Haberin Devamı
Pazar günü gazetevatan.com‘da gördüğümde, “Aman Allahım hemen harekete geçmem lazım...” dedim “Teyzem Latife kitabı, inanılmaz ifşaatlarla dolu... Bir gecede kitabı bitirip, Mustafa Kemal’i Latife Hanım’ı ve Atatürk’ün Fikriye’den biyolojik oğlu olduğu artık kesine yakın ifade edilen Abdurrahim Tuncak’ın hayatını yeni baştan gözden geçireyim...” dedim...
Sanıyorum ki, Mehmet Sadık Öke’nin, tarihçi Fatih Bayhan’la yazdığı ve çok önemli ifşaatlarda bulunduğu, “Teyzem Latife” kitabı, ertesi günkü gazetelerde büyük olay olacak, herkes birşeyler yazacak...
Rahatsız oluyorum ki, pazartesi benim yazı günüm olmadığından ben, bu yeni kitapla ilgili çarpıcı sözleri, analizleri okuyucularıma geç aktaracağım...
Zavallı ben...
Türkiye’nin medyası ya da matbuatıyla ilgili ne kadar safım ben hâlâ...
Söylendiği gibi 8 yaşındayken değil, kendini bildi bileli, Zübeyde Hanım tarafından Akaretler’deki evde yetiştirildiğini söyleyen, Abdurrahim Tuncak, Atatürk’le Latife evlendiğinde, Latife’nin babasının isteğiyle İzmir’e alınıyor...
Orada kalıyor...
Ne zaman ki Atatürk’le Latife ayrılıyorlar, Abdurrahim Tuncak tekrar dönüyor...
“Teyzem Latife” kitabında bütün bulgular Abdurrahim Tuncak‘ın Atatürk’ün Fikriye ile olan birlikteliğinden olan biyolojik oğlu olduğu üzerinde düğümleniyor...
Bu kadar ifşaatı içeren bir kitap Latife Hanım’ın öz yeğeni tarafından yazılmış, piyasaya çıkmış...
Bu olayı tarihçilere sormayacak mısınız?..
Gerçeklere bir adım daha yaklaşıp, tarihi yerli yerine oturtmaya çalışmayacak mısınız?..
Doğruysa Atatürk’ün Fikriye’den bir oğlunun olması, Latife Hanım’la bu gerçeğin gölgesinde evlenmiş olması, bir magazin malzemesi midir yoksa tarihi aydınlatacak önemli bir bulgu mudur?..
Ülkeyi kuran ve kurtarıcı olarak bellenen önderinin biyolojik çocuğunun olup olmadığını merak dahi etmeyen, bu yönde yazılmış kitapları, en özel kitkapları bile manşete çekip gerçeği sorgulamayan bir “medya” gerçekten bir medya mıdır?..
Ya da Türkiye’deki basına gerçek anlamda bir “matbuat” denebilir mi?..
Hiçbir zaman, Türkiye’deki medyayı yönetenlerle “Aynı düşünmedim... Aynı olayları önemsemedim?.. Aynı olayları önemsiz görmedim...”
Yıllarca önemsediğimiz olayları “magazin” diye ucuzlatmaya, itibarsızlaştırmaya çalıştılar...
Gerçeklerin üstünü örten, anlamsız güç ve iktidar kavgalarının vasatlıkları ve grilikleriyle dolu hayatı “haber” diye gösterdiler...
Onun için televizyon haberleri izlenmedi...
Onun için gazeteleri okunmadı ve satmadı...
İnsanları magazin yapmakla suçlarken, magazin programlarının yapmadığı reytingi, haber programlarının magazin yaparak nasıl aldığı sorusunun cevabını düşünemediler bile...
Şu kadar gazetecinin ve medya ordusunun içinde,
Atatürk‘ün biyolojik oğlu olduğu söylenen Abdurrahim Tuncak’la hayattayken tek röportajı da, onların yıllar yılı magazinci buldukları, akılları sıra küçümsemeye çalıştıkları Mete Akyol yaptı iyi mi?..
Atatürk’ün Latife Hanım‘la evlenmeden önce, Fikriye’den olan öz oğlundan bahsediliyor...
Çocuğun Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım tarafından bebekliğinden itibaren Akaretler’deki evde bakıldığı iddia ediliyor...
Abdurrahim Tuncak, Atatürk’e benzerliğiyle, insanları hayrete düşürüyor...
Bizim medya, “CHP’de kim liste dışı kalmış”, sadece onu manşetlerde tartışıyor...
Liste dışı kalan sizlersiniz arkadaşlar, hâlâ farkında değil misiniz?..
YAŞAMIN ŞİFRESİNİ BULDUĞUNUZ AN!..
Pazar sabahı 7’de kalktık...
Oyunlar oynadık, kahvaltı yaptık...
Öğlen Mina’yla Poyraz’ın uyku saati geldi, uyumaya çıktılar...
Ayşe Nazlı’ya kolay kolay yürüyüş veya spor yaptıramıyorum...
Spor için o kadar muhteşem bir vücudu varken, yapacağı her sporda mucizeler yaratabilecekken, o bilgisayar ve televizyon manyağı olmuş durumda...
Her pazar en azından öğle yürüyüşü yapıyoruz onunla, ancak baktım bu pazar mutlaka bir sinemaya gitmek istiyor...
Bebekler yattı, arabaya atladığımız gibi Kanyon’a gittik...
Pazar sabahı 12 suları ve film arıyoruz...
Düzenim değiştiği için, aylardan beri vizyona yeni giren filmleri haftası haftasına izleyemiyorum...
Cinebonus’taki çocuğa “Nathalie Portman’ın filmi oynuyor mu hâlâ?..” diye sordum...
Çocuk “4 hafta önce kalktı vizyondan o film” dedi...
Ayşe Nazlı, Alacakaranlık Kuşağı türü bir film istiyor, ancak onun istediği film geç başlıyor, bizse sinemaya gireceğiz, filmi izleyip, alelacele birşeyler atıştırıp, eve döneceğiz...
İki saat hep birlikte olup sonra, üç çocuğumu iki ayrı eve yolcu edeceğim...
Cinebonus gişesinde görevli çocuk, “Yaşam Şifresi filmine girin... Cuma günü geldi... Çok güzel bir film...” dedi...
“Sen gördün mü?..” dedim...
“Hayır” dedi, “Biz yeni gelen filmleri birinci haftanın ortasında izliyoruz... Bu film evvelsi günü vizyona girdi...”
Yaşamımın düzeni değişti...
Üç çocuğuma hafta sonları kendi başıma bakmak, kendi iletişimimi kendim sağlamak durumundayım şimdi...
Gazete yazıları ve televizyondaki spor programlarına, ek yeni yaşam tarzı çalışmalarını ekledim...
Quantum, NLP, nefes, bioenerji makinesi, meditasyon, hipnoz seansları, günlük uzun yürüyüşler, yoga seansları üzerine çalışmalar derken, Digitürk’teki filmlerden, maçlardan ve okumalar yaptığım kitaplardan fırsat bulup, vizyona giren filmleri izleyemiyorum son zamanlarda...
Gireceğimiz, Yaşam Şifresi (Source Code) isimli filmle ilgili hiçbir önbilgim yok...
İki arada bir derede zar zor yarattığım iki saatlik süreyi de “beş para etmez bir filmle” harcamak istemiyorum...
Tanrı böyle durumlarda size yardım ediyor...
Evrenin güçleri sizin yanınızda hareket ediyor...
Filmin yarısında ara verilince, Ayşe Nazlı’ya döndüm, “Yavrum bu film daha şimdi başlamadı mı?..” deyiverdim...
O kadar tempolu, zamanın nasıl geçtiğini farketmediğiniz bir film “Yaşam Şifresi...”
Afganistan’da savaşan bir yüzbaşı, öldüğünden habersiz, bir süre sonra patlayacak Şikago banliyo treninin içinde bir başka yolcunun kimliğinde buluveriyor kendini...
Karşısında sımsıcak güzellikte muhteşem bir kadın var...
Yüzbaşı aslında ölmüş...
Onu Hava Kuvvetleri, terörist faaliyetleri durdurabilmek için “Yaşam Kodu” isimli bir bigisayar programıyla, o saldırıda ölecek bir bedenin içinde 8 dakika önce olay yerine gönderiyor...
Amaç bombayı kimin koyduğunu yüzbaşıya buldurtmak ve sonrasındaki eylemlerin önüne geçmek...
Ölmeden önce, babasıyla sert bir tartışma yaşamış olan yüzbaşının ise tek bir dileği var...
“Babasıyla telefonla konuşabilmek...”
Yaşam Şifresi makinesini yapanlar, buna izin vermiylorlar, çünkü yüzbaşı fiilen ölmüştür...
Sadece bir başkasının bedeninde yaşayabilmektedir...
O da ancak bombalama eylemlerini durdurabilmek amacıyla...
İçinde quantum var, zeka var, akıl oyunu var ve bilimin yeni açıldığı pencereler var...
Müthiş bir tempo ve duygusal insani motifler eşliğinde...
Tek isteği babasıyla konuşmak olan binbaşı, sonlara doğru bir şey daha talep ediyor...
Onu Sean zanneden ve trende karşısında oturan dünyalar güzeli sımsıcak Christina’yı ölmeden kurtarabilmek...
Zamanı ve hayatı tersine çevirebilmek...
Yaşam kodu, bizzat insanlığın yaşam sihri oluyor bir süre sonra...
Babayla oğulun konuşma sahnelerinde ağlamazsanız
bu filmde, “Issız Adam’da ağlamışsınız” ne fayda!..

