Beyrut mu burası?..

Haberin Devamı

Önce şaka yapıyorlar sandım...

Kararın ne olduğunu bir süre anlayamadım...

Oysa 45 yıldır futbolun her şeyini izleyen, içinde yaşayan bir insanın, futbol gibi çok da komplike olmayan bir oyunda hala anlayamadığı şeylerin olması mümkün değil...

Beşiktaş takımı otelden çıkıp, stada gidemiyor...

2011 yılının Türkiye’sinde, bir futbol takımının oyuncuları ve kafilesi, “güvenliklerini riske etmemek için” stada götürülemiyorlar...

Kentin valisi, bu durumu Futbol Federasyonu’yla konuşarak, beraberce iptal kararının altına imza atıyor...

Kimse valiyi bu karardan dolayı suçlamasın...

Federasyonu da...

İnsan canını riske etmemek onların görevi...

***


Bu olayları çıkartanların arkasında, onları koruyanlar, onları fiştekleyenler, onlara gaz verenler ve onları olaylar sonrası koruyan, gözetenler var...

İki kere iki dörttür bu konu...

Türkiye’de kimse arkasında güç olmadan “sokak kabadayılığını, bu kadar fütursuzca” yapamaz...

Bursa, Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray farketmez...

Arkasında birilerinin onu koruyacağını bilmese hiçkimse, bu kadar rahat “Türkiye’yi Beyrut’a çeviremez...”

***


Şu lafı edenlere dikkat edin;

“Olayların çıkacağı belliydi... Niye Beşiktaş taraftarına illa Bursa’ya gelsin?..” dediler...

Soru doğru olsa da meselenin özü bu değil...

Mesele “arkalarında birilerinin olduğu kuşku götürmez terör nasıl oluştu” meselesi...

Kimler yapıyor ve yaptırıyor?..

2011 yılında kim hangi amaçla, bir kulüp taraftarının, başka bir şehre girmesini engelliyor, girememesinin altyapısını hazırlıyor?..

Beyrut mudur burası?..

Soru budur...

Soruyu doğru soralım...

***


Bursa-Beşiktaş maçının şampiyonluk veya küme düşme mücadelesi gibi bir stresi, gerginliği var mı?..

Yok...

Beşiktaş çoktan ununu elemiş, ipini asmış...

Bursa da üçüncülük mücadelesi veriyor...

Üçüncü değil de dördüncü olsa yine gidecek UEFA’ya...

Bursaspor’un antrenörü Ertuğrul Sağlam, Beşiktaş’ın futbolcusu ve eski antrenörü...

Yardımcısı Mutlu yine Beşiktaş’ın futbolcusu ve yardımcı antrenörü...

Bir sürü Beşiktaşlı futbolcu oynuyor Bursa’da...

Geçen yıl Bursaspor, Beşiktaş maçını kazanarak şampiyonluk kupasını alıp tur attı o statta...

***


Bursa Başkanı İbrahim Yazıcı dostumdur...

Geçen yıl “Özel uçağımla gel Bursa’ya, Beşiktaş-Bursa maçını beraber seyredelim” dedi...

Gidemedim o günlerde...

Dün Bursa’nın seyircisine bakıyorum stadı doldurmuşlar, piknik havasında, ellerinde çekirdekler cep telefonları, güzel güzel maçın başlamasını bekliyorlar...

Ancak dışarda kıyamet kopuyor, maç başlayamadan iptal ediliyor...

***


Kimse hikaye anlatmasın...

Bu ülkeyi hiçbir iddiası olmayan bir futbol maçından tetiklenerek Beyrut’a çevirebilecek cesarette olmak, o kadar kolay değil...

Bu işten nemalananlar var...

İlk devredeki Beşiktaş-Bursa maçından önce olanları kimse es geçtiğimi zannetmesin...

Mesele Beşiktaş Bursa meselesi değil...

Mesele, “kimlerin bu nifak tohumlarını ektiği ve olayları çıkartanları tetiklediğidir...”

Türkiye’de “futbol kabadayılığı”, esasen “kurmaca” bir kabadayılıktır...

Hani bunu “nahif bir tepki, fanatik bir taraftarlık içgüdüsü ya da şiddete giden bir holiganlık” olarak görüyorsanız çok safsınız...

Türkiye’de futbolda, fanatizm, holiganlık falan filan...

Bunlar “çevrilen kirli işlerin ambalajıdır...”

Maçanız sıkıyorsa ambalajı kaldırın...

Çıkarın iyot gibi açığa arkasında gizlenenleri...

*****


BANA YAZI YAZDIRMAYAN MİNA!..

Hey ulu Tanrım!..

Haber bültenleri bittikten sonra gecenin 02’sine kadar toplantı yapan ben...

Televizyondu, yazıydı, gazetecilikti, haberdi...

Bunlar olurken hayatı durduran ben!..

Yüzlerce muhabirimin, onlarca haber müdürümün, iş uğruna çocuklarıyla yeterince ilgilenememelerine yol açan ve onların “gazabı” her daim üzerimde olan ben...

O günlerin çocuklarının yanlarında anneleri babaları olan eski müdürlerimle, beni gördüklerinde “Reha Abi, sen annemi babamı te-levizyondan göndermiyordun... Ben annemi babamı çok az görerek büyüdüm...” diyerek suçladığı ben...

***


Tanrı bana hayatın kaç bucak olduğunu gösteriyor...

Mina dün akşam bu satırları yazarken “saklambaç” oynayalım diye tutturuyor...

“Kızım gazeteye yazı yetişmeli...” diyorum dinlemiyor...

“Olamaz” diyor, “saklambaç oynayacağız...”

İki yaşında kız çocuğu, saklambaç diye tutturmuş, gazetenin taşra baskısı gitmek üzere ne yapacağım bilemiyorum...

Onu oyalatacak bütün formülleri deniyorum, fakat hınzır oralı olmuyor...

Zaten az görüyorum ve o kısıtlı saatlerde onunla saklambaç oynayamamak içimi eritiyor...

Ben ki, sabahlara kadar toplantı üstüne toplantı yapan gaddar yönetmen...

Ben ki, “gazetecilik, habercilik” oldu mu ülkede ve dünyada akan bütün suların durduğu gazeteci...

Hiçbir şeye muktedir olamadan iki yaşında bir kız çocuğunun saklambaç meselesine taktik geliştirmeye çalışıyorum...

***


Galatasaray’ın Leeds’le oynadığı yarı final maçı öncesi İngiltere’ye gitmiştik...

İki İngiliz taraftar İstanbul’da öldürülmüş, Leeds kenti alarma geçirilmişti...

“Leeds’in en büyük meydanından canlı yayın yapacağız Caner” demiştim yönetmenim Caner Erdem’e...

Caner bir gün öncesinden gitmiş şehrin en büyük meydanına canlı yayın aracını kurdurmuştu...

Galatasaray takımının uçağıyla gittiğimden, uçakta el kamerasıyla bir sürü görüntü çekmiştim...

Maçtan bir gün önce, Leeds’den Galatasaray uçağındaki görüntüleri verecektim...

İngiliz gibi dedikleri türden havalı ve ukala bir İngiliz, canlı yayın aracının teknik sorumlusuydu...

El kamerasındaki görüntüleri verdim, “Bunları İstanbul’a gönder” dedim...

“Gönderemem” dedi, “Bu görüntüleri okumak için adaptör lazım... Yanımda o adaptör yok... Yarın gönderebilirim...”

“Sen dalga mı geçiyorsun” benimle mealinde bir söz söyledim İngiliz’e...

Adam ne olduğunu şaşırdı, Caner ve teknik ekipteki arkadaşlar, İngiliz’e “benim nasıl bir adam olduğumu anlatmaya” başladılar...

***


Saat 19’du ve haber bülteninin başlamasına 30 dakika vardı...

24 saat sonra ancak adaptör bulabileceğini söyleyen İngiliz, 20 dakika içinde o adaptörü buldu, getirtti ve görüntüleri İstanbul’a geçti...

İnanılmazı başarmış ve keyiflenmiştim...

Biraz önce kızdığım havalı ve ukala İngiliz’in yerinde yeller esiyordu...

Yayın bitmiş, her şey güzel geçmişti...

Hiç bozmadım istifimi...

“Git” dedim “şu karşıki marketten en sevdiğin İskoç viskisinden al getir... Beraber içelim...”

O burnundan kıl aldırmayan İngiliz, gitti viskiyi aldı, plastik bardaklarda iki kadeh viski içtik karşılıklı...

İmkansızı başarmış iki gazeteci-televizyoncu olarak...

Sanırım o İngiliz’in ahı hala üzerimde...

Mina “saklambaç oynayalım” diyor, yazı yetişmiyor...

Ben utancımdan yerin dibine girmekteyim...

Gazeteye, gazeteciliğe karşı...

Mina dinlemiyor...

“Saklambaç” diyor...

DİĞER YENİ YAZILAR