Haberin Devamı
Sevgili Ayşe Nazlı,
Sevgili Mina Deniz,
Sevgili Poyraz Deniz,
Bugün size “hayatınızda çok önemli bir etkisi olan” bir olayı anlatacağım...
Ayşe Nazlı’nın doğduğu günlerdi...
Ayşe Nazlı’yı annesi “evlat” edinmişti o günlerde...
Ben o sıralarda, büyük bir televizyon kanalında, “haber merkezini yönetiyordum...”
Ayşe Nazlı’nın annesinin menajeri bir gün haber merkezinden bir editörümü aradı...
“Yeni kaseti çıkıyor!.. Eğer isterseniz sizin canlı yayınınıza katılacak...” dedi...
Bana ilettiler...
Ayşe Nazlı’nın annesi çok ünlü bir sanatçı...
Böyle bir teklifi kabul etmeyecek televizyoncu zor bulunurdu...
Ancak ben aynı zamanda “haber”ciydim...
Ünlü sanatçı Ayşe Nazlı’yı evlat edinmişti ve şimdi kızım olan sevgili Ayşe Nazlı’nın görüntülerinin çekilmesine izin vermeliydi...
Aksi halde haber eksik ve güdük kalırdı...
Ne ki Ayşe Nazlı’nın annesi, sevgili kızımın görüntülerini vermek istemedi...
O sadece çıkacak kaseti üzerine konuşmak istiyordu...
Onun sanatçı olarak ilkeleri...
Benim “haberci” olarak ilkelerim vardı...
Buluştuk, saatlerce bu konuyu hararetli hararetli tartıştık...
Ancak anlaşamadık bir türlü...
Sonunda ne Ayşe Nazlı’nın annesinin istediği şekilde ne de benim istediğim biçimde yayın gerçekleşmedi...
İnat kazanmış, ilkelerden taviz verilmemişti...
Ne ki ilkelerden taviz verilmeyerek gerçekleşmeyen o yayın, inanılmaz bir mutluluğa vesile oldu ve ben Ayşe Nazlı’nın babası oldum...
İlk babalık duygusunu Ayşe Nazlı’da tattım...
O duyguyu ve Ayşe Nazlı’yı o kadar sevdim ki, birkaç yıl sonra, Mina ve Poyraz geldi hayatıma...
Sizlerle yaşamakta olduğum “sınırlı ancak muhteşem” geçen bu günlerin temelinde Ayşe Nazlı’nın görüntüleri için annesiyle yaptığımız o tartışma var...
O tartışmadan birkaç hafta sonra, Ayşe Nazlı’yı odasında miniminnacık yatarken gördüm ilk kez...
Artık bir haberci değil evin erkeğiydim o günlerde...
“Bu bebeğin görüntüleri için saatlerce tartışmıştım değil mi?..” diye sordum kendi kendime;
“İşte şimdi karşımda yatıyor... Ancak ben onu şimdi kamerayla çekmek istemiyorum... Sadece sevmek ve öpmek istiyorum...”
*****
ÇOCUKLARIMA YAŞAM TECRÜBESİ OLACAK BİR ÖYKÜ...
Sevgili yavrularım;
Bu olayı size anlatmamın elbette bir nedeni var...
Hayatta mesleğinizi ne kadar iyi yaparsanız yapın, ne kadar başarılı olursanız olun, ne büyük ratinglerin sahibi, ne ulaşılmaz zirvelerin tek hakimi olursanız olun, hiçbir zaman “insani” değerlerle dolu sınırları aşmayın...
Rekabet duygusu, birinci olma hırsı, güç, iktidar her şeye ve herkese sahip olma tutkusu sizi kör etmesin...
Eğer Ayşe Nazlı’nın görüntülerinin “programıma verilmemesine kızıp”, “nasıl benim gibi bir televizyoncunun isteğini yerine getirmezsiniz” diye ortalığı velveleye verseydim, bugün Ayşe Nazlı’nın babası olmayacaktım...
Senin baban olamayınca sevgili Ayşe Nazlı, kim bilir belki “babalığı bu kadar sevip” sizlerin de Mina’cığım ve Poyraz’cığım babanız olamayacaktım...
Yaşamımı anlamlandırdığınız bu muhteşem tadınızdan uzak kalacaktım...
Eğer, hırslarıma yenilip, kendimi her şeye muktedir görüp, bana karşı “Dur” diyenleri yıkıp geçmeyi düşünseydim, bugün sizler muhtemelen benim hayatımda yoktunuz...
Hayatta güçlü olun...
Ancak gücünüzü insanlara empoze etmeye kalkmayın...
Onlar üzerinden test sürüşleri yapmayın...
Birisini eleştirirken, onun onurunu, gururunu, namusunu düşünün...
Onun da çocukları olduğunu, onun da eşi, dostu, ailesi, arkadaşları ve saygın olmaya çalıştığı bir çevresi olduğunu hatırlayın...
Bir insanı yıkıp geçerken, onu “yerin dibine batırırken”, bunun matah bir şey olmadığını içinizde hissedin...
Onun çevresine karşı kırılacak gururundan kendinize empati yapıp, düşeceği duruma hiçbir zaman onu düşürmemeyi öğrenin...
Çok güçlü olabilirsiniz yavrularım...
Umarım olacaksınız...
Ne ki gücünüzü, başkalarını yıkmak için değil, başkalarını yıkmaya çalışanlara karşı “Dur” demek için kullanın...
Ruhunuz Köroğlu’nun cesaretine, Dadaloğlu’nun şiirlerine benzesin...
Sizi seviyorum yavrularım...
SUÇLU OLMAZSANIZ ACIMASIZ DA OLMAZSINIZ!..
Sevgili Ayşe Nazlı,
Sevgili Mina,
Sevgili Poyraz...
Hayatınız boyunca unutmayın ki, bir insanın şerefi, haysiyeti onun en değerli hazinesidir...
İnsanları eleştireceksiniz...
Elbette sizler de eleştirileceksiniz...
Ancak eleştirirken hiçbir zaman o insanın, onurunu, şerefini yerle bir edecek sözler sarfetmeyin...
En ağır eleştirileri yaparken, olayları ve hareketleri eleştirin...
İnsanları “kişisel bir hedef haline getirmeyin” onurlarını kırmayın, yaptıklarını mahkum edin, yanlış hareketlerini infaz edin...
İnsanların kendini infaz hakkını hayat size vermez...
O güç sizin değil...
Evrenin...
Tanrının...
Ve elbette hukukun gücüdür...
Eğer hukukçu değil de hayatın içinde başka bir meslekteyseniz...
Siz savcı değilsiniz yavrularım...
Mahkum olacak kadar suçlu...
Savcı olacak kadar “acımasız” davranmayın insanlara...
Genelde “mahkum olacak kadar suçlu olanlar, savcı olacak kadar iddialı” olurlar...
Acımasız olanlar çoğu zaman suçlu olanlardır...
Suçlu olmazsanız, insanlara karşı acımasız da olmazsınız...
Ve futbolla ilgili bir küçük not...
Şimdilik çok küçüksünüz ve Beşiktaş’lı görünüyorsunuz...
Ne ki hayatın ne getireceği hiç belli olmaz...
Ayşe Nazlı’nın yaşında değil, fakat Mina ile Poyraz’ın yaşında ben de annemle babama Fenerbahçe’li görünüyordum...
Fakat Beşiktaş’lı, Fenerbahçe’li ya da Galatasaray’lı veya başka takımlı olmanız önemli değil...
Önemli olan insan olmanız ve insanlara karşı saygılı olmanız...
Sizin tuttuğunuz ve kazanmasını canı gönülden arzuladığınız takım gibi, karşınızdaki kişi de aynı duygularla kendi takımının kazanmasını istiyor...
Hepiniz aynı evrenin, aynı insanlığın birer parçasıyız...
Sizin kazanma duygunuzla, karşınızdakinin kazanma duygusu arasında bir fark yok...
Takımlar ve kulüpler insanların yarattığı değerler...
İnsan ise “Tanrı”nın yarattığı bir varlık...
Sizler yavrularım...
Tek ve bütün bir insanlığın parçasısınız...
O bütünün sizden farklı parçalarını yok etmeye çalışırsanız, aslında farketmeden kendinizi yok edersiniz...
Kendinizi ve insanlığınızı yok etmeyin yavrucuklar...
Hafta sonuna güzel saatlerde görüşmek umuduyla...
Babanızdan nice büyük sevgiler...

