Kadir Topbaş’ı havaalanı salonunda gördüğümde, “Başkan” dedim, “Maç bitti... Kupa töreni için takımlar tribüne çıkarken, İstanbul Büyükşehir Belediye takımını alkışladım...Beşiktaş’ı alkışlamama gerek yoktu...Bu kadar pahalı dünya çapındaki kadro bu maçı zaten almalıydı...Oysa Büyükşehir Belediye, parasal açıdan kıyaslanamayacak o sınırlı kadrosuyla, taş gibi bir takım çıktı...120 dakika başa baş, hatta zaman zaman Beşiktaş’tan üstün bir mücadele verdi...Beşiktaş’ın penaltı atan ayaklarının dünya futbol piyasasındaki fiyatlarına bakın... Bir de kendi takımınızın...Sizi bu mücadelenizden ve yarattığınız takımdan dolayı can-ı gönülden kutluyorum...Lütfen bunu bir klişe olarak tebrik olarak almayın...”***Kadir Topbaş “Gerçek duygularımla mı söylüyorum” gibisinden bir baktı yüzüme...Eski Federasyon Başkanı Levent Bıçakçı da gelmişti yanımıza...“Dahası söyleyeyim o zaman” dedim;“İngiliz takımlarına benziyor takımınız... Taş gibi... Üstelik yıllardır Abdullah Avcı gibi aynı yetenekli Hoca’yla sistematik olarak devam ediyorsunuz... Sakın hiçbir şeyi bozmayın...”Mutlu olmuştu Kadir Topbaş farkettim, çünkü mutlu olmak hakkıydı...***Bilmiyordum ki o sırada havaalanının bir başka salonunda Beşiktaşlı taraftarlarla, Büyükşehir Belediyeli futbolcular, birbirlerine girmişlerdir...Mesele yine Abdullah Avcı meselesi:Beşiktaş galip duruma geçince; Beşiktaş seyircisi ‘Yatsana yatsana, Abdullah Avcı yere yatsana...’ diye bağırıyor... Lig maçlarında Büyükşehir takımı galip duruma geçince, futbolcuları yere yatıyor ve zamandan çalmak için kalkmıyorlar...Beşiktaş seyircisi de ironik olarak bu durumu Avcı üzerinden protesto ediyor...Yere yatma taktiğini Abdullah Avcı’nın verdiğini ima edercesine...Barcelona-Inter maçında o sırada Inter’i çalıştıran Jose Mourinho’nun talebelerine bakmıştım, sürekli kendilerini yere atıyor ve bir türlü ayağa kalkmıyorlardı...Dünyanın bir numaralı hocası bu taktiği Inter takımına verdiğine göre, Abdullah Avcı da aynı taktiği, kendisinden daha zengin bir kadro sahibi olan Beşiktaş’a karşı, takımı galip duruma geçtiğinde, futbolcularına veriyordu...***Tabii biliyorum, mesele esasen İstanbul Büyüşehir Belediye takımının Beşiktaş’tan sürekli puan alıp, Beşiktaş taraftarını ifrit etmesi...Bir zamanlar Yılmaz Vural da böyle tepki çekerdi...Kadir Topbaş’a bütün açık yürekliliğimle söyledim ki “Başkan sakın ola bu Hoca’yı bırakmayın...”Sonra o küçük uçağa bindim...Yıldırım Demirören alelacele eşiyle İstanbul’a dönmek zorunda kalmıştı, babasının ani rahatsızlığından dolayı...Uçakta Demiören’in yakını 3 kişi vardı...Minik uçağın tek hostesi “Şampanya açıyorum” dedi...Avukat Osman Ayaydın, “Boşver şampanyayı sen bize viski ver” dedi, “Bol olsun...”Öylesine gerilmiş ki millet şampanya içecek hali yok...Israr ısrar ısrar, bir tek viski koydular önüme...Yıllar var viski içmemişim...Beri taraftan öyle bir 150 dakika geçirmişim ki, içimin gerile gerile, bir yay biçimini aldığını hissetmişim... Yenmekten yenilmekten değil...Yensen ne olur yenilsen ne?..Fakat biliyorum ki önceki geceki maç bir “sırat köprüsü”ydü Beşiktaş için...Kupayı alamazsa Avrupa’ya gidemeyecek ve milyonlarca dolar ödeyerek kurduğu Portekiz ve İsapnyol karışımı dünya starları kadrosu dağılacaktı...***Yıllar sonra, ilk kez yarım kadeh viskiyi yudumlarken, midemdeki gerginliği rahatlatmayı amaçlıyordum...Bardak bitmeden gevşedim ve rahatladım...İki parmak viski yetip artmıştı, daha fazlasını içemedim...Adrenalin fazlaydı, hemen uyuyamayacaktım...Eve gittim, televizyonu açtım, onun ninni gibi gibi gelen sesiyle dalmışım...*****MUSTAFA’NIN CEZAEVİNDEKİ SEÇİM BÜROSU...Tek başına kaldığı iki odalı koğuşun, bir odasını “seçim bürosu” yapmış Mustafa...Elinde sazı, arkasında kitapları...12 Haziran’ı bekliyor İzmir’den seçilecek ve milletvekili olacak CHP’den...Hayatın ilginçliğine bakın...Kaderin garipliğine...Cumhuriyet gazetesinin Ankara temsilcisi olarak görev yapıyorsunuz...O sırada “Ordunun bazı kademelerinde darbe planları yapıldığı” söyleniyor...Siz de üst düzey subaylarla konuşmalarınızdan, notlarınızdan “darbenin medya ayağı olarak” suçlanıp cezaevine konuyorsunuz...***Oradan uzun, ince bir yolda elinizdeki tek silah olan kaleminizle mücadeleye başlıyorsunuz...Gazetenize oradan yazı gönderiyorsunuz...Basındaki dostlarınıza, elinize gerçek kalemi alıp, notlar iletiyorsunuz...Kurşun ve tükenmez kalemlerle, dış dünyayla bağlantı sağlıyor ve “haklı” olduğunuzu anlatmaya çalışıyorsunuz... Yıllar geçiyor böyle...Seçimler geliyor...Ana muhalefet partisi sizi İzmir’den ikinci sırada milletvekili adayı yapıyor...Gazetecilikten zorunlu olarak cezaevine, cezaevinden gazeteciyken hiç aklınızda olmayan milletvekilliğine doğru gidiyorsunuz...***Na yaptığını bilmiyorum şu anda yargılanmakta olduğu süreç esnasında...Ancak kimseye bilinçli bir şekilde kötülük yapmadığını biliyorum Mustafa’nın...Kalbini biliyorum kimsenin kötülüğünü istemez o...En kötü zamanında mahsun mahsun gülümser...Hayatın siyasi değil insani olduğunu hep söyledim, hep söylerim...Görüşünüz, duruşunuz, tavrınız elbette önemlidir...Ancak en önemli şey “insanlığı”nızdır..İnsanlara kötülük edenler, insanların gelişiminin önüne set çekenler, duvar olanlar, hak yiyenler, ah alanlar maalesef bir gün, bu dünyada o “ah”ların karşılığını ödüyorlar...Bunu kimse için söylemiyorum...Sadece “cennetin ve cehennemin” bu hayatta olduğunu vurgulamak için belirtiyorum...***Kötülüğü bir kalem geçtim...Hayatta iyilik yapanlar, o iyiliğin karşılığını bir türlü mutlaka alıyorlar...Mustafa’cık karısına ve iki dünyalar güzeli çocuğuna kavuşacak Allah’ın izniyle seçilirse 13 Haziran’da...Dilerim Tuncay için de diğer bağımsız adaylar için de benzer insani kavuşmalar tezahür eder...Mustafa Balbay olayı, hayatta “iyi insan” olmanın mükafatını anlatan güzel bir örnek...Yaşamda esas olarak iki tip insan var...“İyiler” ve “kötüler...” İyilikten yana yapılan tercih en azından gece uyurken, insanın vicdanını rahatlatıyor...Mışıl mışıl uyutuyor...*****IŞIL IŞIL PARLIYORDU DENİZ...Uzun zamandır görmediğim bir sevgili arkadaşımı gördüm dün öğleyi biraz geçen saatlerde...Saatlerce oturduk, buluşamadığımız zamanları yakalamaya uğraştık...Pırıl pırıl bir deniz vardı dün İstanbul’da...Yengeç burcuydu sevgili arkadaşım...Sudan ilham alan, suyla yaşayan su burcu yani...Yanıbaşımızdaki denizden saatlerce alınan ilhamla geçti saatler...Bazıları denizleri sever...Açık uçsuz bucaksız özgürlükleri, mavilikleri, dalgaları, köpükleri, balıkları, sandalları, tekneleri...Yaz geldi, açık denizlere, güneşli günlere, bronzlaşan tenlere, rüzgardan savrulan saçlara, yazlık cıvıl cıvıl renklerin ve giysilerin tazeliği etrafı sarıyor...Yanıbaşımızdaki deniz pırıl pırıldı dün İstanbul’da...
Dakika dakika ratingleri takip ettiğim, analizini yaptığım ve sosyolojik sonuçlar çıkardığım günlerdi...Tayyip Erdoğan henüz Türkiye siyasetinin en önemli figürlerinden biri olmamıştı...Şiir okumuş, hapse girmiş, çıkmış yeni parti kurmaya girişmişti...Muhafazakar çevrede Erbakan ve arkadaşlarının esamesinin okunduğu günlerdi...Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Cumhurbaşkanı Demirel, Ecevit siyasetin ana aktörü halindeydiler...Bunların arasında, Refah’a alternatif olmayı düşünen eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, o günlerin en önemli siyasi aktörü olmaktan uzaktaydı...***Ne ki ratingler öyle göstermiyordu...Kamuoyu yoklamaları daha uyanmamıştı...Ancak dakika dakika ratingler, Tayyip Erdoğan’la ilgili haberi girdiğimizde, belirgin bir çıkışa geçiyordu...O kadar ki, Tayyip Erdoğan’ın o günlerdeki yayınladığım haberleri, dönemin en gözde sanatçıları İbrahim Tatlıses’ler, Mahsun Kırmızıgül’ler kadar rating yapıyordu...Bir siyasetçinin bir sanatçı kadar rating yapması, hiç görmediğim bir şeydi...Sanatçı şarkı söylerdi, ratingi yüksek olurdu...Tayyip Erdoğan da şiir okuyordu, ratingi yükseliyordu...Sanatçı, insanların damarlarına değen melodilerin tınısında, toplumun ruhunu okşardı...Tayyip Erdoğan da “beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısının tınısında, aynı damar etkiyi yapıyordu...***Hiç tartışmasız Tayyip Erdoğan 2000’li yılların başındaki Türkiye’de “ratingleri zıplatan gizli bir etki” yapmaktaydı...Bu etkiyi, yıllar önce PKK’yla savaşın en azgın olduğu günlerde “şehit haberlerinde” görmüştüm...Toplum inanılmaz bir istekle “şehit haberlerinin en duygusal, en yürekleri dağlayan” biçimiyle yayınlanmasını istiyordu...Her gün televizyon haberleri yaptığımız o günlerde, toplumda beliren dalgaları günler, aylar öncesinden bilirdik...Hangi sanatçı zirveye çıkacak...Hangi olay toplumun gündemini sarsacak... Toplum ne yöne doğru dümen kıracak?..O günlerde içimden “keşke” derdim, “Elimdeki şu bilgilerle, bizim Mülkiye’de seminer versem... Herkes toplumun gerçek eğilimlerini bilmeden boş boş sallıyor... Oysa eğilimler, gerçek sanılan gündemden ne kadar farklı...”Gazete yazı işlerinin, kendi dar duvarların arasındaki koridor gündemlerine saplanıp kaldığı günlerdi o günler...Hayat başka bir yerde cereyan ederdi...Gazeteler başka yerlerde...***Bizi de eleştirirlerdi...“Bu adamlar Türkiye’nin gündemini, haber yapmıyorlar... Kendi bildikleri şeyleri haber yapıyorlar... Türkiye’nin gündemi bu değil...”Oysa gerçek tam tersiydi...Biz Türkiye’nin gündemini haber yapıyorduk...O beyler kendi duvarlarının arasında sıkışıp kalmış gündemlerini...Türkiye’de “antidemokratik, didaktik, en büyük öğretmen ve ahlakçı edasıyla rakip gördüklerini sindirmek” eski bir metottur...Gazeteler ve aynı ticari grubun içindeki televizyonlar bizi sürekli “sansür” yapması için Radyo Televizyon Üst Kurulu’na şikayet ederlerdi...RTÜK başkanı okuldan arkadaşım Fatih Karaca’ydı...Sürekli telkinlerden onun da kafası karışır, arada bir “Reha sen Türkiye’nin gündeminden farklı bir gündemi haber bülteni olarak hazırlıyorsun galiba” derdi...Fatih’e, “bizim hazırladığımız Türkiye’nin gerçek konuştuğu gündem... Onlarınki kendi aralarında barlarda, köşelerde atıştıkları gündem...” cevabını verirdim...***Öyle günlerden birinde “Bak Fatih’ciğim” dedim... “Onların hepsi Mesut Yılmaz’ı, Erbakan’ı, Tansu Çiller’i önemsiyorlar değil mi bugünlerde?.. Oysa, şu anda halkın en çok ilgi gösterdiği kişi Tayyip Erdoğan...Daha resmen parti bile kurmadı...Ancak onun popülaritesi hepsinden fazla...”Fatih, Kolej yıllarından beri Adalet Partisi Gençlik Kolları’nda siyasetin içinde pişmiş, babası AP Grup Başkanvekilliği ve Bakanlık yapmış bir gençti...Siyasetin nabzını iyi tutardı... O bile şaşırmıştı daha parti kurmamış Tayyip Erdoğan’ın en popüler lider olmasını...***Aylar, hatta yıl geçti bu olayın üzerinden...Kamuoyu yoklamaları yavaş yavaş Tayyip Erdoğan’ı işaret etmeye başladı...Gazeteler hala, durumu anlamıyorlardı...“Olur mu canım öyle şey!..” deyip duruyorlardı...Bu konuşmadan iki ikibuçuk yıl sonra Tayyip Erdoğan ezici bir çoğunlukla tek başına iktidar oldu...Benim için sürpriz değildi...Malum gazeteciler şok yaşıyorlardı...O şoktan uzun zaman çıkamadılar...*****KILIÇDAROĞLU’NUN RATİNGİ ERDOĞAN’I GEÇİNCE...SHOW TV’de arka arkaya iki Pazar gecesi Tayyip Erdoğan ile Kemal Kılıçdaroğlu konuk oldular... İki program da Pazar gecesi geç saatte başladı ve devam etti...İkisinin önündeki program da Survivor’dı...Kemal Kılıçdaroğlu’nun rating ve share oranlarında Tayyip Erdoğan’a göre belirgin bir üstünlük sağladığı görülüyordu...Olayı eski bir “rating uzmanı” olarak değerlendireyim hem Erdoğan hem Kılıçdaroğlu için...*****TAYYİP ERDOĞAN İÇİN TELEVİZYON RATİNGİNİN ANLAMI:İki dönemdir süren iktidara karşın hala süren bir kişisel popülaritesi var...Bu popülarite, yıllar içinde “gizemini ve sihrini” kaybediyor...Kemal Kılıçdaroğlu’nun ratinglerde daha yüksek çıkması, yarattığı “gizem”in şu sıralarda Erdoğan’dan daha fazla olduğunu gösteriyor...Toplum Kılıçdaroğlu’nu dinlemek istiyor...Onun kişiliğini ve olaylar karşısında ne söyleyeceğini merak ediyor...İnsanlar şu anda Kılıçdaroğlu’nun söylediklerine daha fazla merak duyuyorlar...***KEMAL KILIÇDAROĞLU İÇİN TELEVİZYON RATİNGİNİN ANLAMI:Kemal Kılıçdaroğlu “dürüst adam” imajını topluma oturttu...Tayyip Erdoğan’ın “Akrabalarını SSK’ya aldıran Genel Müdür” salvoları boşuna değil...Kılıçdaroğlu’nun toplum üzerinde oluşan “dürüst” imajını sarsmaya yönelik...Kemal Kılıçdaroğlu, bilmeli ki;“Çalıştığı reklam ajansının metinleri...Görüntüleri...İşlediği temaları...Ve verdiği mesajları, damardan mesajlardır ve çok başarılıdır...”Grey Ajans dediler çalıştığı reklam ajansı için...Bilmiyorum ve tanımıyorum onları...Fakat çok başarılı iş çıkartıyorlar ve Kılıçdaroğlu’nun imajını olumlu yönde güçlendiriyorlar...***İKİ LİDERE BİR UFAK NOT:Kemal Kılıçdaroğlu’nun çıktığı gece, önündeki program Survivor “Nihat Doğan Pascal Nouma, kan, gözyaşı ve kavga” nedeniyle çok daha fazla izlenmişti... Tayyip Erdoğan’ın önünde yayınlanan Survivor’da bu unsurlar yoktu...Öndeki programın ratinginin yüksekliği bir sonraki programı direkt etkiler...Kılıçdaroğlu’nun ratinglerinde bu nedenle hafif bir Survivor etkisinden söz edilebilir...Ancak uzun programlarda, program önü rating etkisi “kelebek etkisi” gibidir...“Gizem”i muhafaza eden uzun programda alır başını gider...Kılıçdaroğlu son tahlilde ratingde Erdoğan’dan biraz önde...Ratingler daha oya tahvil olmadı...Olup olmaması son virajda belli olacak...
Çocukken gelmiştim Kayseri’ye... Annemin babamın ortasında...Babamın aklına esmiş “Türkiye’yi adım adım gezme” projesini aileye kabul ettirmişti...Ordu’dan başlayıp Rize’ye kadar sahil boyu gittiğimiz, Üsküp, Göreme’yi gezip bu arada Kayseri’de soluklandığımız çocukluk günlerinden beri gelmemiştim bu “Pastırma diyarına...”Dün sabah Mehmet Tezkan ve Erdoğan Aktaş’la, kendimizi vurduk Kayseri sokaklarına ve caddelerine...***Biz şehrin biraz dışında Kayseri Sanayi Odası’nın bitişiğinde Nov Otel’de kalıyoruz...Oteli dostum Hamdi Akın yaptırmış...Tertemiz, pırıl pırıl bir otel...Beşiktaş takımı da burada kamp yapıyor...Önceki gece Belediye Başkanı’nın verdiği yemekten sonra, Futbol Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener “Bizim oraya gelsene... Gece laflarız...” dedi...Burası Anadolu yemek dediğin saat 20.15, bilemedin 20.30’da bitiyor... Uzun bir gece önünde, çay içiyor, meyve yiyor, laflıyorsun...***23 yaşında Ankara’da gazetecilik yaptığım yıllar...İçkisiz bir yere gittin mi, en geç 20.30’da yemekten çıkıyorsun...Ben daha alafranga takılıp 20-20.30’da yemeğe oturuyorum o günlerde...Atina’ya gazeteci olarak gittiğim ilk günlerin birinde Paleo Psihico’daki büromda işleri bitirip, yakınlarda çok methedilen bir restorana doğru yürüdüm...“Hazır bürom bu taraflardayken şu Dioscuri denilen restoranı bir görüp, tadayım...” dedim...Saat 20.30 gibi, restoranın kapısına dayandım...İki katlı bir villayla bahçesine konuşlanmış restoranın kapısı kapalıydı, içerde ışık falan yoktu...Çal çal kimse açmadı bir süre... Sağına soluna baktım villanın, acaba yanlış bir yere mi geldim diye...Hayır yanlış gelmemiştim...Bir daha bir daha çaldım...Sonunda bir adam açtı kapıyı...“Buyrun” dedi...“Burası Dioscuri restoranı değil mi?.. Yemek yemeğe geldim...”“Rezervasyonunuz var mı daha açılmadı da restoran...” dedi...Bön bön yüzüne bakıyordum adamın...“Kaçta açılıyor” diye sordum...“21-21.30 civarında” dedi...Yunan restoranı Dioscuri’nin akşam açıldığı saatlerde, benim geldiğim Ankara’da birkaç içkili restoran dışındaki restoranlar tamamen kapanmış oluyordu...Ne ilginçti saat 20.45 sularında Ankara’da da Atina’da da hemen tüm restoranlar kapalıydı...Ankara’dakiler, yemek saati bitip kapandığından...Atina’dakiler yemek saati daha başlamadığından...***Yıllarca Atina’da kalınca, alışkanlık peşimi bırakmıyordu saat 21’den önce yemeğe oturmam pek vaki değildi...Barcelona, Roma, Nice, Atina bütün Akdeniz şehirlerinde oduğu gibi 21.30 hatta 22’ye doğru akşam yemeğine oturmaya devam ediyordum...***Yazıyı bitirip Belediye Başkanı’nın yemeğine geçmem saat 20.15’i buldu...Ben gittiğimde Kayserispor’un tesislerinde açık havada verilen yemek bitmişti...Bütün masalarda pastırmalar duruyordu...Hemen bir ekmek arası, rokalı pastırma yaptım kendime...Çemensiz kokmayan leziz Kayseri pastırmasından biriki dilim tattım...Oradan Futbol Federasyon Başkanı Mahmut Özgener‘in kaldığı Hilton’a geçtik...Hilton şehrin merkezinde, hani şarabın yıllar içinde tadının kalitesinin artması gibi bir havada...Durmuş, oturmuş ve yükünü tutmuş...***Sabah grubu bizim otelden, Hilton’a şehir merkezine kadar yürüttüm...Yürüyüş o kadar keyifliydi ki dönüşü de yürüyerek yaptık...Hilton’un roof’undan bütün bir Kayseri’yi ve Cumhuriyet Meydanı’nı seyre koyulduk bir süre...Mucizevi bir şekilde gelişiyor Kayseri...Her yerde binalar, inşaat devam ediyor...Şehrin ortasından son model teknolojiyle üretilmiş metrobüsler geçiyor...Bu haliyle bir Orta Avrupa kentini andırıyor Kayseri...Yolda bisikletler görüyorum,Kartı takıp bisikleti çekiyorsun ve istediğin yere bisikletle gidiyorsun...Belediye Başkanı bu bisikletleri hizmete soktuğunu benim geç gittiğim yemekte söylemiş...Bu haliyle de yine tam bir Orta Avrupa kenti Kayseri...Seçimlerde AKP’nin 5, CHP’nin 2, MHP’nin 1 milletvekili çıkaracağı söyleniyor...AKP’nin ilk seçimlerde kalelerinden biri haline gelmiş şehir...Abdullah Gül‘ün şehri ve hissedilir oranda muhafazakar...***Orta Avrupa kentlerini gezerken, çarşısında kesif bir koku sarar çevrenizi...Ya domuz sosisinin kokusudur, ya da onunla beraber kızartılan patatesin...İlginç ve alışıldık bir kokudur ve o kokuyu duyduğunuzda Avrupa’ya geldiğinizi anlarsınız...Kayseri’nin çarşısına girdiğiniz andan itibaren de kesif bir pastırma kokusu geliyor burnunuza...Yanında sıram sıram sucuklar dizilmiş...Bir pastırma ve sucuk diyarının ortasında olduğunuzu buram buram hissediyorsunuz...Pastırma, sucuk ve çıtır mantı yemek durumundasınız Kayseri’de...Tanrı’nın gazabı üzerinizde olacaktır bunları yemezseniz, bunu hissediyorsunuz...***** FEDERASYON BAŞKANI’YLA BEŞİKTAŞ BAŞKANI’NIN BARIŞMASI...Önceki geceki yemekten sonra, Şark Köşesi’ne davet ediyor Büyükşehir Belediye Başkanı bizleri... Bakıyoum Futbol Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener‘le, Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören yan yana düşüyorlar... Aralarında konuşuyorlar, gülüşüyorlar...“Allah Allah” diyorum içimden, “Araları bozuk değil miydi?.. Yoksa ben farketmeden barıştılar, kaynaştılar da benim haberim mi olmadı?..”Gece dostum Mahmut Özgener’e soruyorum:- Ya siz ne zaman barıştınız?..Gözlerini kısarak gülüyor bana...- Barışmamıştık burada karşılaştık...- İyi ki barışmadınız... Fısır fısır konuşup gülüşüyordunuz...***Gerçek şu ki neredeyse çocukluktan arkadaş olan bu iki insan, başında bulundukları kurumların zaman zaman karşı kaşıya gelmesiyle gergin ve küs geçiriyorlar...Ancak aralarındaki ilişki, aslında bir arkadaşlık ilişkisi... En kötü günlerinde bile birbirleri hakkında bir şey söylemiyorlar, sadece “bunu bana nasıl yapar” gibi, arkadaşlıktan kaynaklanan hayal kırıklığını anlatır sözler söylüyorlar...Karşı karşıya geldiler mi de samimileşiyorlar, çünkü birbirleriyle uzun zaman gergin kalamayacak kadar yakın dostlar... Bu dostluk havasında gidiyoruz Kupa Finali’ne...*****KAYSERİ’DE İÇKİLİ RESTORAN VE BİRAHANE...Gider gitmez çevremdeki kuşlar Kayseri’yle ilgili “flaş” haberi bana yetiştiriyorlar... ‘Kayseri’de içkili lokanta ve birahane yok. Sadece otel lobileri ve restoranlarında alkollü içki servisi bulabilirsiniz.”Bir kentin hiçbir yerinde “içkili lokanta bulunmaması” biraz garip...Mehmet Tezkan’la Erdoğan Aktaş’a sabah Pastırma Diyar’ını gezerken, “Turgut Özal’ın standartlarını Türkiye’ye yaydığınızda kimsenin sorunu kalmayacak... Bunun sağlanması lazım Kayseri’de de Türkiye’de de.” diyorum... Kendi Nakşi tarikatına yakın olacak kadar muhafazakar ve dindar bir adamdı Turgut Özal...Abisi Korkut Özal kendisinden de daha muhafazakar...Buna karşın eşi Semra Özal, tamamen laik ve Cumhuriyet’çiliği katı biçimde benimsemiş bir kadındı...Ailenin çocukları Ahmet, Zeynep, Efe, siyasi olarak babalarının, yaşam tarzı olarak da daha çok annelerinin etkisinde olan gençlerdi...Elbette Türkiye’nin her lideri Turgut Özal’ın aile yapısına sahip olacak değil...Fakat o aile yapısında Türkiye’nin bütün renkleri mevcuttu...Türkiye, Turgut Özal’ların aile yapısındaki tüm renkleri ve çeşitliliği Kayseri’de ve Anadolu’da yaşattığında “kutuplaşma sorununu” aşacaktır...Bir ailenin içinde herkes yaşayabiliyorsa, bir ülkenin içinde de herkes yaşayabilir...Kayseri’de talebe uygun bir iki içkili lokanta açılmalı...Her görüşün, her rengin, her yaşam biçiminin mutlu ve özgür yaşayabileceği bir ülke olmalı Türkiye...Kayseri’den notlarımız bunlar...
Önceki gece saat 02’ye doğru bitti Çok Farklı programı... Yarım saat Kanaltürk program müdürü Taner’in (Dileklen) odasında oturdum eve gelip yattığımda saat 03’ü buluyordu...Sabah 10’da Habertürk’ten Pelin Çift’in yazılı basın programı için beni almaya gelecekler...Programa gireceğim, arkasından Yıldırım Demirören’in özel uçağıyla Kayseri’ye kupa finaline gideceğiz...Günlük program almış başını gidiyor ben peşinden yetişmeye çalışıyorum öylesine bir durum...Yayına beş dakika kala stüdyoya giriyorum, makyajım stüdyoda program jeneriği dönerken yapılıyor neredeyse...MHP’nin Genel Başkan yardımcısı Bülent Didinmez sabah gazetede “Seks kaseti dedikleri imam nikahlı eşimle görüntüler... Bu benim özel hayatım kimseyi ilgilendirmez... Sadece aileme karşı sorumluyum... İstifa etmiyorum... Yola devam...” diyor...***Benim makyaj bitmiş, program başlarken Pelin Çift’e yukarıdan telefon geliyor...“Bülent Didinmez de istifa etti...”Belli ki “Bu benim özel hayatım, sadece aileme hesap veririm...” lafları sökmemiş Didinmez istifa etmek zorunda kalıyor...Yazılı Basın programına bu sıcak gelişmeyle giriyor Pelin ve hemen soruyor seks kasetleri ve istifa sorusunu...“Hepimiz Deniz Baykal olayında yeterince duyarlı davranmayarak hatalı davrandık...” diyorum...“Baykal olayındaki seks kasetleri Türkiye’de yeni bir süreci başlattı... Seks kasetleriyle şantaj ve görevden el çektirme sürecini...”***Evli politikacıların, sanatçıların, gazetecilerin başka kadınlarla seks kasetlerinin ortaya çıkartılması, uzunca bir süredir adım adım dalgalanarak yayılmakta olan bir süreç...Ancak Baykal olayında bu süreç “zirve” yaptı ve suç örgütleri açısından inanılmaz bir “başarı” kazandı...Suç örgütlerinin başarısı bir “Seks kasetiyle ana muhalefet liderini yerinden etmektir...”Madem ki seks kasetleriyle sonuç alınabilmekte...O zaman “politika” bu illeti sonuna kadar kullanacaktır...***Başbakan Tayyip Erdoğan seks kasetleriyle ortaya çıkan görüntüleri “özel hayat kapsamında görmüyor...”“Eşiyle olan görüntüler değil ki özel olsun...” diyor...Sanıyorum seçim kampanyasının şehveti söyletiyor bu sözleri...Çünkü tam tersine özellikle tam da bu konu “özel hayattır...”Çünkü özel hayat dediğiniz şey, kamuya açık ve yönelik suç işlemediğiniz sürece, kendi tercihleriniz, yaşam biçiminiz doğrultusunda yaşadığınız hayattır...Özel hayatınızın eşinizde ve çocuklarınızda yaratacağı mutlu mutsuz yansımalar, ailenizi ilgilendiriyor...Siyasi kariyerinizi değil...Oysa sizin seks kasetinizi çekip, bunu yayınlayan ve şantaj aracı olarak kullananlar açık bir “suç” işliyorlar...Bu suç toplumu kemirmeye, çürütmeye ve yok etmeye yönelik bir suç...***Yazılı basın programında Pelin Çift’e yıllar yılı televizyon haberlerinde kullandığımız gizli kamera kriterlerini anlattım:“Eğer bir yetkili rüşvet alıyorsa ve onu belgeliyorsak, gizli kamera kullanırdık...Eğer görevi başındaki diyelim bir doktor, hastalarını açıkça cinsel olarak tacize yelteniyorsa...Şifa bulduğunu söyleyen bir şifacı, hastasına şifa buluyorum diyerek tacizde bulunuyorsa, gizli kamerayla tespit ederdik...Bir görevi yaparken bu görevi kötüye kullanma, suç işleme aracı haline getirmek suçtur...Bunun kamerayla saptanmasıdır gizli kameranın kamusal yarar için kullanılması hadisesi...“Hiç kimsenin evinin içine, yatak odasına kamera sokamazsınız” derdim haber merkezindeki arkadaşlara...Bunca yıl, bunca olayda hiç kimse girmedi bizde bu olaylara...Başbakan acil olarak “şantaj ve kasete alma suçunu işleyenleri” hedef tahtasına oturtmalı, bu suçu işleyenlerden hesap sorulacağını net bir ifadeyle açıklamalı...O zaman seçimi kazanır mı bilmiyorum...Ancak insanların vicdanını kazanır!..*****UĞURLU GELEN UÇAK VE BEŞİKTAŞ’IN KUPA FİNALİİlk günlerde “uçak kiralayarak” gidiyorduk bir aylık kısacık bir sürede her bir tarafa yetişebilmek için...2004 Mayıs’ının başında aniden istifa etmişti Beşiktaş Yönetim Kurulu...Bir anda seçim ortamı doğdu ve bir aylık kısacık bir sürede iki grup yönetime aday oldu... Ben ne olduğumu anlamadan, kendimi bu küçük özel uçakların içinde buldum...Yıldırım Demirören’le birlikte dört bir yanda konuşlanmış “Anadolu’nun Kartal Yuvaları”nı dolaşmaya çıktık...Çok geriden başlamıştık yarışa... Rakipler çoktan mesafe almışlar, desteklerini, ittifaklarını sağlamışlardı...Bu kadar geriden bu yarışı kazanmak imkansız görünüyordu...***Neredeyse her sabah bir yerlere gidiyorduk...İzmit, Konya, Sakarya, Bursa, İzmir...Bir ay içinde “Türkiye’yi baştan aşağı dolaşmak” Beşiktaş’la mümkün olmuştu...Sonra baktı olmuyor, bir özel uçak aldı ve o özel uçakla gitmeye başladık...Küçük 8 kişilik bir uçaktı...Her seferinde 4-5 kişi uçağa biner, “kader yolcuları”nın birbirlerine duydukları gizli dayanışmanın sihriyle, bir havaalanından bir başka havaalanına konar dururduk...O küçük uçakla son yolculuğumuzu nereye yaptık şimdi hatırlamıyorum...İstanbul’daki finali iyi hatırlıyoum...Çok gerilerden geldiğimiz bir yarışı önde bitirmiş “Beşiktaş Kongresi”ni kazanmıştık...Uçak mı uğurlu gelmişti, aramızdaki sihir ve dayanışma mı bilmem...O küçük uçakta geçen bir ayın sonundaki 2004 kongresinde Yıldırım Demirören Beşiktaş’a Başkan, ben de yönetici seçilmiştim...Bir ay boyunca, o küçük uçakta geçen “sihirli” günler sona ermiş, artık yöneticilik dönemi başlamıştı Beşiktaş’ta...***O küçük uğurlu uçağa arada bir daha bindim mi hatırlamıyorum...Ancak dün, kupa finali için Kayseri’ye gitmek üzere bindiğimde, “İnşallah uğurlu gelir” diye girdim uçağa...Basit bir Türkiye Kupası finali gibi gözüküyor...Oysa öyle değil...Bu akşamki finali kazanıp kupayı alamazsa, büyük olasılıkla Avrupa’ya gidemeyecek Beşiktaş önümüzdeki sezon... Tarihinin Quaresma’lı, Simao’lu, Guti’li, Fernandez’li, Almeida’lı en muhteşem kadrosu Avrupa’ya çıkamayacak, bugün alınacak bir yenilgi halinde...Beşiktaş Avrupa’ya çıkamayacak o kadroyu nasıl muhafaza edecek ayrı bir muamma...Hayat en kolay ve en keyifli göründüğü zamanlarda bile bir “sırat köprüsü”dür... Şimdi o sırat köprüsünden küçük uğurlu uçakla geçmeye çalışıyoruz...Hayırlısı Allah’tan...
Televizyonda haber yaptığım sırada da, çok dikkat ederdim...“Kanser tedavisinde devrim”, “kansere çare bulundu”, “şifalı otlar, tedavide mucize ilaçlar” türünden haberlere...Haberin yalanını yapmak zaten riyakarlıktır...Yanlış yapabilirsiniz, ancak bile bile asparagas dediğimiz yalan habere imza atmak “hile”yle eş değerdir gazetecilikte...Hele ki “kanser” gibi yaşamla ölüm arasında gidip gelen hasta ve yakınları için umut tacirliği anlamına gelecek “kansere mucize formül, tedavide devrim” gibi haberlerde...***Rahmetli gazeteci arkadaşım Ufuk Güldemir’in hastalık döneminden biliyorum...Pankreas kanseri metastas yaptığında ve umutlar tükenir gibi olduğunda Ufuk, Amerika’da denenen bir tedavi türünün kobayı olmayı kabul etti...O tedaviyi aldı...Bir kanser hastasının ve yakınlarının umutla umutsuzluk arasındaki “araf”ında, onlara yönelik “kanserde tedavi bulundu” türünden bir umut tacirliği, yalan haber olmanın ötesinde “günah”ın dikalasıdır...***Onun için sağlık haberlerinde uzmanlığına ve imzasına çok güvendiğim Sabah gazetesindeki meslektaşım Esra Tüzün’ün “Kanser Aşı”sı haberine iyi niyetle ve umutla yaklaştım...Dün Esra’yı aradım...Köln’e bizzat gitmiş kanser aşısının yapıldığı hastalarla görüşmüş...Kanser aşısının temel özelliği, vücutta alınan kandaki hücrelerle, yabancı madde kullanılmadan üretiliyor olması... Eğer bağışıklık sistemi çökmemişse, vücudun kendi olanaklarıyla kanser hastalığı aşılıyor...Yüzde yüz çözüm değil bu...Bir kere bunun için vücudun bağışıklık sisteminin çökmemiş olması gerekiyor...Hastaya yapılan ilk aşı küründen bir süre sonra kanser hastasında “grip”e benzer bir belirti görülmesi gerekiyor...Bu belirti varsa, kanser hastasının bağışıklık sistemi çökmemiş demek oluyor ve ikinci küre başlanabiliyor...Alman doktor Robert Goter’in söylediğine göre, yüzde 96’sı ileri durumda olan kanser hastalarından dörtte üçü “kanser aşısıyla” iyileşmiş... Yüzde yüz başarı yok...Bir kere bunun altını çizmekte yarar var...***Esra Tüzün Amerika da dahil dünyadaki ünlü kanser tedavi merkezlerini ziyaret etti...Ona Köln’deki kanser aşısı tedavisi uygulayan klinikle ilgili izlenimlerini soruyorum:“Kemoterapi uygulaması aynı zamanda sağlıklı hücreleri de öldürdüğünden, kanser hastalığında vücudun bağışıklık sistemini yok edebiliyor ve hastalığın bir süre sonra metastas (sıçrama) yapmasına yol açabiliyor...Kemoterapinin bu dezavantajı, kanser aşısında yok...Vücudun kendi hücrelerinden üretilen aşı, metastas ihtimalini ortadan kaldırıyor...Ben kemoterapi mi uygulatsam, aşı tedavisine mi başlasam kesin karar veremezdim... İkisi de olabilir...”*****KANSER AŞISI TEDAVİSİ 30 BİN EURODAN BAŞLIYOR...Almanya’daki klinik, aşı yapılan bir merkez...Hastalar burada kalmıyorlar...Bazıları üniversite hastanesinde kalıyor...Köln’deki merkeze aşı olmaya geliyorlar...Ancak bu kanser tedavisi öyle ucuz bir tedavi değil...30 bin eurodan (yaklaşık 70 bin lira) başlıyor...Tedavinin aşamalarına göre bu para artıyor...Kanser aşısı tedavisi altı aylık bir süreci kapsıyor...Türkiye’den, Mısır’dan, ABD’den, Belçika’dan hastalar Köln’deki tedavi merkezine geliyor...Şu anda bu aşıyı yapan 7 hekim var hastanede...Diğer hekimler “gözlemci hekim” olarak bulunuyorlar...***Köln’deki “Medical Center”da uygulaması başlatılan kanser aşısı umarım “kanser hastaları için” çözüm olur...Artık “kanser”e çözümün kesin bir zamanı geldi ve geçiyor...“Alternatif tıp çevreleri”, uzun zamandır “sağlık endüstri”sinin bilinçli olarak çözümü geciktirdiğini, bulunmuş çözümlerin büyük karları ve rantları yok edeceğini düşünerek, piyasaya sürmediğini söylüyor...Bunlar, “İkiz Kuleleri aslında CIA’in ve derin ABD’nin vurdurduğunu” söyleyen komplo teorileri gibi teoriler olabilir... Bunlara inanmak istemesek de, “kanser”e hala bir çözüm bulunamaması kafalarda derin soru işaretleri bırakıyor...***İki taraflı bir uçurumun ortasındayız...Bir tarafta “kanseri iyileştireceğim” diyen umut tacirleri...Diğer yanda “kanseri iyileştirmeyi büyük karlarından vazgeçmemek için erteliyorlar” diyen lobi...İki tarafı uçurumlarla kaplı bir tepede bekleyen kanserli hastalar ve yakınları, uçuruma düşmeyerek bir mucizeyi bekliyorlar...Bu mucize şifayı bekletmek ya da şifanın umut tacirliğini yapmak günahların en büyüğüdür!..*****MHP’DEKİ SEKS KASETLERİ VE BARAJ MESELESİ...Seks kasetleri, “demokratik mücadelemizin aldığı yeni boyut...” maalesef...MHP’de görevli bazı üst düzey yöneticilerin seks ve uygunsuz durumdaki kasetleri arka arkaya yayına sokuluyor...Bir olayın neden meydana geldiğini anlayabilmek için bundan kimin yararlandığını ortaya çıkarmak gerekiyor...MHP’de arka arkaya seks kaseti yayınlanması, “temiz toplum” amacıyla yapılmıyor herhalde...Yapılma nedeni açık...MHP yönetiminin bundan ağır darbe alması amaçlanmakta besbelli...***Kasetlerde yer alan görüntülerin, “ahlaklı” olup olmadığını sorgulamak başka şey, bu kasetlerin seçimlerden bir ay önce piyasaya sürülmesinin ardındaki gerçekleri irdelemek başka...Belli ki birileri yeni seçilecek Meclis’in MHP’siz olmasını arzuluyorlar...MHP barajı aşamasın, Meclis AKP, CHP ve BDP’li bağımsız milletvekillerinden oluşsun istiyorlar...Böyle bir Meclis yapısı, AKP’nin işine geliyor gözükse de gelmez...Bu Meclis’te AKP; Anayasa’yı tek başına değiştirecek çoğunluk da çıkartsa, rahat edemez...CHP’nin tek başına muhalefet olarak böyle bir Meclis isteyeceğini düşünmek aptallık olur...BDP’nin meselesi değil, MHP’nin Meclis’te olması ya da olmaması...O zaman kim ya da kimler MHP’nin Meclis’e girmemesini istiyorlar...***O birileri;Ya MHP’yi parlamento ve sistem dışına iterek, sokağı ateşlemeyi amaçlıyor...Ya milliyetçi sesi tamamen Meclis’ten dışlayarak, yeni bir çözüm dayatacağını umuyor...Türkiye gibi bir ülkede milliyetçi cenahın sesini meclis dışına çıkartarak, “demokratik çözümler” çıkmayacağını kör gözler bilir...Gerçek bu kadar sarih olduğuna göre, yine kimler hangi oyunu oynuyorlar?..Bu seks kaseti oyunu oynayan derin çevreler kimler acaba?..Yurt içindeler mi, yoksa yurt dışında mı?..Yine çok kirli bir oyun oynanmakta gizli bir yerlerde...Dikkatli incelerseniz, mutlaka bir fikir edinirsiniz!..
Önce şaka yapıyorlar sandım...Kararın ne olduğunu bir süre anlayamadım...Oysa 45 yıldır futbolun her şeyini izleyen, içinde yaşayan bir insanın, futbol gibi çok da komplike olmayan bir oyunda hala anlayamadığı şeylerin olması mümkün değil...Beşiktaş takımı otelden çıkıp, stada gidemiyor...2011 yılının Türkiye’sinde, bir futbol takımının oyuncuları ve kafilesi, “güvenliklerini riske etmemek için” stada götürülemiyorlar...Kentin valisi, bu durumu Futbol Federasyonu’yla konuşarak, beraberce iptal kararının altına imza atıyor...Kimse valiyi bu karardan dolayı suçlamasın...Federasyonu da...İnsan canını riske etmemek onların görevi...***Bu olayları çıkartanların arkasında, onları koruyanlar, onları fiştekleyenler, onlara gaz verenler ve onları olaylar sonrası koruyan, gözetenler var...İki kere iki dörttür bu konu...Türkiye’de kimse arkasında güç olmadan “sokak kabadayılığını, bu kadar fütursuzca” yapamaz...Bursa, Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray farketmez...Arkasında birilerinin onu koruyacağını bilmese hiçkimse, bu kadar rahat “Türkiye’yi Beyrut’a çeviremez...”***Şu lafı edenlere dikkat edin;“Olayların çıkacağı belliydi... Niye Beşiktaş taraftarına illa Bursa’ya gelsin?..” dediler...Soru doğru olsa da meselenin özü bu değil...Mesele “arkalarında birilerinin olduğu kuşku götürmez terör nasıl oluştu” meselesi...Kimler yapıyor ve yaptırıyor?..2011 yılında kim hangi amaçla, bir kulüp taraftarının, başka bir şehre girmesini engelliyor, girememesinin altyapısını hazırlıyor?..Beyrut mudur burası?..Soru budur...Soruyu doğru soralım...***Bursa-Beşiktaş maçının şampiyonluk veya küme düşme mücadelesi gibi bir stresi, gerginliği var mı?..Yok...Beşiktaş çoktan ununu elemiş, ipini asmış...Bursa da üçüncülük mücadelesi veriyor...Üçüncü değil de dördüncü olsa yine gidecek UEFA’ya...Bursaspor’un antrenörü Ertuğrul Sağlam, Beşiktaş’ın futbolcusu ve eski antrenörü...Yardımcısı Mutlu yine Beşiktaş’ın futbolcusu ve yardımcı antrenörü...Bir sürü Beşiktaşlı futbolcu oynuyor Bursa’da...Geçen yıl Bursaspor, Beşiktaş maçını kazanarak şampiyonluk kupasını alıp tur attı o statta...***Bursa Başkanı İbrahim Yazıcı dostumdur...Geçen yıl “Özel uçağımla gel Bursa’ya, Beşiktaş-Bursa maçını beraber seyredelim” dedi...Gidemedim o günlerde...Dün Bursa’nın seyircisine bakıyorum stadı doldurmuşlar, piknik havasında, ellerinde çekirdekler cep telefonları, güzel güzel maçın başlamasını bekliyorlar...Ancak dışarda kıyamet kopuyor, maç başlayamadan iptal ediliyor...***Kimse hikaye anlatmasın...Bu ülkeyi hiçbir iddiası olmayan bir futbol maçından tetiklenerek Beyrut’a çevirebilecek cesarette olmak, o kadar kolay değil...Bu işten nemalananlar var...İlk devredeki Beşiktaş-Bursa maçından önce olanları kimse es geçtiğimi zannetmesin...Mesele Beşiktaş Bursa meselesi değil...Mesele, “kimlerin bu nifak tohumlarını ektiği ve olayları çıkartanları tetiklediğidir...”Türkiye’de “futbol kabadayılığı”, esasen “kurmaca” bir kabadayılıktır...Hani bunu “nahif bir tepki, fanatik bir taraftarlık içgüdüsü ya da şiddete giden bir holiganlık” olarak görüyorsanız çok safsınız...Türkiye’de futbolda, fanatizm, holiganlık falan filan...Bunlar “çevrilen kirli işlerin ambalajıdır...”Maçanız sıkıyorsa ambalajı kaldırın...Çıkarın iyot gibi açığa arkasında gizlenenleri...*****BANA YAZI YAZDIRMAYAN MİNA!..Hey ulu Tanrım!..Haber bültenleri bittikten sonra gecenin 02’sine kadar toplantı yapan ben...Televizyondu, yazıydı, gazetecilikti, haberdi...Bunlar olurken hayatı durduran ben!..Yüzlerce muhabirimin, onlarca haber müdürümün, iş uğruna çocuklarıyla yeterince ilgilenememelerine yol açan ve onların “gazabı” her daim üzerimde olan ben...O günlerin çocuklarının yanlarında anneleri babaları olan eski müdürlerimle, beni gördüklerinde “Reha Abi, sen annemi babamı te-levizyondan göndermiyordun... Ben annemi babamı çok az görerek büyüdüm...” diyerek suçladığı ben...***Tanrı bana hayatın kaç bucak olduğunu gösteriyor...Mina dün akşam bu satırları yazarken “saklambaç” oynayalım diye tutturuyor...“Kızım gazeteye yazı yetişmeli...” diyorum dinlemiyor...“Olamaz” diyor, “saklambaç oynayacağız...”İki yaşında kız çocuğu, saklambaç diye tutturmuş, gazetenin taşra baskısı gitmek üzere ne yapacağım bilemiyorum...Onu oyalatacak bütün formülleri deniyorum, fakat hınzır oralı olmuyor...Zaten az görüyorum ve o kısıtlı saatlerde onunla saklambaç oynayamamak içimi eritiyor...Ben ki, sabahlara kadar toplantı üstüne toplantı yapan gaddar yönetmen...Ben ki, “gazetecilik, habercilik” oldu mu ülkede ve dünyada akan bütün suların durduğu gazeteci...Hiçbir şeye muktedir olamadan iki yaşında bir kız çocuğunun saklambaç meselesine taktik geliştirmeye çalışıyorum...***Galatasaray’ın Leeds’le oynadığı yarı final maçı öncesi İngiltere’ye gitmiştik...İki İngiliz taraftar İstanbul’da öldürülmüş, Leeds kenti alarma geçirilmişti...“Leeds’in en büyük meydanından canlı yayın yapacağız Caner” demiştim yönetmenim Caner Erdem’e...Caner bir gün öncesinden gitmiş şehrin en büyük meydanına canlı yayın aracını kurdurmuştu...Galatasaray takımının uçağıyla gittiğimden, uçakta el kamerasıyla bir sürü görüntü çekmiştim...Maçtan bir gün önce, Leeds’den Galatasaray uçağındaki görüntüleri verecektim...İngiliz gibi dedikleri türden havalı ve ukala bir İngiliz, canlı yayın aracının teknik sorumlusuydu...El kamerasındaki görüntüleri verdim, “Bunları İstanbul’a gönder” dedim...“Gönderemem” dedi, “Bu görüntüleri okumak için adaptör lazım... Yanımda o adaptör yok... Yarın gönderebilirim...”“Sen dalga mı geçiyorsun” benimle mealinde bir söz söyledim İngiliz’e...Adam ne olduğunu şaşırdı, Caner ve teknik ekipteki arkadaşlar, İngiliz’e “benim nasıl bir adam olduğumu anlatmaya” başladılar...***Saat 19’du ve haber bülteninin başlamasına 30 dakika vardı...24 saat sonra ancak adaptör bulabileceğini söyleyen İngiliz, 20 dakika içinde o adaptörü buldu, getirtti ve görüntüleri İstanbul’a geçti...İnanılmazı başarmış ve keyiflenmiştim...Biraz önce kızdığım havalı ve ukala İngiliz’in yerinde yeller esiyordu...Yayın bitmiş, her şey güzel geçmişti...Hiç bozmadım istifimi...“Git” dedim “şu karşıki marketten en sevdiğin İskoç viskisinden al getir... Beraber içelim...”O burnundan kıl aldırmayan İngiliz, gitti viskiyi aldı, plastik bardaklarda iki kadeh viski içtik karşılıklı...İmkansızı başarmış iki gazeteci-televizyoncu olarak...Sanırım o İngiliz’in ahı hala üzerimde...Mina “saklambaç oynayalım” diyor, yazı yetişmiyor...Ben utancımdan yerin dibine girmekteyim...Gazeteye, gazeteciliğe karşı...Mina dinlemiyor...“Saklambaç” diyor...
Keyifli keyifli akşam 18 uçağıyla İzmir‘e gitmeyi düşünüyordum...Ve fakat yazılar yetişecek, seyahat çantası hazırlanacak, kıyafetler çıkartılacak, bir saat önceden havalanına varılacak, arada beni bekleyen onlarca iş...Elbette önce 20 uçağına ardından da 22 uçağına kaydırıldı bizim yerler...Yardımcım Aysın genç güzel bir kız...İzmir’de annesi ve abisi var...Hem benim organizasyona yardımcı olur, hem de bu vesile annesi ve abisiyle bir gece geçirir diye ona da yer ayırttık...O ekonomide uçuyor, ben business‘da uçacağım...***Uçuşu iki defa erteledikten sonra gecenin bir vakti CİP Loung‘e giriyoruz...CİP Loung‘da görevli yer hostesleri, benim gece vakti yanımda tanımadık genç bir hanımla seyehat etmeme pek alışkın değiller...Benimse kafam bütün gün yaptıklarımla iyice dolmuş taşmış, ertesi sabahki söyleşiyi ve dönüşü düşünüyorum...“Siz 45 lira, yanınızdaki hanımefendi de 159 lira fazla ücret ödeyeceksiniz...” dedi yer hostesi hanım...Diyorum ya kafam felaket dolu, hiç uğraşacak halim yok, kartı uzattım, ilkini aldı ikincisini alamadı...Vakit geçiyor beni de merak bir taraftan dürtüklüyor...“Kusura bakmayın da” dedim, “Ekonomi biletinin fiyatı ne ki siz 160 lira civarında bir de ceza alıyorsunuz...”“Hayır” dediler, “Bu başka kategori bilet... Sizin aldığınız kategoriden kalmadı bu uçuşta, onun için yüksek kategoriden bir başka bilet veriyoruz...”***Espiri olsun diye “Bu biletin toplam fiyatı 300 lirayı geçti... Bari business verseydiniz...” diye şaka yaptım...“Business’a bakalım, çünkü zaten yanınızdaki hanımefendi, bu salondan uçamaz... Diğer binaya gitmesi lazım...” demezler mi?..Önce şaka yapıyorlar sandım...Sonra baktım ki gayet ciddiler...“Hanımefendi” dedim “Ben daha önce de çocuklarımın ekonomide uçan bakıcılarını bu salondan çıkardım... Benle beraberler, ancak ekonomi uçuyorlar, bu salondan çıkmalarında ne sakınca var?..”***Önce 200 liranın üzerinde ek bilet parası...Sonra “yanınızdaki hanımefendi salona giremez” uyarısı...Arada, çıkış çabuk olsun diye business’ın arkasında rica ettiğimiz koltuğun en arkalara atılması...Ve sonunda, “Hanımefendi ancak diğer binaya gidip, oradan uçabilir...” tebligatı...Hepsi tesadüf olamazdı...Oradaki herkes biliyordu ki, 20 dakika kala, herhangi bir yolcunun diğer binaya giderek, güvenlik kontrolünden geçip uçağa binmesi olanaksızdır...Yer hostesi hanımefendilerden birileri yardımcımın uçağa binmesini engelleyecek bu derece çaba harcadığına göre, “yanımdaki yardımcımı algılamada bir hata olması kuvvetle muhtemel...”***Bir başka deyimle gecenin o vakti genç bir hanımefendiyle İzmir’e uçan bendenizi “kaçamak yapıyor zannetmekteler...”Çünkü biliyorum ki, yanımdaki yardımcım değil, annem olsa bu sorunların hiçbiri çıkmayacak...Kadınsı bir psikolojik hareketla karşı karşıyayım...Üstelik kaçamağın K’si yanıma uğrayamayacak durumdayken...Eski haber müdürüm, Akşam’ın yayın yönetmenliğini de yapan kardeşim Ali Genç‘i aradım yine gecenin o saatinde...Artık alıştığımdan gayet sakinim bu durumlara...“Ali’ciğim, yardımcımı uçurmuyorlar, çünkü bileti ekonomiymiş...”Ali cin gibi;“Abi” diyor, “Senin THY Elite kartını gömüyorlar mı?.. O kartı olanlar, yanlarında bir yolcuyu CİP’de uçurabalirler... Bunu bilgisayara baktıklarında görmeleri lazımdı...”Elimi cebime sokuyorum, gerçekten benim bir de Elite kartım var, ancak onu göstermeye bile gerek kalmadan konuşmayı duyan yer hostesi hanımlardan biri, jet hızıyla bizim işlemleri yapıyor...***Hayatı şöyle okuyabilirdim o sırada?..“Bu bana nasıl yapılır kardeşim?..”Eğer böyle okusaydım, hâlâ hayattan hiçbir şey anlamayan hanzonun tekiydim...Ben şöyle okudum:“Yanında yardımcın olduğunu bilmedikleri genç ve tanımadıkları bir hanımla THY CİP salonuna gelirsen, sana her zaman yardımcı olan THY’nin güzel yer hostesleri, sana ve özellikle yanındakine belli belirsiz gıcık kaparlar... İşleri bir parça yokuşa sürerler... Böyle durumlarda arayacak ve sana çıkış yolu gösterecek dostların olsun... Dostların yoksa, orada bulunanlar arasında bir anlayışlı kişiden dost edinmeye çalış... Laf arasında yapmakta olduğun işin, bir söyleşiye katılmak olduğunu, kaçamak olmadığını göster...Eğer kaçamak yapıyorsan, zaten yapacak bir şeyin pek yok...Tecavüz geliyor...Gözlerini kapat ve zevk almaya bak!.*****İZMİR’İN MEZELERİ, OTLARI, LAĞOS’U, MASMAVİ EGE’Sİ...Gecenin geç vakti otele girmişim... Sabah kalkıp yarım saat güneşlenmiş yarım saat yüzmüşüm...İzmir Ekonomi Üniversitesi‘nde sımsıcak bir sohbet ve yılın köşe yazarı ödülü, dünya tatlısı gençler tarafından verilmiş bana...Öğleden sonra 15’de de dönüyorum İstanbul’a...Göztepe’yi geçtiğimizde Üç Kuyular semtinde denizin üzerinde “Boğaziçi Restoran” diye iki katlı bir tesis gördüm...Vakit bulsak da şurada biraz otursak diye içimden geçirmiştim ki Quantum yardımcı oldu ve söyleşi bittikten sonra bir saat vaktimiz kaldı...“Siz beni yemeğe Boğaziçi Restoran’a götürün” dedim...***Denizin üzerinde Ege‘ye bakarak, bir iki meze ve iyiyse bir de balık ısmarlarım diye düşünüyorum...Girdik restorana, İzmir’in mezeleri, otları dizildi masaya...Yunanistan’da “horta” denilen bir yeşil ot vardır...Aynısı masaya geldi...Deniz börülcesi, beşamel soslu balık kokoreçi, enginarı, levrekten balık köftesi ve arkasından lağos filetosu...Bir yemek İstanbul’dan bu kadar farklı, bu kadar lezzetli olur mu?..İzmir’de oluyor...Kahveyi söyledik, içmeye vaktim kalmadı...Bir dahaki sefere kalsın, çünkü o mükemmel restorana bir daha gideceğim...Hoşçakal İzmir...Bir daha ne zaman görüşürüz kim bilir?..*****TANRI’NIN KENDİSİNİ GÖSTERDİĞİ AN!..Tanrı’nın varlığı hakkında ne düşünüyorsunuz bilmiyorum...Ancak dün, ben Tanrı’nın bir kez daha kendisini gösterdiği kanısındayım...Halit Çelenk, Deniz Gezmiş ve idam edilen iki arkadaşının avukatıydı...Avukattan da öteye bir abi, bir yoldaş, hayatını onları anlatmaya adamış bir devrimciydi Halit Çelenk...Deniz‘in son sigarasını nasıl tellendirdiğini Halit Çelenk‘ten öğrendi tarih...İdama giderken ne yaptığını ne söylediğini de...Üç genç fidanın insan haklarını hiçe sayarcasına gerçekleştirilen idamının en yakın tanığı, tarihin bu vebalı sayfasının resmini çeken adamdı Halit Çelenk...39 yıl Deniz Gezmiş’i, Yusuf Aslan’ı, Hüseyin İnan‘ı anlattı Halit Çelenk, herkese...Genç kuşaklara, televizyonlara, gazetelere, kitaplara, arşivlere...***Önceki gün 89 yaşında can verdiğinde, bir sonraki günkü gazetelerin manşeti hazırdı...“Deniz Gezmiş’lerin avukatı, can yoldaşı, tarihi tanıkları, 3 genç fidanın ölüm yıldönümünden bir gün önce öldü...”Deniz‘lerin ölüm yıldönünümünde gazeteler Halit Çelenk‘in ölüm haberiyle çıktılar...Müvekkil ve vekil 39 yıl arayla aynı tarihte sonsuzlukla kucaklaştı...Necmettin Erbakan, 28 Şubat 1997’deki post-modern darbeye maruz kalarak, iktidardan fiilen esasen o gün düşürülmüştü...Onun fikirlerini 28 Şubat günü 97’de iktidardan düşürenler, “28 Şubat 100 yıl sürecek” demişlerdi...Erbakan, 2011’in 27 Şubat’ında öldü...28 Şubat 2011’de çıkan gazeteler, Erbakan güzellemeleriyle dolu; ona yapılan haksızlıklara infial duymaktaydılar...Maruz kaldığı 28 Şubat’tan tam 14 yıl sonra Erbakan bir 28 Şubat günü, onu tukaka eden tüm gazetelerden intikamını ve prestijini geri aldı Erbakan...Herkes, “Biz onun kıymetini bilemedik” diyordu...Deniz‘ler, Yusuf‘lar, Hüseyin‘ler onlar için mücadele eden avukatları Halit Çelenk‘in ölümüyle yine bir 6 Mayıs günü, idamlarının 39. yılında yüreklerdeki müstesna yerleriyle bir kez daha ölümsüzleştiler...50 yıllık yoldaşlarını yanlarına alarak...Şimdi ne yapıyorlardır kim bilir oralarda?..Ne şarkılar söyleniyor, ne devrimler çağrılıyordur?..
Anneciğim,Beni dünyaya getirmeden önce, ne yapardın nasıl yaşardın, ne hissederdin, neyle mutlu, neyle mutsuz olurdun doğrusu pek bilmiyorum...Çünkü var olduğumdan beri, benden başka bir şeyle pek meşgul olduğunu görmedim...Zor bir durumdu benim için...Sevginin ötesinde, bir insanın tüm antenlerinin üzerine çevrili olduğu bir konumda yaşamak... ***İtiraf etmeliyim ki, senin oğlun olmak “çok zor bir olaydı...”O zorluğu bütün hayatım boyunca yaşadım...Bir “annenin her şeyi olmak”, taşınması güç bir yüktü...Fakat ayrıcalığı da büyüktü...“Her şey ailedir” biçiminde özetlenecek anlayışın, benim sosyalliğime uymaz görünüyordu... Oysa ki aileyi her zaman koruyan oydu...Kabul etmeliyim ki, “aileyi her şeyi üstünde tutan anlayışın, 52 yıl boyunca delinmez bir zırh oldu hepimizin üzerimizde...”Ailenin içine kimsecikler giremedi... Kimsecikler, onu dejenere edemedi...***Bir aileyi aile yapan sanırsam, kendi içinde yaşattığı çekirdektir...Şimdi aile olmak isteyip de aile olamayanlara bakınca, yoksun oldukları gerçeğin o “çekirdek” olduğunu fark ediyorum...Hani dışarıdaki gerçeğin dışında bir gerçek vardır, ailenin içinde...Hani, kimselerin giremediği, kimselerin erişemediği, bir gizem, bir sırdaşlık, bir muamma vardır her ailenin farklı gerçeğinde...Hani herkes her şeyi bilir zannetse de, herkesin ve hiç kimsenin bilmediği gerçekler vardır o aile içinde...Bu sihri oluşturan annedir sanıyorum...Yuvayı yapan diş kuş...***Bana, benim için birilerinin hayatını seve seve verebileceğini gösterdin...Ben de çocuklarıma aynısını yapıyorum...Bana, çocuğun geleceğini tehlikeye atmanın, kabul edilmez bir davranış olduğunu gösterdin...Ben de çocuklarım için o geleceği kurmaya çalışıyorum...***Bana sevgin fazla ilgili, çok düşkün, evhamlı, meraklı ve takıntılı olabilir...Ancak iliklerime kadar hissettiğim bir şey var...Bana sevgin alabildiğine ve olabildiğine “sahiciydi” annem...Bir erkek çocukla annesi arasındaki ilişkiler “psişiktir” biliyorum...Verdiğin koşulsuz sevgiler, gösterdiğin eşsiz fedakarlıklar, bir erkeğin yaşam boyu arayacağı niteliktedir farkındayım...Ben senin verdiğin sevgileri aramaktan çoktan vazgeçtim annem... ***Bir kadının senin anne sevgilerinden hiçbirini bir erkeğe veremeyeceğini çoktan anladım...Bir kadın ancak kendi çocuğuna o sevgiyi verebilir; başka bir erkeğe değil...Etrafım, anne sevgisini arayan ve bulamayan erkeklerle dolu annem...Onların hayal kırıklıkları, bir türlü çözemedikleri sorunları, yaşadıkları zikzakları ve üstesinden gelemedikleri arızaları var her tarafta...***İlk erkekliğimi hissettiğim, ilk kadınları düşündüğüm, ilk hayaller kurduğum, aşkı düşlediğim, sevgiyi arsızca arzuladığım yıllarda, “kadın sevgisinin, anne sevgisinden eksik olmadığına” inanırdım...İlk sevgilerde arsızlık değil nakıslık yaşadım ben annem... Sonra o nakıslığın, hep yanlış giden işlerden, eksik giden bir şeylerden, doğru zamanda, doğru yerde, doğru kadını bulamamamdan kaynaklandığını düşündüm durdum...Oysa gerçek orada tüm çıplaklığıyla öylesine duruyordu...Ne doğru zaman!..Ne doğru kadın!..Ne doğru mekan!..Sevgilerin hiçbirisi senin duyduğun sevgi gibi değildi bana annem!..***Bir insanın çocuğu olmakla, bir insanın erkeği olmak, birbirinden ne kadar farklıydı...Bir insanın sevgilisi olmakla, bir insanın yavrusu olmak ne kadar da uzak gerçeklikti birbirinden...Anladığımda vakit henüz çok geçmemişti...Hâlâ vakit var gibi görünüyordu önümde... Daha eşit, daha beklentisiz, daha bağımsız, daha zapturapt altına alınmamış ilişkiler aradığım yıllar o yıllardır...***Kimselerin kimselere sahip olamayacağını anladığım yılların o yıllar olduğu gibi...51 yıl geçti 52’inci yıla gelmek üzereyiz seninle annem...Sen, bana hamile kalmanı da sayarsak 53’e doğru gidiyorsun belki de...Birbirimizden hiç kopamadığımız, hiçbir zaman kopamayacağımız bir ilişki bu...Bana çocuklarıma kol kanat germeyi öğrettin...Bana çocuklarıma şemsiye olmayı öğrettin...Bana çocuklarıma aile yapmayı öğrettin...Bana çocuklarıma babalık yapmayı öğrettin...Teşekkür ederim annem...