'Çabuk bıçaklandım... Hastaneye götürün... Ölüyorum... Çabuk bee...'

Haberin Devamı

Kendini güçlü ve çok kudretli görenler, “insanları ve hayatları emirlerine amade” zannedenler, gerçekte ne kadar pamuk ipliğine bağlı bir yaşamın ortasında olduklarını farkettiler mi acaba dün Bedri Baykam‘ın bıçaklandıktan sonraki görüntülerini izlerken?..
“Çabuuk” diye bağırıyor Bedri Baykam, “Hastaneye götürün beni” diye haykırıyor...
Etrafta kimsecikler Bedri Baykam’ın çığlıklarına oralı bile olmuyor...

***


Bedri kimsenin kendisiyle ilgilenmediğini görünce, “Ölüyoruuum, yardım edin” diye bağırıp, arabalara binmeye çalışıyor...
Bir özel arabanın şoförünü görüyorum o sırada...
Bedri arabanın arkasına binmeye çalışıyor, ölüyorum diye haykırırken...
Adam hiçbir şey olmamışcasına istifini bozmuyor...
Sonunda ünlü ressam, yazar, televizyonların şöhretli tartışmacısı Bedri Baykam, ölmekte olduğunu anlatabilmek için, pantolonunun altından gömleğini sıyırıyor ve bıçaklandığı yeri açarak, gelene geçene kanlı bölgeyi göstermeye çalışıyor...
“Ben ölüyorum... Ben gerçekten bıçaklandım...” diye ispatlayabilmek için...
***

En sonunda o kadar bağırmadan sonra bir adam hafiften ilgilenir gibi oluyor ünlü ressamla...
Yine de Bedri’nin kendinden başka kendisiyle ilgilenen yok...
Kendi başına bir taksi çeviriyor...
Arka koltuğuna kendi kendine kimsenin yardımı olmadan oturuyor...
Büyük olasılıkla taksinin içinde de hangi hastanenin acil servisine gideceğini taksiciye kendisi söylüyor...
Bıçaklanma bile bu ülkede ilgi çekmiyor...
Ya da ilgi çekiyor fakat yardımı hak etmiyor!..
***

Bedri Baykam, o büyük tartışmaların içine girerken, “tarihe kalacağını düşünen kelimeler ederken!”, hiç düşünmüş müdür acaba bir bıçaklanma anında bile, sokaklarda yapayalnızdır...
Onu alıp bir ambülansa taşıyacak insanları bile dakikalarca bulamayacak, cadde ortasında bir o yana bir bu yana savrularak haykıracaktır:
“Ölüyorum bee... Birisi beni hastaneye götürsün...”
Söylediğimiz sözlerin, yazdığımız yazıların tarihe kalacağını, tarihin o şaşmaz büyük terazisinde “hakettiği” yeri bulacağına inanırız hep...
Bir saldırı anını ise pek düşünmeyiz...
Düşünsek de, “filmlerde” gördüğümüz suikast sahneleri flaşlanır beynimizin arka “lob”unda...
Bir suikast noktasının, polis arabaları, tepe lambalarının yanıp söndüğü ambülanslar, siren sesi ve patlayan flaşlardan oluşan görüntüsü kaydedilmiştir beynimizin görüntü kaydeden arka lobunda...
***

Oysa hayat o anda, sinema filmlerinin yarattığı şizofrenik yanılsamanın çok ötesinde, çıplak bir yalnızlık ve soğuk bir suikastin, kendi vücudunun kanıyla seni başbaşa bıraktığı bir hesaplaşmadır... Üçbeş metre ötemde silahın arka arkaya saydırıldığını duyduğumda henüz 19 yaşındaydım...
Kızılay’ın göbeğinde, İzmir Caddesi’nin ortasında...
Yine “siyasi” bir şeylerin ortasındaydım ve kimin kime saydırdığını anlayamamıştım...
Sadece ölümün soğuk nefesini hissetmiştim...
Ankara güneşli bir öğleden sonra yaşıyordu...
Kızılay cıvıl cıvıldı...
Silahlar patladığında ben niye bu silahlı dünyaların, kıyısında veya köşesindeyim diye düşünmüştüm...
***

Bedri Baykam’ın o yalnız haykırışlarını, ölümden uzak durma arayışlarını, kimseciklerin ilgilenmediği soğuk dakikalarda, vücudundan akmakta olan sıcak kanın içinde yarattığı “ölüm” korkusunu çok iyi anlıyorum...
“Ne ölümden korkmak ayıp...
Ne de düşünmek ölümü...” demişti Nazım Hikmet, Karlıkayın Ormanı’ndan geçerken...
Belki de o ilk gençlik yıllarına inat;
Oya ve Bora‘nın söylediği Sevmek Zamanı parçasını çok sevmiştim...
Televizyon programı yaptığım ilk yıllarda hep o parçanın üzerine görüntüler döşer, metinler yazardım...
“Biz dünyayı çok sevdik...
Ölüm bizden uzak olsun...
Aşık olduk yüreklendik...
Kader bizden yana dursun...”
***

Yıllar geçti ve ne yazık ki hiçbir şey değişmedi, bu dünyalarda...
Ölüm yine kol geziyor etrafta...
Bıçaklanan Bedri bağırmakta:
“Ölüyorum... Yardım edin...”

LEYLA ZANA, HATİP DİCLE KARARI... BU NASIL DEMOKRASİ?..

Hangi eski mahkumiyetlerinin, milletvekili seçilmelerine engel olduğunu bilmiyorum ve bilmek istemiyorum...
Güneydoğu’da demokrasinin “şiddetle” kol kola gittiğinin yani aslında gitmediğinin de farkındayım...
İbrahim Tatlıses niye AKP adaylığından vazgeçip bağımsız aday oldu?..
Hatip Dicle, Leyla Zana, Gültan Kışanak dahil 12 bağımsız milletvekili adayı niye giremiyorlar seçimlere?..
Bunca badireden, bunca darbeden, bunca baskıdan sonra hala niye “demokrasi ve özgürlükleri” yerli yerine oturtacak bir düzen kuramıyoruz bu ülkede?..
HHH
Artık mahkumiyetler yerine beraatlerin...
Baskılar yerine hürriyetlerin...
Yasaklar yerine özgürlüklerin...
Darbeler yerine demokrasinin...
Geçmişin yükleri yerine, geleceğin özgür hafifliğinin bu ülkede hakim olacağı günleri göremeyecek miyiz?..
Biz ne zaman varolmanın dayanılmaz hafifliğini hissedebileceğiz?..
Ne zaman yaşadığımızı, birey olduğumuzu, istediğimiz gibi konuşup, kimseleri vurmadan öldürmeden istediğimiz gibi yaşayabileceğimizi farkedeceğiz?..

BİR KADINI BAŞKA BİR ERKEKLE ALDATMAK...

Ayşe Özyılmazer, “Geçmiş sevgililerim içinde beni kadınlarla da erkeklerle de aldatan oldu...” diyor;
“Pek de farketmedi... Ha erkekle olmuş, ha kadınla... İkisi de aynı...”
Birkaç yıl önce Bebek’te oturup çevredekilerle uzun sohbetler yaptığım günlerde Saba Tümer‘e sormuştum.
“Bir kadın sevgilisinin kendisini bir başka kadınla aldatmasına mı, yoksa bir başka erkekle aldatmasına mı karşı daha tahammülsüzdür?..”
Saba benim eski ekip arkadaşımdı...
Yakındı ve samimiydi bana karşı...
“Hiç farketmez, Reha Bey...” demişti, “Bir kadın için erkeğinin biseksüel olup, bir erkekle onu aldatmasıyla, heteroseksüel olup kadınla aldatması arasında hiç fark yoktur...”
“Nasıl olur” demiştim... “Erkekle aldatması daha meçhul ve çekilmez bir durum değil mi kadın için?..”
“Hayır” demişti Saba ve devam etmişti:
“Hatta bir adım daha ileri gidebilirim... Bazı kadınlar için sevgilisinin erkekle aldatması, kadınla aldatmasından daha kolay kabul edilebilir bir durum... Çünkü erkekle aldattı mı kadın kendini küçülmüş hissetmiyor... Bir başka erkek kadının rakibi değil ki... Oysa bir başka kadın, olunca kadın kendini daha bir yetersiz hissedebiliyor...”
HHH
Bu soruyu erkeklere sormaya gerek yok...
Muhtemelen sevgililerinin bir başka kadınla ilişkisini “aldatma” olarak bile görmeyecek bir dolu erkek var etrafta...
Ben aldatmayı çok daha başka bir boyutta görüyorum...
İnsanın kendisini sevgilisine gerçekte olmadığı bir biçimde göstermesinin adı bence aldatma...
Aldattığınız şey kendinizi doğru göstermediğiniz şey aslında...
Kendinizi doğru göstermişseniz, kadınla olmuşunuz, erkekle olmuşunuz bu üzülünecek bir durum, ancak “aldatılmış” bir durum değil...
Aldatan önce kendine karşı “yalan” söyleyendir çünkü!..

DİĞER YENİ YAZILAR