Tarihi günün sabahı...

Haberin Devamı

Bir gece önce televizyon programı geç bitmiş, yatağa yatmam saat gecenin 3.30’unu bulmuştu...

Sabah erken kalktım...

Öğleden sonra Vatan ve Milliyet gazetelerinde patronların devir teslimi olacaktı...

Aydın Doğan, Milliyet ve Vatan gazetelerini yeni sahiplerine Demirören ailesiyle, Karacan ailelerine teslim edecekti...

Hayatta bazı günler vardır...

Gazeteciler, topluma, siyasete, sanata, yaşama değil, kendilerine tanıklık ederler o günlerde...

Gazetecilerin yaşadıkları haberdir, gazetelerin yaşadıkları haberin ta kendisidir...

Dün böyle bir gündü...

Vatan ve Milliyet gazeteleri bir patrondan, iki başka patrona geçiyordu...

***

Vatan geçtiğimiz Mayıs ayına kadar Esentepe’de Astoria alışveriş merkezinin yanında, şehrin göbeğindeydi...

İkinci kattaki sakin odamda, yazılarımı yazar, şehrin cıvıltılı gerçekliğinden uzak kalmazdım...

Milliyet’le aynı binaya Bağcılar’a taşındığında, kendime yeni bir düzen kurmuştum...

Gidiş geliş trafik çok olacağından, evimin bir bölümünü büro yapmış, gazete yazılarını ve televizyon programlarını oradan hazırlar olmuştum...

Ne yalan söyleyeyim düne kadar daha bir kez olsun, Bağcılar’da Vatan binasına gitmemiştim...

Zafer Mutlu aylar sonra odamı bir başka meslektaşıma devretmiş, “Anlaşıldı sen gazeteye gelip yazmayacaksın... İlerde başka projeler olduğunda yeni oda yaparız” demişti...
Dün Bağcılar’a giderken, bir tarihi dönem noktasına tanıklık edeceğimi biliyordum...

*****

VATAN MİLLİYET BİNASINDA İLK KARŞILAŞTIKLARIM...

Bizim Vatan’ın Genel Yayın Yönetmeni İsmail Yuvacan‘ı sabah aradım...

“Arkadaş odanda yarın kısa bir süre beni misafir edecek durumun varsa, sana gelip, devir teslimi izlemek istiyorum...”

“Bekliyorum abi...” dedi İsmail...

20 yıl önce tıpkı dün gibi bir Mayıs günü, veda ettiğim Milliyet gazetesiyle altlı üstlü konumlanmış Vatan gazetesi...

Bir süre odada oturduk ve “tarihe tanıklık etmek üzere” kokteyl salonuna geçtik...

Tanrı’nın insana hayattaki varlığını hissetirdiği anlar vardır...

Dün o salona girdiğimde o tarihi anları yaşayacağımın farkındaydım...

***

30 yıl öncesinden kalan bütün tanıdık simalar, dostlar, meslektaşlar oradaydılar...

Saçlardaki aklar, yüzlerdeki çizikler beraber yaşanan bir hayatın, cilveleri, kederleri, üzüntüleri ve sevinçlerinin vesikalık fotoğrafları gibiydi...

Ayakta durmuş sohbet ederken, aniden oturmakta olan Hasan Pulur‘u gördüm...

Ona doğru giderken yanında Sami Kohen‘i, Doğan Heper‘i, Nail Keçeli‘yi gördüm...

Mütevelli heyeti oturmaktaydı...

Yaşlanmış ve tontonlaşmışlardı...

İlk on yılımın her dakikasını, her saniyesini aslında onlarla geçirmiştim...

Aralarında bir ikisine biraz kırgındım...

Görünce kırgınlığım geçti...

Hasan Abi’yi öperken zorlandım...

Onun ve benim göbeğim kavuşmamızı engelliyordu...

Güneri Abi‘yle, Bedri Koraman kendilerini “tontonlardan” ayırmışlardı...

Ayakta duruyor “gençilk aşısı yaptırmış” bir havada dolaşıyorlardı...

Resimler çekmek istedi arkadaşlar...

Gençlik yıllarımın ustalarıyla nahif resimler çektirdim...

*****

DEMİRÖREN AİLESİNİN ARASINDA, ALİ KARACAN’IN DUYGUSALLIĞINDA...

Ahmet Çakar’ın televizyonda yine salladığı bir gün, Swiss Otel’de buluşturmuştum Yıldırım Demirören ve Kıvanç Oktay’la Ahmet Çakar’ı...

O gün samimileşmiş, sonra bir gün “Listeye adını yazıyorum, basın sözcümüz olacaksın Reha Abi” demiş ve bana pek bir yanıt hakkı bırakmadan seçimlere sokmuştu...

O gün başlayan Başkanlık ve Yönetim Kurulu üyeliğiyle süren dostluk yıllar içinde ailenin bütün bireyleriyle bir dostluğa ve arkadaşlığa dönüşmüştü...

Yıldırım, Meltem Oktay ve Tayfun Demirören birbirlerine çok bağlı üç kardeştiler...

Baba Erdoğan Demirören tam bir Osmanlı’ydı...
Otoriter, sıkı, disiplinli...

Anne sevecen ve hoşgörülü, geleneklere bağlı bir Türk ailesi portresi hakimdi Demirörenler’de...

***

Türkiye’nin yıllarca en zenginleri listesinin en tepelerindeydiler... Ancak ilk kez yıllar sonra aile medyaya girmeye karar vermişti...

Mutluydular...

Keyifliydiler...

Ancak farkındaydım ki, “Karşılarına çıkabilecek olaylardan dolayı temkinliydiler...”

“Bugün bizim fazla konuşmamız yakışık almaz...” dedi bana Yıldırım Demirören...

“Aydın Bey konuşmalı... Bugün bizim değil esas olarak Aydın Bey’in konuşacağı gün...”

“Haklısın” dedim,
Belli ki aile kendi arasında duygulara ve anılara saygılı olmak adına karar vermişti, ilk gün ön plana çıkmamayı, low profile durmayı...

***

Erdoğan Demirören Vatan’ın ve Milliyet’in patronu oluyordu... Ancak “Kusura bakmayın kısa konuşacağım” diyerek çok kısa bir konuşma yaptı...

“Medyaya hiç uzak değildim... Hep çok yakınındaydım...” dedi, “Aydın Doğan’la 55 yıllık dostluğundan” söz etti...

Bir Milliyet meşalesini Aydın Doğan’a hediye ederken, yeni dönemin yeni büyümelere gebe olduğunu söyledi...

***

Ali Karacan çok duygusal bir konuşma yaptı...

“33 yıldır beklediğim gün geldi” diyordu... “Elbirliğiyle büyük hedeflere götüreceğiz Miliyet’i ve Vatan’ı...”
Çok ilginç bir gün yaşıyordum...

20 yaşından beri tanıdığım gazetecileri, arkadaşlarımı meslektaşlarımı görüp, duygusallaşıyor, bir devrin başka bir devre taşınmasına birinci elden tanıklık ediyordum...

Dün Vatan’da ve Milliyet’teki devir teslim “Bütün gazeteciler için birinci haberdi...”

Gazeteciler bazen kendi hayatlarını haber yapmak zorunda kalırlar... Kendi yaşadıkları haberin ta kendisidir...

Bazen tarihe tanıklık ederken, kendilerini de tanıklık ettikleri tarihin göbeğinde buluverirler...

30 yılda bir gelecek günlerden birisiydi dün gelen...

Bir dahaki 30 yılda, ne yaşarım, ben nerede olurum, olur muyum olmaz mıyım kim bilir?..

DİĞER YENİ YAZILAR