Haberin Devamı
Sanıyorum Dış Haberler Müdürü telefonda söylemişti...
“Gazete yönetimi TRT’ye yurt dışından muhabirlik yapan arkadaşların iki işten birini seçmelerini istiyor... Sen de kararını vermelisin... TRT mi Milliyet mi?..”
Gazetecilikte bir adamı yemek istediler mi böyle “kancık” oyunlara başvururlardı...
Patronlara, “Gazeteye değil, televizyona çalışıyor zaten...” pompası yapılır, senin de yavaş yavaş suyunu ısıtırlardı...
Atina’nın deniz kenarındaki Kalamaki semtine taşınalı daha birkaç ay olmuştu...
Terastan az bir miktar görünen Ege’nin köpüklü dalgalarına bakar, aşağıdaki marinada tekneler arasında uzun yürüyüşler yapar, yelken direklerinin sesleri arasında, bu “kalleş oyun” karşısında ne yapacağımı düşünürdüm...
Aslında farkındaydım, Milliyet’te fincancı katırlarını ürkütmüştüm ve ayrılma vaktim gelmişti...
Bütün Türkiye, Atina’dan haberleri benden izliyor, Atina’yla ismim özdeş hale geliyordu...
Ne ki gazete yönetimi Milliyet’le TRT arasında tercih yapmamı istiyordu...
Gençtim 31-32 yaşlarındaydım...
Ancak 10 yıldır çalıştığım Milliyet’te yorulmuştum...
“Bizans oyunu” dediğimiz oyunlardan, kafasını çıkartanın kafasını ezen canavarlardan sıtkım sıyrılmıştı...
Ben Atina’nın ötesinde şeyler yapmayı arzularken, onlar beni iyice hapsetmek istiyorlardı...
“Ben böyle bir soruyu bile kabul etmem...” dedim telefonda Dış Haberler Müdürü’ne... “Gereği neyse onu yaparsınız...”
Milliyet benim doğduğum çocukluğumun geçtiği yerdi...
Benim için profesyonel olarak çalıştığım bir yer bile değildi...
Orası benim doğduğum evdi...
Ne ki insanlar doğdukları evlerde de yaşayamıyorlardı işte...
TRT’de bir belgesel yapmamı istemişlerdi...
İki bölümlük İstanbullu Rumlar belgeseli...
Başka da yapacağım hiçbir şey yoktu...
Atina’da başka bir gazeteye geçmeyecektim...
Tek başına TRT’nin parasıyla idare etmem de imkansızdı...
İncir çekirdeğini doldurmayacak bir para veriyordu TRT...
Yabancı radyolardan haber başına ödenecek meblağlara güvenip de Atina’da zaten kalınmazdı...
Sadece işimden değil, evimden barkımdan, yedi yıldır yaşadığım şehirden ayrılacaktım...
İstanbul’a bir “meçhul”e doğru hareket edecektim...
Hiçbir hazırlığım yoktu...
Evim yoktu İstanbul’da...
İşim yoktu İstanbul’da...
Yıllardır Atina’da çalışıyordum ve nerede ne olarak işe başlayacağımı bilmiyordum...
Marianna isimli daha önce yazdığım o güzel kız arkadaşımla beraberdim ve nereye gideceğimizi bilmiyorduk...
Elimdeki tek bilinen 2 ya da 3 bölümlük televizyon belgeseliydi...
Onun parasını da ne zaman alabilirsen artık...
Aşağıdaki marinaya çekilmiş yüzlerce yelkenlinin direklerinin rüzgarda çıkardığı sesler arasında saatlerce yürüdüm, ne yapacağımı düşündüm...
İstanbul’a dönecektim ve her şeye sıfırdan başlayacaktım...
Veda edecektim evime, evim diye saydığım gazeteye, 7 yıldır yaşadığım kente...
“Kancık” bir oyundu bana karşı oynanan...
Aktörleri gözlerimin önündeydi...
Ancak aktörleri değil, hayatı düşünmek ve veda etmesini bilmek zamanıydı o zaman...
Elimde hiçbir şey olmadan, eşyaları toplayıp İstanbul’a geldim...
Marianna’yla beraber...
Kalacak yer yoktu ilk aşamada ve annemle babamda kalmaya karar verdik ev bulana kadar...
Bir dergide bir köşem olması için uğraştım...
Bir de bütün gücümle televizyona asıldım...
Yıllar yıllar geçti üstünden...
Atina dönüşü, TRT’de sıfırdan başladığım televizyon programları, kartopu olmuş büyümüş ve yıllar sonra beni bir televizyonun Genel Yayın Yönetmenliği’ne kadar getirmişti...
Ne yapsam olay oluyor, hangi olayı gündeme getirsem, Türkiye o olayı konuşuyordu...
Bir izleyicinin söylediği gibi;
“Türkiye’de insanlar mıknatıs etkisiyle her akşam televizyon haberlerimizin karşısına oturuyordu...”
O gece Milliyet’in bir gecesi vardı...
Patrondan davet gelmişti geceye katılmam için...
Taksim’de Etap Marmara’daydı gece...
İlk yuvamdı Milliyet, çocukken işe başlamıştım orada...
Biraz ürkerek dolaşırdım, hep koridorlarında...
O gece de öyle oldu...
Pek gözönünde olmayan bir masa bulup oturacaktım...
“Abi saydığım” Taylan Bilgel geldi koluma girdi...
Kolej’den büyüyümdü...
Emin Çölaşan’la dönem arkadaşıydı...
Emin Çölaşan’la beni aldı, “Patron sizi masasında görmek istiyor” deyip patron masasına götürdü...
Yuvarlak bir masaydı ve ben yine utandım...
O kadar kerli ferli gazete yazarı yandaki yuvarlak masalarda otururken, patronla aynı masaya oturtulmak kaderin garip bir tecellisiydi...
O masada bana birkaç yıl önce “Ya gazeteyi ya televizyon tercih et!..” deyip gazeteden ayrılmama neden yöneticiler oturuyordu...
Onları fiştekleyen bir “abi” ise yanda görünmeyen masalardan birinde...
Patron kendi yetiştirdiği çocuğun Türkiye’nin en popüler figürü olmasından memnun, masanın keyfini çıkartıyor, bana sorular soruyordu...
O gün şunu anlamıştım...
Bazen kaybetmiş göründüğünüz bir veda, aslında kazanmaya başladığınız ilk andır...
Kazandığını zannederken kaybedenlerin tersine,
Kaybetmiş gibi görünen “Veda”lar kazançtır...
KÜÇÜĞÜM... YENİLMEM BU YÜZDEN!..
Dün 23 Nisan’dı...
Sabah, Ayşe Nazlı’dan önce Mina‘yla Poyraz geldiler...
Bilgisayarda gezinirken, Mina kucağıma oturmuş benimle bilgsayarda sörf yapıyordu...
Çocuk, küçük derken kendimi bir anda Sezen Aksu’nun o inanılmaz şarkısını izlerken buldum...
“Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün hatalarım
Öğünmem bu yüzden
Bu yüzden kendimi
Özel önemli zannetmem...”
Minicik kedi fotoğraflarıyle hazırlanan klibi izlerken, “çocuk olmanın, küçük kalmanın, saf ve nahif bir durulukta yaşamla savaşmanın” ne büyük acılara gebe olduğunu düşündüm...
“Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün saçmalamam
Yenilmem bu yüzden
Bu yüzden hala kendime güvensizliğim...”
Kızıma sıkı sıkı sarılarak dinlerken Sezen‘i, gözümün önünden teker teker geçti o fotoğraf kareleri...
Kalbim daha bir çocuğunki kadar küçük olduğu için hatalar yapmıştım...
Öğünmem o yüzdendi gerçekten...
Kendimi özel hissetmem!..
Özel hissettiğim için saçmalamam...
Sezen doğru söylüyordu “Tam da bu yüzden yenilmemiş miydim?..”
“Ne kadar az yol almışım
Ne kadar az
Yolun başındaymışım meğer
Elimde yalandan kocaman rengarenk
Geçici oyuncak zaferler...
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün korkularım
Gururum bu yüzden
Bu yüzden çocuk gibi korunmasızlığım
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden sonsuz endişem
Savunmam bu yüzden
Bu yüzden bir küçük iz bırakmak için didinmem”
Poyraz geldi...
Bir süre sonra da Ayşe Nazlı...
Küçük mü kalmalarına uğraşmalıydım acaba çocuklarımın...
Gururlu ama korumasız, kendini özel hisseden ancak o yüzden saçmalayan, iz bırakmak isteyen fakat endişelerden kurtulamayan...
Onları çocuk mu bırakmalıydım?..
Yoksa büyümeleri ve “katılaşmalarına” mı uğraşmalıydım?..
Benim gibi “çeke çeke mi” hayatı öğrenmeliydiler?..
Yoksa katıksız bir katılıkta, hiç çocuk olmamışçasına yaşanacak bir gaddarlıkta mı yaşacaklardı hayatı?..
İkincisi olmalarına imkan yoktu da...
Birincisinin kendimde duyduğum acısına?..
Dayanabilir miydim acaba çocuklarımın ruhunda?..

