin genel yayın müdürünü öldüren katil, gazetenin yazarının kendisinden İtalyan cezaevinde röportaj sonrası “imzalı fotoğraf” istediğini söylüyordu...
Ve kimseden çıt çıkmıyordu...
Baktım ki “bu derece duyarsız” bir medyayız...
Yazsam dedim ne olacak ki?..
“Kavga ediyor” diyecekler, “boşver...”
Düne kadar oralı olmadım...
Ancak patavatsızlığın, pervasızlığın ve cüretin haya ve
sınır tanımadığı günlere girince, “dur diyen aklıma, dur
dedi yüreğim...”
Bu kabul edilmez dedi yürek...
“Milliyet gazetesinden yazarlık teklifi keyifli olur”
diyenlere açık çağrıda bulunuyorum şimdi...
Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca yalan mı söylüyor?..
Yalan söylüyorsa niye yalan söylemek ihtiyacı hissediyor?..
İmzalı fotoğraf istendi mi kendisinden?..
Bu açıklamalar, üzerine niye cevap verilmedi?..
Önce cevaplar verilsin...
Sonra yazarlık mı keyifli başyazarlık mı bakarız?..
MİLLİYET... BİR ÖLÜMÜN GENETİK MİRASI...
Bir dostum “Milliyet deyince aklına ne geliyor?..” diye sorduğunda, ilk sözüm “ölüm” geliyor oldu...
Sonra kendim de verdiğim cevaba hayret ettim...
Milliyet dendiğinde bilinçaltıma ilk gelen görüntü Abdi İpekçi’nin hunharca cinayete kurban gittiği sahnelerdi...
Milliyet’te çalışan herkes Abdi Bey’in ölümünden gelen bu “genetik mirası” bilir, aslında o genetik mirasın bir parçasıdır...
Bir hüzün vardır Milliyet’te...
Gazeteciliğin ölüme yenilmiş olmasından duyulan hüzün...
Bir burukluk vardır hep Milliyet’te...
O gazeteyi Milliyet yapan Genel Yayın Yönetmeni’ni suikaste kurban vermiş olmanın burukluğu...
Hala bir hayıflanma vardır Milliyet’te...
Katolik dünyasının bile Mehmet Ali Ağca’ya duymadığı hayıf vardır Milliyet’in koridorlarında ve duvarlarında
Mehmet Ali Ağca’ya...
Abdi İpekçi’yi vurdu diyedir o hayıf...
Patron gazetesini sattı gitti, yeni patron yeni bir Milliyet geldi diyedir o hayıf...
Hep eski Milliyet’in gölgesi yıllar yılı Aydın Doğan üzerinde de yaşatıldı...
Bu hepimizin üzerinde yaşayan öyle bir gölgeydi ki, hiçbir genel yayın yönetmeni yepyeni bir Milliyet yapmaya cesaret edemedi...
Rahmetli Çetin Emeç, rahmetli Ufuk Güldemir dener gibi oldular, vazgeçtiler, vazgeçirildiler...
Abdi Bey’in öldürülmesinin, hüznü...
Burukluğu...
Gazeteciliğe karşı yapılmış suikastin öfkesiyle, hayatı, yenilikleri, yaşamın renklerini hep biraz ıskaladık biz Milliyet’te...
Oysa Abdi Bey gökkuşağının renkleri gibiydi...
Hayat dolu...
Milliyet’i siyah beyazdan çevirecek kadar renkli...
Geceleri kulüplerde dans edecek kadar hayat dolu...
Gazeteyi arkadan okutacak kadar spor sayfalarının önemini bilen bir Yayın Yönetmeni’ydi...
Yaşarken rengarenk olan Abdi Bey’i ölümünden sonra grileştirdik biz...
Ölümün renksiz ve soğuk fotoğrafı, yeni kuşak Milliyet çalışanlarına Abdi Bey’i “siyah-beyaz ve gri gösterdi...”
Milliyet hep o suikastin ve ölümün gölgesinde, Abdi Bey’e saygı duyacağım derken, Abdi Bey’in hayat tarzına renklerine ve çeşitliliğine ihanet etti...
Ölüm yaşamı yendi...
Abdi Bey’e haksızlık ettik...
Abdi Bey’in yaşarken rengarenk olan hayatı ölümü yenmeliydi...
Özür dilemesi gerekenler var Abdi Bey’den ve Milliyet’ten...

